işçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
işçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2014 Pazar

Bu pazar eğlenceli yazamadım üzgünüm!

Bu yazı keyifli bir pazar yazısı değil maalesef, baştan söyleyeyim de aman sakın okuduktan sonra pişman olmayın!

Ben de isterdim pazar kahvesine eşlik edecek, yüzlerde gülümseme bırakabilecek kıvamda tatlı bir yazı yazmayı ama üzgünüm. “Burası Türkiye!” dedirtmek için ısrarla insanın gözüne gözüne sokuyorlar bütün cahilliklerini, bir de “bu toprakların yazgısı karadır, bu toprakların insanı acılıdır” türküsü tutturmuşlar ki fonda...

Hayır efendim, yazgı değil cehalet bütün bunların nedeni!

Cehalet ve aç gözlülük bir araya gelince ortaya çıkan tablonun rengi kara!

İşçilerin alnındaki sadece kömür karası,toz karası, ter karası, kara vicdanlıların yürekleri ise katran karası!



İşte en taze bilgi, dün eski Galatasaray stadyumunun yerine dikilen iğrenç gökdelen inşaatında asansör yere çakıldı ve 14. kattan düşen 10 işçi hayatını kaybetti! Olay yerine ambulanstan önce çevik kuvvetin gitmesi, asansörün bakımını yaptırmayan inşaat şirketi sahibinin Türkiye'nin en zenginlerinden olması, şehrin orta yerine, tam da şahane bir şehir parkı olabilecek yere dikilen bu rezidans zırvalığının saçmalığı, her geçen gün basit önlemler alınmadığı için yaşanan işçi ölümleri, göçen üst geçitin altında kalıp can verenler, bakımsız belediye otobüslerinin yaptığı kazalarda bacağı kopanlar, “yaşam odası aslında vardı da biz söktüydük, daha güzelini yapacaktık!” diye milyonlarca insana utanmadan yalan söyleyen maden sahipleri ve o madenlerde yaşanan göçükler, canını yitiren yüzlerce insan, tarım ve hayvancılık yok edildiği için o tehlikeli madenlere torpille girmek zorunda bırakılan işçiler, çocuğuna yemek yedirebilmek için o tehlikeli maden kapatılmasın diye dua eden gözü yaşlı anneler!

Bu aklıma gelenler, insan hayatına verdiğimiz değerin örnekleriydi. Bazılarının ısrarla önemsemediği, oysa nefes almamızı sağlayan, bize su veren, bize ekmek ve aş veren doğaya verdiğimiz değer ise çok çok daha içler acısı... 

Doğa denen canlıyı bağırta bağırta, işkence ede ede öldüren de yine bizim topraklarımızda yaşayan, gözlerini para hırsı bürümüş kara vicdanlı insan müsveddeleri!

Hüseyin Avni Paşa Korusu'nda yangın(!) çıktıktan sonra bütün ağaçlar kesilip oraya 10 tane ev yapılacağının açığa çıkması, Validebağ korusunun hiç acımadan beton dökülüp otopark yapılmaya çalışılması, İstanbul'da susuzluk ve kuraklık tehlikesinin kapıya dayandığı herkesçe biliniyor olmasına rağmen, şehrin tek nefes alma yeri olan kuzey ormanlarının ranta kurban edilmesi, şehrin gittikçe daha da griye bürünmesi, yol yapmak için binlerce ağacın acımadan kesilmesi, zeytinliklerde madencilik yapma yetkisini onaylayan yasalar, en yeşil en güzel yerlere dikilmeye çalışılan elektrik santralleri, teknoloji devi Japonya'nın bile önleyemediği kazalarla gündeme gelen nükleer santral çılgınlığına kapılan çılgın proje çılgını(!) yöneticilerin aymazlığı, gittikçe yükselen iğrenç şehirler inşa edilmesi, yok olan dünya kaynaklarına aldırmadan çok çocuğa yapılan teşvikler, sit alanlarının hunharca inşaat alanlarına çevrilmesi...

Haydi yazalım bir pazar yazısı, diyelim ki şöyle dünya deviyiz, böyle yükselen değeriz, bizi kıskananlar çatlasın diyelim! 



