tarihi roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarihi roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2015 Pazar

Sevmenin Zamanı



Sevmenin Zamanı 40'ların İstanbul'unda tıp öğrencisi olan Frida ve İsmail'in aşkını ve II. Dünya Savaşı sırasında başa gelenleri anlatan bir roman. Hikayemiz iki gencin tanışmasıyla başlıyor, ilişkileri gelişip çeşitli zorluklara katlanırken biz fonda Yahudi düşmanlığı, yokluk, savaş ve gerilim dolu bir siyasi ortamı izliyoruz.


Liz Behmoaras kahramanlarının dilinden kıyafetlerine, gazete manşetlerinden günlük hayatına, şehrin sokaklarından yiyeceklere kadar birçok detayla 70 yıl öncesini canlandırıyor. Yazar tüm dünyada faşizmin güçlendiği bir dönemde Türkiye'nin bağışık olmadığını, Yahudiler başta olmak üzere gayrimüslimlerin neler yaşadığını en duymak istemeyenlerin bile dinleyebileceği yumuşaklıkla hatta biraz da aşkın gölgesinde bırakarak anlatıyor. Çoğu manipülatif olsa da tarih kitabı çok ancak yakın tarihe ait romanlar pek az. Sevmenin Zamanı'nın o az sayıdaki dönem romanlarının güzel bir örneği olduğunu düşünüyorum. Behmoaras'ın hem dönemin İstanbul'u, siyaseti ve toplumu hakkında hem de tıp ve eğitimi hakkında çok araştırma yaptığı da belli. Çok danışmış, çok öğrenmiş, takdir ettim. 


Diğer taraftan roman adıyla kahramanlarıyla buram buram bir aşk romanı gibi de kokuyor. Keşke böyle olmasaydı. Keşke roman Frida ile İsmail'in tutuk aşkı yerine Şulman ailesinin başından geçenleri anlatan bir tarihi roman olsaydı. Zira ben Frida ile İsmail'in aşkını ne anladım ne de o aşka inandım. Bu iki genç birbirinden ne buldu? Tabi ki "nedensiz de sevilir" diyebilirsiniz ama bir okuyucu olarak da beni böyle bir aşkın olduğuna inandırmanız gerekir. Çünkü çiftimiz arasında tutku yok, buluşunca siyasetten, kariyer planlarından bahseden iki genç var. Hele İsmail'in soğuk, kaba, bencil halleri yok mu? Böyle mi olur aşık adam? Galiba beni İsmail soğuttu bu aşktan. Yazar ne kadar İsmail'i şefkatli, idealist, güzenilir gibi gösterse de ben hiç öyle düşünmedim. Frida'nın kimliği yüzünden çektiği sıkıntıları önemsemeden söylediği densiz şeyler, hep kendini önde tutarak planlar yapması… Hepsini geçtim ne kadar idealist ve mükemmeliyetçi olursa olsun mesai arkadaşına kızınca kaltak diye bağırmasını sevemem. Yazarın aptal aşık gibi bunları sevimli gösterme çabası da üstüne tüy dikti.

Kitapla ilgili ikinci eleştirim de tıp eğitimi ve pratiği hakkında verilen detayın bolluğu. İki kahraman da tıp öğrencisi olunca dersler, hocalar, hastalıklar, hastaneler gibi şeyler hakkında bilgi verilmesi normal. Yalnız bu detaylar sayfalar tutup romanın ana konusundan sapıp bir nevi ders notuna döşünce işin tadı kaçıyor. Gerçekten anatomi dersindeki bir kesi işleminin nasıl ve ne için yapıldığını, kahramanımızın günlük hayatını anlatmak için konu edinilmiş bir muayenede şüphelenilen hastalığın belirtilerini ve tedavi seçeneklerini ve buna benzer bir sürü şeyi bilmemize gerek var mıydı? Yazarın bu tercihini  konuyu özümseyememiş ama ezberlemiş çalışkan bir öğrenci gibi sınavda sayfalarca yazmasına benzettim. Kimisi bu detayları sevebilir ama benim okuma tempomu düşüren bir unsurdu.

