ödüllü kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ödüllü kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2013 Salı

Müzik ve Sessizlik


Müzik ve Sessizlik (Music and Slience) Danimarka Kralı IV. Christian'ın hayatından iki yılı (1629-30) saraya çalışan olarak girmiş iki kişinin, lavtacı Peter Claire ve nedime Emilia'nın eşliğinde anlatıyor. Kralın sarayına müzisyen olarak gelen Peter yakışıklılığıyla Kral'ın ''koruyucu meleği'' olunca özel sorumluluklar yükleniyor; Emilia ise üvey annesinin kötülüğünden kaçarak Kral'ın eşi Kirsten Munk'un ''kadını'' olarak çalışmaya başlıyor. Bu iki genç birbirlerine tutulutken, Kral, eşinin sevgisine karşılık vermemesi ve ülkesinin ekonomik çöküşü nedeniyle zor zamanlar geçiriyor ve sağlık sorunları da giderek artıyor... Yaşananların kötülük-iyilik, aydınlık-karanlık, müzik-sessizlik gibi ikililerle anlatıldığı romanda Kral ve eşinin yaşadıkları genç aşıkları da ayrı düşürüp onları sınıyor.

Rose Tremain, tarihi romanlar ve büyülü gerçekçilik uslubunu benimsediği kitaplar yazan ödüllü bir yazar. Müzik ve Sessizlik yayınlandığı yıl (1999) Yayıncılar Birliği Ödülü olan Whitbread Roman Ödülü'nü kazanmış. Yazarın Renk (The Colour) adlı yeni dünyadaki altın avcılığını konu alan romanı ise ölmeden önce okunması gereken 1001 kitap listesinde yer alıyor.

Ben de acaba Renk'i mi alıp okumalıymışım diye düşünüyorum. Zira sonda söyleyeceğimi başta söyleyecek olursam; bu 507 sayfalık roman beni doyurmadı. Düzeltideki hatalara rağmen usta işi bir anlatımın tadına varılıyor. Yazarın, Kral IV. Christian'ın yaşamı, dönemi günlük hayatı ve diğer birçok detay üzerine kapsamlı ve detaylı araştırmalar yaptığı açık. Bu bilgi ve anlatım gücünün birleşimi etkileyici bir atmosfer yaratıyor. Soğuk, taşkın eğlenceler, karanlık, yünlü kumaşlar... Hatta atmosfer konusunda yazar o kadar iddialı ki tarihsel doğruluğu ikinci plana itiyor. Mesela okuduğum bir yoruma göre Rusların gümüş madenciliğinde romanın geçtiği dönemden çok daha sonra uzmanlaşmış. Oysa romanda Rusya'dan gümüş çıkarmak için maden ustaları getirtiliyor.

Danimarka Kralı IV. Christian
Pieter Isaaczs, 1611-1616

Karakterler kimilerine trajedya kahramanları gibi gelebilir; katıksız kötüler ve sonsuz iyiler. Ben romanın en ''şirret'' karakteri Kirsten'in en aşırı isteklerinde bile onu nefret edilesi bulmadım. O iyilik meleği Emilia bile nefret ettiği üvey annesinin ölmesini istemekte bir sakınca görmüyordu. Üvey anne ise ahlaksız olabilir ama sadist eya despot değildi bence. Neyse romanı henüz okumamış olanlar için sıkıcı olan bu kısmı kesip romanın beni neden tatmin etmediğine geleyim.

Bütün anlatım ustalığına, araştırmaya, atmosfere, ilginç karakterlere rağmen olay örgüsü bence romanın iddiasını taşıyacak kadar güçlü değildi. Hiçbir noktada okuyucuyu şaşırtacak bir dönüş yoktu; genel olarak da upuzuuun romanı okuyup bitirdiğinizde hafızanızda uzun yıllar saklayacağınız ilginç veya çarpıcı bir öykü de kalmıyor. Şimdiye kadar okuduğum tarihi romanlar bir zamanlar yaşamış olan kahramanlarının ve gerçek olayların gücüyle ilerliyor usta yazarların araştırması ve tekniği ise dengeli bir şaraptaki gibi diğer unsurların üstüne bu denli çıkmıyordu. Oysa Müzik ve Sessizlik tüm güzelliğine rağmen öyküsünün sıradanlığı yüzünden zayıf ve kırılgan; taneni ve gövdesi olmayan, güzel renkli hoş kokulu ve taze asitli bir şarap gibi, üstelik magnum şişedeki bir şarap.

