güncel poitika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güncel poitika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2015 Cumartesi

Bu sabah, yanlış saate uyandık!


Bu sabah uyandım, telefonuma baktım, 6:33'ü gösteriyordu; erken olmasına sevinerek mutfağa gidip bir bardak su içtim. Döndüm salona, şarjdaki tabletimi fişten çıkardım; 7:33'ü gösteriyordu. Sonra televizyonu açtım, CNNTURK ekranı 7:32'yi gösteriyordu, ama uydu alıcısı 6:33'de kalmıştı.  Ardından geldim bilgisayarımı açtım, saat henüz 6:35'di!

Resim yazısı ekle

Tam da dün izlediğim, zamanda yolculuk temalı “predestination” filminin yarattığı paradoksun etkisindeyken, bu da neydi böyle şimdi? Aynı mekandaki farklı zamanlara yaptığım yolculuk kimin sayesinde gerçekleşmişti peki?

Sorunun yanıtı belliydi...

Her şeyin en iyisini, en güzelini, en doğrusunu benim yerime düşünen devletim; bütün dünya, saatlerini geri alırken, bu işi 2 hafta erteleme kararı almıştı.

Ne için?
Bizim yararımız için...

Neden?

1 kasımda yani bu günden taa 7 gün sonra seçimler var ya, içimizden bazıları yeni saate bir hafta boyunca adapte olamaz, maazallah oy kullanamaz diye! Hayır tabii ki bizi aptal yerine koymadılar; önlem bu, sadece önlem....

Bizim yeni durumlara adaptasyonda üzerimize yoktur, geçmişi unutma konusunda “master” yapmış bir milletizdir gerçi ama, devlet büyüklerimiz elbette ince ince hesaplayıp almıştır bu kararı... Bize düşen, duruma tepki göstermeden “doğrudur, olabilir, devlet her zaman haklıdır” diyerek, alınan karara uyum sağlamak.

Hem içimizden bazıları, sabah gün doğmadan, yani gece karanlığında 15 gün daha işe gidiversin canım n'olcak yani... Dış ticaret yapanlar saat uyumsuzluğu yaşayacakmış, kimin umurunda! Yeter ki seçimler olsun bitsin de! Hem zaten dünyayla uyumlu olmak zorunda mıyız canım! Aslında saatlerin geri-ileri alınmasını kökten kaldırmak da lazım! Ne o öyle yaz-boz tahtası gibi, bir ileri, bir geri... Biz dünyaya uyacağımıza dünya bize uysun...
Geçen sene vardı böyle söylentiler, unuttuk mu yoksa!

Birinci dünya savaşından bu yana saatlerle oynuyorlar. Adamlar rutine bağlamış; Nisan ayının ilk pazar günü saatler hoop bir saat ileri, ekim ayının son pazar günü hoop bir saat geri... Oysa bize göre kurallar yıkılmak için vardır. Bürokrasiyi, rutinleri sevmeyiz. Canımız nasıl isterse'ciyiz biz... Ekim kasım olmaz aralık olur, nisan olmaz temmuz olur ne fark eder ki...

................

Ne fark eder ki diye diye bu günlere geldik ya, hadi hayırlısı bakalım... Benden bu günlük bu kadar; hem zaten işiniz çok sizin! Evdeki bütün saatleri ayarlamanız lazım...

Allah zihinlerimize zeval vermesin, sevgiyle efenim, mutlu pazarlar....


11 Ekim 2015 Pazar

10 Ekim 2015, An'KARA!

Cumartesi sabahı yazacağım yazıyı kafamda kurgulamıştım akşamdan.
İnsan hikayeleri olacaktı.
Küçük küçük, sevgi dolu insan hikayeleri.
Huzur veren keyifli hikayeler...

Sonra sabah oldu,
Öğrendim ki bombalar patlamış.
................
Öylece kalakaldım.
Hikayeler yarım kalmıştı,

95 tane insanın, yarım kalan hikayesi nasıl yazılırdı,
Yürek dayanır mıydı!

Böyle büyük çaplı bir terör saldırısı daha önce olmamıştı bu topraklarda,
Cumhuriyet tarihimizin en kanlı günüydü.
Ne yazacaktım...
Yazmadım, yazamadım.

Ama
Diyorum ki,

Siz,
İnsan görünümlü
Kara yaratıklar;

Merak etmeyin,

Bu dünya size kalmayacak!

Kötüler kazanmayacak! 




17 Mayıs 2015 Pazar

Magazin özlemim kabardı!

Hepimizde magazin özlemi var, kimse itiraz etmesin. Hele ki politik magazin, dozunda alındığında insanı gevşeten, rahatlatan bir şey...
Ben sadece belgesel izliyorum, köşe yazısı okuyorum , magazin mi, asla ve kat'a! “ diyerek sıyrılmayın.

