sosyal hallerimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyal hallerimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2015 Pazartesi

ÇIPLAK AYAKLI KONT!

O gün nedense ofiste ayakkabılarını çıkarıp dolaşmak geldi içinden. Hem kime neydi ki, ofisin en tepesindeki yönetici değil miydi kendisi!

Çıkardı ayakkabılarını, bastı yere; yüzünü ekşitti sonra. İş yerinde temizlikten sorumlu şirin kişi Serpil'e dönüp: 

“Bu yerler iyi temizlenmemiş, ayağıma toz yapıştı!” diye çıkıştı.

 Serpil çok tatlı, çok kibar bir kızdı, ne diyeceğini bilemedi. “İki günde bir siliyorum!” çıktı ağzından. Deseydi ya, “daha yeni sildim!” Demedi, diyemezdi; iş hayatında ânında kıvrak yalan uydurup yöneticiyi kandıracak kadar deneyimli değildi çünkü.

Olmaz, hava sıcak, her yer açık, toz giriyor, daha çok sil!” dedi üstten üstten bakan Kaan.

Zavalı Serpil “Burası bir iş yeri, ayakkabılarla dolaşılıyor, tabii ki toz olacak!” da diyemedi, diyemezdi de; hem ayıp olur diye düşünür, hem de işinden olmak istemezdi. Ne yapacağını şaşırdı, keşke yer yarılsaydı da yerin altında yok olsaydı o anda!

(Bu pis ağızlı, bu çirkin yürekli insandan kurtulduğu günü hayal etmiştir belki de o an, bilemiyoruz tabii ki neler hissettiğini, varsayım bizimkisi, empati kurmaya çalışıyoruz sadece kendisiyle. Hem inşallah hayalleri vardır, hayallerine kaçmasa nasıl katlanabilir ki bir insan böylesi bir duruma?)

İşe ne kadar sevinerek başlamış, her sabah neşeyle gelmiş, ofisteki herkesle ne güzel de kaynaşmıştı Serpil. Bu çirkin yürekli, çirkin sözlü Kaan olmasaydı keşke! Zaten işe ilk geldiği hafta da odasına çıkardığı karpuzun çekirdeklerini gösterip:

“Ben çok yoğun bir insanım, bu çekirdeklerle uğraşacak zamanım mı var, götür geri bunu, yiyemem ben böyle!” diye kendisini ağlatmamış mıydı bu kötü kalpli Gargamel?

Kaan o gün bütün gün çıplak ayakla dolaştı ofiste, çünkü O hükmedendi, patron değildi ama olsun, patrondan sonraki kişiydi. O ofise yıllarını vermiş, gece gündüz çalışmıştı; ister çıplak ayakla dolaşırdı, isterse parmak arası şıpıdık terlik giyerdi, kime neydi ki! Hem zaten patron ofise ayda bir öylesine uğruyor, yani kendisine çok güveniyordu. Herkese istediği gibi bağırıp çağırabilir, istediği kadar aşağılayabilirdi bu tembel insanları... Onların yaptığı iş de neydi, Kaan elinin ucuyla herşeyi hallederdi elbette de, zamanı yoktu işte, hangi birine yetişsindi!

Ofiste herkes fısır fısır Kaan'nın çıplak ayaklarını konuştu o gün. Ayaklarının ne kadar çirkin olduğunda herkes hemfikirdi. “O tırnaklar ne öyle, ıyhhh!” diyen ofis çalışanları, yüzlerini ekşiterek günlerce bu konuyu dillerine doladılar.

İyi de neden öyle yapmıştı ki Kaan?

Neden mi, çünkü  canı öyle istiyordu...

İnsanlar üzerinde koşulsuz şartsız ( ne demekse bu da şimdi) otoriteydi o, hakkında kim ne derse desin umrunda değildi üstelik. Sevilmediğini biliyordu, ama olsundu, demiyorlar mıydı zaten yaşam guruları; “zirvedekiler daima yalnızdır!” diye...

İyi de Kaan'nın bilmediği bir şey vardı; zirvede yalnız olanlar, zirvede yalnız olmak için arkadaşlarını yarı yolda bırakanlardı, düşüp yuvarlananlara el uzatmayanlardı, hırstan gözleri sadece zirveyi gören, zirveye giden her yolun mubah olduğunu düşünen bencil kişilerdi onlar, makyavelistlerdi. Zirveye tırmanıp başarının sarhoşluğu geçtikten sonra yapayalnız kaldıklarında uydurdular “zirvedekiler daima yalnızdır!” cümlesini. Elbette kendilerini avutmak için!



