15 Haziran 2015 Pazartesi

Yeraltında Kırk Beş Sene: Bir Maden İşçisinin Anıları

Adından da anlayacağınız gibi bu kitap bir anı kitabı ama alışık olduklarınızdan değil. Bu kitapta ünlü birinin anıları veya çok mühim bir olaya dair anılar anlatılmıyor.  Bu kitap ancak kazalarla gündeme gelebilen, yüz yıldan fazladır onbinlerce insanın ekmek teknesi olmasına rağmen edebiyatımızda silik bir gölge olarak kalmış bir konuyu işliyor: maden işçileri.

Evvela kitabın yazarı önemli. Ahmet Naim 1921-1967 yılları arasında Zonguldak'ta maden ve madencilerle iç içe çalışmış bir yazar. Hem de önemli bir konuya parmak basan çoğu yazarlar gibi düşünceleri ve yazdıkları nedeniyle 3 kere tutuklanmış, yayınlanmamış tüm eserlerine 1971 sıkıyönetimi tarafından el konulmuş ve iade edilmemiş bir yazar.

Evrensel Basım Yayın'ın yaptığı baskıda iki küçük kitap yer alıyor. Yer Altında Kırk Beş Sene 1936 yılında Bartın gazetesinde tefrika edilmiş bir kitapçık. Kitap Devrek'in Çomaklar köyünden Ethem Çavuş'un 1886-1931 yılları arasındaki madencilik anılarından oluşan bir anı-röportaj.  İkinsici de Bir Yudum Soluk isimli 945 yılında Yedigün dergisinde tefrika edilmiş, Ethem Çavuş ve Ahmet Çavuş'un anılarının öykülenerek anlatıldığı bir eser. Bize yıllar öncesinden birinci ağızdan bilgi taşıyan, benzerinin olmadığını tahmin ettiğim önemli bir kitap.

Kitaptan çok etkilendim. Aslında kitabı okumaya başlamadan önce hazırlıklıydım, çok fena şeyler okumayı bekliyordum ya da ben öyle sanıyordum. Çok yanılmışım çünkü ne kadar da olsa Osmanlı Devleti'nin son döneminde bu topraklarda kölelik kurumu olduğunu öğrenmeyi beklemiyordum. Bu dönemde bölge insanları zorla Fransız sermayesinin açtığı ocaklarda, hiçbir hakka sahip olmadan, hatta yatacak bir yerleri bile olmadan, karın tokluğuna, ölümüne çalıştırılmışlar. Eskaza ellerine para geçecek olursa o da kelle vergisine gitmiş. Cumhuriyetten sonra ise bu sefer sömüren devlet olmuş, o ayrı.

Kitaptaki ilk fotoğraf; arabalar ve raylar tahta, ayaklar yalın.

Kölelik lafımı fazla bulanlar olabilir. Kölelik "kara derililere" özel, ancak şeker kamışı tarlalarında olan veya ayağa zincir vurulmadan işlemeyen bir sömürü değil. Kitapta işçilerin gazlı sulardan şişmiş tabanları kırbaçlanarak uyandırıldığı, işçiye kalacak yer verilmediği, her işçinin kalacak yerini saz ve çamurla kendisinin yaptığı, yapamayanların açıkta yattığı, ödemelerin kalay, basma gibi pazarda para etmeyen şeylerle yapıldığı, madenden kaçanların yakalanıp geri getirildiği yazıyor. Bunlar size de köleliği anımsatmıyor mu?

Kitapta anlatılanları gözünüzde canlandırmanıza yardımcı olan fotoğraflara yer verilmiş. Kitap yerel-madenci jargonu ve ağzıyla dolu. Bu kitabın bu sade ve yerel anlatımı kitabı özgünleştirmiş. Ahmet Naim'in anlatımı aynı zamanda çok etkileyici. Anlattıkları zaten çok dokunaklı şeyler ama onun şiir gibi ritmik ve süslü demeyeyim ama incelikli dili, kitabın beni daha çok etkilemesine neden oldu.