Bakın mesela İngilizlere, veliaht Prens William ve Kate Middleton'un ikinci bebekleri kız mı olacak erkek mi olacak diye bahisler açıldı, insanlar merakla bekledi, çocuk doğunca bu sefer isim bahisleri açıldı. Tatlı tatlı dedikodular dönmeye başladı. Hatta Rus kadınları olur mu canım, Kate hiç doğum yapmış kadına benzemiyor, bu bebek de bir günlük bebek olamaz, kesin taşıyıcı anne doğurdu bebeği diye ortalığı karıştırdılar. Eğlenmedik mi, eğlendik. İçinizden kaçınız Kate ile William'ın fotoğraflarına bakmadınız? Ben- ki kıyafet, stil, tarz marz konularına hiç mi hiç ilgi göstermem- Kate'in şapkalarına zevkle bakmaktan kendimi alamıyorum. Bu da politik magazin neticede. Zararsız ve dozunda...

Kate Middelton ve bebeği (netten alıntı)

Adamların ülke çapında sorunları yok ki! Para dersen paraları var, yargı dersen en güvenilen hakimler onlarda. Demokrasi kültürleri zaten oturmuş. Elbette arada sırada tatlısu magaziniyle ilgilenip eğlenecekler.

Obama'nın eşi Michelle, paskalya töreninde obeziteye ilgi çekmek için kameralar önünde bir dans grubuyla dans etti geçenlerde. Yüzümüzde gülümseme ile izledik, vay be dedik, kadın ne kadar formda, çok da güzel dans ediyor dedik.

Michelle Obama (netten alıntı)

Bu da magazin işte, hem de politik magazin! Dünyayı yöneten Amerika'nın först leydisi giymiş sıradan pantolon tişörtü dans ediyor. Tepeden bakmıyor, halkdan biri gibi rahat davranıyor.

Daha neler var neler! Mesela Katar'dan sonra dünyanın en zengin ülkesi olan Lüksemburg'un gay başbakanı erkek arkadaşı ile evlenmiş, yüzünde samimi bir gülücükle eşini tanıştırıyor topluma, şöyle diyor: “Herkes benim gibi mutlu olsun!” Bırakın kendi zihniyetlerini dayatmayı, herkes herkese saygı duyuyor anlayacağınız.

Bir de bizdeki politikacılara bakın, gündemlerinde neler olduğuna değinmeye niyetim yok merak etmeyin. Büyük çoğunluğu renksiz, sıradan olmanın ötesinde stresli ve sevimsizler zaten! Üst perdeden bağırıp çağırmayı, sanki kendileri uzaydan gelmişler gibi içinden çıktıkları halkı aşağılamayı biliyorlar sadece. Omuzları dik, gözleri ufukta uzaklara bakıyor, sanırsınız mitolojiden fırlayıp gelmişler, bir havaları var ki!
 Kendilerine aşıklar, bu aşikar!

Çok değil geçen seçime kadar kendimi bu gri adamların (aralarında kadın zaten çok az) stresli söylemlerine kaptırıyor, televizyon karşısında kendi kendimi yiyordum. Artık akıllandım, onlar yüzünden niye kendime zarar vereyim ki! Bunu yapmamaya başladığımdan beri inanın çok daha huzurluyum, tavsiye ederim.

İnsanların yüzünden ve özellikle bakışlarından aldığım elektriği önemserim. Mesela o gözleri kötü kötü bakan, samimiyetsiz ve etrafına kötü enerjiler yayan, hiç gülmeyen adam var ya, o çıkınca hoop kanalı değiştiriyorum. Olmadı televizyonun sesini kısıyorum.
Bir de sesi çatal çatal çıkan, oldum olası ne kendisini ne de düşüncelerini beğenmediğim o itici adam var, o çıkınca da aynısını yapıyorum. Hele bir tanesi var ki, yenilerden olur kendisi, bakışlarından bile “siz kimsiniz ya, ben üstün insanım” mesajı yayılıyor, hem de dalgacı dalgacı bakıyor. Konuşmuyor, adeta höykürüyor, halbuki kendisini pek kaale alan da yok! O'nu da es geçiyorum. Bir tanesi zaten kitleler için büyük hayal kırıklığı, çıkıyor sahneye hep aynı şeyleri söylüyor da söylüyor, söylüyor da söylüyor! Kısa cümlelerle hem de, sanırsınız okul müsameresinde şiir okuyor. O da hiç ilgilendirmiyor artık beni. Rahatım, ne yaparlarsa yapsınlar, ne derlerse desinler onlara hiiç kızmıyorum. Biliyorum ki hepsi tarihin tozlu sayfalarında silinip gidecekler. Kimler silinmedi ki!