[spoiler] Bir de şunu söylemeden geçemeyeceğim; romanın sonuna doğru gelişen kürtaj olayının kurgudaki rolü veya kurguya katkısı neydi? O bölümü çıkarsak hiçbir şey değişmezdi gibi geliyor bana. [spoiler]

Yine sevdiğim taraflarını az, beğenmediğim taraflarını çok anlattım. Siz bana bakmayın, aşk romanı değil de dönem romanı olarak gayet güzel bir eser. 

10 Eylül 2013 Salı

Müzik ve Sessizlik


Müzik ve Sessizlik (Music and Slience) Danimarka Kralı IV. Christian'ın hayatından iki yılı (1629-30) saraya çalışan olarak girmiş iki kişinin, lavtacı Peter Claire ve nedime Emilia'nın eşliğinde anlatıyor. Kralın sarayına müzisyen olarak gelen Peter yakışıklılığıyla Kral'ın ''koruyucu meleği'' olunca özel sorumluluklar yükleniyor; Emilia ise üvey annesinin kötülüğünden kaçarak Kral'ın eşi Kirsten Munk'un ''kadını'' olarak çalışmaya başlıyor. Bu iki genç birbirlerine tutulutken, Kral, eşinin sevgisine karşılık vermemesi ve ülkesinin ekonomik çöküşü nedeniyle zor zamanlar geçiriyor ve sağlık sorunları da giderek artıyor... Yaşananların kötülük-iyilik, aydınlık-karanlık, müzik-sessizlik gibi ikililerle anlatıldığı romanda Kral ve eşinin yaşadıkları genç aşıkları da ayrı düşürüp onları sınıyor.

Rose Tremain, tarihi romanlar ve büyülü gerçekçilik uslubunu benimsediği kitaplar yazan ödüllü bir yazar. Müzik ve Sessizlik yayınlandığı yıl (1999) Yayıncılar Birliği Ödülü olan Whitbread Roman Ödülü'nü kazanmış. Yazarın Renk (The Colour) adlı yeni dünyadaki altın avcılığını konu alan romanı ise ölmeden önce okunması gereken 1001 kitap listesinde yer alıyor.

Ben de acaba Renk'i mi alıp okumalıymışım diye düşünüyorum. Zira sonda söyleyeceğimi başta söyleyecek olursam; bu 507 sayfalık roman beni doyurmadı. Düzeltideki hatalara rağmen usta işi bir anlatımın tadına varılıyor. Yazarın, Kral IV. Christian'ın yaşamı, dönemi günlük hayatı ve diğer birçok detay üzerine kapsamlı ve detaylı araştırmalar yaptığı açık. Bu bilgi ve anlatım gücünün birleşimi etkileyici bir atmosfer yaratıyor. Soğuk, taşkın eğlenceler, karanlık, yünlü kumaşlar... Hatta atmosfer konusunda yazar o kadar iddialı ki tarihsel doğruluğu ikinci plana itiyor. Mesela okuduğum bir yoruma göre Rusların gümüş madenciliğinde romanın geçtiği dönemden çok daha sonra uzmanlaşmış. Oysa romanda Rusya'dan gümüş çıkarmak için maden ustaları getirtiliyor.

Danimarka Kralı IV. Christian
Pieter Isaaczs, 1611-1616

Karakterler kimilerine trajedya kahramanları gibi gelebilir; katıksız kötüler ve sonsuz iyiler. Ben romanın en ''şirret'' karakteri Kirsten'in en aşırı isteklerinde bile onu nefret edilesi bulmadım. O iyilik meleği Emilia bile nefret ettiği üvey annesinin ölmesini istemekte bir sakınca görmüyordu. Üvey anne ise ahlaksız olabilir ama sadist eya despot değildi bence. Neyse romanı henüz okumamış olanlar için sıkıcı olan bu kısmı kesip romanın beni neden tatmin etmediğine geleyim.

