Güncel Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güncel Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2015 Perşembe

Can Dündar'ın tutuklandığı gece cennet hurmasından reçel yaptım!

Dün akşam üzeri, tam da işten eve dönmeme 10 dakika kalmışken Facebook sayfama bir başlık düştü, “Can Dündar ve Erdem Gül adliyedeler!” Tam da bu haberin altında başka bir gönderi daha vardı, “cennet hurmalarından reçel yapımı!”

Her zamanki gibi bilgisayarımı topladım, iş arkadaşlarıma iyi akşamlar diledim, merdivenlerden inerken aklımda tek bir düşünce vardı; evet ben cennet hurmalarından reçel yapacaktım!

Her zaman sokağın köşesinde, kaldırıma oturup kendi bahçesinden getirdiği meyveleri satan kadından alırım hurmaları diye düşündüm, ama gelmemişti, tabi ya yağmur yağıyordu. Oysa ben cennet hurmalarından reçel yapmalıydım. Hani diyorlar ya özellikle futbol fanatikleri; “totem yapmak” diye... Sanki bu akşam o hurmaları bulup reçel yapmasaydım daha çok gazeteci mahkemeye gidecek ve hepsi tutuklanacaktı...

Ama kalbim temizdi, "demek ki güzel günler yakında" diye pozitif pozitif düşünceler geçti beynimden; zira komşu kafede tam da o adını bilmediğim kadının sattıklarından – O'nun adını öğrenmeliyim, ne ayıp! - evet tam da o isimsiz kadının sattıklarından, olgunlaşmamış, reçellik hurmalar vardı. Kafedekiler sever beni, para bile almadılar, 4 tane hurma ile geldim eve..
Açtım televizyonu, haberlerde Rusya'nın düşürülen uçağından ve bu durumun yarattığı krizden bahsediliyordu, sanki gazetecilere bir şey olmamış gibi... Aklıma Fikret Kızılok'un o meşhur şarkısı geldi: “Süleyman hep başbakan, başbakan hep Süleyman..." Ne alakaysa artık!

Hatta size de dinletebilirim eğer isterseniz...



Gittim mutfağa, aldığım dört cennet hurmasını soydum, küp küp doğradım, üzerine 2 bardak şeker döktüm, öylece bıraktım sulanmaları için. Açtım Twitter'ı.. #Candündaryalnızdeğildir etiketi ile yazılanlara şöyle bir göz attım. Kendisini hiç sevmem, bugünlere gelmemizdeki rolünü hiç yadsıyamayacağım, tartışma programlarının gediklisi Aslı Aydıntaşbaş şöyle demiş:




Ne günlere kaldık değil mi... Akşam hiçbir haber izlemedim, açtım inadına Star Tv'yi, yakında yayından kaldırılacağını tahmin ettiğim Kösem Sultan dizisinde 13 yaşındaki padişah, kocaman sakallı adamlara “kullarım!” diye buyuruyordu, haremde dünyanın dört bir köşesinden getirilen küçücük kızlardan birinin isyanı vardı, uyuyakalmışım...

Sabah oldu, kahvaltıyı hazırlarken âdetim olduğu üzere haberleri açtım, evet Can Dündar ve Erdem Gül tutuklanmıştı.. Fox tv ve Kanal D'nin spikerleri bu haberi uzun uzun anlatıyorlardı. 


Can Dündar ve eşi adliyede...

İyi ki varlar deyip, yakında onlar da olmayabilir düşüncesiyle açtım cennet hurmalarının altını, azıcık da sıcak su döktüm üzerlerine. İki karanfil, birazcık da zerdeçal ilave ettim reçele...
Ben mutfaktayken içeriden televizyonun sesi geliyordu, cumhurbaşkanı 

“Yanına bırakmam O'nun, bedelini ağır ödeyecek!“ diyordu Can Dündar için taa mayıs ayında yaptığı bir söyleşide...

Cennet hurmaları kaynadı kısık ateşte, reçel oldular. Can Dündar ve Erdem Gül Silivri Cezaevi'ne gitmişti çoktan.. Hani bir dönem giden diğer gazeteciler gibi, hani yıllar sonra “pardon, suçunuz yokmuş!” dedikleri yüzlerce insan gibi...

Tadına baktım cennet hurması reçelinin. Reçel gibiydi de değil gibiydi de, belki inanmayacaksınız ama tadı gerçekten buruk olmuştu reçelin, kekremsiydi, tanımsızdı, eh böyle bir gecede yapılan reçelden ne beklenirdi ki zaten!

Elbet bir gün,  size tatlı mı tatlı çilek reçeli yaptığım sabahları da anlatacağım...

Sevgiyle ve sabırla...


yaptığım cennet hurması reçeli, tadı kekremsi olan..



30 Eylül 2015 Çarşamba

Öylece bakakalıyorum...


Mesela Seul'de sudaki bakterileri bile koklayabilen biyoelektronik burun geliştirmiş bilim insanları.

NASA, Mars'ta sıvı halde su bulunduğunu açıkladı geçenlerde. Herkes – biz hariç - “Mars'ta bitki yetiştirilebilir mi, bundan sonra ne olacak?” gibi konuları tartışıyor heyecanla!

3D yazıcılarla yedek organ üretme aşamasına çoktan geldi - dünyanın bizim dışımızda kalan tarafında- kimi mucitler!

Sadece ben değil, hepimiz bakaklıyoruz bence bu gidişata...

Mesela bir soru size; bizim ülkemizde en son ne icat edilmişti, anımsayan var mı?

