amerikan edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amerikan edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Parfümün Dansı


Bazı romanlar var ki bir dönem bir çevrede çok püpüler oluyor, okumayanlar kınanıyor, kendilerini eksik hissediyor. Tom Robbins'in Parfümün Dansı adlı romanı da işte böyleydi. Bu romanı okuyan arkadaşlarım Robbins'in diğer kitaplarını da okumaya başlıyor, bana da sürekli bu romanı övüyordu.

Sonunda yurtdışına uzun süreli gitmeden önce yanıma Türkçe bir şeyler almak için kitapçıda dolaşırken Parfümün Dansı'nı gördüm ve bilinçaltıma yerleşmiş ''iyi kitap'', ''çok güzel'', ''orijinal'' fikirleri bana kitabı aldırdı.

Roman iki izlekten oluşuyor, birinde belki bugünden bin yıl önce ölümden kaçan, yaşamaya aşık bir çiftin, Alobar ve Kudra'nın macerasını okuyoruz. İkincisi ise günümüzde parfüm sevdalısı bir grup insanla ilgili. Bunlar birbirlerinden habersiz Kudra'nın parfümünün formülünün peşinde koşuyorlar. Kıtaları, çağları aşan bir macera başlıyor.

Roman çok yaratıcı, masalsı bir kurguya sahip. Sadece kurgusu değil anlattığı fikirler de ilginç. İnsan sırf ölmeyi unuttuğu için ölümsüz olabilir mi? Duygular ve akıl mutlaka birbiriyle çelişir mi? Tanrı Pan'ın (evet romanda o da var) gücünün azalışı, hırçınlaşıp sıradanlaşması, insanların kendi tanrılarını kendilerinin yaratıp yok etmesi, insanın doğayla ve duygularıyla olan ilişkisi ve modern çağların ruhuyla ilgili çok şey anlatıyor.

Romanın anlatımı da neşeli. Bazen yazarın yaptığı şakalar bazen kurduğu absürd sahneler insanı gülümsetiyor.  Kafa yapacak şey bulamayınca çarığı dürüp tüttürmeye başlamak komik değil mi? 

Yine de romanı beğenmedim (haydaaa). Çünkü okumaya çok konsantre olduğum, her gün mutlaka okumak için özellikle zaman ayırdığım bir dönemde bile romanı bitirmekte çok zorlandım. Çok ilginç ve hızlı başlayan roman henüz ortasına geldiğimde sıkıcılaşmıştı. Öykü akmıyor, roman beni sürüklemiyordu. Olaylar bir bekleme veya tekrar etme halindeydi. Sonuna kadar da böyle devam etti. Kitabı aynı zamanda okuduğum arkadaşım romanı bitiremedi. Bense gerçekten o dönemki müthiş okuma şevkimle bitirebildim. Final de mutlu ve etkileyicilikten uzaktı.

Şimdi bu kitabı okuyuşumun üstünden yıllar geçti ve elime alıp sayfalarını karıştırdığımda birkaç sahne dışında bende iz bırakmadığını görüyorum. Robbins kötü bir yazar mı? Asla. Parfümün Dansı kötü bir roman mı? Hayır. Bende iz bırakmayan, yükseltilen beklentilerle okunmaması gereken, çok sevenlerin bile okumaya devam etmekte zorlandığı bir roman o kadar.

14 Eylül 2014 Pazar

State of Wonder


Ann Patchett'in Bel Canto adlı romanını okuyup çok beğenmiştim. Yazarın geçtiğimiz yıl çıkan son romanı State of Wonder'ı hemen okuma listeme ekledim. Aldıktan bir yıl sonra sonunda artık zamanı geldi, okudum. 

Roman Amazonlarda geçiyor. Çok ileri yaşlarında bile gebe kalıp sağlıklı bebekler dünyaya getirebilen bir kabilenin sırrını çözerek tüm dünya kadınları için bir ilaç geliştirmek isteyen bir grup araştırmacı ormanın derinliklerine kamp kuruyor. Ekibin lideri, şahsına münhasır, ters, duygusuz, bana ayak bağı oluyorsunuz diyerek telefon kullanmayı bile reddeden bir jinekoloji profesörü. Onunla aynı ilaç şirketinde çalışan başkahramanımız Marina ise bu profesörün eski öğrencisi. Aksi profesörü ikna etmek ve ilaç konusundaki gelişmeleri öğrenmek için Marina'nın oda arkadaşı, Dr. Eckman Manaus'a gidiyor fakat aylar sonra oradan kendisi değil iki satırlık ölüm haberi geliyor.  Neler olduğunu öğrenmek için bu sefer Marina yollara düşüyor ve olaylar gelişiyor.

Roman bir ölüm haberiyle başlayıp sanki her şey çok hızlı gelişecekmiş izlenimi verse de hiç öyle olmuyor. Geçmişe dönüşlerle, duygu-düşünce tasvirleriyle sayfalar ilerliyor. Her adımda ana karakterin duygu dünyasının en derinlerine dalıyoruz. Bir yerden sonra hem okuyuzu hem de Marina için sabır ve beklemek en temel uğraşlar oluyor. İki şey devam etmenizi sağlıyor: yazarın incelikli anlatımı ve merak uhnsurları. Amazonlardan aksi profesörün gizemine, doğurgan kabileden Eckman'ın başına ne geldiğine kadar pek çok şey de merak salıyor insanın içine.

Böyle sayfalar ilerleyip giderken yine de ''Ne oluyor yani? ne anlatıyor bu kadın bana? Olayımız ne?'' demekten kendimi alamadım. Amaçsız, güzel ama dağınık, yönsüz bir öykü gibi duruyordu. Bunu toparlamak için çok iyi bir final lazım diye düşündüm, bütün bunlara bir bütünlük ve anlam katacak beni şaşırtıp düşündürecek bir son. Yazar gerçekten de sürpriz bir son hazırlamış. Aslında final sürpriz değildi bence ama bu sonun gelişimi, zavallı Easter'ın durumu vurucu olmuş gerçekten.

State of Wonder sevmeyi isteyerek okuduğum, yazarın dilinden çok zevk aldığım ama öyküsünü yönsüz ve hedefsiz bulduğum bu yüzden hayal kırıklığına uğradığım bir roman oldu. Bu yaşanmış bir hikaye olsaydı yazarın anlatımdaki gücüne ve çekip çıkardığı öykünün ilginçliğine tam puan verip kitabı başarılı bulabilirdim. Oysa ister istemez kitabı Bel Canto ile karşılaştırıyorum ve çaresizce beklemekten oluşan ve tamamı bir villanın içinde geçen bir rehine öyküsünde bile daha fazla heyecan, daha fazla bir hedefe akan bir roman vardı diye düşünüp State of Wonder'ın puanını kırıyorum.

Maalesef Ann Patchett Bel Canto dışında (ki onun da artık baskısı yok) Türkçeye çevrilen bir yazar değil. Bu nedenle bu kitabın da Türkçeye çevrileceğini sanmıyorum. 

