doğa sevgisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğa sevgisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2015 Pazartesi

Hepimize (h)es yani!

Sabah haberleri açtım. Fındıklı parkı şantiye olacakmış, insanlar eylem yapıyor. Büyükçekmece'de bir park otel yapılacakmış, insanlar eylem yapıyor... İyi haber de var; Sivas Suşehri'nde “suyumuzu vermeyiz” diyen, sularını korumak için gaz yiyip kendini arabaların önüne atan Kıymet Abla ve köylüler kazanmışlar neyse ki... Suşehri'nde su eylemi ne kadar ironik...

Devamını izleyemedim, kıstım televizyonun sesini, yazmaya başladım.

dünyayı yok ediyoruz!

Ne kadar obursunuz, ne kadar çirkinsiniz, ne kadar aç gözlüsünüz, ne kadar iğrençsiniz demek istedim. Sonra da vazgeçtim. Her güzel şeyde olduğu gibi, dünyanın da sonu gelmeli ve bu insanlar, dünyanın sonunu getirmek için kendilerini sorumlu hissediyorlar demek ki dedim. 
Eh dünya da sonsuza dek yaşayacak değil ya, birilerinin yok etmesi lazım!


Sonra sakinleşip biraz empati kurmaya çalıştım. Bir şekilde bir koltuğa kapağı atmış bu kaba etler, o koltukta otururken aslında doğayı ve dolayısıyla insanlığı yok ettiklerinin farkında da olmayabilirler. Çeşitli hesapları vardır muhtemelen, yani oldukça masumdurlar kendi çaplarında; ne bileyim, şöyle düşünüyor olabilirler:

Bu koltuğa oturmamı sağlayan beyefendiye sözüm vardı, otel arazisi ayarlayacaktım, borçlu kalmayayım. (Bunun neresi doğa düşmanlığı, gayet insani bir şekilde adam borcunu ödemeye çalışıyor! Adama doğa düşmanı diyeceğimize “namuslu vatandaş” dememiz lazım. Borcunu ödemek için bir parkı feda etse ne olacak ki sanki, adam sözünün eri, yetmez mi!)

Bu köylüler aptal, ne anlarlar kalkınmadan; hepsi cahil! Su boşa akmasın diyoruz, “Hes” yapacaz hes, hes, hes.. has... hass...(Adam eğitimli, olaya bilimsel yaklaşıyor; biz de adamı suçlayıp günahını alıyoruz boş yere! Hem cahil köylüyle eğitimli bürokrat aynı düşünebilir mi allasen! Sular gürül gürül boşa akacağına bir iki firma ekmek yese fena mı? Karadeniz'de yeşil çok nasılsa, azıcık da beton karışıversin araya, adam istihdam yaratıyor. Bu adamı suçlayan, hes'e karşı çıkan herkes cahil aslında! Hepimize (h)es diyorum, (h)es yani!)

Sanki parktaki otları yiyecekler! Oysa yerine bir AVM diksem yüzlerce insana ekmek kapısı açılır! Yaranamazsın ki bu millete! Varsa yoksa AVM düşmanlığı! (Adam yerden göğe kadar haklı, az bile söylüyor! Hatta her bir yanımız AVM olsun, nasılsa içindeki dükkanlardan birinde oksijen maskesi satarlar, öyle soluruz oksijeni ne var yani!)

Komünist bunlar, vatan hainleri! İnşaat yapacaaz ki vatan kalkınsın! Geri kafalı bunlar! Ah ah bende yetki olacak, yıkarım dünyadaki bütün eski binaları, Küba'da bile taş taş üstünde bırakmam!(Tabi ya, 400 senelik binalarda yaşayan Avrupalılar zaten geri kafalı, taa ortaçağdan kalma binaları korumaya alıyorlar. Ne gerek var kardeşim, ne öyle gotik gotik! Yapacaksın gösterişli apartıman kuleler, vatandaş otursun temiz temiz! İnşaatçılar da yaptıkları hizmetin karşılığında azıcık para kazanacak tabii ki! Biz de adamları suçluyoruz, ticaret kafasının neresi doğa düşmanlığı! Yıkacaksın ki, yerine yenisini yapasın! Yoktan var edecek değiliz ya, yeni yeni icatlar mı yapalım! Yazıklar olsun hepimize, entel geçiniriz bir de!

green economy

Ha bu arada, bu adamı aklarken sizler de aradan sıyrıldınız sanmayın!

