tüketim toplumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tüketim toplumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2015 Pazar

Çorbayı TÜKETTİKTEN sonra...


Sabahleyin haberlere bakıyordum, beyaz önlüklü bir uzman, ramazanda nasıl beslenilmesi gerektiğini anlatıyordu. Tam hatırlamıyorum ne söylediğini ama şöyle şeyler duydum:

Günde mutlaka 8 bardak su TÜKETMELİYİZ, iftarda sebze TÜKETMELİYİZ. Ara öğün olarak sütlü tatlı TÜKETEBİLİRİZ. İftarda çorbayı TÜKETTİKTEN sonra biraz dinlenip  salata TÜKETMEK faydalıdır...!


Tdk Sözlüğe baktım, ben mi yanlış biliyorum acaba diye, şöyle diyordu TÜKETMEK sözcüğünün karşılığında:

Bu durumda beslenme uzmanının önerilerini şöyle anlamak lazım:

Günde 8 bardak suyu harca, iftarda sebzeleri bitir, sil süpür yani, sütlü tatlıları canından bezdir, çorbayı hızla yok et!

Zaten realite de böyle değil mi?

Neredeyse 34 bedeninin de altına düşmüş, güzellik ikonu genç kıza mikrofon uzatılıyor:

Formunuzu nasıl koruyorsunuz?

 Kız anlatıyor: “Alkali sü tüketiyorum, eehmm şey, sonraa, ara öğünde 2 badem tüketiyorum, kahvaltımıtükettikten sonra gidip koşu bandında o aldığım kalorileri bir güzel yakıyorum...

Hay bin kunduz! “Kendini tüketmişsin, beyninden sinyaller geliyor haberin yok!” diyesi geliyor insanın!

Dil, yaşantının gerçekten de yansıması... Doğayı, kaynakları ve her şeyi o kadar tüketir hale geldik ki, artık dilimizde de sonuçları oluştu bu kötü dönüşümün. İşin acı tarafı ise kimse bu durumu eleştirmez hale geldi. Yoksa algılarımız da mı tükeniyor biz farkına varmadan?

Ağaçları tüketip yerine taş kuleler yığıyoruz, suların doğal akışını tüketip üzerlerine enerji üreten saçma tesisler konduruyoruz, yetmiyormuş gibi denizleri tüketmeyekalkıp kumla dolduruyoruz içlerini, üzerine daha fazla taş dikmek için! Madenleri oydukça oyuyoruz, tükensin istiyoruz yerin altı da, daha çok altın, daha çok elmas olsun istiyoruz!
 Ormanları kesip yollar yapıyoruz,  daha çabuk tüketmekiçin daha çok araba geçsin diye...

Bütün bunların sonunda doğal olarak beslenme uzmanı şahsiyet de çıkıp "günde 3 tane elma tüketin, siz tüketin gerisine karışmayın”manasına gelen “bilimsel” açıklamalar yapabiliyor!

Neden bu kadar tüketiyoruz, ihtiyacımız kadarını alıp, aldıklarımızı yerine koysak ya? Suyu yararlı olduğu için içsek, tüketmesek; sebzeleri afiyetle yesek doymak için ama ihtiyacımız olmayan kısmı tükenmeden yerinde dursa, ilişkilerimize özen göstersek, ilk çıkar çatışmasında birbirimizi yok ederek tüketmesek!



Yine “sıfırcı edebiyatçı” gibi oldun diyeceksiniz, “çok takılıyorsun” diyenleriniz bile olacak. İnanın gıcıklığım üzerimde olduğu için değil, bu durum bende hıçkırık yaptığı için söylenme gereği hissediyorum...

Biz ne zaman böyle dönüştük? Peyniri- ekmeği yemeyi bırakıp ne zaman tüketmeye başladık?
8 bardak suyu TÜKETİNCE başımız göğe mi eriyor?
İnsanlarla olan ilişkilerimiz TÜKENE TÜKENE nereye varacak?


Obur bir canavar olan kapitalizm, doğayı, güzelim dünyamızın yerüstü ve yer altı kaynaklarını tükete tükete ilerlerken beynimizin loblarına da saldırıyor! Aman sakın biz biz olalım, bu canavara karşı aklımızı bari koruyalım...