Tabii ki anımsamazsınız, çünkü bizde yeni birşey deneyen insanın gözünün içine bakılarak parmak sallanır ve “Yeni yeni icatlar yaratma başımıza!” diye kızılır değil mi!

Politikacılar seçim vaadi olarak hâlâ“yerli otomobilimizi üreteceğiz!” şeklinde vaatlerde bulunuyorlar, ben cidden bakakalıyorum...

Öylece bakakalıyorum işte, ne yapabilirim ki başka...




Cahil cühela bir hayatın içinde oradan oraya sürükleniyoruz. Genç kızlarımızın favori ilgi alanları arasında “benim stilim seninkini döver, ben senden daha fitim, kim kiminle nerede nasıl”gibi konular ön plandayken, genç erkeklerimizin çoğunun ilgi alanı ise maaesef aynı babalarının tercihleri gibi “meşin yuvarlak” tan pek de öteye geçemiyor.

E-kitap çıktı çıkmasına ama bizim ülkemizde pek işe yaramadı. Kağıttan kitabı okumayan bir toplum E-kitaba nasıl geçsin, yani daha bu işin A'sı var, B'si var, değil mi ama!

Öylece bakakalıyorum, cidden beynim hata mesajı yayınlıyor bolca...

Diyorum ki kendi kendime, bütün suçlu yaşadığımız coğrafya mı? Mesela İsveç'te doğsaydık, Norveç'te ya da İsviçre'de, Hollanda'da, İngiltere'de... Yani daha batıda doğsaydık nasıl bir hayatımız olurdu? Üç tarafı denizlerle çevrili bu şahane toprakların güzelliği yetmiyor demek ki güzel bir hayat sürmemize, birşeyler eksik, hem de öyle eksik ki...

Bakıp duruyorum, öyle boş boş, öyle anlamsız...

Birileri düğmeye basıyor, savaş çıkıyor; o düğmeye basanlar bu arada ceplerini doldurup yerlerini sağlamlaştırıyor. Sonra düğmeye basmayı bırakıyorlar, azıcık barış yeşeriyor. Bu durum işlerine gelmiyor, tekrar düğmeye basıyorlar, yine savaş çıkıyor! Kimi zaman Afganistan'da, kimi zaman İran'da, kimi zaman Suriye'de, kimi zaman Lübnan'da, kimi zaman da Türkiye'de... Siz hiç İsviçre'de, Hollanda'da, İngiltere'de, Norveç'te, Kanada'da savaş çıktığını duydunuz mu? Yakın tarihte böyle bir örnek var mı? Onların terör dediği şey, kırk yılda bir cinnet geçiren bir adamın sağa sola ateş etmesi! Onlarda yaşanan gerçek anlamda terör olayı olmuşsa da, çoğunda olayın faili dünyanın doğusundan gelmiştir zaten, yalan mı!

Bakakalmakta haksız mıyım?

Dün akşam, Ahmet Hakan'ı programdan çıkınca dövmüşler!

Şimdi bu olay İngiltere'de olsaydı, İsviçre'de olsaydı, İsveç'te olsaydı, Danimarka'da olsaydı diye düşünemiyorum bile. Olmazdı ki, adamlar kendisi gibi düşünmeyenlere tahammül gösterebiliyor çünkü, demokrasinin anlamı da bu değil mi?

Girmeyeceğim o derin mevzulara; zaten son yıllarda siyasi zehirlenmeye uğradık hepimiz; herkes birşeyler söylüyor, yorulduk, şiştik!

Ben sadece bakıp duruyorum, duygusuzca bakıyorum, öylesine...

Bu gidiş değişecek elbette, itiraf edeyim içimdeki umutlar bitmedi!


Sadece bakıyorum ve bekliyorum...

7 Eylül 2015 Pazartesi

Evet'li Hayır'lı Yazı...


Sakince bekliyorum, hayır galeyana falan gelmiyorum, evet haberleri yarım yamalak izliyorum, hayırtartışma programlarını izlemiyorum, evetbu işin bir sonu olacağını düşünüyorum, hayırkötülerin kazanacağına inanmıyorum, evetsakinim, hayır sonlarını iyi görmüyorum, evet er ya da geç İlahi Adalet'in gerçekleşeceğine inanıyorum, hayırsosyal medya hesaplarımda vahşet görüntülerini paylaşmıyorum, evet sosyal medyada “çok üzgünüm, yastayım” yazıp ardından kahkahalarla hayatına kaldığı yerden devam eden insanları görüyor ve kendilerini oldukça iki yüzlü buluyorum, hayırben sosyal medyadaki kopyala-yapıştır eylemlere katılmıyorum, evet bundan sonra da sadece vicdanları rahatlatan sanal eylemlere katılmayı düşünmüyorum, hayır umutsuz değilim, evetkendi halimdeyim, hayır bu ülkede yeterince kutuplaşıldı zaten, evetcahil değilim, hayır cahillerin söylemleriyle asla gaza gelmem, evetsiz de cahillerin söylemleriyle gaza gelmeyin derim, hayırelbette bu işin bir sonu olacak, evethepimiz insanız, hayırkapitalizmin bu silahı yeni değil ki, hep savaşlardan beslendi bugüne kadar, evet ben barıştan yanayım, hayır kaç bininci tekrarını izlediğimiz bu ucuz senaryoların artık tıkanmaya yüz tuttuğunu düşünüyorum,
evet,

dünyayı güzelliğinkurtaracağınave birinsanısevmeklebaşlayacağınaherşeyin, yürektenama taayürekten inanıyorum...


11 Nisan 2015 Cumartesi

Ne demek bu şimdi, gel de anla!