Evinde yüzlerce ayakkabısı olduğu halde daha da alan, obur bir açgözlülükle almaya devam eden Selma, sen mesela... Evinden iki adım ötede otobüs durağı olduğu halde işe çift kapılı spor arabayla gitmeyi tercih eden Serkan, sen de saklanma hiç! Konuşurken mangalda kül bırakmasan da, elindeki sigara izmaritini yere utanmadan fırlatıverdiğini görmüyorum sanma Selin! Yeni model cep telefonlarının takipçisi Emre, sakın saklanma! Sen Ahmet, sen Hüseyin, sen Yıldız, sen Cemre, sen Esin... Ben... Evet ben...

yetmez ama, eh işte!


Bir dönüp baksak kendimize, bu adamlardan pek de farkımız olmadığını göreceğiz!
Hadi öyleyse hepimize ev ödevi veriyorum! Herkes dünyayı yok etmek için neler yaptığını yazsın madde madde. O adamların yaptığı kadar olmasa da,  bizim de suçlarımız var, suçlarımızla yüzleşelim, ne kadarını düzeltirsek o kadar faydalı olur!

Bugünü farkındalık günü ilan ediyorum, evet paşa gönlüm böyle istedi...


Kalın sağlıcakla...

14 Eylül 2015 Pazartesi

DOĞA VE ÇOCUKLAR İÇİN KOŞUYORUZ. HAYDİ, KOŞARAK AĞAÇ KARDEŞLİĞİ'NE DESTEK OLMAYA!


Bu günlerde "Adım Adım Oluşumu" adını çok sık duyuyoruz ama duymayanlar için bu anlamlı oluşumu anlatalım. Adım Adım, Mart 2008’de, yardımseverlik koşusunu Türkiye’de tanıtmak ve yaygınlaştırmak için kurulan ilk sivil toplum oluşumu. 6 bin gönüllü koşucusu ve 66 bin bağışçısı aracılığıyla bünyesinde yer alan Sivil Toplum Kuruşları'na maddi kaynak ve tanıtım desteği sağlıyor.

Tema için #agackardesligi

Peki nasıl oluyor? Çok kolay. 15 Kasım’da İstanbul Maratonu yapılacak ya, eğer siz de koşmaya karar verdiyseniz, yalnızca koşmak yerine Adım Adım Oluşumu içinde yer alarak koşunuzu bir STK’nın yararına yapabilirsiniz. Örneğin, TEMA Vakfı bu yıl Adım Adım Oluşumu içinde "Ağaç Kardeşliği" projesine destek sağlamak amacı ile yer alacak.
Siz koştukça ve sizin adınıza yapılacak bağışlarla neler oluyor neler:
#agackardesligi
• Türkiye’nin 7 bölgesinden çocuklar, yıl boyunca bu özel doğa eğitim programına katılacak
• Boynuna asabileceği şekilde tasarlanmış bir gözlem kutusunun merceğinden doğal varlıkları yakından inceleyecek.
• Kendi saksısına, kendi tohumunu ekip bir fidanın yetişmesine tanıklık edecek.
• Fidanı yetişirken gözlem defterine duygularını, düşüncelerini not edecek.

• Zamanı gelince y
etiştirdiği fidanı toprakla buluşturacak.
• Tüm bu süre boyunca TEMA Vakfı’ndan gönüllüler onu ziyaret edecek, sorularını yanıtlayacak.
Eğitim alan her çocuk için Çanakkale’de bir fidan dikilerek 4.000 4000 fidanlık bir Hatıra Ormanı oluşturulacak. Çanakkale’de fidanlar dikile dursun, 7 ildeki 4000 çocuk bir yandan da "yaparak ve yaşayarak" doğa eğitimi alacaklar. Bu eğitimin bir parçası olarak kendilerine dağıtılan saksılara Çanakkale’deki 4.000 fidanın kardeşi olan ağaçları yetiştirmek için tohum ekip filiz vermesini ve bir fidanını yetişmesini gözlemleyecekler.
Çocuk, saksıda yetiştirdiği fidan, ormandaki fidan, onun için koşanlar ve onların bağışçıları; herkes ağaç kardeşi olacak.