22 Eylül 2014 Pazartesi

Koton'un rezil reklamları yayından kaldırılsın!

Koton'un “Çocuk kafası, Çocuk modası” reklamını ilk gördüğümde nefret ettim ve bu konuyu blogumda mutlaka yazmalıyım dedim kendi kendime. Benim yazı işi biraz geç kaldı, fakat bu arada internete şöyle bir baktım da Pedagoji Derneği reklamı durdurması için Koton'a mektup yazmış, Twitter'da#kotoncocuklarımızıkullanmaetiketi ile tepkiler yağmış, Change.org'da imza kampanyası açılmış. Demek ki bu ülkede hâlâ Koton Kafasında(!) olmayan sağduyulu insan sayısı az değilmiş, ne güzel dedim kendi kendime.



Daha geçen gün hatırlarsanız ilkokul günlerinden bahsedip kendi aramızda nostalji yaparken, yerli malı haftasında muz pahalı olduğu için okula götürmek ayıp karşılanırdı diye konuşuyorduk. Geldiğimiz noktaya bakın, şaka gibi! Bir giysi markası çıkıyor, “Bir beden büyük almayın, seneye de giymem, moda neyse onu giyerim”sloganını küçük bir kız çocuğuna söyletebiliyor! Üstelik o kız çocuğunu küçük bir kadın gibi giydirerek, bir ton makyaj yapıp büyük bir kadın bakışları ile resimlerini çekerek yapıyor bu işi.

Sosyal medyadaki tepkiler ve Change.org'daki imza kampanyası sonrasında Koton yetkilileri lütfedip şöyle bir açıklama yapmışlar:

Koton müşterilerini dinlemeyi ve onların görüşleriyle uygun şekilde hareket etmeyi ilke edinmiş ve bugünlere bu yaklaşımla başarılı bir şekilde gelmiştir. Son reklam kampanyamızda kullandığımız ve imza kampanyanızda bahsi geçen sloganımızı dün akşam itibarıyla iletişim faaliyetlerimizden çıkardığımızı ve bu sloganı içeren billboardları değiştirdiğimizi bilgilerinize sunarız.

Müşterilerimizin görüş ve istekleri Koton için her zaman yönlendirici olmaya devam edecektir. Saygıyla duyururuz.

Koton

Ne yapmış, sadece “seneye de giymem” sloganını değiştirmiş, oysa reklam baştan sona çocuklara korkunç mesajlar veren rezilliklerle dolu ve hâlâ televizyonlarda dönmeye devam ediyor.
Reklamda verien mesajların hepsi birbirinden berbat, hangi birini anlatsam ki!
İyi ve pahalı marka giyinen insanların nasıl ayrıcalıklı olduğunu anlatıyor, parası olanın bir üst sınıf muamelesi göreceğini söylüyor, satır aralarında "iyi giyinmezsen seni adam yerine koyan olmaz" diyor, "dış görüntün güzel olmalı" mesajı veriyor, yani "parası olan mutlu olur" demeye getiriyor,“okumadan yazmayı öğrendi” şeklindeki argo tanımlama ile küçücük çocukların birbirlerine kur yapmasını ima ediyor, pedofilinin yaygınlaşmasını hiçe sayarak resmen çocukları cinsel obje gibi kullanıyor. Ayrımcılık konusunda insanlık adına yapılabilecek ne kadar hata varsa hepsini yapıyor reklam, hem de fütursuzca! 
Reklamı daha fazla anlatmayı içim kaldırmıyor açıkçası!
Bir rezillik, bir soytarılıktır gidiyor anlayacağınız. Para kazanmak için çocukların masumiyetini hiçe sayan bu rezillikler, kapitalizmin sonuçları maalesef! Bu rezil reklamlarda çocuklarının oynamasına izin veren aileleri ise zaten anlamak mümkün değil! Biz de saf gibi “efendim eskiden okula muz götürülmezdi, çünkü alamayanlara ayıp olurdu” diye nostalji yapıyoruz. Heidi masumiyeti ile büyüyen bir nesiliz çünkü, Winx kızları, mankenler, starlar yükselen değer olmuş çoktan! Harbiden de dinozor kafa kalmışız... 