17 Kasım 2013 Pazar

Paris, Hemingway ve İki Kitap

Herkes yapar mı bilmem, ben şehir dışına çıkarken gideceğim şehirde geçen bir roman, orayla ilgili bir kitap veya o şehirle özdeşleşmiş birinin hayatını okumaya bayılırım. Paris'teki Eş de çok önceleri görüp beğendiğim ama sonra okumadığım bir kitaptı. Paris arifesi yeniden bu kitabı fark edince pek sevindim çünkü Paris'teki Eş Ernest Hemingway'in ilk eşi Hadley Richardson'ı ve Hemingway çiftinin evliliği ile Paris'teki hayatlarını anlatıyor. Elbette Ernest Hemigway'in yazarlık kariyerinin başındaki mücadelesi ve kişiliği de geniş yer alıyor kitapta. Yani hem Paris'te geçen bir roman, hem de Hemingwaylerin hayatı, daha ne isterim?

Paris'teki Eş Hadley ile Ernest'in tanıştığı gece ile başlıyor. Evlendikten kısa bir süre sonra Paris'e taşındıkları için kitabın neredeyse tamamı Paris'te geçiyor. Çiftin ayrılıp ABD'ye dönmesine kadar devam ediyor. Romanın kapsadığı dönem sadece dört kez evlenen Ernest Hemingway'in ilk eşiyle yaşadıklarını anlatması açısından değil, bir yazar olarak kendini kabul ettirmesi ve ilk eserini yayınlatması mücadelesini de içermesi açısından ilgi çekici. 

Hemingway'in hayat hikayesine hakim olanlar kitapta elbette büyük sürprizler bulamayacaklar. Benim gibi Hemingway'in savaş muhabirliği yapmış, I. Dünya Savaşı ve İspanya iç savaşına katılmış, maço ve çapkın bir doğa adamı olduğu dışında bir şey bilmeyenler için ise heyecanlı bir hikaye. Her şeyden önce tutkulu bir hikaye. Hadley'in tutkusu Ernest, Ernest'in tutkusu ise edebiyat. Ernest de Hadley'i seviyor aslında, Hadley ise kendinden sekiz yaş küçük bu macera sever adamda şüphesiz o yaşına kadar ıskaladığı hayatı, kendine biçilmiş sıkıcı yaşamdan kaçış imkanını buluyor. 

Fedakarlık, hırs, gözyaşı, eğlence, kıskançlık, bencillik, lüks ve yokluk... Hepsinin yaşandığı evliliği yazar Paula McLain Hadley'in ağzından anlatıyor. Nadiren de anlatıcının kim olduğunu içeriğinden anladığımız kısa bölümlere yer veriyor. Hadley'in anlayışlı ve şefkatli tarafını anlatıma da yansıtarak sevdiği sevmediği herkesi iyi ve kötü taraflarıyla sunuyor. Bu tarz ve aradaki kısa bölümler karakterlerin karikatürleşmeden yeniden hayat bulmasını sağlıyor. Böylece benim önceden antipatik bulduğum Ernest'e karşı en azından bir acıma ve anlayış geliştirmeme de neden oldu bile diyebilirim.

Anlatım akıcı, bazen detaylara yer verse de okutuyor kendini. Öykü zaten belli ama ben yazarın da kurgularken fena iş çıkarmadığını düşünüyorum. Okuduğunuz en güzel romanlardan biri olmayabilir ama özellikle Paris'te kitapta bahsedilen caddelerden geçip o kafelerde otururken okumak, özellikle de edebiyat sever biri için harika bir deneyim.

McLain, Hemingwaylerin Paris hayatını birçok kaynaktan derleyip romanlaştırmış, hatta kitabın sonuna bir kaynakça ve son söz eklemiş. Dilerseniz buradan devamla ister Ernest veya Hadley'in hayatı hakkında yeni kitaplara, ister Ernest'ın o dönemde yazdığı yaşadıklarından izler taşıyan romanlara ulaşabilirsiniz.

Hadley, Jake (nam-ı diğer Bumby), Ernest.
Aralık 1925
Kaynak: wikipeadia.com

*   *   *

Nitekim ben de hızımı alamayıp Hemingway'in ilk romanıyla devam ettim okumama. Fiesta: The Sun Also Rises (Güneş de Doğar) roman Paris'teki Eş'te de uzun uzun anlatılan ve çiftin ilişkisinde önemli bir dönemeci imleyen bir tatilden esinlenilerek yazılmış. Romanın anlatıcısı ve baş karakterlerinden biri olan Jake Barnes aslında yazarın kendisi. Savaş arkadaşı delikanlı Bill Gorton ve sıradan ve sıkıcı Robert Cohn ile Panplona'daki şenliğe katılıp yapılacak boğa güreşlerini izlemeye karar veriyor. Jake dahil herkesin hastası olduğu Leydi Bret Ashley ve nişanlısı içkici Michael Campell'ın da onlara katılmasıyla olaylar gelişiyor. Sonrası kısa cümleler... Paris'i, balık avlama gezisini ve boğa güreşlerini anlatan doğa dolu sayfalar. Savaşın yıprattığı kayıp ruhlar, bohem bir hayat, içki, neşe, depresyon, içki, içki...

Paris ziyareti üzerine hele de Paris'teki Eş'te (olabildiğince) işin gerçeğini okuduktan sonra roman ayrı bir tat veriyor. Örneğin matadorun öldürdüğü boğanın kulağını beğendiği kadına göndermesi merasiminin aslında Headley'in başına geldiğini, başkahramanın iktidarsız olmasının belki de Ernest'ın evli olduğu için kendini eli kolu bağlanmış hissetmesine yorulabileceğini bilerek okuyorsunuz.

Kitap, Hemingway'in buzdağı da denen 'bırak eylemler kendisini anlatsın, sadece gerekli olanlar kalsın, gerisini sil at' felsefesinin sonucu kısa cümleli net anlatımının da tipik bir örneği. Diğer yandan Hemingway'le aynı şeyleri gerekli bulmuyorsanız romanın sokak adları, kahramanların yemek saatleri gibi gereksiz detaylarla dolu olduğunu düşünebilirsiniz.

Kurgunun yaşanmış bir olaya dayanması olayın çok da enteresan olduğunu düşündürmesin size. Anlatmakta usta olduğu kayıp nesli simgeleyen klasik bir öykü olsa da herkesi doyurmayabilir. Sürekli bir şeyler olmasını, çarpıcı bir şeylerin gelişmesini beklerken kendinizi kitabın sonuna gelmiş bulabilirsiniz. Ben çok zevk alsam da kitabın bu tarafını da görmezden gelemem. Bu özelliğiyle büyük yazarın büyük romanlarından önceki bir alıştırması izlenimi veriyor.