#agackardesligi için koşuyoruz!

TEMA Vakfı'nın hedefi 4000 çocuğa bu eğitimi verebilmek ve 8000 fidan dikebilmek. Çocuklar da Ağaç Kardeşliği projesi ile TEMA Vakfı uzmanları tarafından tasarlanmış, doğayı deneyimlemeye ve gözlemlemeye dayanan bir eğitim alacak. 

Sizleri böylesi güzel bir projeden haberdar etmek bizden koşması sizden.

http://www.adimadim.org/uyelik/Uyelik.aspxlinkinden üye olarak bu projeye dahil olabilir ve TEMA Vakfı'nın Ağaç Kardeşliği adına koşarak ya da koşuculara bağış yaparak destekleyebilirsiniz.

facebook.com/adimadimtema
BirBoomads Sosyal Sorumluluk İçeriğidir.


7 Eylül 2014 Pazar

Bu pazar eğlenceli yazamadım üzgünüm!

Bu yazı keyifli bir pazar yazısı değil maalesef, baştan söyleyeyim de aman sakın okuduktan sonra pişman olmayın!

Ben de isterdim pazar kahvesine eşlik edecek, yüzlerde gülümseme bırakabilecek kıvamda tatlı bir yazı yazmayı ama üzgünüm. “Burası Türkiye!” dedirtmek için ısrarla insanın gözüne gözüne sokuyorlar bütün cahilliklerini, bir de “bu toprakların yazgısı karadır, bu toprakların insanı acılıdır” türküsü tutturmuşlar ki fonda...

Hayır efendim, yazgı değil cehalet bütün bunların nedeni!

Cehalet ve aç gözlülük bir araya gelince ortaya çıkan tablonun rengi kara!

İşçilerin alnındaki sadece kömür karası,toz karası, ter karası, kara vicdanlıların yürekleri ise katran karası!



İşte en taze bilgi, dün eski Galatasaray stadyumunun yerine dikilen iğrenç gökdelen inşaatında asansör yere çakıldı ve 14. kattan düşen 10 işçi hayatını kaybetti! Olay yerine ambulanstan önce çevik kuvvetin gitmesi, asansörün bakımını yaptırmayan inşaat şirketi sahibinin Türkiye'nin en zenginlerinden olması, şehrin orta yerine, tam da şahane bir şehir parkı olabilecek yere dikilen bu rezidans zırvalığının saçmalığı, her geçen gün basit önlemler alınmadığı için yaşanan işçi ölümleri, göçen üst geçitin altında kalıp can verenler, bakımsız belediye otobüslerinin yaptığı kazalarda bacağı kopanlar, “yaşam odası aslında vardı da biz söktüydük, daha güzelini yapacaktık!” diye milyonlarca insana utanmadan yalan söyleyen maden sahipleri ve o madenlerde yaşanan göçükler, canını yitiren yüzlerce insan, tarım ve hayvancılık yok edildiği için o tehlikeli madenlere torpille girmek zorunda bırakılan işçiler, çocuğuna yemek yedirebilmek için o tehlikeli maden kapatılmasın diye dua eden gözü yaşlı anneler!

Bu aklıma gelenler, insan hayatına verdiğimiz değerin örnekleriydi. Bazılarının ısrarla önemsemediği, oysa nefes almamızı sağlayan, bize su veren, bize ekmek ve aş veren doğaya verdiğimiz değer ise çok çok daha içler acısı... 

Doğa denen canlıyı bağırta bağırta, işkence ede ede öldüren de yine bizim topraklarımızda yaşayan, gözlerini para hırsı bürümüş kara vicdanlı insan müsveddeleri!