Bazı durumların gerçekten de bir dilden diğerine tercümesi olmuyor. Çünkü yaşam tarzları, görülen muamele, sosyal düzey bambaşka...

Neden mi, gelin anlatayım:

Yıllardır İsviçre'de yaşayan bir arkadaşım var. Artık İsviçreli oldu da denebilir. Oranın vatandaşı, oralı bir eşi var, çocukları da orada doğdu...

İsviçre-zengin ülke!


Ne zamandır görüşmüyorduk, dün akşam aniden çıkageldi. Sohbet işlere güçlere geldi. Çocuklar hangi okula gidiyor, okul çıkışı onlara kim bakıyor diye sorduğumda dedi ki;

Ben artık haftada 4 gün çalışıyorum, eşim de 3 güne indirdi çalışma zamanını. Devlete fazla vergi ödeyeceğimize çocuklarımıza kendimiz bakarız diye düşündük..”

Ben tabii ki anlamadım bu cümleyi, tekrar ettirdim:

Devlete fazla vergi ödeyeceğimize çocuklarımızı kendimiz büyütelim dedik” diye tekrar etti. “Böyle bir cümle Türkçe'de olmaz!” dedim. Ne demek yani devlete fazla vergi vermek yerine çocukları kendin büyütmek?

Açıkladı anlayabileceğim dilden kısaca:

İsviçre'de adil bir vergi sistemi olduğu için gelirin ne kadar artarsa o kadar çok vergi veriyormuşsun. Bu bir.

İkincisi ise çalışma saatlerini kendin belirliyormuşsun. Arkadaşım bankada çalışıyor, eşi de hastahanede hemşire. İstedikleri gibi belirliyorlar çalışma saatlerini. Bir ara arkadaşım haftada 2 gün çalışıyordu çocuklar bebekken, sonra beş güne çıkardı, şimdi tekrar dört güne indirmiş.

Dolayısıyla ne oluyor, haftada 5 gün yerine 4 gün çalıştığı için geliri düşüyor ve daha az vergi ödüyor. Böylece de başta söylediği cümle anlam kazanıyor.

Yani çok çalışıp devlete çok vergi öderken çocuklara da vakit ayıramazken bir tercih yapıyor, az çalışıyor, daha az kazanıyor ama daha az da vergi veriyor! 

Görüyorsunuz değil mi, İsviçrelilerin belki üzerinde bile duramayacakları sıradan bir cümleyi bize uyarlamak için ne kadar zorlandım! Çünkü bizim ülkemizde en çok vergiyi asgari ücretliler veriyor ya, çünkü bizim ülkemizde kimi zaman işçi patrondan daha çok vergi ödüyor ya, çünkü bizim ülkemizde bırakın kendi mesai saatini kendin belirlemeyi, izin alana bile kötü gözle bakılıyor ya, çünkü bizim ülkemizde fazla mesaiye kalmayanı işten atıyorlar ya, ne bileyim işte kafam basmadı, anlayamadım İsviçre'nin sistemini!

Biz hâlâödediğimiz vergilerin nereye harcandığı konusunda emin değiliz ya, anlayamıyorum ben onların sistemini, mesela her mahallede parasız kreş falan diyordu, gerisini dinlemek bile istemedim...

Bu güneşli pazar sabahında akıllara kıskançlık gibi negatif bir duyguyu getirmeyi planlamadım gerçekten de, ama işte insanın aklı karışıyor ister istemez, film repliği gibi ;

...Onlara var da bize yoh mi? “ diyesi geliyor insanın!

Kalın sağlıcakla...


1 Kasım 2014 Cumartesi

Kafalar bin beş yüz!

Fazla değişim beni bozuyor arkadaş, biraz muhafazakârım ben, yani korumacıyım. Mesela köşedeki bakkal hep aynı yerinde kalsın isterim. O bakkal dükkanı bir şekilde kapanırsa ve yerine gereksiz bir emlakçı dükkanı açılırsa çok üzülürüm. Laf aramızda, emlakçıları sevmem zaten.

Korumacıyım evet, mesela şehirlerde birçok şey yerli yerinde kalsın isterim.Tarihi binaları yıkıp yerine aveme'ler yapmaları bu nedenle içimi acıtır. 400 yıllık evlerde yaşamaya devam eden ve bununla gurur duyan İngilizler kadar muhafazakârım hem de bu konuda!

Bir de bazı nostaljik ögeler yerli yerinde dursun isterim. Zaman geçsin ama bir şeyler değişmesin isterim. Mesela geçenlerde bir ara Kadıköy'ün simgesi olan Boğa'yı söküp bir sarayın bahçesine taşımaya kalkmışlardı da imza kampanyası ve büyük protestolar sayesinde zavallı Boğa yerinde kalabilmişti. Düşünsenize Boğa oradan kaldırılsaydı ne çok anımız yok olacaktı, ne çok şey kaybedecektik! En basitinden, insanlar “Boğa'da buluşalım” gibi kısa cümleler kuramayacak, “Köşedeki iç çamaşırcı var ya hani, onun karşısında ortada bir yuvarlak var, eskiden Boğa vardı ya, işte oraya gel!” diyeceklerdi mesela, ne gereksiz ve uzun bir konuşma!



Yanlış anlaşılmasın, gelişime elbette karşı değilim, benim derdim gereksiz değişimlerle! Yoruluyorum ne yapayım.

Son zamanlarda o kadar çok şey değişmeye başladı ki, artık bırakın bunlara adapte olmayı, takip bile edemez oldum. Sevmiyorum ben bu kadar çok değişikliği. Tekrar edeyim, kesinlikle geri kafalı değilim, ama bu kadarını kaldıramıyorum. Zaten değişimlerin çoğu da “ileri kafalılık” adına yapılmıyor!