Yine de yazarın hayatından bir kesit, bir gezi/anı kitabı değerlendirilerek yazarın özgün üslubunun tadına varılabilir. Anlatımı benim için ilginç kılan, dönemin sokak ağzını da romana yansıtmış olması. Bu başta anlamayı zorlaştırsa da 'chap' (panpa, eleman), 'start' (yola çıkmak, gitmek), 'tight' (sarhoş, kafası kıyak), 'rot/rotten'(çok kötü, berbat) gibi kelimelerin anlamını çözdükçe okumak keyifleniyor. Yalnız yazar bol bol Fransızca ve İspanyolca kelime kullanmış. Kitapta bunlara bir dip not bile verilmediğinden kayıplar oluşuyor. Keşke bunları bilmediğimizi yayınevi de kabul edebilseydi.
Soldan sağa: Ernest (Jake), Harold Loeb (Robert), Lady Duff Twysden (Bret),
Hadley (romanda yok), Donald Steward, Pat  Guthrie (Mike)
Bill bu fotoğrafta yok.
1925, Pamplona
Kaynak: wikipedia.com

İki kitabı da gönül rahatlığıyla önerebilirim. İkisini birlikte okumanız iki kattan fazla zevk verirken bir de kitapta bahsedilen yerlere aşinaysanız, hele de hal-i hazırda oralardaysanız, fevkalade keyifle okuyacağınızı düşünüyorum.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Bir Dönemin Mutsuz Kadınları

Bugün size iki kitaptan bahsedeceğim: Ablamın Mutluluk Fotoğrafı ve Bayan Jean Brodie'nin Baharı. Bu iki kitabın kahramanlarının kadın olması ve dönemin iki savaş arasını kapsaması dışında pek ortak özelliği yok. Haydi bir de kahramanlarının bekar ve mutsuz olmasını biraz da yorum katarak listeye ekleyelim. Durum bu olmasına rağmen bu iki kitabı son bir ayda okuduğumdandır belki; ben roman kahramanlarını benzettim. 

Ablamın Mutluluk Fotoğrafı (Easter Parade) Amerikan edebiyatının yıldızı parlamamış ama yıldızı parlamış yazarlarınca hep çok övülmüş Richard Yates'in romanı. Filmi de çekilmiş olan Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road) adlı eserini okumuş ya da benim gibi filmi izlemiş olanlarınız vardır. Oradak mutsuz çift gibi burada da Grimes kız kardeşler var. Gençlik ve öyle olmasa da zenginlik saplantılı hayatını ne pahasına olursa olsun sürdüren bir anne, aileyi terk etmiş ama kızlarının gözünde bir pren olan baba, babasına yakınlığıyla kız kardeşinin gıpta ettiği, güzel, sıradan Sarah ve ablası gibi evlenip standart bir hayat sürmek yerine üniversiteye gidip çalışan Emily.

Grimes kardeşlerin çocukluğundan yaşlılığına kadar devam eden romanda gençlikleri II. Dünya Savaşı'na denk gelmiş sıradan Amerikalı kadınların öyküsü var. Anne ve kızlar çok farklı karakterlerde olmalarına ve farklı şeyle yapmalarına rağmen, romanı bitirip resme bir adım geriden baktığınızda üçünün de aynı yöndeki biraz faklı noktalara savrulduğunu görüyorsunuz. Sanki rüzgara kapılmış yapraklar gibi her an bambaşka bir şey olabilecekmiş umuduyla, sanki bir belirsizlik varmış gibi... ama en sonunda rüzgar nereye yapraklar oraya.

Yates'in romancılığının iki tarafını dikkatimi çekti. Birincisi yazarın bir erkek olmasına rağmen özellikle Ablamın Mutluluk Fotoğrafı'nda olduğu gibi romanlarında baş role kadınları oturtması ve onların dünyasının yüklendiği yalnızlık ve mutsuzluğu abartmadan, çarpıtmadan, sanki kendi yaşamış gibi doğal anlatması. Kimi yazarlar söyleşilerinde karşı cinsten bir kahrama yaratmanın diğerinden farklı olmadığını söylerler ama nedense erkek yazarlar baş rolü pek kadın karaktere vermezler. Ben olsam çok zorlanırım gibi geliyor. Mesela bir kadının çocuklarla ilişkisini anlattığım gibi bir erkeğin ...hımm... örnek bile veremiyorum; bir erkeğin duygularını anlatamaya bilirim.

İkincisi ise yazarın romanındaki tüm insanlar, gerçek insanlar. Bu yüzden sadece iyi ve kötü özellikleri bir arada göstermiyorlar aynı zamanda değişiyorlar. Romanda yıllar akıp giderken kişiler de yavaş yavaş dönüşüyorlar. Belki de bu yüzden gerçeklik hissi iki kat artıyor. Yine bunlardan ötürü roandaki kimseden nefret edemiyor kimseyi kahraman olarak göremiyorsunuz.

Bayan Jean Brodie'nin Baharı (The Prime of Miss Jean Brodie) ise Okulu'ndaki sıradışı bir öğretmen ile onun himayesindeki altı kızın ilişkisini anlatan İskoş edebiyatının önemli kalemlerinden Muriel Spark tarafından kaleme alınmış bir roman. Kitabın adında da bahsedilen Jean Brodie otuzlarının sonunda, nişanlısını I. Dünya Savaşı'nda kaybetmiş, bekar bir kadın. Garip bir öğretmen; müfredata bağlı kalmadan kendi felsefesini ve hayatını çocuklara benimseten, özellikle etkilenmeye açık ve aileleri tarafından itiraz edilmeyecek kızlardan kendine bir çember oluşturarak özellikle onlar üzerine yoğunlaştıran, öğrencilerini kendi farklı, özel ve seçilmiş oldukları hissiyle okulun genelinden koparan, onları kendi amaçları için kullanmaktan da çekinmeyen, samimiyetle bunları iyilikleri için yaptığını, kendini onlara adadığını söyleyen bir öğretmen.

Bu haliyle Brodie'nin kendi faşist yönetimini kurduğu, romanın geçtiği dönemde iktidar olumuş aşırı hükümetlerin kitlelere uyguladığı taktikleri kendi mütevazı ekibine yaptığı gayet açık. Brodie'nin hayranı olduğu Mussolini'nin kara gömleklileri ve Hitler'in kahverengi gömleklilerinin yaptıklarının yanında Brodie takımının gündemi ve eylemleri çok naif elbette. Yine de yarattığı psikolojik tutsaklık ve taşıdığı yıkıcı potansiyelle kızlar ve Brodie'nin ilişkisi müthiş bir anoloji sunuyor.

Spark açıkça Brodie'yi kötülemek, yermek gibi şeylerle uğraşmıyor. Brodie'nin (çıkarı olmadan parmağını bile kıpırdatmasa da) ''hayatımın baharındayım ve kendimi size adadım'' sayıklamalarında mesajını vermekle yetiniyor. Benim ilgimi çeken başka bir konu da birkaç yerde Spark'ın Brodie'nin bu hastalıklı denebilecek tavrını ''mutsuzluğuna'', '' mutsuz bir kız kurusu'' olmasına bağlaması. Yine roman bittiğinde ne kadar marjinal söylem ve eylemleri olursa olsun tüm diğer mutsuz savaş toplumu kadınlarının vardığı noktaya yaklaştığını görüyoruz.

Yalın anlatımlarıyla rahatça okunan ama bittikten sonra biraz üzerinde durup düşünmek gerektiren bu kitapları, özellikle de Ablamın Mutluluk Fotoğrafı'nı okuma listenize gönül rahatlığıyla alabilirsiniz.