Bütün anlatım ustalığına, araştırmaya, atmosfere, ilginç karakterlere rağmen olay örgüsü bence romanın iddiasını taşıyacak kadar güçlü değildi. Hiçbir noktada okuyucuyu şaşırtacak bir dönüş yoktu; genel olarak da upuzuuun romanı okuyup bitirdiğinizde hafızanızda uzun yıllar saklayacağınız ilginç veya çarpıcı bir öykü de kalmıyor. Şimdiye kadar okuduğum tarihi romanlar bir zamanlar yaşamış olan kahramanlarının ve gerçek olayların gücüyle ilerliyor usta yazarların araştırması ve tekniği ise dengeli bir şaraptaki gibi diğer unsurların üstüne bu denli çıkmıyordu. Oysa Müzik ve Sessizlik tüm güzelliğine rağmen öyküsünün sıradanlığı yüzünden zayıf ve kırılgan; taneni ve gövdesi olmayan, güzel renkli hoş kokulu ve taze asitli bir şarap gibi, üstelik magnum şişedeki bir şarap.

Kirsten Munk, Kralın karısı,
ve nefret ettiği çocuklarının bir kısmı
Jacob von Doordt, 1623

19 Nisan 2013 Cuma

Philippa Gregory Ne Okuyor?


Philippa Gregory adı size bir şeyler çağrıştırmadıysa bir de şunu deneyin: Boleyn Kızı. Evet, meşhur İngiliz kraliyet ailelerinden Tudorların entrikalarını romanlaştıran ve son dönemde hem ülkemizde hem de yurtdışında artan, hanedanlar ve asillere ilgiyi zirveye taşıyan isimlerden.

Ben de Boleyn Kızı'nı bayılarak okumuş, tuğla gibi kitabı bir haftada bitirmiştim. Şimdi yeniden o dönemle ilgili bir roman okumayı düşünüyorum. Aklımda Hilary Mantel'in Wolf Hall (Kurt Hanedanı) ve Bring up the Bodies (Ölüleri Getirin) kitapları var. Konuyu dağıtmayayım - böyle düşünüp araştırırken elbette aklıma acaba Gregory ne ve kimi okuyor sorusu takıldı.

Önce şunu söyleyeyim; Gregory'nin favorileri arasında tarihi kurgular yok! Tarihi romanları hiç okumuyormuş zira baştan savma buluyormuş.



Yukarıda gördüğünüz video da yurtdışında bir zamanlar ünlü ve büyük bir kitapçı zinciri olan (sonra kapandı) Borders tarafından hazırlanmış. Gregory, Michigan'daki mağazayı dolaşarak sevdiği kitapları anlatıyor. İlk eline aldığı kitaplar; The English Roses (David Austin) ve Amazing Rare Things (David Attenboroug) . Başka röportajlarında da her türlü kitabı sevdiğini, hatta çoğu sevdiği kitabın esas olarak okunmak için değil daha çok incelenmek için basılmış kitaplar olduğunu söylemiş. Belgesellerine bayıldığım David Attenboroug'un kitabının gerçekten ilginç şeylerle dolu olabileceğini düşünüyorum.