Kitapta çarpıcı bulduğum, herkese anlatmak istediğim çok şey var. Mesela para karşılığı maden bacalarında biriken grizuyu patlatıp şanslıysa kalan, çoğu zaman ölen fedailer, mesela şimdi kadınlara her türlü acizliği yakıştıranlara inat ileri yaşlarında yer altında çalışan kadınlar, mesela daha 14 yaşında göçükte kalıp havasızlıktan kazmasını ısırarak kulaklarından kan akıtarak ölen çocuklar... Ama buna ne yerim yeter ne de Ahmet Naim gibi anlatabilirim. Yeraltında Kırk Beş Sene: Bir Maden İşçisinin Anıları 119 sayfalık minicik bir kitap. En iyisi siz okuyun, okutun.

14 Haziran 2015 Pazar

Oyun Atölyesi'nde Nehir'i izledim...

Çok sıradandır bazen hayat, basittir. Siz ne kadar hayal kursanız ve beklentilerinizi üst seviyeye çıkarsanız da o yine kendi bildiğini okur. Mesela bazen  en heyecan verici anlar bile sanki daha önce yaşanmış gibi gelir insana, belki de yaşanmıştır gerçekten de...
Kadın erkek ilişkileri zaten böyledir. Değil midir?

Nehir-Oyun Atölyesi*

Çevrenize bir bakın, aşkından ölebilecek gibi hisseden bir çok kadın görürsünüz. İlişkisini hayatının merkezine koymuş, deli divane dolaşan; ama aşkından ölebilecek gibi hisseden ve öyle davranan erkek sayısı biraz daha azdır sanki. Acaba neden böyledir? Hızlı hızlı yanıtlayabilirim bu soruyu, çoğunuz aynı benim gibi hiç düşünmeden hızlı hızlı benzer bir cümle söylersiniz:

Çünkü kadınlar her türlü ihtiyacını öncelikle “aşk” dahilinde gidermeye programlanmıştır, bir sonraki “level” ise kendilerini güvende hissedecekleri evlilik, yani kutsal aile bağıdır.
Erkeklerse aşkı kendi cisimlerinden soyutlamayı genelde iyi bilirler... “

Ayça Bingöl-Haluk Bilginer- Oyun Atölyesi*

Bir kadın, yemek yediği ve hatta üzerine geceyi birlikte geçirdiği adamdan ertesi gün yüzükle ilgili bir şeyler duymak isterken, adamsa sadece ona göstermek istediği bir çocukluk anısı olduğunu, bu anısını karyolanın altında bir kutuda sakladığını söyleyebilir. Kadın, özel bir gece geçirdiği, o gece içinde kendisini sevdiğini söyleyen erkeğin, karyolanın altından çıkacak kutuda kendisi için bir yüzük sakladığını düşünebilir ve hatta o kısacık zaman dilimi içinde giyeceği gelinliğin modelini bile tasarlamış, gelin topuzu için bir an önce saçlarını uzatması gerektiğine bile karar vermiş olabilir. Evet karyolanın altında bir kutu olabilir gerçekten de, içinde kocaman taşlı bir yüzük hayal eden kadın, aradığından daha büyük bir taş görünce afallayabilir. Neden afallamasın ki, çünkü kutunun içinde kocaman bir taş görmüştür, bildiğiniz taş hem de! Kadın bozuntuya vermeyebilir, ne diyeceğini de bilemeyebilir, adamsa kendi oyunu içinde mutludur muhtemelen. Ritüel tamamlanmış, kadın “tek taş”ını da almıştır, daha ne yapacaktır ki adam?

Ayça Bingöl-Haluk Bilginer- Oyun Atölyesi-Nehir*

 Ben şahsen satırlara ve satır arasında anlatılanlara hayran kaldım. Jez Butterworth, iyi bir metin yazmış gerçekten de.  Kadın erkek ilişkilerine, insanın kendi içindeki yalnızlığına, belki bencilliğine, aslında iç dünyasına demek daha doğru olacak sanırım, kendi aynasını tutmuş. Ben yansımaları sevdim.. Çeviren Hira Tekindor'un da hakkını teslim etmek gerekir elbette...