Hüseyin Avni Paşa Korusu'nda yangın(!) çıktıktan sonra bütün ağaçlar kesilip oraya 10 tane ev yapılacağının açığa çıkması, Validebağ korusunun hiç acımadan beton dökülüp otopark yapılmaya çalışılması, İstanbul'da susuzluk ve kuraklık tehlikesinin kapıya dayandığı herkesçe biliniyor olmasına rağmen, şehrin tek nefes alma yeri olan kuzey ormanlarının ranta kurban edilmesi, şehrin gittikçe daha da griye bürünmesi, yol yapmak için binlerce ağacın acımadan kesilmesi, zeytinliklerde madencilik yapma yetkisini onaylayan yasalar, en yeşil en güzel yerlere dikilmeye çalışılan elektrik santralleri, teknoloji devi Japonya'nın bile önleyemediği kazalarla gündeme gelen nükleer santral çılgınlığına kapılan çılgın proje çılgını(!) yöneticilerin aymazlığı, gittikçe yükselen iğrenç şehirler inşa edilmesi, yok olan dünya kaynaklarına aldırmadan çok çocuğa yapılan teşvikler, sit alanlarının hunharca inşaat alanlarına çevrilmesi...

Haydi yazalım bir pazar yazısı, diyelim ki şöyle dünya deviyiz, böyle yükselen değeriz, bizi kıskananlar çatlasın diyelim! 



Cehaletin, vurdumduymazlığın, “bize bir şey olmaz abi ya!” soytarılığının bu kadarına artık cidden tahammül edemiyorum!

İtiraf ediyorum:

Kral çıplak dostlar, açık ve net bu; kral çırılçıplak aramızda dolaşıyor! 

10 işçinin katledildiği o inşaat bir süre sonra kaldığı yerden devam edecek, adamlara göstermelik para cezası verilecek, sonra bütün bunlar unutulacak ve tarih tekerrür edecek!

Üçüncü dünya ülkelerine yaraşır bu vehametler devam ettiği sürece ne derseniz deyin benim gördüğüm şudur:

Kendimizi kandırmayalım, Ortadoğulu cahil bir toplumuz, Avrupa kafasında asla değiliz, insana ve doğaya verdiğimiz değeri çok değil sadece bir hafta gazete manşetlerini okuyarak yorumlayabilirsiniz rahatça!

Diyorum işte, kral çırılçıplak aramızda dolaşıyor!


NOT: Bu yazıyı sonlandıracak iyi bir sözcük bulamadım, "sevgiyle kalın" olmaz, " mutlu pazarlar" olmaz, "görüşürüz" olmaz. Anlatması bu kadar zorken, ya birebir yaşayanlar ne yapsın?











25 Ağustos 2014 Pazartesi

Bir düşbazın evi ve kahvaltı sofrası...

Sabah erkenden kalkmışım yine.. Bahçeye bakan salon kapısını sonuna kadar açıyorum, içeriye mis gibi çiçek kokuları doluyor. Çayın altını yakıyorum, koyuyorum hafiften bir müzik. Seçmiyorum müziği, akşamdan kalan Pera Klasikleri var cd-çalar'da, biliyorum...



Bahçeye bakan mutfak balkonundaki bambu masayı hazırlamaya başlıyorum. Topladığım vişnelerden yaptığım vişne reçelini, kızılcıklardan yaptığım kızılcık marmelatını, kayısılardan yaptığım kayısı reçelini koyuyorum süslü seramik tabaklarıma.
Ege köylülerinin kendi çizdikleri kalamata zeytinleri diziyorum sonra cam bir tabağa.. Bahçemden ellerimle topladığım taze domateslerin üzerine yine kendi topladığım taze kekiklerden ilave ediyorum ve elbette ki sızma zeytinyağı ile şenlendiriyorum bu cezbedici tabağı..


Körpecik çıtır biberleri de koyuyorum minik camdan bir tabağa.. Kaynamakta olan çaydan yayılan nefis bargamot kokusu geliyor burnuma, gidip demliyorum çayımı.. Artık ekmekleri kızartabilirim diye düşünüyorum. Gerçek köy ekmeğinin kızarmaya başladığında etrafa yaydığı koku resmen iştahımı daha da artırıyor.




Masaya şöyle bir bakıyorum ve Cemal Süreya geliyor yine aklıma:

Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem, ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı

diyor, her zaman der zaten.. Sonra gülümsüyorum kendi kendime, Edip Cansever'den de bir dize aşırıyorum çünkü:

“...Masa da masaymış ha, bana mısın demedi bu kadar yüke...”


Sevdiklerimi uyandırıp neşeli bir kahvaltıya başlayacağım az sonra. Kahvaltı bitince kaldığım yerden devam edeceğim kitabımı yazmaya. İşe gitme derdim yok nasıl olsa, ohh keyif işte böyle bir şey..