Haksız mıyım değil miyim aklıma gelenleri yazdıktan sonra siz takdir edin artık.

Eskiden, çok değil bence birkaç yıl öncesine kadar Anadolu Liselerine Giriş Sınavı vardı, şimdi o sınav kalktı. Bir ara adı SBS olan ve kaç tane olduğunu bilmediğim sınavlar dizisi koydular, son zamanlarda açılımını bilmediğim- merak da etmediğim- TEOG diye bir şey duyuyorum. Eğer benim gibi çocuklarla yakın teması olmayan biriyseniz, bu sınavların adını bilmek bir yana, şu anda ilkokullarda ve liselerde nelerin değiştiğini anlamanız mümkün değil. Borsa gibi mübarek, her sene bir şey değişiyor! Eskiden öyle miydi, sade ve basitti her şey. Anadolu Lisesi ve Fen Lisesi sınavları olurdu, o kadar. Bunu da herkes bilirdi. Değişim yetmezmiş gibi üstüne üstlük bir de karmaşıklaşıyor herşey.. Kafalar bin beş yüz!

Ya üniversite sınavlarına ne demeli? Bundan çok önce değil, yine yakın zamanlarda ÖSS ve ÖYS vardı, sağır sultan bile bilirdi bu sınavların ne olduğunu. Sonra nedense YGS ve LYS oldu adları. Şimdi eğer yakınlarınız içinde sınava girecek bir öğrenci yoksa biliyor musunuz son durumu ve kaç tane sınav olduğunu ve adlarını? Ben şahsen bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, zira seneye nasılsa var olanı da değiştirirler!


Çok değil birkaç yıl önceye kadar bayramlar statlarda kutlanırdı, son yıllarda bu yasaklanmıştı diye biliyordum. Hatta Atatürk anıtlarına bayramlarda çelenk koyanlara polis engel oluyordu! Ama Cumhuriyet Bayramı sanki eski sistem gibi kutlandı bu sene. Acaba Cumhuriyet Bayramı'nı statta kutlamak yasak değil miydi? Belki de öyleydi...! Bir de ben hiç farkında değilmişim, 28 ekim günü yarım gün tatilmiş meğer, peki ne zamandan beri böyle? Bilemiyorum, son yılların değişim furyasında araya kaynamış demek ki. Eskiden bayram sonrası okullara tatil verirlerdi çocuklar bayramda yoruldu, dinlensinler diye. Şimdi ise bayram öncesi yarım gün tatil yapmışlar. Hoş tatil tatildir sorgulamayayım ama nedendir bu değişim inanın hiçbir fikir ve mantık yürütemiyorum.

Yine çok değil birkaç yıl öncesine kadar ilk ve ortaokullarda forma giyiliyordu, sonra bir ara serbest kıyafet uygulaması çıktı galiba, sonra ne oldu inanın bilmiyorum. Mesela bir turist gelse bana sorsa, “ Sizin ülkenizde lise öğrencileri forma mı giyiyor, yoksa serbest kıyafet mi?” dese inanın cevap veremem. Eskiden olsa düşünmeden yanıtlardım. Dedim ya kafalar bin beş yüz!

Bu değişimler hem hızlı oluyor, hem de medyada o kadar polemik malzemesi oluyor ki anlaşılmaz hale geliyor her şey. Değişim, çok yakından sizi etkilemiyorsa neyin ne olduğunu tam da bilemiyorsunuz, takip edecek hal de kalmıyor zaten! Bence okullardaki eski uygulama güzeldi, fakir zengin herkes bir forma altında eşitleniyordu en azından. Şimdi nasıl bilmiyorum, bu yazıyı yazarken fark ettim hem de bilmediğimi. Yazı bitince nasıl bir cehalet içinde olduğum/bırakıldığım ortaya çıkacak diye endişelenmeye başladım şimdiden. Oysa ben haber de dinlerim, gazete de okurum yüreğim elverdiği kadar. Ben böyleysem gündemi hiç takip etmeyenler nasıldır acaba?

Bırakalım sosyal hayatı bir de magazin dünyasına bakalım isterseniz. 

Değişmeyen tek şey sanırm Ajda Pekkan'ın gençliği!

Eskiden bir dizi tutmasa bile bir sezon devam ederdi, eğer kaldırılacaksa da üstün körü bile olsa bir final çekilirdi biliyorsunuz. Şimdi diyelim ki pazartesi akşamı saat 20:00'de bir dizi izlemeye başlıyorsunuz, iki bölüm sonra bir de bakıyorsunuz ki sizin dizinin yeri ve saati değişmiş,  hoop perşembe gece 23:00'e alınmış, kimse sizi uyarmamış bile! Ertesi hafta bir de bakıyorsunuz hepten kaldırılmış, izleyiciye saygı maygı da yok artık! Neden? Tamam başka bir yazıya konu edecek kadar çok nedeni var ama birinci sırada reytingler geliyor.

Cevap:Çünkü reyting sistemi değişmiş!!

AB grubu eskiden eğitim ve gelir düzeyi yüksek gruptu, artık eğitim kriteri yerine sadece gelir grubuna bakılmaya başlandı.Üstelik bu deneklerin oranı da azaltıldı yeni sistemde. Hal böyle olunca da eğitim düzeyi yüksek olanların beğendiği diziler reyting almamaya başladı ve kaliteli yapımlar da birer birer yok oldu. Peki reyting sistemi neden değiştirildi, bilemiyorum ben şahsen. İzleyicinin eğitim seviyesini “salla gitsin” dedi herhalde birileri. Eğitimli insana negatif ayrımcılık yapacakları tuttu muhtemelen!