Kirsten Munk, Kralın karısı,
ve nefret ettiği çocuklarının bir kısmı
Jacob von Doordt, 1623

29 Haziran 2013 Cumartesi

Goncourt Turu

Amerikan edebiyat ödüllerinden bahsetmiş, bu ödülleri kazanan kitaplarla kısa bir tur atmıştım: Ödüller ve Ödüllü Kitaplardan Bir Tutam (ABD) Sonra biraz da başka memleketlerin ödüllerini kimler kazanmış bakayım derken Fransa'nın 6 büyük edebiyat ödülünün, Medicis'ten de önde gelen, en büyük ödülü Goncourt'a merak saldım. 

Le prix Goncourt, académie Goncourt (Goncourt Edebiyat Derneği) tarafından 1903 yılında verilmeye başlanmış. Bugün yılın en iyi ve yaratıcı eserine veriliyor romanın yanı sıra ilk roman, kısa öykü, şiir ve biyografilere de verilen ödül çok saygın. Önemi de on avroluk ödül tutarından ziyade milyonların teveccüh göstererek ödül alan kitapları okumasından, bu saygınlığından geliyor.

Fransızca eserlere verilen ödülü her yazar ancak bir kez kazanabiliyor. Bir istisnayla; Romain Gary önce 1956'da sonra da onun gerçek kimliğini bilmeyen juri tarafından Emile Ajar adıyla 1975'te bu ödüle layık görülmüş. İkinci ödülün törenine Emile Ajar'mışcasına Gary'nin kuzeni katılmış. Marcel Proust, Alber Camus, Jean-Paul Sartre gibi isimlerin de kazandığı ödülün son dönem kazananlarından bir kuple aşağıda.

Sevgili - Marguerite Duras (1984)



Marguerite Duras'ın roman gibi, Çin'den Fransa'ya uzanan bir hayatı var. Böyle olunca yazarın bol bol otobiyografik romanlar kaleme almasına şaşırmıyorum. Sevgili de Duras'ın 15 buçuk yaşındayken kendinden iki kat yaşlı bir Çinli zenginle yaşadığı macerayı konu alıyor. Roman ikisinin arasındaki ilişkiden ziyade bu macera içinde iki tarafı tek tek, bunun çevresinde de Duras'ın ailesini, okul arkadaşlarını, o dönemde hayatına dokunananları anlatıyor. İki sevgilinin değil iki tarafın ayrı ayrı konumlandığını söyledim çünkü roman boyunca bireyler arasında bir kopukluk, iletişimsizlik, bir yalnızlık satırlara sinmiş. Yazarın üslubu da bu kopukluk hissini güçlendiriyor. Birbirini tekrarlayan cümleler, imgelere rağmen sonu açık kalmış anlatımlar, yarım kalmış cümleler benim kopukluk dediğim, romanın çevirmeni Tahsin Yücel'in sunuşta eksiklik dediği duyguyu yansıtıyor.

Yücel'in sunuşunu özellikle romanı okuduktan sonra okursanız pembe şapkalı kız imgesinin devamlılığından, Duras'ın kişileri hakkında değerlendirmeye kadar birçok tahlil bulabilirsiniz. Benim bir okuyucu olarak ise söyleyeceğim iki şey var: tüm kopukluk ve düzensizlik hissine inat ilginç şekilde roman sarıyor, o sevgi arayışı, yalnızlık, dağılmışlık hissi içinize geçiyor. Atmosfer yaratmada benim üstümde etkili oldu, o nemi sıcaklığı baygınlığı serin bahar günlerinde buram buram hissettim. Bir de hem üslup hem de kurgu açısından parçalı ve düzensiz yapısı gözünüzü korkutmasın. Biraz alışınca hem her şey netleşiyor hem de kolay okunuyor. 


I'm Gone Ben Gidiyorum- Jean Echenoz (1999)

Felix Ferrer yılbaşından bir gün sonra eşini, evini, rutinliğinden bunaldığı eski hayatını aklında ne yapacağıyla ilgili pek bir fikir de yokken terk eder. Kahramanımızın bir sanat galerisi, kadınlara karşı müthiş bir ilgisi, içinde epey değerli yerel sanat ürünleri olduğu halde kuzey kutbunda karaya oturup kaybolmuş bir gemiyi gündeme geritip duran bir yardımcısı vardır. Sonra olaylar postmodern edebiyatı hayal kırıklığına uğratmayacak şekilde gelişir. Hiç beklenmedik kişiler beklenmedik şeyler yapar, kahramanlar denk gelişine kararlar alırlar, akıntıya kapılırlar, ufak şeyler hikaye olur.