Hollanda Başbakanı bisiklette (netten alıntı)

Ne kadar asık suratlı ve ne kadar samimiyetsizler... Konuştukları zaman etrafa ateş püskürüyorlar adeta, ağızlarından çıkan sözcükler ortalığı yangın yerine çevriyor. Oluşturdukları yangın kırmızı da değil, bildiğin gıpgri.. Oysa hayat renkli, bu kadar ağır değil, güzel tarafları da var. Olmalı... Birisi çıksın mesela Aleksis Çipras gibi yanında koruma olmadan halkın içinde dolaşsın. Hollanda Başbakanı Mark Rutte gibi bisikletle gitsin toplantılara... Michelle gibi kot pantolonla, sıradan giysilerle, günlük hayatıyla çıkabilsin kameralar karşısına!

Kate Middelton ve şapkaları (netten alıntı)


Bunlar hep magazin işte, sizi bilmem ama benim özlediğim magazin haberleri tam da böyle...Yoksa kim mitingde ne demiş, kim bol keseden atmış tutmuş duymuyorum bile, duymaya da niyetim yok seçim sonuçlanana kadar.

Sahi Kate'in şapkaları ne güzel değil mi, o tüllü olan var ya o tüllü olan...



19 Ağustos 2014 Salı

Şirin'le beni Şirin Payzın!

Hiç kenardan dolaşıp ima ederek kapalı kapalı yazmayacağım. Konu belli, dün akşam Şirin Payzın'ın Muharrem İnce'yi konuk etmesidir bugün beni böyle dellendirip yazdıran şey..
Baştan söyleyeyim, Muharrem İnce'nin fan grubundan falan değilim. Sadece muhalif seslerin daha çok konuşmasını isteyen sıradan bir televizyon izleyicisiyim.

Dün akşam beni ve de Twitter camiasını dellendiren olay şöyleydi, izleyenler biliyor:
Şirin Hanım her zaman olduğu gibi provokasyona oldukça müsait bir konu ve konuk seçmişti. CHP'de kaynayan kazan olur da üzerine hangi gazeteci atlamaz ki, o kazanı azıcık da kendileri karıştırabilirlerse eğer, değmeyin bu gazetecilerin keyfine! Şirin Hanım'ın da gayesi zaten belliydi, ortada bir kaynayan kazan var, azıcık da O karıştıracak, kazanın ne rezil bir şey olduğunu cümle aleme gösterecek, zaten bunlardan bir cacık olmaz hesabı ile sallayacaktı bol keseden. Tuzak soru sormaya kalıyordu iş, ki bu işte de ustaydı nasılsa hanımefendi.. 

“Kurultayı 15 günde toplayalım ki muhalif sesler kendilerini anlatamasınlar” temelinde bir entrika döndüğü için ortada, ne yapsın İnce, Şirin Hanım'ın sivri yaklaşımlarını da göze alıp programa katılmak zorunda kalmış bence.

Konuyu dağıtmayalım, Şirin Payzın hanımefendi her zaman olduğu gibi gayet heyecanlı, yerinde duramaz hallerde, eli kolu sürekli hareketli ve yine her zaman olduğu gibi “Şimdi bu konuğu öyle bir ters köşeye yatıracağım ki, nasıl yürekli ve de zeki bir gazeteci olduğumu dünya alem görecek”ana fikri neredeyse okunabilir açıklıkta göz parlamalarıyla açtı programını. Bakışlarından “ben” akıyordu hiç kusura bakmasın. Küstah bir samimiyet bu, hem gülüyor, hem dişlerini gösteriyor, rakibini alt etmeye yemin etmiş bir gladyatör edasıyla sanki arenaya çıkmış gibi.. Bu nasıl bir yenme içgüdüsü, bu nasıl bir tavan yapmış ego ki, başımızı kaldırıyoruz kaldırıyoruz bir türlü yetişemiyoruz kendisine..