Zavallı Kaan!

Aslında öyle sandığın gibi güçlü falan da değilsin, altından koltuğun giderse diye ödün patlıyor, acınacak haldesin yani!  Çevrende seni sahiden, sen olduğun için seven bir kişi var mı hiç düşündün mü? Ayakkabılarını çıkarıp gövde ve güç gösterisi yapıyorsun ama, bütün bunların bir kullanım ömrü var sen de gayet iyi biliyorsun değil mi!

Kontluğun da sahte zaten, geriye ise sadece çıplak ayakların kalıyor...

Keşke azıcık da insan olabilseydin!




16 Ağustos 2015 Pazar

Yeter ki mangalım cızırdasın!

Gece saat 23:03'dü. Saati bu kadar net hatırlıyorum evet, çünkü belediyeye şikayet dilekçesi yazarken saati de not etmiştim konu başlığına...

Geçtiğimiz 15.08.2015 cumartesi gecesinden bahsediyorum. Deli bir sıcaklık vardı, son günlerin en favori sözcüğü ile belirteyim:

Esmiyordu!

Klimadan haz etmeyen bir insan olarak doğal yollardan serinlemeye çalışıyordum yine. Yani bütün kapılar pencereler açık, ortada dönen iki fırfır...

O da nesi, birden evin içi kızarmış et kokmaya başladı! Nasıl bir koku anlatamam size; insanın bütün hücrelerine dolan cinsten! Yanık etle karışık erimiş yağ kokusu, kekremsi, üstü örtülen bir suç kadar itici, burun delen cinsten...

Önce ön tarafın camına bakmaya gittim, bir taraftan da kendi kendime söyleniyordum:

Bu saatte bu kokoreç de neyin nesi!!”
İnsanlar bu iğrenç şeyi neden yerler ki!”

Sarktım sokağa bakan camdan, hayır kokoreççi falan yoktu, yanılmıştım. Boşu boşuna söylenmiştim gıyabında da olsa güzide (!) bağırsak kızartmasına...

İyi de neydi bu koku! Çıldırmak işten değildi! Zira sıcaktan evin içinde görünmeyen dumanlar yükselirken ve nefes almakta zorlanırken bir de pişmiş et, pişmiş yağ kokusu!

Bir korku filminin ortasındaydım sanki! Son zamanlarda sıkça karşıma çıkan “vegan” uyarılar da geliyordu aklıma kıyıdan kıyıdan; bu bir vahşetin kokusuydu!

Apar topar faşist darbe yapılmıştı da Hitler ruhu dirilip insanları mı yakmaya başlamıştı yoksa! Neden şaşırmıyordum ki böyle düşündüğüm için?

Art by Cathy Quiel

Ön camları can havliyle kapattıktan sonra arka taraftaki minik balkona koşturdum. Evet, koku arka cepheden geliyordu.

Ortalığı son dönemlerin yükselen değeri “ben yaparım, olur!”anlayışının dumanlı kokusu sarmıştı.

Hızla limonlu yeşil çay aromalı oda kokusunu boca ettim evin her yerine. Camları pencereleri sıkı sıkı kapadım ve şikayetlere neyse ki anında cevap veren belediyemizin “mavi masa” şikayet hattına bir e-posta attım. Özetle “imdat, şehir magandaları var buralarda!” temasını işledim şikayetimde. Yetinmedim, nöbetçi zabıta memurunun telefonunu buldum, aradım; “yetişin boğuluyoruz!” dedim onlara da!

Yarım saat sonra ışıklarını söndürüp uykuya daldılar, zabıta gelip uyardı besbelli...

Bizim buralarda evler ön cepheden dip dibe bitişiktir, arkalarda küçük, pek de kullanılmayan, dolayısıyla bakımsız bahçelerden oluşan, tek parçaymış gibi görünen bir boş alan vardır. Binalar 5-6 katlı olduğu için o boş alanda hava sirkülasyonu da pek yoktur aslında, duvarlar engel olur buna. Mangal hiç yakılmaz yani, mangal yakılırsa civardaki bütün apartmanlara gelir kokusu  o sıkışık alandan...