Kitabın kurgusunu beğendim, bazen betimlemeler beni sıksa da olaylar beni romana bağladı. Beni romana bağlayan başka bir şeyse yazarın tarzıydı. Yazdıklarının uydurma olduğunu gözünüze sokarcasına neyse şimdilik bırakalım kahramanımız bilmem ne yapadursun biz şimdi xyz caddesindeki küçük ofise gidelim gibi cümleler kurması yazarın güçlü anlatımıyla birlikte beni öyküden koparmadı ancak ona hafif, neşeli, uçarı bir hava kattı. Özellikle yazarın kendi yarattığı kişiler ve durumlarla ince ince dalga geçmesine bayıldım. Bazı benzetmelere genişçe gülümsediğimi fark ettim.

Tüm aksiyonuna rağmen modern hayatın boşluğunu ve tatminden uzak oluşunu güzel hissettiren, harika kaleme alınmış ama garip olaylarıyla herkese de hitap etmeyecek bu romanı bu tarz kitapları sevenlere tavsiye ediyorum. (Zamanında Doğan Kitap tarafından basılmış ve şu an piyasada bulunmuyor)

Sabır Taşı - Atiq Rahimi (2008) 


Daha önce burada Khaled Housseini'nin kitaplarını ele alan, Hosseini'nin Afganistan üzerine okunmasını tavsiye ettiği kitapları sıralayan bir şeyler atıp tutmuştum: Hosseini'den Afgan Manzaraları. O yazının altındaki yorumlardan biri de o listeye Atiq Rahimi'nin Sabır Taşı'nı eklemeyi öneriyordu. Ben de 2008 yılında Goncourt Ödülü'nü kazanmış bu romanı okuma listeme ekledim elbet.

Bu kısacık kitabı biraz daha özetlemeye kalksak şöyle diyebiliriz: Sabır taşı. Bir Afgan kadını cephede kavga edip ensesine bir kurşun yemiş komadaki kocasına bakıyor, onun iyileşeceğine dair hiçbir belirti yokken, biraz da başka çaresi olmadığından sabırla onu yıkıyor, serumunu değiştiriyor, dua ediyor. Yalnızlık içindeki hayatında aklını kaçırmamak için ve biraz da aklını kaçırdığından on yıllık evlilikleri boyunca ancak 3 yıl gördüğü ve hiçbir zaman gerçek bir iletişim kuramadığı kocasını sabır taşı yerine koyuyor. Ona sırlarını, gizli duygularını, yalnızlığını, ezilmişliğini anlatıyor. Anlattıklarının şiddetini kocasını bu sırların hayatta tuttuğuna inanarak artırıyor. O sırada mahalle arasındaki çatışmalar da şiddetleniyor. Yazar bize kadınların maruz kaldığı türden bir şiddeti de yaşatıyor. Başarılı bir şekilde kadının çektiği terörün erkeği de en az onun kadar yaraladığını gösteriyor.

Anlatımını, yalınlığı, etkililiği ve temposuyla beğendiğim bu özgün romana iki eleştirim var. Bir kere bir kadının tüm sırları cinsellikle ilgili mi olmak zorunda? Böyle baskıcı ve ataerkil bir toplumda en çok acıyı ve yalnızlığı cinsellik yüzünden çekmesini doğal karşılıyorum ama bir insan olarak da fakirlikten, kardeş kazığından, bastırdığı başka takıntılarından ne bileyim bir anne olarak savaş ortamında kızlarının geleceğinden de da bahsedemez miydi? İkinci olarak da gayet gerçekçi giden bir romanın dört hafta kımıldamadan yatan bir adamın bakımını çeyrek günlük bir işmiş gibi anlatması (hani yatak yarası?) beni tatmin etmedi. Hele finali evet şaşırttı ama tadımı da kaçırdı. Yine de baskıcı bir toplumun en ağır mağdurunun kadınlar olduğunu ve sanıldığının aksine böyle bir toplumun erkekleri de kurban ettiğini gösteren, okumaya değer bir roman.