Not: Bahar, mutluluk gibi kelimelerle mutsuzlukları anlatlmak...

10 Eylül 2012 Pazartesi

Ödüller ve Ödüllü Kitaplardan Bir Tutam (ABD)

Ödüller edebiyat dünyası için çok önemli. Yazarları ve yayınevlerini daha iyiye teşvik ederken okuyuculara da yol gösteriyor ve onların ilgilerini canlı tutuyor (ya da en azından beklenen bu). Ben de ABD'de verilen önemli ödüllerden ve bunları kazananlardan bir tutam seçtim: Bel Canto (PEN/Faulkner), Gilead (Pulitzer), Travma (Edgar). 

PEN/Faulkner Ödülü ve 2002 Kazananı: Bel Canto - Ann Patchett

William Faulkner Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından biri. 1949 yılında Nobel Ödülü'nü kazanan Faulkner, aldığı para ödülünü (yaklaşık 1 milyon dolar) kendi adını taşıyan bir vakfa bağışladı. International PEN ile de bağlantılı olan bu vakıf 1980 yılından bu yana yeni kurgu yazarlarını desteklemek amacıyla, yaşayan Amerikan vatandaşları içinden seçilen finalistlere 5 bin, kazanana ise 15 bin dolarlık ödül veriyor.

Bel Canto sevginin ve sanatın var ediciliğiyle, şiddetin ve nefretin yıkıcılığını bir arada sunuyor. İkisinin çarpışmasını, birbirine dönüşmesini, birbirini yok etmesini anlatıyor.

Fakir bir Latin Amerika ülkesinde belki yatırım yapar ümidiyle dünya devi Japon bir elektronik şirketinin sahibine doğum günü partisi düzenleniyor. Partiye patronun saplantılı bir hayranlık duyduğu opera sanatçısı da konser vermek üzere davet ediliyor. Bu fırsattan istifadeyle dünyanın her yanından insanlar bu şeçkin partide ülkenin başkan yardımcısının güzel evinde buluşuyor. Sonra BAM! Bir grup terörist havalandırmadan süzülerek konseri basıyor ve yüzden fazla kişiyi rehin alıyor. Çamurlu postallarlar makosen ayakabılar, üniformalar ve şifon gece elbiseleri, çelik namlular ve gümüş şamdanlar birbirine karışıyor.

Romanın devamında rehin alanlar ve rehin alınanlar arasında ve bu iki grubun kendi içlerindeki ilişkileri, kişilerin iç dünyaları, insanlık halleri; özenle seçilmiş detaylar, güçlü tasvirler, çarpıcı sahnelerle işleniyor. Kitap kendine ait bir evren yaratıyor. Zaman geçtikçe iki grup arasındaki duvarlar yavaş yavaş yıkılıyor. Sanki yıkılan duvarlar içerdekilerle dışardakiler arasında yükselmeye başlıyor. Çok yavaş ve doğal olmasına rağmen ben bu yakınlaşmanın ulaştığı son raddeyi abartılı ve naif buldum. Öte yandan anlatımın güzelliği yanında bu hayalperest tavırdan hiç rahatsız olmadım.

Roman gerçek bir olaydan esinlenilerek yazılmış. 1997 yılında Peru'da dört buçuk ay süren ve Japon Büyükelçiliği Krizi diye bilinen rehin alma olayının ana hatlarıyla romanın kurgusu bire bir örtüşüyor. Ben heyecanı kaçmasın diye kitabı okuduktan sonra olayı araştırdım; size de okuduktan sonra mutlaka bu olayı araştırmanınızı tavsiye ederim. Tabi merakınıza yenilip de önce Peru olayını öğrenirseniz de üzülmeyin çünkü kitap olaylar ve maceradan ziyade duygular ve insan ilişkileri üzerine kurulu.

Roman üç yüz küsür sayfa boyunca kadın bakış açısını da koruyor. Roxanne, Carmen, Beatriz... Sayıca azlar ama romana yön veriyorlar. Nefretin ve sevginin karşı karşıya geldiğini söylemiştim ya; ister rehine olsun ister terörist kadınlar hep var eden taraftalar sanki. Bu açıdan bakınca kitabın sadece kadın kurgu yazarlarına verilen Orange Ödülü'nü 2002 yılında kazanması hiç şaşırtıcı değil. 

Kısaca kitabı beğendim ve tavsiye ediyorum. Ayrıca kapağını pek beğendiğimi söylemeden geçemiyorum.

Pulitzer Ödülü ve 2005 Kazananı: Gilead - Marilynne Robinson


Gazete yayımcısı Macar asıllı Joseph Pulitzer'in vasiyetiylegazetecilik okulu ve ödülleri için Columbia Üniversitesi'ne yaptığı yüklüğü bağışın 250 bin dolarlık kısmı Pulitzer Ödülü ve Bursu için kullanılıyor. 1917 yılında kurulan Pulitzer Ödülü diğer ödüllerin aksine sadece edebiyat alanında değil gazetecilik ve müzik alanlarında toplam yirmi bir dalda veriliyor. Edebiyat alanında (biyografi, kurgu, tarih, şiir, oyun ve genel kurgu olmayan yazı) ödül alabilmek için Amerikalı olmak ve tercihen Amerikan hayatı üzerine eser vermek gerekiyor. Kazanan prestijin yanında 10 bin dolarlık bir çekin de sahibi oluyor. Yalnız bu yıl (2012) jüri kurgu dalında hiçbir eseri ödüle layık görmeyerek tartışma yarattı.

Gilead, ABD'nin Iowa eyaletinde hayali bir kasaba. Adını İncil'de geçen Gilead tepesinden alıyor. ABD İç Savaşı sırasında ve sonrasında yaşamış 3 kuşak din adamı bir aileyi anlatıyor. Bu üçlü birbirinden çok farklı. Dede eline silah alıp kölelik yanlılarına karşı savaşırken baba bunun günah olduğunu, çünkü ne olursa olsun kan dökmenin meşru olamayacağını düşünüyor. Oğul John Ames ise bunları ve kendi hayatından süzdüklerini kendi oğluna anlatıyor. Tüm bunları okuyup sizi bir macera bekliyor sanmayın. Kitap anılar, dini alıntılar, iç hesaplaşmalar ve felsefi fikirlerle dolu.

Kitabın en güçlü yanının anlatım tekniği olduğunu düşünüyorum. Anlatımın başında John Ames bu 'mektubun' ne yazdığı resmi evraka ne de vaazlarına benzeyeceğini, sadece düşündüğü gibi yazacağını belirtiyor. Öyle de oluyor. Peder Ames gerçekten de kendi kendine düşünür gibi yalın kelimelerle bir konudan diğerine yumuşak geçişler yaparak içtenlikle yazıyor. Kendinizi yaşlı bir adamın beynine girmiş dolaşır gibi hissediyorsunuz.