Bu anlattığım şehir magandaları da, iktidarın palazlandırıp sonradan ortada bıraktığı cemaat dershaneleri binasından yaptılar bu yıkıcı eylemi! Yıkıcı eylem diyorum, zira bence bu yaptıkları da  topluma zarar verme biçimi değil mi? Bir eylemin zararlı olması için ille de bomba içermesi mi gerekiyor? Yaptıkları resmen psikolojik işkence:

 “ben yemek yiyorum, ağzımdan yağlar damlıyor, sizler de uyumayın, dumanımla kahrolun!” diyen bir zihniyet sizce de terörist değil midir?

Sloganlarını duyar gibiyim:

Ben yaparım, kime ne?”
Mülk benim değil mi kardeşim, bir mangal bile yakamayacak mıyız yani?”
Mangal bizim öz kültürümüz, Almanya'nın şehir parkında bile mangal yakan bir milletin ahvaliyiz.”
E-5'de de yakarız, şehrin göbeğinde de!”
Batı özentileri mangala karşı çıkıyor, bunlar dış mihrak!”
Memleketin huzurunu bozmaya çalışan bir avuç çapulcu, bizim mangalımızı şikayet ediyor!”
Vatandaş uyuma, mangalına sahip çık!”
O etler cızır cızır pişecek, siz de öyle sinir olacaksınız!”
Sıcak soğuk fark etmez, yeter ki mangalım cızırdasın!”
Bu şehir, bizlere artık “zenci “ muamelesi yapamayacak!

..............................

Sonuç:
Karar verdim, kışın mutlaka bir klima alacağım...





21 Haziran 2015 Pazar

Çorbayı TÜKETTİKTEN sonra...


Sabahleyin haberlere bakıyordum, beyaz önlüklü bir uzman, ramazanda nasıl beslenilmesi gerektiğini anlatıyordu. Tam hatırlamıyorum ne söylediğini ama şöyle şeyler duydum:

Günde mutlaka 8 bardak su TÜKETMELİYİZ, iftarda sebze TÜKETMELİYİZ. Ara öğün olarak sütlü tatlı TÜKETEBİLİRİZ. İftarda çorbayı TÜKETTİKTEN sonra biraz dinlenip  salata TÜKETMEK faydalıdır...!


Tdk Sözlüğe baktım, ben mi yanlış biliyorum acaba diye, şöyle diyordu TÜKETMEK sözcüğünün karşılığında:

Bu durumda beslenme uzmanının önerilerini şöyle anlamak lazım:

Günde 8 bardak suyu harca, iftarda sebzeleri bitir, sil süpür yani, sütlü tatlıları canından bezdir, çorbayı hızla yok et!

Zaten realite de böyle değil mi?

Neredeyse 34 bedeninin de altına düşmüş, güzellik ikonu genç kıza mikrofon uzatılıyor:

Formunuzu nasıl koruyorsunuz?

 Kız anlatıyor: “Alkali sü tüketiyorum, eehmm şey, sonraa, ara öğünde 2 badem tüketiyorum, kahvaltımıtükettikten sonra gidip koşu bandında o aldığım kalorileri bir güzel yakıyorum...

Hay bin kunduz! “Kendini tüketmişsin, beyninden sinyaller geliyor haberin yok!” diyesi geliyor insanın!

Dil, yaşantının gerçekten de yansıması... Doğayı, kaynakları ve her şeyi o kadar tüketir hale geldik ki, artık dilimizde de sonuçları oluştu bu kötü dönüşümün. İşin acı tarafı ise kimse bu durumu eleştirmez hale geldi. Yoksa algılarımız da mı tükeniyor biz farkına varmadan?

Ağaçları tüketip yerine taş kuleler yığıyoruz, suların doğal akışını tüketip üzerlerine enerji üreten saçma tesisler konduruyoruz, yetmiyormuş gibi denizleri tüketmeyekalkıp kumla dolduruyoruz içlerini, üzerine daha fazla taş dikmek için! Madenleri oydukça oyuyoruz, tükensin istiyoruz yerin altı da, daha çok altın, daha çok elmas olsun istiyoruz!
 Ormanları kesip yollar yapıyoruz,  daha çabuk tüketmekiçin daha çok araba geçsin diye...

Bütün bunların sonunda doğal olarak beslenme uzmanı şahsiyet de çıkıp "günde 3 tane elma tüketin, siz tüketin gerisine karışmayın”manasına gelen “bilimsel” açıklamalar yapabiliyor!

Neden bu kadar tüketiyoruz, ihtiyacımız kadarını alıp, aldıklarımızı yerine koysak ya? Suyu yararlı olduğu için içsek, tüketmesek; sebzeleri afiyetle yesek doymak için ama ihtiyacımız olmayan kısmı tükenmeden yerinde dursa, ilişkilerimize özen göstersek, ilk çıkar çatışmasında birbirimizi yok ederek tüketmesek!