Edebiyat bölümüne geçtiğindeyse eline aldığı kitaplar ve hakındaki yorumları şöyle: 
"Lottery (Loto): Bu gerçekten enteresan bir kitap. Patricia Wood adlı yazarın ilk kitap. Zihnen geri değil sadece yavaş olduğu konusunda çok kararlı bir genç adam hakkında. Roman boyunca fark ediyorsunuz ki o aslında yavaşlığının içinde çok daha akıllı ve akıllı ve hızlı olduğu iddia edilenlerin sahip olmadığı bir çekiciliği var.''
''The Age of Innocence (Masumiyet Çağı): Edith Wharton'a insanlar neden tapmıyor anlamıyorum. Gerçekten çok çok harika bir romancı. Onun harika gözlemleme yeteneği ve son derece hafif dokunuşu var. Düşünüyorum da bu kadın yazarların zaman zaman yaptığı bir şeydir. Jane Austen, kesinlikle Wharton, ve benim de yapmayı arzuladığım bu; bir hikayeyi arap saçına çevirmeden anlatmak. Bütün yaz Edith Wharton okudum ve sonuç olarak söylemeliyim ki tarzımın neredeyse gün be gün geliştiğini düşündüm. O harika bir yazar.''
Tabi, Gregory'nin edebiyat kadari belki daha fazla tarih okuması beklenir. Yazar da kitapçı gezisin de romanlardan çok tarih kitaplarına yer vermiş. Konuşmasına Alison Weir'in büyük hayranı olduğunu söyleyerek başlıyor ki bunu başka röportajlarında da defalarca belirrtmiş. Burada da şöyle devam etmiş:
''Onun sevdiğim tarafı benim gibi detaylar konusunda çok hassas. Bir dönemin gerçek havasını veren detaydır. Çalışmakta olan çok az kadın tarihçi var ve bir anlamda yeniden yorumlanması gereken çok materiyal var. Alison Weir bu konuda çok iyi. O aynı zamanda referans konusunda da çok iyidir. Bi kitabını alıp da dip notlarına bakarsanız ne arıyorsanız büyük ihtimalle oradadır.''
2004 yılında Barnes&Noble'ın en sevdiği kitaplar sorusuna My Own Executioner (Nigel Balchin), Pincher Martin (William Golding), The Sandcastle (Irıs Murdoch) ve The Spanish Bride (Georgette Heyer) cevabını vermiş. Yukarıda da yazdığı gibi tarihi kurgu okumayan yazarımız için Heyer bir istisna ve ona göre en büyük tarihi romancı!

Bu sefer bir 'ilk 10' listesi hazırlayamadım ama bütün bu yazarlar, kitaplar ve yorumların Gregory'nin okuma zevk ve alışkanlığını anlamaya epey yardımcı oluyor, değil mi?





Yazarların sevdiği kitaplar yazılarının hepsi için buradan buyrun: Yazarların Sevdiği Kitaplar

5 Eylül 2012 Çarşamba

Jason Goodwin'den Türkiye ve İstanbul Kitapları İlk 10'u


Jason Goodwin bir tarihçi, romancı ve İstanbul âşığı. Cambridge Üniversitesi'nde Bizans tarihi okurken başlamış bu tutkusu. İstanbul hakkında Türkçe'ye de çevrilmiş olan iki ünlü tarih kitabı yazmış: Bir Ucu Altın Boynuz (On Foot to the Golden Horn: A Walk to İstanbul - 1993) ve Ufukların Efendisi Osmanlılar (Lords of the Horizons: A History of the Ottoman Empire - 1998) Yazarın altı ay boyunca yürüyerek İstanbul'u gezmesini konu alan Bir Ucu Altın Boynuz, John Llewellyn Rhyns Ödülü'nü almış.

Bu kitapları Yashim adında bir harem ağası dedektifin maceralarını anlatan, 19. yüzyıl İstanbul'unda geçen tarihi romanlar serisi takip etmiş. Bu serinin dördüncü ve son kitabı An Evil Eye 2011 yılında piyasaya çıktı. Serinin önceki kitapları Yeniçeri Ağacı (The Janissary Tree - 2006) ve Yılanlı Sütun (The Snake Stone - 2007) Turkuvaz Kitap tarafından basılmış. Yeniçeri Ağacı'nın da 2007 yılında Edgar Ödülü'ne layık görüldüğünü atlamayalım. Üçüncü kitap The Bellini Card ise 2007 yılında Birleşik Krallık'ta yayınlanmış ama henüz Türkçe'ye çevrilmemiş. Yazarın blogu da var ve o da The Bellini Card adını taşıyor: http://thebellinicard.wordpress.com/