Bir de ilginizi çekebilir ümidiyle Lurent Gaude'nin Le Soleil des Scorta (Scorta Güneşi) romanı ile Amin Maalouf'un Le Rocher de Tanios (Tanios Kayası) romanını burada zikredip yazıyı kapatıyorum. Kapattım.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Yeni Kitaplar, Yeni Yazılar



Mor Kitaplık yazılarımla yine karşınızdayım. Önceki yazılarımı ''Peki Bu Yazıları Okudunuz mu?'' ve "Üç Kitap Daha" diyerek dikkatinize getirmiştim, şimdi bu güzel kitapların ne eksiği var diyerek onları da derledim. Buyrun:


Büyük beklenti ve hevesle okuyup zaman zaman çok zorlanarak da olsa bitrdiğim, büyülü gerçekçilik akımından, gepgenç bir yazarın ödüllü romanı. Başkahramanımız dedesiyle ilişkisini, Bosna Savaşı'nı ve dedesinin öykülerini anlatıyor.  >>>


Şiir sevmediğim için dilediğimce içli dışlı olamadığıma üzüldüğüm Orhan Veli'nin nesirlerini bulunca kaçırmadım. Öyküyle deneme arası metinleri aynen hayalimdeki Orhan Veli'yi yansıtıyor ama en güzel tarafı alıntılarına da yer verdiğim ropörtajı. >>>


Ödüllü, uykunun, psikiyatrinin, sinemanın, garip tesadüflerin ve ilginç kararların cirit attığı bir roman. Yazdıklarım içinde en çok bu yazıyı beğendim laf aramızda. >>>



Yazıları okumak için başlıklara veya oklara tıklamanız yeterli.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Ödüller ve Ödüllü Kitaplardan Bir Tutam (ABD)

Ödüller edebiyat dünyası için çok önemli. Yazarları ve yayınevlerini daha iyiye teşvik ederken okuyuculara da yol gösteriyor ve onların ilgilerini canlı tutuyor (ya da en azından beklenen bu). Ben de ABD'de verilen önemli ödüllerden ve bunları kazananlardan bir tutam seçtim: Bel Canto (PEN/Faulkner), Gilead (Pulitzer), Travma (Edgar). 

PEN/Faulkner Ödülü ve 2002 Kazananı: Bel Canto - Ann Patchett

William Faulkner Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından biri. 1949 yılında Nobel Ödülü'nü kazanan Faulkner, aldığı para ödülünü (yaklaşık 1 milyon dolar) kendi adını taşıyan bir vakfa bağışladı. International PEN ile de bağlantılı olan bu vakıf 1980 yılından bu yana yeni kurgu yazarlarını desteklemek amacıyla, yaşayan Amerikan vatandaşları içinden seçilen finalistlere 5 bin, kazanana ise 15 bin dolarlık ödül veriyor.

Bel Canto sevginin ve sanatın var ediciliğiyle, şiddetin ve nefretin yıkıcılığını bir arada sunuyor. İkisinin çarpışmasını, birbirine dönüşmesini, birbirini yok etmesini anlatıyor.

Fakir bir Latin Amerika ülkesinde belki yatırım yapar ümidiyle dünya devi Japon bir elektronik şirketinin sahibine doğum günü partisi düzenleniyor. Partiye patronun saplantılı bir hayranlık duyduğu opera sanatçısı da konser vermek üzere davet ediliyor. Bu fırsattan istifadeyle dünyanın her yanından insanlar bu şeçkin partide ülkenin başkan yardımcısının güzel evinde buluşuyor. Sonra BAM! Bir grup terörist havalandırmadan süzülerek konseri basıyor ve yüzden fazla kişiyi rehin alıyor. Çamurlu postallarlar makosen ayakabılar, üniformalar ve şifon gece elbiseleri, çelik namlular ve gümüş şamdanlar birbirine karışıyor.