Yoruluyorum arkadaş, gülümseyerek izlediğim nadir dizilerden Yalan Dünya'yı kaç sezondur cuma akşamı 08:00'de izlemeye alışmışken, çarşamba saat 23:00'e koymaları zoruma gidiyor ne yapayım. Basit bir şey bu, ama bazen basit şeylerin değişimi bile insanı yoruyor haksız mıyım?


Mesela ben aylardır Taksim'e gitmiyorum, gitmeyi içim kaldırmıyor çünkü. Son gördüğümde rezil bir beton vardı ortada, görünce içim acımıştı, şehrin ana merkezlerinden biri resmen köy meydanına dönüşmüş! Yanlış bilmiyorsam İstiklal Caddesi'ndeki arnavut kaldırımlarını da söküp yerine asfalt dökmüşler. Trafiğe kapalı bir caddeye estetik yoksunu asfalt dökme mantığını anlamak mümkün değil. Böyle konularda iyice muhafazakârlaşıyorum elimde değil.. Ne istersiniz sokak taşlarından, bırakın yerlerinde kalsınlar, o taşlarda ne anıları var insanların!

En son duyduğum değişiklikten ise tüylerim ürperdi resmen! Sosyal medyada görmüşsünüzdür, İstiklal Marşı'nı değiştirmişler, mehter marşı gibi bir besteyle yeniden söylemişler! Üstelik yeni sarayın tanıtım filminin fonunda kullanmışlar o acayip besteyi!

Bu yazıyı yazmamdaki asıl sebep de budur aslında...

Evet ben, - dışarıdan öyle görünmesem de -  birçok konuda muhafazakâr bir insanım, yani korumak istiyorum bir şeyleri, alışkanlıklarımla oynamasınlar daha fazla!





21 Ekim 2014 Salı

Cem Yılmaz yine haklı!

Çok erken kalkarım, erkenden kahvaltı ederken de televizyondaki haberlere bakarım. Dün yine İrfan Değirmencioğlu ile sabah haberlerini izliyordum, bir tweet üzerine dedi ki:
- Farkında mısınız, Türkiye'de en çok kullanılan cümle “Hakkımı istiyorum!”

Bu lafın üzerine aklıma Cem Yılmaz geldi. Cem Yılmaz geçenlerde gösterisi için Amerika'ya gittiğinde kendisiyle söyleşi yapan gazeteciler sormuş:

“Kendinizi Türkiye'de özgür hissediyor musunuz?”

Cem Yılmaz yanıt vermiş:

“Elbette hissetmiyorum, insan doğal haliyle özgür hissetmeli. Bunun için illa kahramanlık yapmasına gerek kalmamalı. Senin doğal hakkın olmalı... Nedir lan, savaş şartlarındaki gibi devamlı mücadeleyle hak elde etme meselesi? Bana hiç medeni gelmiyor!”

Düşündüm de, Cem Yılmaz bu sefer de haklı; tamam çok dinamik bir ülkede yaşıyoruz ama yoruyor be arkadaş! Her konuda ama her konuda mücadele etmek zorunda kalmak ne büyük stres! İyiliğimiz içinbirileri bir şeyler yapıyor, biz de o iyilikten(!) kurtulmak için mücadele etmek zorunda kalıyoruz! Mücadele derken de, tahmin ettiğiniz gibi sert olanından bahsediyorum; yani taşlı, sopalı, kavgalı, sloganlı, mitingli, eylemli, coplu, tomalı, gazlı, tutuklamalı, hapisli... olanından!



Bir tek biz değiliz elbette, batılılar mücadele etmiyor mu?

İsviçre'de yaşayan bir arkadaşım var, O anlatmıştı. İsviçre'de her şey için 3 ayda bir referandum yapılırmış, onlar da mücadele ediyor işte kendi çaplarında! Doğrudan demokrasinin mekanizmalarını çalıştırıyorlar. Yasa değişikliği, ülke bütçesi veya 100 bin imzayı aşan herhangi bir konuda İsviçreliler ülke çapında referanduma giderlermiş. Aramızdaki medeniyet farkının Alp Dağları'nı aştığını bilmem söylememe gerek var mı? Adamlar mesela 2012 yılında yıllık izin süresinin 4 haftadan 6 haftaya çıkarılmasını oylamışlar. Arkadaşım o yıl izne geldiğinde bu konudan bahsederken şöyle yorum yapmıştı:

“Bu İsviçreliler bir tuhaf insanlar, hayatta kabul etmezler bu yasayı. 6 hafta izin yapılırsa ülkemizin ekonomisi bozulur.” derler demişti. Ben çok şaşırmıştım, algılarım bizim ükenin standartlarına göre kalibre olmuş demek ki.. Nitekim o sene yıllık izin referandumu sonucunda seçmenlerin üçte ikisi yasaya red oyu vermiş. Buyurun haberi de burada:

Bizde ise istersen 20 sene çalış, ama son iş yerinde bir yılı doldurmadan izne çıkamazsın gibi bir saçmalık var! Son işyerinde beş seneni doldurmadan çıkacağın izin sadece 15 gün, onu da kesintisiz kullanamazsın! Hafta hafta, hatta gün gün verirler izni. Bir işyerinde 5 sene çalışmaksa senin şansına kalmış, ya iş yeri batar, ya zam yapmazlar ayrılmak zorunda kalırsın, ya da işveren senin yerine akrabasını işe alacağı için seni işten atar. 
Adamlar zaten 4 hafta izin yapıyor, zaten esnek çalışabiliyorlar, zaten bir sürü tatilleri var, yani izne doymuşlar demek ki “6 hafta izin ülke ekonomisine zarar” deme noktasına gelmişler.
 Aranızda özel sektörde çalışıp da 4 hafta kesintisiz izin yapan var mı Allasen? 4 hafta izin yapsak, geldiğimizde masamızda başkasını görme olasılığımız %90 bence, çünkü yokluğumuzda kim bilir nasıl dedi kodumuz yapılır, kim bilir nasıl gaza gelir işveren, bizden ucuza çalışacak işsiz çoook!