Oyun Atölyesi-Nehir*

Bir çocuk düşünün, hayatının ilk balığını tutmuş, çok heyecanlı, kendini büyümüş gibi, kocaman balıklar tutan amcası gibi, daha doğrusu önemli gibi hissediyor. Derken ne oluyorsa oluyor, balık kayıp gidiyor kucağından, ağlıyor “ne olur gitme!” diyor balığın ardından. Akşam oluyor, sanki bütün bu kötü şeyler hiç yaşanmamış gibi afiyetle yemeğini yiyip mutlu mutlu uyuyor çocuk. Şimdi de bir adam düşünün, hayatının kadınını arayan. Bir kadın geliyor ve sonra terkedip gidiyor. Elinden kayan balığa ağlayan çocuk gibi azıcık ağlıyor adam ve hemen sonra kaldığı yerden hayatına devam ediyor. İnsan ister istemez afallıyor ve ayılıyor sonrasında.. O çocuk aslında o balığı istememişti, aynı o adamın o kadını istemediği gibi... Sahte gözyaşlarının insanın göz pınarındayken kuruyuvermesinden daha normal ne olabilir ki! İkisinin de aradığı bambaşka şeylerdi çünkü.. Adam kadını değil, çocuk balığı hiç değil...

Nehir*
Öyle adamların, kadınları kandırmak için genelde sabit bir hikayesi de olur. Yani işte ne bileyim çok etkilendikleri bir çocukluk anısı vardır mesela, ya da ezberledikleri iki şiir, ya da altında uyudukları bir ağaç... Çok da önemli değildir bu hikayede ne anlatıldığı, gerçek de olabilir, kurgu da olabilir. Önemli olan tek şey, adamın kendini özel hissetmesidir o hikayeyi anlatırken; ha pardon bir de karşısındaki kadını etkilemek ister. Kadınsa genelde zavallıdır, etkilenmiş gibi yapar. Hiç ilgisini çekmeyen bir konu da olsa adamın anlattığı, adamın gözünün içine bakarak pür dikkat dinler, arada çok eğleniyormuş gibi kahkahalar bile atar. Çünkü birine sığınma ihtiyacı hissediyordur muhtemelen. “O adamı etkilerse belki yuva kurabilirler birlikte” hayali geçer, belli belirsiz de olsa usundan.

 Bu tip erkekler, karşılarındaki kadına bir şeyler öğreterek de egolarını okşamayı ihmal etmezler. Öyle ya kadın dediğin nedir ki? Adamdan daha az bilgisi olan, adamın her anlattığı hikayeyi dinlemek zorunda olan, adamın içgüdesel ihtiyaçlarına cevap vermekle yükümlü, adamın canı istediğinde çağırıp canı istediğinde gönderdiği bir ŞEYdir kadın.. Hatta kadın dediğin kafasız bir şeydir, sadece vücuttan ibarettir. Oyunda, özellikle de adam, kırmızı elbiseli kadın resmi çizip kafasını karaladığında bunu iliklerime kadar hissettim, daha doğrusu yazar Jez Butterworth ve yönetmen Haluk Bilginer bana çok iyi hissettirdi bunu.
Nehir*

Peki ama adam suçlu mudur gerçekten de? Yani aşkı arıyorsa, bulamıyorsa, çok denediyse ve bir türlü hissedemediyse ve vazgeçmişse, artık boşvermişse, ânı yaşamaya karar vermişse, kendini bir nehrin akışına bırakır gibi bırakıvermişse kadınların kollarına, hayatına davet ettiği kadınlar, hep aynı gibi davranıyorlarsa, adamı etkilemeyi başaramıyorlarsa, adam ne yapabilir ki? Çaba sarfetmeyi bırakır, otomatiğe bağlar, hep aynı müziği dinler, kadınlara hep aynı hikayeleri anlatır, hep aynı şarabı içer, hep aynı balığı yer... Adam suçlu mudur gerçekten de?
Kimilerine göre bu sorunun yanıtı evet, kimilerine göre hayır. Daha doğrusu kendi hikayenize ne kadar değmişse adam, o kadardır!

