yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Parfümün Dansı


Bazı romanlar var ki bir dönem bir çevrede çok püpüler oluyor, okumayanlar kınanıyor, kendilerini eksik hissediyor. Tom Robbins'in Parfümün Dansı adlı romanı da işte böyleydi. Bu romanı okuyan arkadaşlarım Robbins'in diğer kitaplarını da okumaya başlıyor, bana da sürekli bu romanı övüyordu.

Sonunda yurtdışına uzun süreli gitmeden önce yanıma Türkçe bir şeyler almak için kitapçıda dolaşırken Parfümün Dansı'nı gördüm ve bilinçaltıma yerleşmiş ''iyi kitap'', ''çok güzel'', ''orijinal'' fikirleri bana kitabı aldırdı.

Roman iki izlekten oluşuyor, birinde belki bugünden bin yıl önce ölümden kaçan, yaşamaya aşık bir çiftin, Alobar ve Kudra'nın macerasını okuyoruz. İkincisi ise günümüzde parfüm sevdalısı bir grup insanla ilgili. Bunlar birbirlerinden habersiz Kudra'nın parfümünün formülünün peşinde koşuyorlar. Kıtaları, çağları aşan bir macera başlıyor.

Roman çok yaratıcı, masalsı bir kurguya sahip. Sadece kurgusu değil anlattığı fikirler de ilginç. İnsan sırf ölmeyi unuttuğu için ölümsüz olabilir mi? Duygular ve akıl mutlaka birbiriyle çelişir mi? Tanrı Pan'ın (evet romanda o da var) gücünün azalışı, hırçınlaşıp sıradanlaşması, insanların kendi tanrılarını kendilerinin yaratıp yok etmesi, insanın doğayla ve duygularıyla olan ilişkisi ve modern çağların ruhuyla ilgili çok şey anlatıyor.

Romanın anlatımı da neşeli. Bazen yazarın yaptığı şakalar bazen kurduğu absürd sahneler insanı gülümsetiyor.  Kafa yapacak şey bulamayınca çarığı dürüp tüttürmeye başlamak komik değil mi? 

Yine de romanı beğenmedim (haydaaa). Çünkü okumaya çok konsantre olduğum, her gün mutlaka okumak için özellikle zaman ayırdığım bir dönemde bile romanı bitirmekte çok zorlandım. Çok ilginç ve hızlı başlayan roman henüz ortasına geldiğimde sıkıcılaşmıştı. Öykü akmıyor, roman beni sürüklemiyordu. Olaylar bir bekleme veya tekrar etme halindeydi. Sonuna kadar da böyle devam etti. Kitabı aynı zamanda okuduğum arkadaşım romanı bitiremedi. Bense gerçekten o dönemki müthiş okuma şevkimle bitirebildim. Final de mutlu ve etkileyicilikten uzaktı.

Şimdi bu kitabı okuyuşumun üstünden yıllar geçti ve elime alıp sayfalarını karıştırdığımda birkaç sahne dışında bende iz bırakmadığını görüyorum. Robbins kötü bir yazar mı? Asla. Parfümün Dansı kötü bir roman mı? Hayır. Bende iz bırakmayan, yükseltilen beklentilerle okunmaması gereken, çok sevenlerin bile okumaya devam etmekte zorlandığı bir roman o kadar.

28 Nisan 2015 Salı

Kıyıya Vuran Deniz Kabukları


Kıyıya Vuran Deniz Kabukları romanın kapağıyla size huzurlu, hafif, denizli ve sakin bir his veriyor. Kitapla ne kadar ters, ne kadar uyumsuz. Bu roman bir aile ve onun başına gelen feci bir olayı anlatıyor. Denize tepeden bakan kocaman bir ev, genç bir çift, sevimli kızları… Ailenin annesi bu eve yerleşmek, kasabaya taşınıp Londra'daki hareketli hayatından kopmak hiç istemiyor ama ailenin huzuru için kabulleniyor ya da en azından kabullenmeye çalışıyor. Aileye yeni bir üyenin katılmasıyla işler yolunda gider gibi görünürken kokunç bir olay oluyor. Bu olayda ailedeki herkes biraz suçlu, biraz sorumlu. O dakikaya kadar saklana sırlar, içe atılanlar, biriktirilip söylenemeyenler bu olayla aileyi parçalıyor. Ailenin en küçük kızı büyüyüp de bir bebek beklediğini öğrenince geçmişle de yüzleşmeye başlıyor. Roman da bu olayı ve yüzleşmeyi anlatıyor.