Adamlar aşmışlar, asgari ücretin olmadığı ülkelerinde mesela geçenlerde asgari ücret 4500 dolar olsun mu konusunda oylama yapmışlar, zaten ülkede çalışanların %90'ı 4000 dolar üzerinde para kazandığı için bu yasayı kabul etmemiş halk. Aynı referandumda 3.4 milyar dolar tutarında savaş uçağı alınsın mı sorusuna ise ülkenin %53'ü “hayır” demiş, zaten son 200 senedir savaş yapmadıkları için böyle bir harcamayı kabul etmemişler. Şaka ya da masal gibi geliyor kulağa değil mi?
İsviçre'de yaşayan arkadaşım, İsviçre o kadar kuralların olduğu, o kadar düzenli bir ülke ki, insanın canı sıkılıyor rutinlikten diyor. Adamların derdine bakar mısınız?

Bizdeki rutin güne bakalım bir de:


Dün yine Validebağ Korusu'na sabah sabah iş makineleri girmiş, ağaçları kesmeye çalışmışlar, mahalleli koştura koştura koruya inşaat yapılmasın diye hak arama mücadelesi yapıyor. Polis elbette baş aktör. Karadeniz'in yeşilliklerine, şırıl şırıl derelerine kıyıp HES yapmaya çalışanlar var, yöre halkı kendi çaplarında “dere bizim hakkımız, yeşilimizi soldurmayız” mücadelesi veriyor. Polis tabii ki yine baş aktör. İsviçre'de her mahallede bedava kreşten liseye kadar her türlü okul varken bizde de çocuklar evlerinden 20 kilometre uzaktaki okula zorla kayıt ettiriliyor, o okul olmazsa yakında İmam Hatip var, olmadı özel okul özgürlüğünü(!) alternatif olarak sunuyorlar. Zavallı aileler mücadele etmek zorunda kalıyor. Polis elbette yakınlarda yine.. Binlerce genç, öğretmen olarak mezun olmuş atama beklerken, devlet Bangladeş'ten ucuz eleman getirme yasaları çıkarmaya hazırlanıyor, öğretmenler sokaklarda mücadele etmek zorunda... Polisi sormayın bile!
Devlet güya teknolojiye ayak uyduracak diye 1 liraya mâl ettiği çipli kimliği edilen mücadeleler sonucunda, 18 liraya düşmüş haliyle(!) vatandaşına satmaya çalışıyor...


Daha sayayım mı? Sabah sabah gaza gelip yollara dökülür mücadeye falan kalkışırsınız maazallah, başınıza bir hal falan gelir, en iyisi susayım ben..

Bütün bunlardan sonra “hak verilmez alınır” saçmalığına inanmamı nasıl beklersiniz benden!
Hak hakkımdır arkadaş, niye almak için sinir stres olayım ki, hem kimsiniz ki siz bana haklarımı lütfederek sadaka gibi veriyorsunuz?

Bugün “çav bella” modundayım netekim.. Ama sokağa çıkıp da hak mücadelesi yapacak halim de yok ne yalan söyleyeyim, mücadele yapmak da istemiyorum zaten, Cem Yılmaz'ın dediği gibi bana da medeni gelmiyor bu yöntemler!

Sevgiyle efendim, yönetenle yönetilen arasındaki bütün sınırların sevgiyle yok olması dileğiyle hatta, uçuk kaçık ütopyamla elveda diyorum bugün...













10 Ekim 2014 Cuma

Gölgelerin gücü adına!

Bir iç ritim tutturmuş kendi halimde takılıyordum. Kitabımı okuyor, politikacıların o kara yüzlerini gördüğümde tv izliyorsam kanalı değiştiriyor, internette isem sayfayı kapatıyor, gazeteleri de sadece hafta sonlarında okuyordum. Günlük hayatın kaotik haberleri konusunda azıcık cahil kalıyordum gerçi ama, böyle bir arınmaya ihtiyacım vardı gerçekten de. Yakın zamanlarda yaşadığımız kavgalı gürültülü politik süreçlerden sonra ruhumu dinlendirmeliydim normale dönmek için...

Keyfim de yerindeydi hem, mahalledeki ve semtteki sanatsal faaliyetleri takip etmeye başlamıştım.Tek derdim, bu seneki tiyatro sezonunu kaçırmamak, yeni filmlerden mutlaka izlemek, ayda en az iki kitap bitirmek, bloga daha çok yazı yazmaktı. Hatta abartmış, mümkünse ünlü bir yazarın verdiği “yaratıcı yazarlık kursu” bulup katılmayı bile düşünmeye başlamıştım. Yani işte büyük şehirde yaşayıp da kendi çapında “entel takılan” herkes gibi ben de bir şeyler yapma derdindeydim, kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi...




Ben tam böyle bir döngünün içine girmiş mutlu mesut yaşamımı sürdürürken yine çıktılar sahneye!