Goodwin'in İstanbul ve Türk tarihi hakkındaki derin birikimi gezip gördükleri ve üniversite eğitimi kadar okuduklarından da geliyor elbette. Aşağıda yazarın tutkusuna yaraşır genelde Osmanlı tarihi, 19. yüzyıl ve İstanbul odaklı güzel bir liste var. Goodwin'in İngiliz Guardian gazetesi için hazırladığı bu listeyi çevirdim. Şimdiye kadar paylaştığım listeler (bkz: yazarların sevdiği kitaplar) içinde beni en çok etkileyen liste oldu. Norwcih'in A Short History of Byzantium kitabı zaten kitaplığımda vardı ve okumak istiyordum (bkz: Okunacaklar); iyice heveslendim. Türk Mektupları da çok ilgimi çekti. Yazarın kendi kitapları da aklıma girdi. Öte yandan da (yazara göre) Türkiye'yle ilgili en iyi/ilginç/orjinal kitapları neden hep yabancılar yazmış diye de merak ettim. Bakalım siz ne düşüneceksiniz.

''1. İstanbul: Poetry of Place - Ates Orga  (editör)
Bir cebinizde "Strolling Through İstanbul", diğerinde bu ince kitapla Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının eski başkentini keşfetmek için mükemmel şekilde donanmış olursunuz. Şiir ve biraz da nesirle dolu İstanbul size sultanlardan günümüz feministlerine şehrin sakinlerinin sesini taşıyor.

2. Kar - Orhan Pamuk
Bu karmaşık, parçalı, inanılmaz ve şairane, baştan sona postmodern roman; kelime oyunları, ironiler, geç anlamalar ve aşk, inanç, sosyal adalet arasındaki tahmin edilemez çelişkilerle dolu.  Sadece insanlık hallerini değil, aynı zamanda 20. yüzyıl Türkiyesinin laiklik, dini özgürlük ve devrime ilişkin kaygılarını da yansıtıyor. Genç gazeteci Ka türban takmayla bağlantılı intihar dalgasını incelemek üzere Kars'a gelir ve iddialar, karşı iddialar ve çatışan önceliklerin mütemadiyen değişen dünyasına dalar.

3. Türkiye: Kısa Bir Tarih - Norman Stone
Çağdaş Türkiye'ye ilişkin bir giriş müziği; nasıl meydana geldiğinin canlı, kışkırtıcı, sık sık komik, her zaman güçlü kavrayışlı bir dökümü. Stone, bir Türk âşığı, bir filolog, bir polemikçi, öyküsel tarihçi olarak marifetlerini, Türklerin kökenleri, tarihi ve karşılaştığı günümüz sınamaları hakkında kısa ve sarsıcı bir dersle sürüklemek üzere bir araya getiriyor. Eğer Türkiye'deki neredeyse tüm dükkânlarda neden bir Atatürk portresi asılı olduğunu gerçekten anlamıyorsanız bu kitabı okuyun.

4. Classical Turkish Cooking - Ayla Algar
Bu gezinizin en önemli bölümlerini sonsuza dek genişletebilir. Daha çekici yemek kitapları var ama ben bu kitabın mütevazılığını seviyorum. Türk kültürünün evcimen ve nazik özelliğini ifade ediyor ve onu yemenize imkân tanıyor. Klasik mezeler, çorbalar, et ve balık yemekleri, ve tabi ki pilavlar ve hamurişleri - tarihi bir anlayış ve dünya çapında bir kültürün gelişimiyle birlikte yüzlerce tarif.

5. Türk Mektupları - Ogier Ghiselin de Busbecq
Bu Filemenk soylusu mektuplarını büyükelçilik göreviyle 1554-1562 tarihleri arasında İstanbul'dayken yazdı. Bu onun Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı Devleti'nin en parlak günlerine bir şahitlik etmesine fırsat verdi. Busbecq bir botanist, antikacı, akademisyen ve hayvanbilimciydi; ülkesine  leylak ve laleyi götürdü.