Ben bu oyunda anlatılanları çok derin ve çok dolu dolu buldum, hiç ama hiç sıkılmadım izlerken, bilakis metni noktası virgülüne kadar iyi algıladığımı sanıyorum. Bir çok yerde güldüm, kahkaha attığım zamanlar da oldu, düşündüm, üzüldüm, sevindim, şaşırdım... Yani bu oyun bir çok duyguyu aynı anda yaşattı bana. 

Modern tiyatro metinleri noktalı virgülle bitmeli” demişti “Modern Tiyatroda Önermesiz Metin Yazarlığı” dersi aldığım sevgili hocalarım Serhan Alben ve Sercan Alben. Bu metin tam da öyle bitti. Yani, ben ne hissettiysem sonu oydu oyunun, siz ne hissederseniz size göresi mutlaka farklı olacaktır. Zaten aşkın tam olarak ne demek olduğunu kim bilebilir ki?

Merak unsuru oyunun sonuna kadar devam ediyordu. Finalde ters köşeye yatmadık gerçi ama beklenmedik bir sürprizle bitti oyun. Çatışmalar yerli yerinde ve dozundaydı. Yanılmıyorsam 4 sahne vardı, oyun  tek perde ve olması gereken gibi yetmiş dakikaydı..

Dekor muhteşemdi, gerçek bir dağ evi gibi nemli ahşap kokusunu, doğranan salatalığın kokusunu bile hissedebildim ikinci sırada oturduğum için. Oyuncuların yediği balığın üzerinden dumanlar çıkıyordu, o derece gerçekti her şey.. Müzikler, ışıklar ve oyunun sonunda ayakta alkışlanan Haluk Bilginer,Ayça Bingöl ve Canan Ergüder müthişti..

Sezon bitti yanılmıyorsam, ama yeni sezonda Oyun Atölyesi'nde Nehir'i izlemenizi tavsiye ederim ben.

Yaşasın sanat ...


* Fotoğraflar Oyun Atölyesi web sayfasından alıntıdır. 
* "Modern Tiyatroda Önermesiz Metin Yazarlığı" dersi almak isterseniz, www.tiylab.com 'a göz atın.  

9 Haziran 2015 Salı

Yine yollardayız. Yakında Hollanda, Belçika, Almanya yazılarıyla buradayız. Takipte kalın...

4 Haziran 2015 Perşembe

Şirincikler oldu mu, gargameli kovdu mu hey hey hey!


Bir varmış bir yokmuş, bazıları mavi, bazıları yeşil, bazıları pembe, bazıları turuncu renkli şipşirin yaratıkların yaşadığı kocaman bir köy varmış. Yıllar önce köylerini kara yürekli emperyal kasabalıların saldırısından kurtarmak için savaşmışlar. Bir dönem kendi yağlarıyla kavrularak mutlu mutlu yaşamışlar da.. Ama bilirsiniz mutlu hayatlar, masallarda ve hikayelerde bile pek uzun sürmez. Ya babaanne görünümlü kurt gelir, ya kıpkırmızı elma ile prensesi kandıran kötü kalpli cadı çıkar, ya da kıskanç üvey anne devreye girer. İşte bizim rengarenk şipşirin köye de Gargamel'giller dadanmış.



İlk zamanlar bizim saf ve temiz yürekli şirinler inanmış bu gargamelgillere. Gargamellerin kırmızı kurdela keserek açılışını yaptığı büyülü çeşmeden akan su, hoş görünmüş bizim saf şirinlere. Zaman içinde gözünü para hırsı bürümüş gargameller, köyün bütün güzelliklerini yavaş yavaş ele geçirmeye başlamışlar. Başlarda hiçbir şeyin farkında olmamış şirinler, çünkü gargamel onlara kıpkırmızı bir elma şekeri dağıtıyormuş her gün. Bizim şirinler ise afiyetle ve ağızlarının suyu akarak yedikleri elma şekerinin aslında onları aptallaştırdığının hiç farkında değilmişler ne yazık ki!