Yazar Ames aracılığıyla aile bağları, hayatın kıvrımlarında saklı ufak mutlukluk ve zevk anları, doğmak ve ölmek konularını hoş satırlarla işlemiş. Ruhaniyeti sevenlere özellikle hitap edecektir bu bölümler. Bu satırlar bir pedere ait olunca bol bol İncil alıntısı ve din felsefesi de eksik olmamış tabi.

Ve ben bu kitabın yarısından fazlasını okuyup yarım bıraktım. Hem de kitabı yurtdışından getirttiğim ve kitaba büyük şevkle başladığım halde! Nedeni ne kadar hoş olsada yukarıda bahsettiğim konular üstünde bir takım sipritüel fikirlerin herhangi bir ana olay örgüsüne bağlı olmaksızın tekrarlanıp durması. Öyle ki 70. sayfadan sonra hiçbir yere varamadığım, on sayfa atlayıp okumaya davem etsem farkına varmayacağım hissine kapıldım.

Ben böyle söylüyorm ama kitap aynı zamanda Ulusal Kitap Eleştiri Çevresi Ödülü (National Book Critics Circle Award) sahibi. Tercih sizin.

Edgar Ödülü  ve 2011 Kazananı: Travma - Steve Hamilton


Tam adı Edgar Allen Poe Ödülleri olan bu ödüller 1946 yılında kuruldu. 1954'ten bu yana her sene Amerikan Gizem Yazarları Derneği tarafından roman, kısa hikâye, televizyon, film, tiyatro ve gerçek konulu yazı dallarında veriliyor. Bu ödülü alabilmek için diğerlerinin aksine ABD vatandaşı olmak gerekmiyor yalnız eserin ABD'de erişilebilir olması yani oyunsa ABD'de sahnelenmesi, kitapsa kitapçılarda satılıyor olması şart. Ayrıca ödüller suç, gizem, gerilim veya entrika konulu eserlere veriliyor.

Bu kitap bir çok-satan olmak için işe yarar tüm unsurları içeriyor: gizem, macera, romantizm, dram... Son yıllarda popüler olduğu üzere kahraman ergenliğinin ortasında travmaya uğramış bir genç adam. Bir baş kahraman olmak için kitap boyunca (sonu hariç) fazla edilgen olsa da, onu kitabın yıldızı yapacak pek çok özelliğe sahip. Micheal konuşamadığı için hep gizemli, temiz yüzlü hatta yakışıklı, bir gördüğünü bir daha bakmadan tüm detaylarıyla çizebilecek kadar resme yatkın ve her türlü kilidi açma konusunda kendi kendini yetiştirmiş bir usta. 

Kitaptaki ergen romantizmi, sevdiği kız için tehlikeye atılma ve "Seni bu işe bulaştıramam" klişesi ile Micheal'ın son sayfalara kadar sürdürdüğü edilgenliği beni kitaba bayılmaktan alıkoysa da kitabın takdir ettiğim taraflarını vurgulamayı tercih edeceğim. 

Öncelikle özensiz hatta yer yer hatalı çevirisine rağmen anlatım tekniğini çok beğendim. Yazar, Micheal'ın travmatize olmuş zihninin duyarsızlığını ve hatta boşvermişliğini anlatımının içinde çok güzel vurgulamış. Başkaları onunla konuşurken onun aklından geçenler hem durumunu hem de yaşını çok güzel ifade etmiş. 

İkinci olarak da kitaptaki her olayın, her detayın bir diğeriyle eklemlenişi çok başarılı. Travma nedeni ile kilitler konusundaki bilinçdışı takıntısı, konuşamaması ile başının giderek daha çok belaya girmesi, zor çocukluğu ile suça karışması gayet güzel örtüşüyor. Kurguyla ilgili tek şikayetim Micheal'ın sevdiği kızın babası tarafından mafyaya bulaştırılması sürecinin biraz zorlama gelmesi.

Son olarak, yukarıda bahsettiğim olumsuz taraflarına ilaveten, sonun (Micheal'ın hapse girmesi) baştan söylenmiş olmasının verdiği rahatlık nedeniyle kitabın iddia edildiği gibi kalbimi güm güm attırmasa da iyi dozda macera içerdiğini söyleyebilirim. Bu kolay okunan diliyle birleşince sayfalar su gibi akıp geçiyor.

Kitap ayrıca ALA Alex Ödülü (2011) ve Suç Yazarları Birliği Ian Flemming Steel Dagger Ödülü (2011) sahibi.

16 Mart 2012 Cuma

Bitmeyen Kavga

John Steinbeck 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldığı açıklandıktan sonra bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda kendisini bu ödüle taşıdığına inandığı beş kitap vardı elinde. Bunlar; Fareler ve İnsanlar, Cennetin Doğusu, Gazap Üzümleri, Travels with Charley ve Bitmeyen Kavga'ydı. 27 kitabının ve birçok senaryo ve öyküsünün içinden seçtiklerinden biri de bu grev romanıydı, ancak bu roman hep kendisinden üç yıl sonra yazılmış olan Gazap Üzümleri'nin gölgesinde kaldı.


Torgas Vadisi; büyük 3 toprak sahibinin tüm ekonomiyi, bürokrasi ve medyayı kontrol ettiği, her yıl karın tokluğuna elma bahçelerinde çalışmak üzere mevsimlik işçilerin akınına uğrayan, grev ve her türlü işçi hareketine karşı örgütlenmiş bir yer. Jim yeni yetme bir  "kızıl". Yeni ama donanımsız değil. Onun şartlarındaki birinden beklenmeyecek kadar çok okumuş, babasının tek kişilik öfke ve mücadelesinden kendine dersler çıkarmış, annesinin ölümü ve haksız yere hapse atılışıyla artık kendini manevi olarak huzura erdirecek bir amaca adamaya karar vermiş bir genç adam. Mac ondan daha tecrübeli, iş bitirici, sosyal ve hırslı bir "partili". Onun işi işçilere grev yapmayı öğretmek. İşte roman da bu ikilinin birbirini bulup Torgas Vadisi'ne gitmeleriyle başlayan olayları anlatıyor.


Pixley Pamuk ve Mac


Pixley Pamuk grevinin lideri Pat Chambers (önde)
San Joaquin Vadisi çiftçileriyle mücadelede, 1933
Kaynak: as.sjsu.edu/steinbeck/index.jsp
Torgas Vadisi'yle aynı bölgede (Kaliforniya) bulunan pamuk tarlalarından sık sık bahsediliyor kitapta. İşte o Pixley pamuk tarlaları gerçekten de 1933 yılında ABD'deki Komünist Parti üyesi grev liderleri başkanlığında şiddetli bir greve sahne olmuş. Steinbeck bu grevi yakından takip etmiş, grev liderleriyle görüşmeler yapmış. O liderlerden Biri solda resmini gördüğünüz Pat Chambers. Kitaptaki Mac karakterinin, onu ve diğer liderleri yansıttığı söyleniyor. Jim de aslında başka grev liderlerinden esinlenilerek yaratılmış. Zaten kitaptaki sade detayların gücü, kurgudaki kasaba yönetimi, halk komitesi, finans kurumu, üreticiler birliği, gazete gibi çok sayıda faktörün etkileşiminin geniş şekilde sunulması, kitabın gerçek hayattan ne bol beslendiğini anlatıyor.