Bu sefer dehşet saçarak geldiler hem! Sanki insan değildiler; elleri, kolları, beyinleri, yürekleri her yerleri kana bulanmıştı. Doymamışlardı lakin, sağa sola saldırmaya başlamışlardı. Gerilim filmlerinde dünyayı istila eden yaratıklar olur ya, aynı onlar gibiydiler işte! Sivri dişleri, korkunç gözleri, dev cüsseleri, yeşile çalan ten renkleri yoktu ama türlü türü silahları vardı. “İktidar hırsı” denilen zehirli iksiri içmişler, bu iksir gözlerini döndürmüş, önlerine geleni yakıp yıkıyorlardı, daha da kötüsü acımasızca öldürüyorlardı...



Kimdi bunlar, amaçları neydi?


Hiç önemi yoktu gerçekten de kim olduklarının. Hepsi ucubeydi, kimi dini bahane ederek, kimi etnisiteyi bahane ederek, kimi felsefe teorilerini bahane ederek, kimi tarihi saptırarak, kimi ise ağlak hikayeler uydurarak kendilerini savunmaya çalışıyorlardı.Oysa hepsi aynıydı gözümde. Paraya ve güce tapan, egolarının sivriliğinden neredeyse gökleri delecek kadar megalomanlığa bulaşmış, psikiyatrist incelemesine tabi olsalar hepsinin beyinlerinde ağır kimyasal hasarlar tespit edilmesi muhtemel, insan görünümlü ama kalpleri olmadığı için insanla alakası olmayan yaratıklardı.
...................................




Di”li geçmiş zamanla anlatmaya devam etmeyi ne kadar çok isterdim bir bilseniz! 

Ama işte bu gözü dönmüş canavarlar şu an her yerdeler maalesef. Yaşamımızı gasp etmeye çalışı(yor)lar ellerindeki o demirden silahları, ruhlarındaki kirlenmişlik ile. Yuttukları “iktidar hırsı” zehri midelerinde sindirilmeye başlandıkça oluşan iğrenç köpükler ağızlarından burunlarından saçılıyor etraflarına.. Ağır ve kekremsi bir koku bırakıyorlar arkalarında.

Bense şimdiden mis kokulu sabunlar, deterjanlar stokluyorum eve, gittiklerinde pislik kalıntılarını böyle arındıracağım!

İstedikleri kadar ürkünç olsunlar, istedikleri kadar koksunlar, istedikleri kadar kokuşsunlar hiç önemli değil gerçekten de! Dedim ya mis kokulu sabunlar stokluyorum evimde, gittiklerinde her yeri köpük köpük yıkayacağım! 
O saf, o tertemiz, o bembeyaz köpüklü umutlarım hiç tükenmiyor.

Evet ruhumdaki iyimserliği yok etmelerine izin vermeyeceğim, siz de izin vermeyin! Onlara benzemeyeceğim asla, siz de benzemeyin!

Bütün kötüler yok olmaya mahkumdur, hatta o kötüler kendi kendilerini yok ederler hep, bu sefer de öyle olacak. İçtikleri o zehirli iksir, her geçen gün kendi sonlarına yaklaştırıyor bu canavarları. Filmde tempo hızlandı, her yer toz duman, 5 dakika mola bile yok..!

Varsın olmasın, işte sesleniyorum taa derinden!

Gölgelerin gücü adınaaa, güüüüüçççç bende artıkk!


19 Ağustos 2014 Salı

Şirin'le beni Şirin Payzın!

Hiç kenardan dolaşıp ima ederek kapalı kapalı yazmayacağım. Konu belli, dün akşam Şirin Payzın'ın Muharrem İnce'yi konuk etmesidir bugün beni böyle dellendirip yazdıran şey..
Baştan söyleyeyim, Muharrem İnce'nin fan grubundan falan değilim. Sadece muhalif seslerin daha çok konuşmasını isteyen sıradan bir televizyon izleyicisiyim.

Dün akşam beni ve de Twitter camiasını dellendiren olay şöyleydi, izleyenler biliyor:
Şirin Hanım her zaman olduğu gibi provokasyona oldukça müsait bir konu ve konuk seçmişti. CHP'de kaynayan kazan olur da üzerine hangi gazeteci atlamaz ki, o kazanı azıcık da kendileri karıştırabilirlerse eğer, değmeyin bu gazetecilerin keyfine! Şirin Hanım'ın da gayesi zaten belliydi, ortada bir kaynayan kazan var, azıcık da O karıştıracak, kazanın ne rezil bir şey olduğunu cümle aleme gösterecek, zaten bunlardan bir cacık olmaz hesabı ile sallayacaktı bol keseden. Tuzak soru sormaya kalıyordu iş, ki bu işte de ustaydı nasılsa hanımefendi.. 

“Kurultayı 15 günde toplayalım ki muhalif sesler kendilerini anlatamasınlar” temelinde bir entrika döndüğü için ortada, ne yapsın İnce, Şirin Hanım'ın sivri yaklaşımlarını da göze alıp programa katılmak zorunda kalmış bence.

Konuyu dağıtmayalım, Şirin Payzın hanımefendi her zaman olduğu gibi gayet heyecanlı, yerinde duramaz hallerde, eli kolu sürekli hareketli ve yine her zaman olduğu gibi “Şimdi bu konuğu öyle bir ters köşeye yatıracağım ki, nasıl yürekli ve de zeki bir gazeteci olduğumu dünya alem görecek”ana fikri neredeyse okunabilir açıklıkta göz parlamalarıyla açtı programını. Bakışlarından “ben” akıyordu hiç kusura bakmasın. Küstah bir samimiyet bu, hem gülüyor, hem dişlerini gösteriyor, rakibini alt etmeye yemin etmiş bir gladyatör edasıyla sanki arenaya çıkmış gibi.. Bu nasıl bir yenme içgüdüsü, bu nasıl bir tavan yapmış ego ki, başımızı kaldırıyoruz kaldırıyoruz bir türlü yetişemiyoruz kendisine..