Gargamelgiller ve onlar gibi gözünü para hırsı bürümüş yaratıklar yüzünden köyün eski güzelliğinden, estetiğinden ve yeşilliğinden pek bir eser kalmamış maalesef. Ve bir sabah uyandıklarında kendilerini tanıyamamış şirinler. Eskiden birbirlerine sevgiyle bakan mavi şirinler, yeşil şirinlere öfle ile bakıyormuş artık; pembe şirinler turunculara ağaçlardan kopardıkları kuru dallarla saldırıyorlarmış. Şirin köyü savaş alanına dönüşürken gargamelgiller ise altınlarını mücevherlerini sevip okşamakla meşgulmüşler.



Bu öfke ve kindarlık yıllarca sürüp gitmiş. Ta ki bir ağaç, kendini ve canını ortaya atana kadar! Gargamel, her zamanki oburluğu ile köyün son kalan ağaçlarından birini kesip yerine kendisine kırmızı mantardan yazlık köşk yapmayı düşünürken, ağaç birden konuşmaya başlamış:
Artık yeter, beni ve hiç bir ağacı kesemezsin!”

Gargamel şaşırmış, biraz da korkmuş. Böyle bir tepkiyi beklemiyormuş çünkü. Elma şekeriyle uyuttuğu şirinler hiçbir yaptığına ses çıkarmıyormuş ki yıllardır! “Amaan!” demiş, “Bir tanecik ağacı susturamaz mıyım!” Tam ağaca baltasını uzatıp kesmeye kalktığında ise bir mucize olmuş. Pembe şirinler ağacın önüne kendilerini siper etmişler. Ardından yeşil şirinler onları takip etmiş, ardından maviler ve turuncular; derken kahraman ağacın önünde binlerce rengarenk şirinden bir duvar örülmüş adeta.



Gargamel bağırmış, çağırmış, askerlerine emirler yağdırmaya başlamış. Ama o da ne! Daha öncesinde bir dediğini iki ettirmeyen gargamelin askerleri, birer birer arkalarını dönmeye başlamışlar. Gargamel çıldırmış, “neden, neden, neden!...” diye kendi kendine bağırıp dövünürken derinlerden bir ses gelmiş :

Gargamel bir şeyi atladın, o şirinleri uyutmak için tonlarca alıp depoladığın elma şekerleri var ya, onların son kullanma tarihleri geldi artık! Bilirsin, bu dünyada her şeyin bir son kullanma tarihi vardır; ama sen o kadar zengin ve güçlüydün ki, bu küçücük detayı düşünemedin. Maalesef elma şekerlerin artık şirinleri aptallaştıramayacak. Ve biliyor musun, senin de son kullanma tarihin çok yakın! Çünkü elma şekerlerine yaptığın büyü bozulurken, kendin de hızla yok olmaya başladın. O elini uzatıp kesmeye kalktığın ağaç var ya, kötüleri yok eden hayat ağacıydı! Yok oluyorsun artık Gargamal ha ha ha!”

Gargamel ürkmüş, sağına soluna bakmış, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışmış, ama kimseyi görememiş. Bu sefer bir kahkaha sesi daha işitmiş, o davudi ses konuşmuş tekrar:

Benim kim olduğumu merak mı ediyorsun, ben bu köyde yaşayan şirinlerim!”

Nasıl yani, bütün köy tek ses olmuş benimle mi konuşuyor yani, saçmalamayın be!” diye bağırmış gargamel çaresizce. Cümlesini bitirememiş, çünkü oracıkta erimeye başlamış bir elma şekeri gibi. Gargamel eridikçe yere katran karası bir siyahlık yayılıyormuş. O siyahlık yavaş yavaş buharlaşmış ve şirinler köyünde gargamelin izi bile kalmamış sonra...



Aradan uzuuuun yıllar geçmiş, o gün bugündür rengarenk şirinler köylerinde mutlu mutlu yaşıyorlarmış. Hatta bu pazar günü şirinköyde seçim bile varmış biliyor musunuz, şirincikler neşe içinde oylarını verecekler ve mutluluk saçan şarkıları yükselecekmiş ağaç dallarının arasından...