Kızıl Roman?


Kitap Gazap Üzümleri'nin gölgesinde kalmış desem de aslında bu edebiyat çevrelerinin gözünde böyle. Steinbeck için böyle olmadığını zaten söyledim. Daha önce görece neşeli eserler veren Steinbeck'in okuyucuları, siyasi ortama rağmen, en çok okunanlar listesine sokarak kitaba hak ettiği ilgiyi göstermiş. Kitabın belki de daha da çok ilgi gördüğü bir yer de Sovyet bloğu ülkeleri. Doğu Avrupa'nın komünist rejimleri bu kitabı kapitalizm eleştirisi olarak yorumlamış ve desteklemiş. Halksa kendi mücadelelerinin bir anlatısı olarak kitabı o kadar sevmiş ki 40'lar ve 50'lerde neredeyse her evde bir Steinbeck romanı bulunurmuş.


Pat Chambers, Pixley Pamuk grevinde 
işçilere hitap ederken 
Kaynak: as.sjsu.edu/steinbeck/index.jsp
Bu kitap gerçekten de Mac ve Jim'in ağzından yazılmış bir komünizm, işçi hareketi ve devrim güzellemesi mi?  Öncelikle başta Sovyet bloğu olmak üzere yayınlandığı ülkelerde kitabın böyle algılanması biraz duygusal çarpıtmanın sonucu. Böyle olmasını isteyen gözler sermaye sahiplerinin saf kötü, işçilerinse saf iyi olarak çizildiğini görebilirler bu kitapta. Steinbeck'in sol görüşlere sahip olduğu bir gerçek. Öte yandan ben işçilerin ve "kızıllar"ın iyilik ve erdem timsali katıksız "iyiler" olarak gösterildiğini düşünmüyorum. Mac manipülatif, amaca ulaşmak için her yolu mubah sayan, öte yandan zaman zaman duygularına yenilen, "dava"ya odaklanıp diğer bütün başka şeyleri (ölenleri, bireylerin kayıplarını) gözden kaçıran bir adam. İşçiler aralarında dürüst-yalancı, pis-temiz, uysal-asi her tip adamın olduğu bir grup ama kimi zaman tembeller, bir hedef için çalışmaktansa anlık ihtiyaç ve arzularının peşinden gidiyorlar. Güvenilmezler, çıkarcılar, manipülasyona çok açıklar, dengesiz ve irrasyoneller. Böyle işçi güzellemesi olur mu?


İnsanın Bitmeyen Kavgası


Daha da önemlisi eğer Steinbeck kişisel görüşlerine yer verdiyse bunlar Mac'in değil, Doktor Bruton'ın ağzından çıkanlar. Doktor ne sermayedar ne de mavi yakalı. Ne kapitalizm ne de komünizm aklına yatıyor. O işin biraz daha felsefi tarafında. Bu bitmeyen kavgayı insanın içindeki iyi ve kötünün savaşı olarak görüyor. Kızılların aksine bireye önem veriyor. Grevde siyasi olayları, işçi sınıfının hareketlerini değil, bireyin toplum içindeki hareket tarzını ve kötü ile iyi arasındaki mücadelesini gözlemliyor. Grev kampında çalışmasının tek nedeni "insan"a şahit olma hevesi. Çünkü ona göre bu da onun bitmeyecek savaşlarından biri. İnsanın içinde kendine duyduğu sevgi ve nefret bir arada bulunuyor, sürekli çatışıyor ve biri diğerini dengeliyor. Bütün bunlar insanın kendi içindeki çekişmenin yansıması belki. Bu yüzden insan ancak son bir birey (kendisi) kalıncaya kadar herkesi yok ettiğinde huzur bulabilir. Bütün bunlar kitaba siyasiden çok felsefi bir alt metin kazandırıyor. Aynı iyi-kötü mücadelesini Fareler ve İnsanlar ile Cennetin Doğusu'nda da görmek mümkün.


Kayıp Cennet


İyi ve kötünün savaşı aslında kitabın adında da vurgulanmış. "In dubious battle" (Bimeyen Kavga) John Milton'ın 17. yüzyılda yazdığı, Lucifer'in Tanrıya isyan edip cennette savaş çıkarmasını ve sonunda kovulmasını konu alan Paradise Lost adlı şiirindeki şu mısralarda geçiyor: His utmost power with adverse power opposedIn dubious battle on the plains of Heaven.  Steinbeck kitabı üzerinde çalıştığı dönemde arkadaşı Wilbur Needham'a yazdığı bir mektupta bu satırları kastederek şöyle diyor: Yeni kitabım, Kayıp Cennet'in başında Lucifer'in 'ruhların kuşandığı sayısız güçten' bahsettiği pasaja atfen Bitmeyen Kavga* adını taşıyor.


Yine aynı şiirde "Daha iyidir hükmetmek cehennemde/Kulluk etmektense cennette" diyen Lucifer Steinbeck'e ilham veren mısralarda verdiği savaşı betimliyor ve "dubious" sıfatını uygun görüyor. Cennetin ovalarındaki "dubious" (şüpheli, belirsiz) savaş ikili anlamda kullanılıyor. Şeytan'ın açısından bakılırsa bu mücadelenin herkese açık, iki tarafın da galip gelebileceği bir  mücadele olduğu anlamı çıkarılıyor. Tanrı'nın açısından bakılırsa Şeytanın savaşı inanması güç, şüphe uyandıran, karanlık bir savaş. Steinbeck'in romanına ve romanda anlatılanlara da iki açıdan da bakmak mümkün. Herkesi ilgilendiren, herkesin kazanabileceği bir mücadele de denebilir, içinde bir pislik olan karanlık bir uğraş da... İsyancılar kahraman da olabilir, hain de...

Son söz: Okuyunuz efenim!


Not: Bence London tam da ikinci fotoğraftaki kel adam gibi biri, sadece biraz daha iri.


* Kitabın orijinal adı In Dubious Battle. Şiirde bu "Cennetin ovalarında şüpheli savaşta" şeklinde geçiyor. Kitabın adı ise yukarıda anlattığım çift anlamlı etkiyi verecek tek bir sözcük olmadığından belki de, Bitmeyen Kavga olarak çevrilmiş.

26 Şubat 2012 Pazar

John Ernst Steinbeck, Jr.

1962, New York      Kaynak: corbisimages.com
John Ernst Steinbeck Jr. ile evdeki kitaplıkta bulduğum Fareler ve İnsanlar'la tanıştım. Sonra İnci, Sardalye Sokağı, Yukarı Mahalle, Al Midilli, Alev, Cennet Çayırları ve benim hayatta en sevdiğim kitap olan Cennetin Doğusu geldi. Gazap Üzümleri'ni elime geçirdiğimde annem çok etkileyici ama üzücü olduğunu söyleyerek beni vazgeçirdi. Bir sefer de bir öykü antolojisini sırf içinde Steinbeck'in bir öyküsü (Cinayet) var diye aldım. Şimdi uzun aradan sonra Bitmeyen Kavga'yı okuyorum. Yine beğeniyorum, yine çok memnunum.