6. Konstantiniyye: Dünyanın Arzuladığı Şehir - Philip Mansel
En iyi tarihçilerimizden birinin kaleminden şehrin 1453 sonrası eksiksiz tarihi çok etnikli, çok dilli bir imparatorluğun nasıl 600 yıldan fazla süre tek bir hanedan ailesi tarafından idare edildiğini açıklıyor. Mansel, geniş çapta kaynakları işleyerek bu eski dünya başkentinin modasını, görkemini ve siyasetini hayata döndürüyor.

7. Kanatsız Kuşlar - Louis de Bernieres
Bunu elime alıp alıp bırakıyorum çünkü bu insanın üstüne saldıran trajediyle pek yüzleşemiyorum. Söylemeye gerek yok; bu I. Dünya Savaşı'yla Türkiye-Yunanistan ilişkileri çökünce başlayan 1923 yılının büyük nüfus takası Anadolu'daki Rum yerleşimini bitirdiği bir ortamda, Philotei ve İbrahim'in kara kaderli aşklarının hikayesi. Bu kitapta Gelibolu var, Atatürk var; Yüzbaşı Corelli'nin Mandolinii'nden karakterler var. De Bernieres bu kitabın daha iyi olduğu konusunda israrlı ve ben de ona inanıyorum.
 
8. Eothen - AW Kinglake
"Doğudan" anlamına gelen başlık yazarının da işaret ettiği gibi kitaptaki en sert şey. Viktorya döneminde yaşamış biri tarafından yazılmış olma iddiasındaki kitap muzip bir seyahat dökümü; inanılmaz komik bir okuma. Jonathan Raban anlatıcıyı "Flashman'le yakın kan bağı olan birinin duyarlılığına" sahip olarak tarif ediyor.
 
9. A Short History of Byzantium - John Julius Norwich
Norwich'in üç ciltlik tumturaklı tarihinin tek cilde sıkıştırılmış hali bazen çok yoğun gelebilir ama yazar 1123 yıl ve 18 gün var olan bu imparatorluğun çoğu zaman acımasız hikayesini ustaca ve eğlenceli şekilde ana hatlarıyla aktarıyor.
 
10. Rebel Land - Christopher de Bellaigue
İmparatorluğun yok oluş günlerinde yaşanan Ermeni katliamından bahsetmesinin ardından gazeteci heyecanına kapılan Bellaigue ne olmuş olabileceğini kendisi için keşfetmeye karar verdi. Bir zamanlar büyük bir Ermeni nüfusu barındırmış olan Varto'da karar kıldı ve buraya yerleşti. Bellaigue'nin kesin bir nihai cevap vermeyen, yerel halk, gizli polis ve sürgünlerle deneyimlerinin güzel anlatımı hala izi sürülebilen konuya ışık tutuyor;  durumun o zamanki ve şimdiki karmaşıklığını aydınlatıyor."

5 Ocak 2012 Perşembe

Aslında Tarihi Roman İyi Fikir

Şu tarih mevzusuna bir girdim, çıkamadım... Bu sefer bugünkü kitapçı ziyaretimde "Bu ne renk cümbüşü böyle!?" diye yanaştığım stantta gördüğüm envai çeşit "Osmanlı" romanları neden oldu. Adettir bir Türk klasiği dizi olur hemen kitaplar arka arkaya baskıya girer, bir dönem dizisi çekilir derhal o dönemle ilgili kitaplar moda olur. Hatta şaşırtıcı şekilde hemen yeni yazılmış kitaplar ortaya çıkar. Özellikle Ecevit'in ölümünden sonra onlarca Ecevit kitabının raflara çıkmasını şaşkınlık içinde izlemiş, buna akıl erdirememiştim.