Batum Gezisi 3. Bölüm

Batum'da nereler gezilir, neler yapılır?
Daha önceki yazılarda da bahsettiğim gibi benim gibi müze gezmekten hoşlananlar Batum'da istediklerini pek bulamayacaklar. Ben iki müze gezdim ama pek memnun kaldığımı söyleyemem. İlk gezdiğim müze tarih ve arkeoloji müzesiydi ama bulmak gerçekten de çok zor oldu.

İlk müze

İlk başta elde harita baya bir dolaştık sokakları, herkese sorduk ama ingilizce bilmeme problemlerinden dolayı pek başarılı olamadık bulmakta. En sonunda bir bakkala sorup, duruma göre vazgeçmeye karar verdik ama sormaz olaydık. Bakkalın önünde oturanlardan biri istemediğimiz halde ben sizi götürürüm diye tutturdu. İstemedik çünkü adam öğlen vakti zil zurna sarhoştu ve biz bir türlü ikna edemedik onu. İşin kötüsü ne o bizi anlıyordu ne de biz onu ama adam durmadan konuşuyordu ve ısrarla da cevap bekliyordu. Ne hikmetse o kafayla bizi müzeye götürdü. Biz de teşekkür ettik ama adamın peşimizi bırakmaya niyeti yoktu. Mecburen ona da bilet aldık ve ve yine anlamadığımız halde bize müzede kendince rehberlik etti (Bu arada müze görevlileri de adamı uzaklaştırmaya çalıştı bizden ama o ustalıkla hepsini ekarte etti).

Balina

Yarım yamalak müzeyi gezdikten sonra e hadi artık sen git türünden birşey dedik adam inat edince eline biraz para verip, hadi sen birşeyler iç sağol vs. dedikten sonra bizi bıraktı ama onda da baya pazarlık etti para için. Bu müzede pek görecek bişey yoktu açıkçası tek enteresan olan şey arka bahçede bulunan yaklaşık 20 mt'lik bir balina iskeletiydi.


İkinci gezdiğim müze ise resim - heykel müzesiydi ve ilkine göre daha iyiydi. Tablolar biraz bakımsız dursa da gürcü sanatçıların eserlerini tanımak hoş oldu. Bina da daha önceki müzeye nazaran çok daha bakımlıydı.

Batum Bulvarı




Batum'da bence akşamları yapılacak en keyifli şeylerden biri Batum sahilde bulunan parklarda vakit geçirmek oldu. Her yer cıvıl cıvıl. Kurulan havuzlarda akşam dokuzdan sonra ses ve ışık gösterileri düzenleniyor ve gerçekten de çok güzel. Havuzdaki fıskiyeler müziğe göre su fışkırtıyor ve güzel ışıklandırmanın da etkisiyle çok güzel görünüyor (yeni Batum bölgesinde bu gösteriler çok daha büyük havuzlarla sergileniyor. Old town tarafı daha mütevazi). Ayrıca yine bu parklarda birçok gösteri sanatçısı da oluyor geceleri. Kuklacılar, dansçılar, ressamlar, şarkıcılar ne ararsanız var. Fakat bizim en ilgimizi çeken her gece aynı yerde canlı müzik eşliğinde kafkas dansları yapan 20'li yaşlardaki gençler oldu. Neredeyse her gece onları izlemeye gittik. İzleyen halkın da katılımıyla çok keyifli danslar yapıldı.
Sahil tarafında kurulan panayırlarda da çok keyifli saatler geçirdik.

Piazza Batumi

İşte o saat, figür ve çanlar

Piazza Batumi de sık sık gittiğimiz yerlerden oldu. Eski Batum tarafında bulunan bu meydanın en büyük özelliği çeşit çeşit cafe-restoranı içermesinin yanı sıra devamlı canlı müzik olması. Hem de son derece ustaca çalınan, rahatsızlık vermeyen bir müzik. Bunun dışında meydanda bulunan saat kulesi de enteresan. Her saat başı çaldığında içinden figürler çıkıyor ve küçükten büyüğe sıralanmış çanlar melodi çalıyor. Son derece hareketli olan bu meydanı da öneririm (hatta son gece defile bile vardı).

Batum'da deniz, plaj vs...