Bir düşbazım ben; huzurlu ve mutlu imgelerin peşinden giden, aynı görüntüleri senelerce hiç bıkmadan ve hiç yorulmadan hayalinde canlandıran iflah olmaz bir düşbazım..
Seviyorum bu hallerimi, beynimin içinde ikinci bir dünya olmasını, “paralel dünyalar”da uçarak dolanmayı çok ama çok seviyorum.





Bahçeden bir erik aşırıp kaldığım yerden devam ediyorum hayata..

Herkese kahvaltı mutluluğunda kocaman bir “Günayyyydınnn!” diyesim geliyor bu sabah..


17 Ağustos 2014 Pazar

Validebağ Korusu da neymiş!

Dün Facebook'da gördüm bir resim:

Validebağ Korusu betona gömülüyor” yazıyordu. Hababam Sınıfı'nın çekildiği meşhur koruya beton dökmüşler..

Validebağ Korusu da mı?
“Amma da abartıyor bu provokatörler de” dedim kendi kendime. Çamurlu tozlu topraklı pislik yerine mis gibi beton dökülmüş işte fena mı! Bir iki ağaç kesildi diye bu yaygara da ne şimdi böyle. Arabalarına otopark yeri yapılıyor yine de yaranılamıyor bu insanlara! Tutturmuşlar yeşil de yeşil, ağaç da ağaç diye. Halbuki medeniyet denilen şey yapılaşmadır, meydana getirilen eser(!)lerdir. Ne kadar devasa eser yaparsak o kadar şanımız yürür! Halk denilen cahil tabaka anlamıyor tabii ki. Hâlâeski kafadalar, hâlâüç beş ağacın peşindeler! Neyse şehrin silueti değişmeye başladı Allah'tan. Gökdelenleri gördükçe o ağaç sevdalısı cahiller de anlayacak elbette ortaya çıkan eserlerin değerini. Vizyon meselesi işte bu, kiminde var, kiminde yok afedersiniz...

Ağaç dediğin nedir ki? Ağaç isteyen köye yerleşsin zaten. Büyük şehirde hiç ağaç mı olurmuş! Büyük şehir demek iş hayatı demek, iş hayatı demek para demek. Para konuşulan bir yerde ciddiyet olmalı, mücadele olmalı, savaş olmalı. Yeşil meşil söylemleri ile romantik nostaljik takılmalar büyük şehrin iş hayatına külliyen ters! Dediğim gibi gidersin köye, alırsın bir iki inek, otlatırsın çayırda çimende, yeşile de doyarsın. Şimdi binalara yatırım yapmak varken, ne gerek var ki şehrin ortasına park yapmaya! İşte bunları isteyenler hep dış mihraklar, yükselen gökdelenlerimizi kıskanan, bizi yok etmeye çalışan düşmanlar bunlar...

Doğa katledildiği için iklim değişiyor!” yaygarası koparıyorlar bir de. Neymiş efendim doğanın intikamı ağır olurmuş! Deli saçması sözler işte.. Doğa canlı mı ki intikam alsın? İntikam denen şey, soğuk yenen bir yemektir ve o yemeği yemeği de en iyi biz biliriz!

Doğa dediğin senin kölendir; ister ağacını kesersin, ister suyunu kurutursun, istersen dağlarını delip madenlerini işletirsin. Ne karışır ki o bütün bunlara, sanki canı var, sanki ağzı dili var. Bu entel dantelleri anlamak mümkün değil zaten. “İhtiyacımızdan fazlasını tüketmeyelim” diyorlar, cahiller işte.. Kardeşim sen tüketmezsen, o tüketmezse, ben tüketmezsem bu ürettiklerimizi kim satın alacak? Kimse satın almazsa ticaret nasıl dönecek, ticaret olmazsa paranın değeri nasıl olacak, paranın değeri kalmazsa savaşlar nasıl sürecek, savaşlar sürmezse sistem nasıl devam edecek? Sistem göçerse nasıl yaşarız ki hiç düşünmüyor işte bu saçı uzun aklı kısa enteller.

Yeşil de yeşil diye tutturmuşlar. Aslında alacaksın yeşil boya, bütün kenti bir gecede yeşile boyayacaksın, bakalım ne yapacaklar o zaman!!