Yüksek perdeden konuşmak moda ya, ben de sesleniyorum aynı onlar gibi, belki sesimi duyan olur:

  • Ey RTÜK, reklamlarda bütün bu rezillikler olup biterken efsaneleşmiş Kemal Sunal'ın “eşşoğleşşek” gibi  komik ve nispeten çok daha masum bir lafını sansürleyeceğine dön de bir bak bakalım, Koton gibi markalar çocuk istismarını nasıl gözümüze gözümüze sokuyor?
Yok, onlara bir ceza vermezsiniz tabii ki, çünkü kapitalist değerlere övgü yapıyorlar, ne suç işliyorlar ki? “Bol bol tüket, daha da çok tüket, en fazla sen tüket!” mesajını veriyorlar gayet masumca(!) Çocuklar tüketmeye  teşvik edilmeli ki sistemin çarkları dönsün, çocuklar marka fetişisti olsun ki o devasa devasa yapılan AVEME' ler yaşasın değil mi! Zira bir beden büyük alınıp da seneye de aynı giysiyi giyen çocuklar, büyüdüklerinde tutumlu olurlar, sonra kim gider aveme'lere değil mi?

Pardon RTÜK, şikayetimi geri alıyorum, sizi meşgul etmeyeyim böyle saçma şeylerle, sistem yürüsün, çocuklar birbirleriyle  kıyasıya zenginlik rekabeti etsinler, güçlü olan güçsüzü ezsin, yoksulların canı çıksın! Hatta hınç yapsınlar, zenginlere düşman olsunlar, ellerinden bir şey gelmezse de Bonzai var, ekstazi var, sarma vaar, tiner vaar, bir şekilde yollarını bulurlar elbet!

Yeter ki sistem yürüsün!

Hay bin kunduz!


 Not: Change.Org'daki imza kampanyasına destek vermek isterseniz, burada.


1 Nisan 2012 Pazar

Kitap Tüketimi...Pardon, Aşkı

Kitaplara bakmaktan okuyucuya (kendim dahil) pek bakmamışım. Meğer çok cinsmişiz. Piyasalaşmanın hayatımızın bir parçası, almak-satmak döngüsünün hayatımızın özeti haline geldiğini biliyordum. Allı pullu kitap kapaklarını, film yıldızları gibi fotoğraf çekiminden röportaja koşan yazarları , reklam ajansı gibi çalışan yayın evlerini görmek yetiyordu. Ama ya okuyucu? O hiç piyasalaşmadı mı? O okuyucudan tüketiciye "terfi" etmedi mi?
İnsan zihninde 3 gün, kitaplık rafında 30 yıl dayanır.
Su geçirmez, toz tutmaz, sararmaz. Dekoratiftir. 
Nasıl ki yazarların artık seri halde edebi mallar üreten serbest meslek erbabına dönüştüğü söylenebilirse okuyucunun da edebi malları maliyet-fayda analizine tabi tutarak talep eden tüketicilere dönüştüğü savunulabilir. Çok sert bir şey mi söyledim? İlk aklıma düştüğünde buna ben de inanmak istemedim. Ama artık bundan eminim.

Sanırım okuyucunun tüketicileşmesinin en önemli kanıtlarından biri sahip olma arzusu. Eskiden kitap zor bulunan, bulunduğunda da paylaşılan, tekrar tekrar okunan, cildi dağılınca tekrar ciltlenen ve yine kullanılan bir şeymiş. İnsanlar sahip olduklarından kat kat fazla kitap okumuş oluyorlarmış. Şimdi birçoğumuzun kitaplığı (henüz veya hiç) okumadığı kitaplarla dolu. Okuduğumuzdan çok ve hızlı alıyoruz. Eğer parasını verip bir kopya edinmediysek o kitabı tam okumuş saymıyoruz kendimizi, tam doyuma ulaşmıyoruz. Bir kilo demir mi bir kilo pamuk mu ağırdır bilmecesi gibi 50 kitap okumuş ama 100 kitabı olan adam mı 55 kitap okumuş ama 22 kitabı olan adam mı yeğdir diye sorulsa bir durup düşünürüz.