Şirin Hanım lütfen kusura bakmayınız, ama bana böyle hissettiriyorsunuz. Zaman içinde siz ve sizin gibi ekran karşısında olma sorumluluğunu, daha doğrusu “tarafsızlık” kurallarını yerine getiremeyen gazetecilerin tavırları bende nefret uyandırıyor. Mesela aynı duyguları Enver Aysever'e karşı da hissediyorum. Artık O'nun değil programını izlemek, yüzünü görmeye bile tahammülüm yok. Nasıl bir ukalalık, karşısındaki konuğu ezme çabaları.. Siz gerçi O'nun kadar değilsiniz; zira O kimi çağırırsa çağırsın konuşturtmuyor, siz en azından fikirlerini beğendiğiniz- muhalif olmayan- konuklarınız karşısında süt dökmüş kedi gibi oturabiliyorsunuz. İktidardan bir konuk çağırınca olanca hanımefendiliğinizi takınıp konuğunuza saygı gösteriyorsunuz. Sizin derdiniz muhalefetle, onlardan birini çağırınca siz artık dişi bir savaşçıya dönüşüyorsunuz. Sizi de görünce kanal değiştirmek istiyorum evet, ama maalesef muhalefeti o kadar az yerde görebiliyoruz ki bazen mecburiyetten size katlanmak zorunda kalıyorum, dün akşam da öyleydi. Size rağmen izledim programı.. Ama yakında sizi de görür görmez zap yapacağımdan hiç kuşkunuz olmasın. Çünkü ukalalığa ve saygısızlığa tahammül edemiyorum kusura bakmayınız.



Bir gazeteci kendini neden bu kadar sever, kafası uyuşmuyorsa karşısındaki konuğuna yaklaşımında saygı sınırlarını zorlar, neden konuğunu ters köşeye yatırma hırsı ile dolup taşar, konuğunun moralini bozmak için elinden geleni neden yapar ve bütün bunlar nasıl bir tatmin sağlar o kişiye hiç bilmem. Doğrusu böylesi bir ego patlaması yaşamayı bilmek de istemem, kendilerine sadece acıyorum. Zira binlerce insanın nefretini kazanıyorlar, binlerce insan onlar adına evrene negatif enerji fırlatıyor. Dün akşam Twitter'da #inceyesorumvar hashtag'i TT olmuştu, açın bakın göreceksiniz ki sorudan çok herkes Şirin Hanım'a eleştiri yapmakla meşguldü. Ben kendisinin yerine olsam o yazılanlardan sonra gerçekten uyku uyuyamazdım, mesleğimi sorgulardım. Nasıl bunca eleştiriyi yok sayıyorlar onu da gerçekten anlamıyorum.

Neresini anlatsam ki, Şirin Hanım “arkanızda Baykal mı var?”diyor mesela, bunu sorarken “Evet Baykal var” cevabı almak istiyor belli ki.. İnce böyle olmadığını söylese de aradan 5 dakika geçince Şirin Hanım benzer bir soruyu yine soruyor. 
“Arkanızda Baykal mı var?”
 İnce gerçekten de sabırlı insanmış, bu çapraz ateş karşısında sükunetini iyi korudu, kendisini gerçekten de bu anlamda tebrik etmek lazım.

Bir ara İnce, “Siz beni benden daha mı iyi biliyorsunuz?” dedi. Şirin Hanım konuğu adına yorum yapmaya ve  ısrarlarına devam etti yine de! İnce'yi sinirlendirecek soruları birbiri ardına sordukça kadının gözlerindeki vahşi pırıltılar öyle belirgin hale geliyordu ki! Avını parçalamaya hazır vahşi bir kuş gibiydi Şirin Hanım. Dediğim gibi İnce fanı değilim, beğenirim beğenmem o ayrı. Ama işte üzerine ölü toprağı serpilmiş bir muhalefet partisinde bir enerji açığa çıkıyor, bu en azından umut verici bir şey öyle değil mi?  Bırakın da kendilerini ifade etsinler, bırakın da partideki ölü toprağı dağılsın.. Ama Şirin Hanım, “CHP oyunu %10'dan 26'ya çıkardı, niye başarısız diyorsunuz ki?” gibi bu enerjiyi yok edecek öyle saçma sorular sordu ki, ben gerçekten izlerken yoruldum ve inanın o saçma sorular yüzünden Şirin Hanım benim gözümde değil şirin bir hanımefendi, korkunç bir büyücü kılığındaydı.. Muhalefet hep muhalefette kalsın, onları ezelim, köşeye sıkıştıralım mantığı ile hareket eden bu gazeteciler acaba yastığa başlarını koyduklarında hiç vicdan muhasebesi yapmazlar mı, susturdukları o insanlar kabus olup geceleri uykularını kaçırmaz mı?

Bir de herkesin merak ettiği şu soru var:
Şirin Hanım ve O'nun familyasından olanlar, atak gazeteci geçinenler, acaba iktidardan bırakın genel başkanı, herhangi sıradan bir vekile de aynı soruları aynı tavırla, aynı bakışlarla sorabilirler mi? Cevapları "Evet" se yazdığım her sözcük "yok" hükmündedir!

Yok cevap veremeyip kem de küm edeceklerse eğer,  böyle programlarla gazetecilik yapmaya devam etme niyetindeyseler;  ben her akşam belgesel izlemeye razıyım, penguenler çok daha Şirin değil mi zaten!