Romanın sevgi pıtırcıklarının basit sorunları dayanışma ve sevgiyle aşma hikayesi olmaması beni ümitlendirdi. Yalnız roman çok yavaş ilerliyor. Olaylar geriye dönüşlerle anlatıldığı için de biraz böyle ama ilk 100 sayfayı okuduğunuzda hala ana mesele hakkında bir şey öğrenmemiş oluyorsunuz. Başkahramanımız Dora biriyle buluşmaya gidiyor, geri dönüşlerle buluşma sahnesine ancak 100 sayfa sonra gelebiliyoruz. Hannah Richell'in anlatımı akıcı ve sade o yüzden sayfalarca okumak kolay. Sorun 600 sayfa okumak değil. Hikaye sayfalara yayıldıkça seyreliyor. Tek bir olay ve ona bağlı birkaç ufak sürprizden ibaret romanın her detayı o kadar uzun tutulmuş ki hiçbir şeyin heyecanı kalmıyor. Zaten hiçbir şey tahmin edilemez değil. Böyle uzayınca vuruculuğu de kayboluyor.

Romanla ilgili içime sinmeyen diğer konu da romanın sonu. [spoiler]Dora öyle saçma şekilde büyük bir bedel ödemiş ki bence kimse iki göz yaşına, bir buluşmaya her şeyi sindiremez. Başta dediğim gibi  bu romanın pembe romanlardan olmaması hoşuma gitmişti ama bu da mutlu sonla bitti. Bu kadar drama kestikten sonra mutlu son nereden çıktı? Böyle bir zorunluluk mu var? [spoiler]

Her şeye rağmen insana ben olsam ne yapardım, kim suçlu, nasıl olsa farklı olurdu diye düşünüyor. Birkaç karakter güzel kurulmuş, ruhsal değişimleri izlemek zevk veriyor.

Romanın orjinal dili İngilizce. Çevirisi okuma zevkini kaçıracak kadar kötü değil fakat buram buram çeviri kokuyor. Hatta bazı yerlerde orjinal metni görmeden bile hatalı çeviri yapıldığını görüyorsunuz. Mesela to sand (zımparalamak) fiili düşünülmeden yerleri kumlamak diye, cenazeden bahsedilirken service kelimesi tören yerine servis diye çevrilmiş. Buna benzer başka örnekler de var. 

Özet geçiyorum; 600 değilde 300 sayfa olsa ve sonu farklı olsa beni etkileyen, karakterleriyle akılda kalan bir roman olabilirdi. Direkten döndü.



Not: Bu kitap Kitap Notları'nda yer alması için Orkinos Yayınları tarafından gönderildi. Yorumlarımın objektif olmasına özen gösterdim. Hem gönderi hem de anlayışları için teşekkür ederim.

19 Mart 2015 Perşembe

Anansi Çocukları


Bir aydır Kitap Notları'nda hiç yeni yazı yok. Neden? Neil Gaiman'ın Anansi Çocukları adlı romanı yüzünden! Bir aydan biraz fazla oldu, bu kitap elimde. Okuyorum, okuyorum bitmiyor. Dişe yapışan tofita şeker gibi. Ağzıma başka bir şey de atamıyorum. Yazamıyorum. Başka kitaplara geçemiyorum...