Yine “sıfırcı edebiyatçı” gibi oldun diyeceksiniz, “çok takılıyorsun” diyenleriniz bile olacak. İnanın gıcıklığım üzerimde olduğu için değil, bu durum bende hıçkırık yaptığı için söylenme gereği hissediyorum...

Biz ne zaman böyle dönüştük? Peyniri- ekmeği yemeyi bırakıp ne zaman tüketmeye başladık?
8 bardak suyu TÜKETİNCE başımız göğe mi eriyor?
İnsanlarla olan ilişkilerimiz TÜKENE TÜKENE nereye varacak?


Obur bir canavar olan kapitalizm, doğayı, güzelim dünyamızın yerüstü ve yer altı kaynaklarını tükete tükete ilerlerken beynimizin loblarına da saldırıyor! Aman sakın biz biz olalım, bu canavara karşı aklımızı bari koruyalım...


5 Nisan 2015 Pazar

Suçluları buldum!


Tepeden bakan insanlara olan kızgınlığımın temel iki nedenini çözdüm bu sabah!

Birinci suçlu insanlar değil, insanların yaptıkları işlermiş, ikinci suçlu da Türkçenin ekleriymiş!

İnsanlar yaptıkları işle var olmaya çalışıyorlar ya, bütün mesele buradaymış meğer...

Anlatıyorum efendim...

yan yana yaşayabiliriz!

Elimde olsa, şirketlerdeki bütün üst düzey yöneticilere bir aylığına onların gözünde değersiz olan işleri yaptırırım, ki anlasınlar sadece kendilerinin değil, herkesin önemli olduğunu!

Mesela genel müdür çaycı olacak, aynı kendisinin müdürken yaptığı gibi "bir çay getirsene" diyecekler ona, nezaket yok, rica yok, teşekkür tabii ki yok. Müşteri temsilcisi ofisboy olacak, müşteriyle görüştüğü için kendisini kaf dağında görürken birden “şu fotokopiyi hemen çek, ne biçim çekmişsin bir daha çek, oğlum sen laftan anlamaz mısın, adam gibi çek!” diyecekler. 
Muhasebeci şoför olacak, "bankaya git, oyalanma, parayı çek, şunu yap, bunu yap!" diye emrettikleri şoförler gibi birileri de onlara emirler yağdıracak...
Başbakan lağım temizleyecek mesela, önünde ceket ilikleyenler kokusundan yanına bile yaklaşamayacaklar, cumhurbaşkanı sabah 5'te kalkıp çöpleri toplayacak, içişleri bakanı gişede bilet satacak. Fazla da yorum yapamıyorum bu paragrafa, hakaret davası falan açarlar maazallah! Cumhurbaşkanına “çöpçü” demekten 2 yıl hapis cezası alan var mıydı sahi, olmuştur çünkü, olabilir de, olmayacak diye bir şey yok!

e-şi-tiz! nokta..


Daha da uzatmama gerek yok, ilkokul seviyesinde anlattım farkındaysanız.

Eşitiz işte, kendini bir şey sanmaman için ille de böyle basitçe bir anlatım mı istiyordun? “ demek istiyorum birilerine, onlar maalesef okumaya zaman ayıramayacak kadar meşguller. Blog gibi amatör şeyleri okuduklarını düşünemiyorum bile... O yüzden her zamanki gibi kendi aramızda dertleşiyoruz yine. 

Gelelim Türkçenin suçlarına:

yorsun”ekinden kurtarmak gerek bu anlattığım zavallıları. Mesela sekretere gider,
 “bu paketleri kargoya veriyorsun” “Onu öyle yapmıyorsun” “Bunu böyle yapmıyorsun” bıdı bıdı , bıdı bıdı... Yahu bizim misler gibi “misin, musun” eklerimiz var, kullansana işte, desene mesela “rica etsem bu paketleri kargoya verir misin?” diye... Yok demez, derse otoritesi sarsılır... Şimdiki zaman ekiyle “yapıyorsun, ediyorsun” diyecek ki,  karşı tarafa düşünmek için  zaman bırakmasın. Karşısındaki -kendisinden alt tabaka vatandaş(!)- duyduğunu hemen emir telakki etsin ve uygulasın.