Batum tam anlamıyla bir sahil şehri boydan boya bütün sahilden denize girilebiliyor. Pier Batumi tarafı neredeyse tamamen halk plajı ve ücretsiz. Su inanılmaz temiz ama birden derinleşiyor. Sahil çoğunlukla taşlık. Biz Hem otelin havuzuna girdik hem de plajlara gittik. İlk gittiğimiz plaj kaldığımız otel olan Radisson'un plajıydı (iveria beach) ve giriş kişi başı 15 lari kadardı (15 x 1,6) bu fiyata havlu şemsiye ve şezlong dahildi. İkinci plaj ise Alfabe kulesi'nin yanında olan yine paralı girilen Mandarin Beach'di ve aynı fiyat ve hizmetler geçerliydi. İki plajda da içki vs. kapıda verilen paraya dahil değil ama pahalı da değil.


Bu arada gürcüler alfabeleriyle övünç duyuyorlar ve üzerinde her harfin yer aldığı bir de kule dikmişler sahile. Sahil kısmında kuleyi gördükten sonra bir benzeri Londra'da da olan büyük dönme dolap'a binip (55 m. yüksekliğinde) bütün Batum'u yukarıdan izleyebilirsiniz.

Batum Botanik bahçesi




Ne olur ne olmaz bakışıyla ben...

Batum botanik bahçesi şehrin oldukça dışında. Bu yüzden şoförümüz Edo'yla gittik oraya. Devasa bir alan ve gez gez bitmiyor açıkçası. Yorulanlar yada yaşlılar için elektrikli mini tren gezdiriyor içeride. Tamam çok güzel, yemyeşil ama ben biraz sıkıldım açıkçası burada. Zaten Batum'un her yeri park, her yeri yemyeşil. Tek enteresan olan şey kolumuzda poz veren Şahin (ama o da biraz ürkütücüydü) Hem çok ağırdı hemde pençeleri inanılmaz sıktı kolumu. (ona da 5 lari verdik galiba fotoğraf için) ve devasa kökleri olan ağaçlardı. Giriş yanlış hatırlamıyorsam yabancılara 14, gürcü vatandaşlarına 8 lariydi.

Heykeller
Ali ve Nino

Poseidon


Batum'da her yer heykel dolu bunların en bilinenleri. Medusa heykeli, Poseidon heykeli ve elbetteki Ali ve Nino. Ali ve Nino klasik kavuşamayan aşıkların hikayesi. Buradaki heykel ise gitgide birbirine yaklaşıyor ve yanlış hatırlamıyorsam on dakikada bir iç içe geçiyor. Güzel olan şeyse insanların bu iç içe geçme sırasında alkışlaması onları. İnsanın yüzünü gülümsetip, kalbini aydınlatıyor...
Astronomik saat kulesini, Büyük katedrali de mutlaka görün. Özellikle katedral'in büyüleyici bir havası var...
Katedral

Bunun dışında Batum yunuslarıyla övünen bir şehir. Şehrin ambleminde bile yunuslar var. Yunus gösterileri de şehrin önemli simgelerinden izlemek isteyenlere. Casinolar ise yine vakit geçirilecek yerlerden. Canlı masaları bilmem ama kollu makinelerde bet'ler çok yüksek değil ama Aklınıza Kıbrıs'ın lüks casinoları gelmesin burada. Biraz da temkinli olmakta yarar var ortamdan dolayı. Maalesef biraz kötü işler dönüyor buralarda (kızlarla ilgili anlarsınız). Hatta bir akşam benim yanımda oturan ve devamlı muhabbet etmeye çalışan bir kadının patronları olduğunu anladık son anda ve çok huzursuz oldum açıkçası.