Romanın devamında rehin alanlar ve rehin alınanlar arasında ve bu iki grubun kendi içlerindeki ilişkileri, kişilerin iç dünyaları, insanlık halleri; özenle seçilmiş detaylar, güçlü tasvirler, çarpıcı sahnelerle işleniyor. Kitap kendine ait bir evren yaratıyor. Zaman geçtikçe iki grup arasındaki duvarlar yavaş yavaş yıkılıyor. Sanki yıkılan duvarlar içerdekilerle dışardakiler arasında yükselmeye başlıyor. Çok yavaş ve doğal olmasına rağmen ben bu yakınlaşmanın ulaştığı son raddeyi abartılı ve naif buldum. Öte yandan anlatımın güzelliği yanında bu hayalperest tavırdan hiç rahatsız olmadım.

Roman gerçek bir olaydan esinlenilerek yazılmış. 1997 yılında Peru'da dört buçuk ay süren ve Japon Büyükelçiliği Krizi diye bilinen rehin alma olayının ana hatlarıyla romanın kurgusu bire bir örtüşüyor. Ben heyecanı kaçmasın diye kitabı okuduktan sonra olayı araştırdım; size de okuduktan sonra mutlaka bu olayı araştırmanınızı tavsiye ederim. Tabi merakınıza yenilip de önce Peru olayını öğrenirseniz de üzülmeyin çünkü kitap olaylar ve maceradan ziyade duygular ve insan ilişkileri üzerine kurulu.

Roman üç yüz küsür sayfa boyunca kadın bakış açısını da koruyor. Roxanne, Carmen, Beatriz... Sayıca azlar ama romana yön veriyorlar. Nefretin ve sevginin karşı karşıya geldiğini söylemiştim ya; ister rehine olsun ister terörist kadınlar hep var eden taraftalar sanki. Bu açıdan bakınca kitabın sadece kadın kurgu yazarlarına verilen Orange Ödülü'nü 2002 yılında kazanması hiç şaşırtıcı değil. 

Kısaca kitabı beğendim ve tavsiye ediyorum. Ayrıca kapağını pek beğendiğimi söylemeden geçemiyorum.

Pulitzer Ödülü ve 2005 Kazananı: Gilead - Marilynne Robinson


Gazete yayımcısı Macar asıllı Joseph Pulitzer'in vasiyetiylegazetecilik okulu ve ödülleri için Columbia Üniversitesi'ne yaptığı yüklüğü bağışın 250 bin dolarlık kısmı Pulitzer Ödülü ve Bursu için kullanılıyor. 1917 yılında kurulan Pulitzer Ödülü diğer ödüllerin aksine sadece edebiyat alanında değil gazetecilik ve müzik alanlarında toplam yirmi bir dalda veriliyor. Edebiyat alanında (biyografi, kurgu, tarih, şiir, oyun ve genel kurgu olmayan yazı) ödül alabilmek için Amerikalı olmak ve tercihen Amerikan hayatı üzerine eser vermek gerekiyor. Kazanan prestijin yanında 10 bin dolarlık bir çekin de sahibi oluyor. Yalnız bu yıl (2012) jüri kurgu dalında hiçbir eseri ödüle layık görmeyerek tartışma yarattı.

Gilead, ABD'nin Iowa eyaletinde hayali bir kasaba. Adını İncil'de geçen Gilead tepesinden alıyor. ABD İç Savaşı sırasında ve sonrasında yaşamış 3 kuşak din adamı bir aileyi anlatıyor. Bu üçlü birbirinden çok farklı. Dede eline silah alıp kölelik yanlılarına karşı savaşırken baba bunun günah olduğunu, çünkü ne olursa olsun kan dökmenin meşru olamayacağını düşünüyor. Oğul John Ames ise bunları ve kendi hayatından süzdüklerini kendi oğluna anlatıyor. Tüm bunları okuyup sizi bir macera bekliyor sanmayın. Kitap anılar, dini alıntılar, iç hesaplaşmalar ve felsefi fikirlerle dolu.

Kitabın en güçlü yanının anlatım tekniği olduğunu düşünüyorum. Anlatımın başında John Ames bu 'mektubun' ne yazdığı resmi evraka ne de vaazlarına benzeyeceğini, sadece düşündüğü gibi yazacağını belirtiyor. Öyle de oluyor. Peder Ames gerçekten de kendi kendine düşünür gibi yalın kelimelerle bir konudan diğerine yumuşak geçişler yaparak içtenlikle yazıyor. Kendinizi yaşlı bir adamın beynine girmiş dolaşır gibi hissediyorsunuz.