Sahip olmak okumak kadar önemli olunca kitabın fiziki özellikleri, fiyatı, popülerliği bizi daha çok ilgilendirir oluyor. Para ödediğimiz, satın aldığımız, sahibi olup muhafaza ettiğimiz kitaplara kimse dokunsun istemiyoruz. Onu pis kalemlerimizin ucundaki düşüncelerimizle, coşkumuzun ve kendimizi kaptırmışlığımızın ifadesi kırışıklıklarla kirletmiyoruz. Kalemi kullandığımız tek yer iç kapakta adımızın yazdığı yer. Buna değer çünkü böylece hem kitaba, hem dünya âleme bu kitabın kime ait olduğunu, kimin malı olduğunu gösteriyoruz.

Okurken kitabın sayfalarını cımbızla tutup usulca çeviriyoruz. Kitapla işimiz bittiğinde sıfır kilometre kitaptan farkı olmamalı. Bunu başarırsak mutluyuz. Ama bir arkadaşımız sevdiğimiz kitabı okumak ve bizden ödünç almak isterse geriliyoruz. Yoo, ya benim beğendiğimi beğenmezse, benim gibi düşünmezse diye değil. Hem insan buna niye gerilsin ki? Geriliyoruz çünkü paylaşım hazzımız, muhafaza ve sahiplik tatminimiz kadar güçlü değil. İkinci kez okumayacağımızı bildiğimiz bir kitabı az da olsa geri alamama ihtimali sinirimizi bozuyor. Geri alacağımızdan emin olsak bile sayfaların yıpranma, kapağının uf olma ihtimali soğuk terler döktürüyor. Ya "yok" diyoruz ya da gidip arkadaşımıza da aynı kitaptan alıyoruz. Hem hediye hem kitap! Ödünç vermekten daha büyük bonkörlük! Çünkü bir kitap daha tüketiyoruz, piyasadan payımızı alıyoruz. Arkadaşımızın da kitaba sahip olmasını sağlıyoruz.

Kitaplara aşığız ama hepsine değil. Mesela başkalarının kitaplarını okumuyoruz. Kapağı ilk açan biz olmalıyız. Çünkü başkalarının kitaplarında sayfaların üstünde gözler gezdikçe yazılar siliniyor, içerik değişiyor. Bunu herkes bilir. İkinci ele de sıcak bakmıyoruz, kütüphane çok demode. Allah bilir o kitaplara kaç kişinin eli değdi, kaç kişi üzerine belki duygularımızı paylaşacak, belki bir şeyler öğretecek notlar aldı. Kirlendi sonuçta, toplu taşıma kullanmaktan, dışarıda yemek yemekten daha tehlikeli sağlık açısından. Kitabın iyi durumdaysa da sen ona bakma, hiçbir kitap piyasa değeri ödenip ilk elden sahip olunmadıkça yeterince okumaya değer değildir. Zaten aynı verimi de alamayız. Çünkü kitaba sahip olup onu raflarımızda saklamak, kapağını bir daha açmasak da dolu kitaplığın önünde gururla gelip geçmek okuma deneyiminin bir parçası. Dekorasyonun da...

Üstelik tüketimimiz kahramanca bir şeyler de içeriyor. Yayıncılık sektörünü biz ayakta tutuyoruz. Tamam belki televizyon dizileri ile Hollywood yapımlarına konu olanlar, alengirli kapaklılar, yazarı en çok televizyonda görünenler, bir de en  önemlisi en ucuzlar favorimiz ama işte edebiyatın sponsorları biziz. Birer küçük Medici'yiz. Bir kitap bir internet sitesinde 20 tl'ye satılarak esamesi okunmazken, diğer sitede 4tl'ye satılarak liste başı oluyorsa, işte bu bizim kitap sevgimizden ve biraz da rasyonel tüketici modelinin gereğinden. Rasyonalizmi eleştiren davranışsal iktisatçıları doğrulayarak "kapağı güzel", "özel baskı", "herkes bunu okuyor", "kimse de bu yok" diyerek de satın alanlarımız var, göz ardı edilemez. Tüketenin pardon okuyanın hepsi bizden.

Bunları hep kitap aşkından, öğrenmenin, gelişmenin, paylaşmanın tutkusundan yapıyoruz...evet...yapmıyor muyuz? Ne...tüketme aşkı mı? Eh yine de en yararlı tüketici biziz!