Neil Gaiman çok sevilen bir yazar. Kitapları okuyuculardan hep çok yüksek puanlar alıyor. Haliyle ben de merak ettim ve bir gün yine kitapçı gezerken Anansi Çocukları'nı indirimde görüp aldım. Kitap fantazi türünde. Fantazi özellikle okuduğum, sevdiğim bir tür değil ama bazı okuyucular gibi kategorik olarak karşı da değilim. En sevdiğim yazarlardan biri Ursula Le Guin mesela. 

Plot şöyle: Charles Nancy, nam-ı diğer Şişko Charlie, evlenmek üzere. Nişanlısı Charlie'nin babasının düğüne gelmesini çok istiyor ama Charlie babasına küs. Babası hayatı boyunca onu utandırmış, hiçbir zaman yanında olmamış. Karakteri de babasının tam tersi. Isararlara dayanamayarak babasını arıyor ama babasının öldüğünü öğreniyor. Cenazeye gidiyor, orada bir kardeşi olduğunu öğreniyor. Hiç inanmasa da bir gün bir örümceğe fısıldayarak kardeşine haber gönderiyor. Charlie'nin Örümcek adındaki bitirim kardeşi geliyor ve Charlie'nin başına gelmedik iş kalmıyor. Çünkü Charlie'nin kardeşi örümcek tanrı olduğu gibi babası da bir tanrıymış ve anlaşılan bu kanı taşıyanların normal bir hayatı olması mümkün değil.

Önce kitapla ilgili sevdiğim şeyleri söyleyeyim. İthaki sevdiğim bir yayıncı. Kitaplarının bir kalitesi var, baskılar, çeviriler hep özenli. Bu kitap da çok güzel çevrilmiş. Okurken çeviri bir kitap okuduğunuzu unutuyorsunuz. Güzel dipnotlardan emek verildiği anlaşılıyor. Baskıyı da beğendim. Kitaba yakışan bir kapak, yazım hatası olmayan temiz bir baskı. Daha ne yapsınlar?

Romanın en beğendiğim tarafı yazarın afacan anlatımı oldu. Roman boyunca kitabın gerçek üstülüğüne yakışan, en vahim olayları bile mizahi bir dille anlatan hoş bir üslup vardı. Betimlemeler sıkmayacak kadar kısa ama masalsı bir dünyayı hayalinizde canlandıracak kadar güçlü.

Peki ben bu kitabı neden 1 ayda bitiremedim? Çünkü hikayesinden sıkıldım. Beni sürüklemedi, meraklandırmadı, yeterince eğlendiremedi. Gerçeklikle hiçbir ilgilisi olmayan bir sürü şey oluyordu ama olaylar dünyamızda geçiyordu. Bu beni iki ara bir derede bıraktı. Bizim dünyamızda gerçek olması olası gerçek üstü şeyler mi oluyor? Yoksa burası bambaşka bir yer mi?

Anladım ki geçrek üstü unsurlar bir amaca hizmet etmiyorsa ben sıkılıyorum, her şey bana boş gelmeye başlıyor. Çok masalsı bir roman bana yepyeni bir dünya kurduğunu, aklımın hayalimin ötesinde maceralar yaşatacağını vaat edebilir. Hayatımın absürdlüğünü, çarpıklığını, kanıksadığımız garipliklerini yüzüme vurmak için onları eğip büyük gerçek üstü şekillerle bana sunabilir. Distopya veya ütopya kurup beni sosyal mesaj ve zihin egzersizi içinde bırakabilir. Hepsi kabulüm. Ama bu romanın ve fantastikliğinin amacı neydi? Anladım ki ben masallardan hoşlanmıyorum. Benim hoşuma gitmesi için fantazinin fantazi için değil bir şeyleri daha iyi anlatmak için yapılmış olması lazım. Yoksa bana hoş ama boş bir masal gibi geliyor.

Benim için zor geçen bir ayın ardından Anansi Çocukları'na karşı çok doluyum. Tavsiye etmiyorum demek istiyorum ama böyle dersem şu anki heyecanımla aşırıya kaçmış olabilirim. Benzer türde romanlardan hoşlanıyorsanız durmayın okuyun. Yok "fantazi ama neden" diye soran biriyseniz veya bu türe uzaksanız sizi Saramago, Le Guin, Tolkien kitaplarına doğru alalım.