Yazar Ames aracılığıyla aile bağları, hayatın kıvrımlarında saklı ufak mutlukluk ve zevk anları, doğmak ve ölmek konularını hoş satırlarla işlemiş. Ruhaniyeti sevenlere özellikle hitap edecektir bu bölümler. Bu satırlar bir pedere ait olunca bol bol İncil alıntısı ve din felsefesi de eksik olmamış tabi.

Ve ben bu kitabın yarısından fazlasını okuyup yarım bıraktım. Hem de kitabı yurtdışından getirttiğim ve kitaba büyük şevkle başladığım halde! Nedeni ne kadar hoş olsada yukarıda bahsettiğim konular üstünde bir takım sipritüel fikirlerin herhangi bir ana olay örgüsüne bağlı olmaksızın tekrarlanıp durması. Öyle ki 70. sayfadan sonra hiçbir yere varamadığım, on sayfa atlayıp okumaya davem etsem farkına varmayacağım hissine kapıldım.

Ben böyle söylüyorm ama kitap aynı zamanda Ulusal Kitap Eleştiri Çevresi Ödülü (National Book Critics Circle Award) sahibi. Tercih sizin.

Edgar Ödülü  ve 2011 Kazananı: Travma - Steve Hamilton


Tam adı Edgar Allen Poe Ödülleri olan bu ödüller 1946 yılında kuruldu. 1954'ten bu yana her sene Amerikan Gizem Yazarları Derneği tarafından roman, kısa hikâye, televizyon, film, tiyatro ve gerçek konulu yazı dallarında veriliyor. Bu ödülü alabilmek için diğerlerinin aksine ABD vatandaşı olmak gerekmiyor yalnız eserin ABD'de erişilebilir olması yani oyunsa ABD'de sahnelenmesi, kitapsa kitapçılarda satılıyor olması şart. Ayrıca ödüller suç, gizem, gerilim veya entrika konulu eserlere veriliyor.

Bu kitap bir çok-satan olmak için işe yarar tüm unsurları içeriyor: gizem, macera, romantizm, dram... Son yıllarda popüler olduğu üzere kahraman ergenliğinin ortasında travmaya uğramış bir genç adam. Bir baş kahraman olmak için kitap boyunca (sonu hariç) fazla edilgen olsa da, onu kitabın yıldızı yapacak pek çok özelliğe sahip. Micheal konuşamadığı için hep gizemli, temiz yüzlü hatta yakışıklı, bir gördüğünü bir daha bakmadan tüm detaylarıyla çizebilecek kadar resme yatkın ve her türlü kilidi açma konusunda kendi kendini yetiştirmiş bir usta. 

Kitaptaki ergen romantizmi, sevdiği kız için tehlikeye atılma ve "Seni bu işe bulaştıramam" klişesi ile Micheal'ın son sayfalara kadar sürdürdüğü edilgenliği beni kitaba bayılmaktan alıkoysa da kitabın takdir ettiğim taraflarını vurgulamayı tercih edeceğim. 

Öncelikle özensiz hatta yer yer hatalı çevirisine rağmen anlatım tekniğini çok beğendim. Yazar, Micheal'ın travmatize olmuş zihninin duyarsızlığını ve hatta boşvermişliğini anlatımının içinde çok güzel vurgulamış. Başkaları onunla konuşurken onun aklından geçenler hem durumunu hem de yaşını çok güzel ifade etmiş. 

İkinci olarak da kitaptaki her olayın, her detayın bir diğeriyle eklemlenişi çok başarılı. Travma nedeni ile kilitler konusundaki bilinçdışı takıntısı, konuşamaması ile başının giderek daha çok belaya girmesi, zor çocukluğu ile suça karışması gayet güzel örtüşüyor. Kurguyla ilgili tek şikayetim Micheal'ın sevdiği kızın babası tarafından mafyaya bulaştırılması sürecinin biraz zorlama gelmesi.

Son olarak, yukarıda bahsettiğim olumsuz taraflarına ilaveten, sonun (Micheal'ın hapse girmesi) baştan söylenmiş olmasının verdiği rahatlık nedeniyle kitabın iddia edildiği gibi kalbimi güm güm attırmasa da iyi dozda macera içerdiğini söyleyebilirim. Bu kolay okunan diliyle birleşince sayfalar su gibi akıp geçiyor.

Kitap ayrıca ALA Alex Ödülü (2011) ve Suç Yazarları Birliği Ian Flemming Steel Dagger Ödülü (2011) sahibi.