1962, New York    Kaynak: corbisimages.com
Her iki kitabın arasına bir Steinbeck sokuşturduğum, kendime bir iyilik yapmak istediğimde gidip bir Steinbeck kitabı aldığım günlerde garip bir şey oldu. Kitaplarını incelerken birden sert bakışlı, keçi sakallı, iri bir adam gördüm. Garip olan böylesine sıkı bir okuyucusu olmama rağmen ne hayatını ne yüzünü merak etmemiş olmamdı. Bir insanın yüzünden daha kişisel, daha çok şey anlatan, daha özel ne olabilir? Yazdıkları mı?

Sanırım öyleydi ki ona ulaşmak, onu hissetmek için hayat hikayesini okumama, fotoğraflarına bakmama, hakkında yazılanları okuyup yer aldığı programları izlememe gerek yoktu. Çünkü onun hayatı, kişisel tecrübeleri, ailesi, aralarında yaşayıp sevdiği insanlar, düşünceleri, değerleri, hissettikleri, her şeyi kitaplarında. Romanlarına konu olan mevsimlik işçiler, fakir köylüler, evsizler, meraklı çocuklar, yeni topraklara göç eden aileler, toprağa ağaç gibi kök salmış insanlar Steinbeck'in insanları. O onlardan biri. Onlar gibi yokluk çekmiş, ırgatlık yapmış, göçmüş, okumuş ama yarıda bırakmış, karavanına atlayıp kitaplarında bir şehir rehberi detayında işlediği Kaliforniya vadisini dolaşmış, dereden laboratuarlara satmak için kurbağa toplamış, cepheye gitmiş, Soğuk Savaş ABD'sinde sosyalist damgası yemekten korkmayıp işçilerin hakkını savunmuş,  ABD başkanına danışmanlık yapmış hepsini de yazmış. Hiçbir yerde yazmayan ama her gün her yerde yaşanan hayat mücadelesini ve sıradan insanların mucizelerini yazmış.

John Steinbeck kız kardeşi Mary ile al midilli "Jill"in üstünde, 
1909, Salinas, Kaliforniya.    
Kaynak: as.sjsu.edu/steinbeck/index.jsp

Sert bakışlı, mütevazı ve fotoğraflarının dörtte üçü sigaralı olan bu adam, 27 Şubat 1902'de muhasebeci bir baba ve edebiyat sever bir annenin çocuğu, Mary'nin ağabeyi, Esther ve Elisabeth'in kardeşi olarak dünyaya gelmiş. Çocukluğunu Kral Arthur'un efsanelerini okuyarak ve yaz aylarında çiftliklerde çalışarak geçirmiş. 14 yaşında yazar olmaya karar vermiş ama önce 5 yıl Standford Üniversitesi'nde ilgisini çeken dersleri alarak ama diploma almayı kafasına takmayarak okumuş. Bu dönemde bir laboratuarda asistanlık yapmış, New York'u tanımış ve yazdıklarını yayınlatamayınca Kaliforniya'ya geri dönmüş.

Manşet: "Onun kalemi bir sürü kılıçtan daha güçlü - John Steinbeck arka bahçeyi 
gösterinceye kadar Amerika ön verandasıyla gurur duyuyordu. 
Bugün iki film onun mesajını yayıyor" 
Gazap Üzümleri hakkında     
Kaynak:  aboutlux.com

1930'da ilk eşi Carol ile evlenmiş. Büyük Buhran döneminde ailesinin desteğiyle tam zamanlı yazmaya başlamış. İlk dikkat çekici kitabı Tortilla Flat 1935'te basılmış. Sonraki birkaç yıl ise Bitmeyen Kavga,  Gazap Üzümleri ve Fareler ve İnsanlar gibi üst üste başarılı romanlar getirmiş. Birçok eyalette yasaklanıp toplatılan Gazap Üzümleri 1940 yılında kurgu dalında Pulitzer Ödülünü kazanmış. 1941'de evliliği çatırdamaya başlarken yakın dostu Ed ile Kaliforniya Körfezi'ni bir karavanla dolaşmış. Daha sonra bu deneyim ona Sea of Cortez kitaplarını yazdırmış.

1942'de boşanmış ve aynı ay Gwyndolyn ile evlenmiş. 1943 yılında İkinci Dünya Savaşı'nda savaş muhabirliği yapmaya başlamış. Ay Battı ve Bombs Away gibi savaş temalı kitaplarına bakarak İkinci Dünya Savaşı'yla daha önceden ilgilenmeye başladığı söylenebilir. Akdenizdeki bu görevinde yaralanınca 1944 yılında görevinden ayrılarak ülkesine dönmüş. Bir Savaş Vardı ise bu döneminin sonucu olarak ortaya çıkmış. Aynı yıl büyük oğlu Thom doğmuş; 1946'da da John Steinbecklerin dördüncüsü.

Oğullaıyla birlikte; soldaki Thom, sağdaki John. 1954, Paris.
Kaynak: content.cdlib.org

1947 yılında Soviet Devrimi'nden sonra batılıların Soviet bölgesine yaptıkları ilk kültürel ziyaretlere katılmış; Batum, Tiflis, Moskova, Stalingrad ve Kiev'e gitmiş. (Bu döneme ait Robert Capa fotoğrafları) Bu tecrübenin de sonucu A Russian Journal olmuş. 1948'in Mayıs'ında romanlarında sık sık rol verdiği (Fareler ve İnsanlar'da Slim, Cennetin Doğusu'nda Lee, Gazap Üzümleri'nde Casy...), yakın dostu Ed'in ölmesi ve eşi Gwyn'in boşanma kararı alması John'u derin bir depresyona sokmuş. 1948 yılında "American Academy of Arts and Letters" üyeliğine seçilmişse de 1940'ların sonunda bir daha eski günlerine geri dönemeyeceği, Gazap Üzümleri'nin üzerine çıkacak bir eser veremeyeceği konuşuluyormuş.

Kaynak: digitalgallery.nypl.org
Kaynak: digitalgallery.nypl.org
1950'de ölünceye kadar evli kalacağı üçüncü eşi Elaine ile evlenmiş ve yeni kitabının hazırlıklarına başlamış. 1952 yılında yayınlanan Cennetin Doğusu edebiyat dünyasını sarsmış; Steinbeck kendisinin de "the big one"  (büyük olan) dediği, belki de kariyerinin en yetkin eserini vermiş. 1960 yılında ise kanişi Charley ile yine karavana atlayıp üç ay boyunca ABD'yi dolaşmaya başlamış. Oğlu Thom'a göre babası ölmekte olduğunu biliyormuş ve uzakta kalan gençliğine dönmek, son kez köklerine ziyaret etmek ve Amerika'yı görmek istemiş. 

Bu dönemini Travels with Charley kitabında anlatmış. Steinbeck'in yüzünü iyice Amerika'ya döndüğü bu dönemde siyasi yönünün daha görünürlük kazanması şaşırtıcı değil. 1950'lerde Demokrat Parti başkan adayı olmuş ve Birleşmiş Milletler'in kuruluşunda çalışmış siyasetçi ve diplomat Adlai Stevenson'a arkadaşı olarak danışmanlık yapmış olan Steinbeck, 1962-63 yılları arasında Demokrat Başkan John F. Kennedy'nin de Rusya nezdinde kültür büyükelçiliğini yapmış.