11 Şubat 2015 Çarşamba

Evin Hanımı

Evin Hanımı İrlandalı yazar Alice Taylor'ın kaleminden çıkmış bir kasaba-aile öyküsü. İrlandalı kadın yazar diyince aklıma Meave Binchy ve Colotte Caddle kitapları ile ''sıcak'', ''aile'', ''sevginin gücü'', ''mücadele'', ''hayatın zorlukları'', ''güçlü kadın kahramanlar'' gibi kelimeler canlanıyor. Taylor da bu çigzinin dışında kalmayan bir roman yazmış.

Romanımız üç koldan yürüyor: evin babası ölünce aksi gelin tarafından satılmaya karar verilen aile çiftliğinin kaderi, kasabaya açılması planlanan ama kasabanın papazının karşı çıktığı okul ve çiftliği satılmak üzere olan aileye düşman olan Conway'lerin Kitty'nin başındaki bela. Romanın başında hikayeyi Mossgrove'un teyzesi Kate'in gözünden mi yoksa evin minik kızı Nora'nın gözünden mi izleyeceğimizi şaşırıyoruz bu kısmı atlattıktan sonra roman akıcı ve kolay diliyle sizi sürüklüyor. Bir oturuşta onlarca sayfa okumanız işten değil.

Taylor çok basit ve pastoral bir hayatı tadını çıkara çıkara anlatıyor. Kendisi de kasaba hayatının parçası olduğundan belki de kasabayı ve doğayı bir şehirlinin romantizmiyle değil de özgün bir zevkle aktarıyor. Sanırım romanın en sevdiğim taraf doğa tasfirleri ve köy hayatının detayları oldu.

Romanın sevdiğim bir başka özelliği de karakterler oldu. Kimisi anlamsızca iyi, kimisi anlamsızca kötü olsa da Peter ve Nora kardeşler ile birkaç karakterin daha gelişimini beğendim. Yazarın karakter yaratmada fena olmadığını düşünüyorum.

Romanla ilgili hayal kırıklığım ise bahsettiğim üç kolun birbirinden bağımsız şekilde sonuca bağlanması oldu. Ben bir şekilde üç izleğin birbirine bağlanacağını, Kitty'nin Conway'lerin çiftliği satın alma planlarını değiştireceğini, çiftliğin okul binası olarak kullanılacağını ya da çok daha kıvrak bir sona varacağımızı sanmıştım. Bu haliyle romanın kurgusunu fazla basit hatta biraz acemice buldum. Sanki her şey gerçekte olmayacak şekilde kolayca ve rastlantısal şekilde çözülüverdi.

Kitapla ilgili bir başka eleştirim de kitap kapağı ve baskısıyla ilgili. Kapak ne kadar albenili olsa da romanla çok ilgisiz. Evin Hanımı hizmetçilerle dolu bir köşte zarif bir hanımı çağrıştırıyor olsa da bu romandaki ev battaniyelerin pire tozuyla temizlendiği bir ev, hanım da sabahları inek sağıyor. Yani bu incili, güllü kapak sanıyorum roman okunmadan hazırlanmış. İmla ve baskı hataları da görmezden gelinemeyecek kadar fazlaydı. Okuma keyfini bozdu.

Eğer Binchy veya Caddle kitaplarından hoşlanıyorsanız bu kitaptan da hoşlanabilirsiniz. Kafanızı yormayacak pembe bir kitap arıyorsanız ama çok da aklı bir karış havada olmasın, ayakları biraz yere bassın istiyorsanız da bu kitabı okuyabilirsiniz. Hoş vakit geçirtecek bir kitap ama okumazsanız da çok şey kaybetmezsiniz.



Not: Bu kitap Kitap Notları'nda yer alması için Orkinos Yayınları tarafından gönderildi. Yorumlarımın objektif olmasına özen gösterdim. Hem gönderi hem de anlayışları için teşekkür ederim.