Şirin Hanım lütfen kusura bakmayınız, ama bana böyle hissettiriyorsunuz. Zaman içinde siz ve sizin gibi ekran karşısında olma sorumluluğunu, daha doğrusu “tarafsızlık” kurallarını yerine getiremeyen gazetecilerin tavırları bende nefret uyandırıyor. Mesela aynı duyguları Enver Aysever'e karşı da hissediyorum. Artık O'nun değil programını izlemek, yüzünü görmeye bile tahammülüm yok. Nasıl bir ukalalık, karşısındaki konuğu ezme çabaları.. Siz gerçi O'nun kadar değilsiniz; zira O kimi çağırırsa çağırsın konuşturtmuyor, siz en azından fikirlerini beğendiğiniz- muhalif olmayan- konuklarınız karşısında süt dökmüş kedi gibi oturabiliyorsunuz. İktidardan bir konuk çağırınca olanca hanımefendiliğinizi takınıp konuğunuza saygı gösteriyorsunuz. Sizin derdiniz muhalefetle, onlardan birini çağırınca siz artık dişi bir savaşçıya dönüşüyorsunuz. Sizi de görünce kanal değiştirmek istiyorum evet, ama maalesef muhalefeti o kadar az yerde görebiliyoruz ki bazen mecburiyetten size katlanmak zorunda kalıyorum, dün akşam da öyleydi. Size rağmen izledim programı.. Ama yakında sizi de görür görmez zap yapacağımdan hiç kuşkunuz olmasın. Çünkü ukalalığa ve saygısızlığa tahammül edemiyorum kusura bakmayınız.



Bir gazeteci kendini neden bu kadar sever, kafası uyuşmuyorsa karşısındaki konuğuna yaklaşımında saygı sınırlarını zorlar, neden konuğunu ters köşeye yatırma hırsı ile dolup taşar, konuğunun moralini bozmak için elinden geleni neden yapar ve bütün bunlar nasıl bir tatmin sağlar o kişiye hiç bilmem. Doğrusu böylesi bir ego patlaması yaşamayı bilmek de istemem, kendilerine sadece acıyorum. Zira binlerce insanın nefretini kazanıyorlar, binlerce insan onlar adına evrene negatif enerji fırlatıyor. Dün akşam Twitter'da #inceyesorumvar hashtag'i TT olmuştu, açın bakın göreceksiniz ki sorudan çok herkes Şirin Hanım'a eleştiri yapmakla meşguldü. Ben kendisinin yerine olsam o yazılanlardan sonra gerçekten uyku uyuyamazdım, mesleğimi sorgulardım. Nasıl bunca eleştiriyi yok sayıyorlar onu da gerçekten anlamıyorum.

Neresini anlatsam ki, Şirin Hanım “arkanızda Baykal mı var?”diyor mesela, bunu sorarken “Evet Baykal var” cevabı almak istiyor belli ki.. İnce böyle olmadığını söylese de aradan 5 dakika geçince Şirin Hanım benzer bir soruyu yine soruyor. 
“Arkanızda Baykal mı var?”
 İnce gerçekten de sabırlı insanmış, bu çapraz ateş karşısında sükunetini iyi korudu, kendisini gerçekten de bu anlamda tebrik etmek lazım.

Bir ara İnce, “Siz beni benden daha mı iyi biliyorsunuz?” dedi. Şirin Hanım konuğu adına yorum yapmaya ve  ısrarlarına devam etti yine de! İnce'yi sinirlendirecek soruları birbiri ardına sordukça kadının gözlerindeki vahşi pırıltılar öyle belirgin hale geliyordu ki! Avını parçalamaya hazır vahşi bir kuş gibiydi Şirin Hanım. Dediğim gibi İnce fanı değilim, beğenirim beğenmem o ayrı. Ama işte üzerine ölü toprağı serpilmiş bir muhalefet partisinde bir enerji açığa çıkıyor, bu en azından umut verici bir şey öyle değil mi?  Bırakın da kendilerini ifade etsinler, bırakın da partideki ölü toprağı dağılsın.. Ama Şirin Hanım, “CHP oyunu %10'dan 26'ya çıkardı, niye başarısız diyorsunuz ki?” gibi bu enerjiyi yok edecek öyle saçma sorular sordu ki, ben gerçekten izlerken yoruldum ve inanın o saçma sorular yüzünden Şirin Hanım benim gözümde değil şirin bir hanımefendi, korkunç bir büyücü kılığındaydı.. Muhalefet hep muhalefette kalsın, onları ezelim, köşeye sıkıştıralım mantığı ile hareket eden bu gazeteciler acaba yastığa başlarını koyduklarında hiç vicdan muhasebesi yapmazlar mı, susturdukları o insanlar kabus olup geceleri uykularını kaçırmaz mı?

Bir de herkesin merak ettiği şu soru var:
Şirin Hanım ve O'nun familyasından olanlar, atak gazeteci geçinenler, acaba iktidardan bırakın genel başkanı, herhangi sıradan bir vekile de aynı soruları aynı tavırla, aynı bakışlarla sorabilirler mi? Cevapları "Evet" se yazdığım her sözcük "yok" hükmündedir!

Yok cevap veremeyip kem de küm edeceklerse eğer,  böyle programlarla gazetecilik yapmaya devam etme niyetindeyseler;  ben her akşam belgesel izlemeye razıyım, penguenler çok daha Şirin değil mi zaten!