Bir de “ alım, elim” ekleri var ki onların bazen anlamları akıllara zarar bir despotizme varabiliyor.
Mesela üst düzey arkadaş gelir der ki alt düzey olana “Bu dosyayı bundan sonra böyle düzenleyelim” veya der ki “ bu kolileri aşağıya taşıyalım” Şimdi bu söylemden ne anlıyoruz, birlikte yapılacak bir iş var gibi geliyor değil mi? Hayır öyle değil işte fiiliyat.. “Bu kolileri taşıyalım” diyen zat-ı muhterem kenarda elleri belinde beklerken o zavallılar kan ter içinde taşımaya başlar. E desene o zaman be zat-ı muhterem “Ali usta kolileri bir zahmet taşır mısın lütfen?”

Dedim ya, bütün sorun yapılan işlerde ve bu masum görünen ek'lerde! Yoksa hepimiz eşitiz aslında... Ve ben boş yere kızıyorum insanlara...

Sevgiyle...



24 Mart 2015 Salı

Harç bitti, yapı paydos!


Hep böyle değil midir, ilişki biter, kirli çamaşırlar ortaya dökülür. Oysa ilişki devam ederken taraflardan biri çok çenebaz değilse, genel mahremiyet kuralları geçerli olur.

Misal iş ilişkilerini ele alalım. O işyerinde çalışmaya devam ederken, sevmediğiniz, zaten çoğunluğun da nefret ettiği yönetici hakkında düşündükleriniz, dilinizin ucuna gelse bile içinize atmaz mısınız? Çünkü birine söyleseniz, Allah muhafaza kulağına falan gider, sonra ayıkla pirincin taşını! Kendinizi sıkar, o büyük günün gelmesini beklersiniz.

O büyük gün, rüyalarınıza defalarca giren, hayalini kurduğunuz istifa, yani ayrılık günüdür.

Sonrasında kim tutar sizi? Önünüze gelene anlatırsınız, artık senelerce neleri biriktirdiyseniz dökülür saçılır ortaya. İçki sofralarında yakın arkadaşların kafaları şişirilir. İşyerinde kalan arkadaşlarla buluşma yolları aranır dedikodu yapmak için, yetmez mahkemeye gidilir. En kestirme yol ise sosyal medyada o yöneticiyi rezil etmektir.

ayrılık süreci savaşa benzemez mi?


Bir de bunun karşı boyutu var. O yönetici arkanızdan sizin ne kadar iş bilmez birisi olduğunuzu konuşmaya başlar. Zamanında size yakın olan eski iş arkadaşlarınızdan arkasını sağlama almak isteyenlere de fırsat doğmuştur bu arada. Onlar da başlarlar o “sevmedikleri ama karşısında sustukları” yöneticiye sizin hakkınızda atıp tutmaya:

  • Dosyaları çok karışık, hiçbir şeyi doğru düzgün bırakmamış! ( Seninkiler düzgün mü?)
  • Yarım bıraktığı iş çok eksik, ben yeniden başlayacağım o işe! (Adı üzerinde iş yarım kalmış zaten, tamamlayamamış ki zavallıcık!)
  • O zaten gizli gizli iş görüşmesine gidiyordu! (Açık açık gidip kovulsa mıydı, sana teklif gelse sen gitmeyecek misin sanki?)
  • Giderken bilgisayarındaki bütün dosyaları silmiş! (Hangi dosyalar olduğunu sen nereden biliyorsun? Arkadaşının bilgisayarını mı karıştırıyordun gizli gizli, kendi yaptığı şeyleri sana mı bıraksaydı?)
Bu ayrılık kelimesi işte bu kadar güçlüdür; insanları, aileleleri, hatta toplumları bile birbirine düşürecek kadar etkilidir hem de...

Peki ayrılık olmazsa olmaz mı?

Bazı durumlarda olmaz!

Sevgi bittiyse ayrılmak gerekir.” mesela, en romantik açıklama budur. Biraz daha keskin sözcüklerle söyleyecek olursak, “Çıkar ilişkisi bittiyse ayrılma zamanıdır!” diyebiliriz. “Pastanın bütün dilimleri bitmişse, sadece ortada kimsenin beğenmediği çilek görünümlü ucuz şeker kalmışsa ayrılma vakti gelmiş demektir!” de diyebiliriz. 


Çünkü zamanı gelince “harç bitti, yapı paydos” demeyi bilmeli insanlar. Eh ayrılığın doğal basamakları olan“ima etme-kopma süreci-direkt saldırı”aşamalarına da izleyiciler katlanacaklar artık...