Şimdi de aynı şey malum dizi nedeniyle Osmanlı haremi konusunda yaşanıyor. Henüz bu kitaplardan hiçbirini okumadım. Aslında tarihi sevmesem de (bkz: Tarihi Sevmem) tarihi romanları severim ancak bahsettiğim kitaplarda beni iten bir şey var. Dizisi çok tuttu bu konuda ne yazsak satar diyerek yazılmış olmasından korkuyorum. Absürd bir örnek vereyim; eğer kitabın bir yerinde kahramanlardan birinin salçalı patlıcan yediği geçerse ben oraya takılır kalırım, daha da okuyamam. Beteri tarihi planın olabildiğince sönük tutularak aşk-entrika romanı yazılması ihtimali. İyi bir aşk romanı bile olsa ben aman Osmanlı aman padişah diye havaya giriyorum; iki tane Farsça kökenli kelime, birkaç da Osmanlıca saray terimiyle tatmin olmam. Diyebilirsiniz ki "Amma mesele ettin, dene gör altı üstü bir kitap!". Cesaret edemiyorum çünkü o kapak tasarımları (dekolteli kızlar, süslü puntolar, yaldızlı baskılar!) o iddialı arka kapak yazıları beni korkutuyor. Ucuz tatil kitaplarına benziyorlar. Elimde değil.

Boleyn Kızı filminde kullanılan
kostümlerden biri
Oysa Philippa Gregory'nin Boleyn Kızı öyle miydi? 2007 yılının yazında Datça'nın esintili el değmemiş koylarında denizin rengini bile görmeden bu kitabı okuyordum. Beni misafir edenler alınma noktasına gelmişti. Yemeden içmeden, konuşmadan yüzmeden okumuştum. Hatta yatarak okumak zor diye güneşlenememiş; oturmuştum. Kitabın anlatımdaki ve kurgudaki başarısının yanında, sonraki aylarda sık sık İngiliz kraliyet tarihini araştırmama vesile olmuş güçlü tarihi planının da bunda etkisi oldu. Sanıyorum yazarın eğitiminin bir yansımasıydı bu. (Gregory 18. yy. edebiyatı üzerine doktoralı, tarih eğitimi almış bir kişiymiş) Sonraki araştırmalarımda romanın kurgu amacıyla ana tarihi olayları değiştirmemiş olduğunu takdirle gördüm. Örneğin önemli konuşmalardaki sözler gerçekten tarihte kayıtlı olduğu şekliyle kitapta yer almıştı. Bu kitap Londra ziyaretlerime de tat kattı. London Tower'da Anne Boleyn nerede kaldı diye dört döndüm, Webminister Abbey'de ise Jane Saymour'a kötü kötü baktım.

Gregory kadar takdir ettiğim bir başka yazar da Amin Maalouf. Maalouf'un Işık Bahçeleri'ni ve Semerkant'ını okudum. Okuduğum edebi gücü en yüksek tarihi romanlardı diyebilirim. Tarihi arka plan kesinlikle güçlüydü. Bunun sağlanması için bol yan karakterler ile dönemin siyasi ve ekonomik ortamının betimlemelere yer verilmiş. Bunun biraz tempoyu düşürdüğünü itiraf edebilirim, ama kesinlikle sıkıcı değil! Ben Semerkant'ı biraz daha çok sevmiştim sanırım.

Ve Diğerleri...

Troia Surların Ardında - Clemence McLaren: Troya hikayesinin feminist versiyonu. Akıcı bir dil. Özenli bir baskı. (Ama tabi ki birkaç yazım hatası yok değil.)
Spartacus - Arthur Koestler: Çok sürükleyici, aynı zamanda gerçekçiydi. Zaten tarihi roman tabi gerçekçi olacak demeyin; bu antik dönemin olaylarına tanrıçalar, kehanetler, büyücüler filan karıştığı için bu isyanın böyle hayatta kalma ve iktidar mücadelesi olarak anlatılması hoşuma gitti. Güneş Devleti'nin bir ütopya değil bir destansı başarısızlık olması da önemli.
Fedailerin Kalesi Alamut - Wladimir Bartol: Her şeyden önce konusu çok enteresan: Hasan Sabbah ve Haşhaşiler. Kurgusu o kadar güçlü ki sanki tarih kitapları bu romana göre yazılmış gibi geldi. Yan karakterler de çok sağlamdı.