Steinbeck Nobel Ödülünü kazandıktan sonra "Ustaların Buluşması" çerçevesinde 
Lenin Ödülü sahibi Martiros Saryan'a poz veriyor. 1963, Moskova. 
Kaynak: chagalov.tumblr.com

Steinbeck'in güçlü ve etkili edebiyatının bir kanıtı olarak 10 Aralık 1962 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülünü alması Akademi tarafından şöyle açıklanmış: İsveç Akademisi bu ödülü John Steinbeck'e gerçekçi olduğu kadar hayal gücü de içeren, sempatik mizahı ve keskin sosyal kavrayışıyla seçkinleşen yazıları nedeniyle vermektedir. Steinbeck ise bu ödülü hak edip etmediği sorulduğunda alçak gönüllü bir şekilde "Açık yüreklilikle, hayır." cevabını vermiş. Bu ödülü ABD Kongresi Kütüphanesi Amerikan Edebiyatı Fahri Danışmanlığı (1963) takip etmiş.

Steinbeck'in Nobel Ödülü Töreni'ndeki konuşması.

Soldan sağa 1962 yılı Nobel Ödülü kazananları:
Prof. Maurice Wilkins (Psikoloji&Tıp), Dr. Max Perutz (kimya),
Francis Crick (psikoloji&tıp),John Steinbeck (edebiyat),
James Watson (psikoloji&tıp), Dr. John Kendrew (kimya).
Nobel Ödül Töreni, 1962, Stokholm.
Kaynak: cornellreading.typepad.com

Sosyal ve politik konularda her zaman aktif olan Steinbeck'in en yoğun şekilde siyasetle ilgilendiği dönem Nobel Ödülü sonrası yukarıda bahsettiğimiz Kennedy dönemi ve ardından iki dönem üst üste seçilen diğer Demokrat Başkan Lyndon Johnson dönemiymiş. Johnson'ın seçim kampanyası için resmi biyografisini hazırlayan Steinbeck, adaylığı kabul konuşması dahil birçok önemli konuşmayı kaleme almış. Emeği karşılığı para almamış. Çalışmalarında kendi değerlerini, siyasi görüşlerini, benimsediği politik tutumu da yansıtan Steinbeck başkana iletişim konusunda danışmanlık da yapmış.

Steinbeck, oğlu John (20) Vietnam Şavaşı'na gitmeden önce 
danışmanlığını yaptığı aile dostu Başkan Lyndon Johnson 
ile oval ofiste görüşürken. 
16 Mayıs 1966, Vaşington   Kaynak: wikipedia.com 
Beyaz Saray'da "kırmızı halı" muamelesi gören, başkan ailesinden sayılan, başkan için danışmanlık yaptığı zamanlarda bulunduğu şehirden özel uçakla aldırılan, Beyaz Saray'da konakladıkları gecelerde Johnsonların odasına en yakın odada kalan Steinbeck ve ailesi ile Johnsonlar arasında özel bir dostluk ve güçlü bir siyasi ittifak kurulmuş. Steinbeck 1964 yılında "Presidential Medal for Freedom"ı (Başkanlık Özgürlük Madalyası) almış. Denebilir ki bu dönem Steinbeck'in Amerika siyaseti üzerine düşüncelerin işleme ve toparla açısından verimli olmuş. Bunun en önemli meyvesi ise ölümünden önce (1966) basılan son kitabı olan Amerika ve Amerikalılar kitabıymış.  Aynı yıl Ulusal Sanatlar Konseyi üyeliğine de getirilmiş.

1968'e gelindiğinde Steinbeck zamanının dolduğunu hissediyormuş. Doktoruna yazdığı bir mekupta artık fiziki durumunun hayatta kalmasına izin vermeyeceğini iliklerinde hissettiğini yazmış. Sayılı fotoğrafında sigara içmeyen (İlk fotoğrafında boynunda belli belirsiz görülen ipin ucunda süslü bir çakmak var!) Steinbeck 20 Aralık 1968 tarihinde bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiş. Vasiyeti doğrultusunda yakılmış ve külleri Salinas, Kaliforniya'daki, ebeveynlerinin de yattığı aile mezarlığına gömülmüş...2004'te eşi Elain de öyle.

Bu büyük yazardan kalan, listesi aşağıdaki eserlere sayısız kısa öykü, senaryo ve romanlarından yapılan onlarca sinema uyarlamasını da eklemek gerek. Hatta bu uyarlamalardan bir tanesi de 1962 yapımı 'İkimize Bir Dünya' adlı Türk filmi.

Özetle;

Steinbeck, insanın ne kadar sıradan, sıradan insanların ne kadar önemli, önemli şeylerin ne kadar küçük olduğunu anlatan kitaplarında insanın hem en büyük felaket hem de tek umut olduğunu söyleyen; doğayı, toprağı ve canlıları sonsuz kere yücelten bir ses.

Bugün de onun doğum günü. İyi ki doğdun John! İyi ki yazdın!



Kitap Listesi:
  • Cup of Gold (1927) Altın Kupa
  • The Pastures of Heaven (1932) Cennet Çayırları
  • The Red Pony (1933) Al Midilli
  • To a God Unknown (1933) Bilinmeyen Bir Tanrıya
  • Tortilla Flat (1935) Tortilla Flat (Yukarı Mahalle)
  • In Dubious Battle (1936) Bitmeyen Kavga
  • Of Mice and Men (1937) Fareler ve İnsanlar
  • The Long Valley (1938)
  • The Grapes of Wrath (1939) Gazap Üzümleri
  • The Forgotten Village (1941)
  • Sea of Cortez: A Leisurely Journal of Travel and Research (1941)
  • The Moon Is Down (1942) Ay Battı
  • Bombs Away: The Story of a Bomber Team (1942)
  • Cannery Row (1945) Sardalya Sokağı
  • The Wayward Bus (1947) Tutku Otobüsü
  • The Pearl (1947) İnci
  • A Russian Journal (1948)
  • Burning Bright (1950)  Alev
  • The Log from the Sea of Cortez (1951)
  • East of Eden (1952) Cennetin Doğusu
  • Sweet Thursday (1954) Tatlı Perşembe
  • The Short Reign of Pippin IV: A Fabrication (1957) Kısa Süren Saltanat
  • Once There Was A War (1958) Bir Savaş Vardı
  • The Winter of Our Discontent (1961) Mutsuzluğumuzun Kışı
  • Travels with Charley: In Search of America (1962)
  • America and Americans (1966) Amerika ve Amerikalılar
  • Journal of a Novel: The East of Eden Letters (1969)
  • Viva Zapata! (1975) Viva Zapata
  • The Acts of King Arthur and His Noble Knights (1976)
  • Working Days: The Journals of The Grapes of Wrath (1989)
  • Steinbeck in Vietnam: Dispatches from the War (2012), Thomas E. Barden (Editor)