Cehaletin, vurdumduymazlığın, “bize bir şey olmaz abi ya!” soytarılığının bu kadarına artık cidden tahammül edemiyorum!

İtiraf ediyorum:

Kral çıplak dostlar, açık ve net bu; kral çırılçıplak aramızda dolaşıyor! 

10 işçinin katledildiği o inşaat bir süre sonra kaldığı yerden devam edecek, adamlara göstermelik para cezası verilecek, sonra bütün bunlar unutulacak ve tarih tekerrür edecek!

Üçüncü dünya ülkelerine yaraşır bu vehametler devam ettiği sürece ne derseniz deyin benim gördüğüm şudur:

Kendimizi kandırmayalım, Ortadoğulu cahil bir toplumuz, Avrupa kafasında asla değiliz, insana ve doğaya verdiğimiz değeri çok değil sadece bir hafta gazete manşetlerini okuyarak yorumlayabilirsiniz rahatça!

Diyorum işte, kral çırılçıplak aramızda dolaşıyor!


NOT: Bu yazıyı sonlandıracak iyi bir sözcük bulamadım, "sevgiyle kalın" olmaz, " mutlu pazarlar" olmaz, "görüşürüz" olmaz. Anlatması bu kadar zorken, ya birebir yaşayanlar ne yapsın?











17 Mayıs 2014 Cumartesi

Bir Öneri: Germinal

Şu günlerde televizyona anlamaz şekilde bakıp 'neler oluyor ya' diyorsanız size bir önerim var. Çok sayın başbakanımızın şöyle biraz geçmişe giderek verdiği kıymetli örneklerle aynı dönemde geçen gerçekçi bir roman: Emile Zola'dan Germinal.

Germinal 1860'larda kuzey Fransa'da bir maden hasabasında geçer. Başkahramanları kasabaya yeni gelen genç Etienne ve kıdemli maden işçisi Mahue'dir. İşçiler fakirliği de aşan bir yokluk, zulüm ve çaresizlik içinde yaşamaktadır. Sosyalist düşüncenin de yayımasıyla bir grev patlak verir. Gerisini heyecanı kaçmasın diye anlatmıyorum ama birkaç ipucu verebilirim: Jandarma kurşunu, ölüm, cesaret, sabotaj. 13 Mayıs'ta Soma'da can vermiş işçilerin neler yaşadığını hayal dahi edemiyorsanız bu eserdeki maden faciası ve mahsur kalanların yavaş ve acılı sonları size bir fikir verebilir.

Zola'nın en iyi romanı olarak gösterilen bu kitabı önermemin en önemli nedeni gerçekçi olması. Hatta geçrek bir olaydan yola çıkılarak yazılmış olması. Maden işçisinin hayatına tercüman olmasa Zola'nın 1902 yılındaki cenazesine maden işçileri de katılıp 'Germinal! Germinal!' diye bağırmazdı herhalde. Önerimin ikinci nedeniyse aslında ilkiyle yakın ilişkili. Biraz günümüze geliyorum; bence burada anlatılanlar hala geçerli. O yokluk, çaresizlik, kölelik, ezilmişlik hala aynı. Arada farklar da yok değil, artık kadınlar madene inemiyor, artık protestolar gerçek kurşunla değil, biber gazı ve tazyikli suyla dağıtılıyor. İsyan etmekse artık ayıp, tek yapılması gereken şey milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan şu günlerde provakatörlerin oyununa gelmemek ve bol bol dua etmek.


Kitabı okurken gerçeklerin acılığından içiniz daralıp bırakmak isteyebilirsiniz. Birileri bunu bir ömür yaşıyorsa ben de okuyabilmeliyim diye düşünün ve bırakmayın lütfen. Yok ben katiyen 600 sayfa okuyamam diyorsanız, 1993 yapımı Claude Berri yönetmenliğindeki filmi de izleyebilirsiniz. Uzun ve iyi filmdir. Sonra televizyonu tekrar açıp fıtrattan bahsedenleri tekrar izlersiniz, izleyebilirseniz.

Bu arada Germinal Fransızca filizlenme, filizlenme zamanı demekmiş. Kitabı okuyanlar veya filmi izleyenlerde kitabın adını ve sonunu ayrıca yorumlarda tartışalım.



Kitabı İngilizce okumak için BURADAN.