Özetlersek...
Teneke Ev

Ben Batum'u çok sevdim. Hatta o kadar sevdim ki bu yaz tekrar gitmek istiyorum. Onca fakirliğe rağmen çalışkan, güleryüzlü insanlarını, cıvıl cıvıl sokaklarını, ufacık şeylerden mutlu olduklarını görünce kendimi sorguladım bir bakıma (Gürcüler maalesef fakir bir halk. Yeni yeni bir şeyler yapılıyor ülkede gelişme adına. Gürcistan'da sigorta, emeklilik gibi şeyler olmadığı için herkes yaşamak için çalışmak zorunda. O yüzden de özellikle Türkiye'de çocuk, hasta bakımı için çalışıyorlar. Maaşlar çok düşük. Edo'nun anlattığına göre hükümet çalışanları harici en yüksek maaş kalp ve beyin üzerine çalışan doktorların. O da türk parasına göre en fazla 5000-6000 civarı. Üniversiteler ve sağlık hizmetleri paralı, ilaçlar çok pahalı. Polis olmak için bile paralı okula gitmek zorundasınız ve okulun yıllık ücreti alacağınız maaştan fazla. Bir tarafta son derece lüks yeni binalar, bir tarafta da teneke kaplı evlerle tam bir curcuna burası). Velhasıl kelam gidin, görün Batum'u. Benim kadar sevmeseniz bile pırıl pırıl bir denize girip, o güzel şaraplarının, peynirlerinin tadına bakın...

Bizi gezdiren Gürcü şoförlerimizin iletişim numaraları
Koba (bizi trabzon havaalanından alıp Batum'a götürdü. Az türkçe biliyor)
+995555 21-81-82
Edo (Batum'dan Trabzona götürdü ve Batum içinde ve çevresinde gezmek istediğimiz uzak yerlere götürdü. Çok iyi türkçe biliyor, birkaç sene türkiye'de çalışmış ve çok sevimli, düzgün bir adam)
(+99593-12-66-01)

2 Haziran 2015 Salı

Konstantiniyye Oteli'nin Açılışı'na katıldım...



Evet ben de oradaydım. Açılışa davet edilen şehrin 300 “seçkin” kişisinden biri miydim, hayır değildim. Ama olsun, katıldım kaçak da olsa! Kitap sayfası şeklinde dizayn edilmiş masaların aralarında süzülerek dolaştım, bütün konuşmalara şahit oldum, ortamın havasını soludum. Beni kimseler görmedi...

Ömer Zülfü Livaneli de masaların arasında dolaşıyordu, ben O'nu gördüm. Hatta aralarda fısıltı ile konuştuk bile. Yıllardır her yazısını, her şarkısını, her filmini takip etmeye çalıştığım, en sanatçıkişi O, benim için.

Bir ara, ne zamandı, evet hatırladım şimdi, 30. sayfada dolaşırken, müziğin etkisine o kadar kapılmışım ki, etrafta “'Aa Bach'diye seslenen yarı bilmişlere'Hayır Pachabel'in Canon'u' diye cevap veren çok bilmişlerin” sesini duyunca biraz gürültü ile gülmüşüm de uyardı beni. “Sessiz olmalısın” dedi, sustum utanarak...


Çok heyecanlıydım, Zülfü Livaneli'nin yazdıklarını okurken nasıl heyecanlanıyorsam öyle bir ruh halindeydim.. Hem masaların arasında süzülerek dolaşıp konuşulanları dinliyordum, hem de elimdeki fosforlu kalemle anlamadıklarımın, ya da önemli bulduklarımın altını çizmeye çalışıyordum. Bir taraftan çağımızın en bilmiş şahsiyeti Google'a danışıyor, notlar alıyor, bir taraftan da konuşulanları kaçırmamaya çalışıyordum. Zülfü Livaneli benim bu halime gülümsüyordu, farkına vardım. Ama beni takdir de etti sanki, bunu da hissettim. O da beni görüyordu bilyordum, aynı Zeki Müren'in televizyondan hepimizi gördüğü gibi...
Yine bana o kadar çok şey öğretti ki... Yeni yeni kavramlar, yeni yeni tarihi bilgiler, yeni yeni kitap adları, yeni yeni müzikler... İçim kıpır kıpır o nedenle. Hangi birini anlatsam, nerden başlasam...

Mesela bizim kız Zehra bir ara Sadece Türkiye'nin değil, dünyanın da İDİOKRASİdönemine girdiğini düşünüyordu. O açılışta sadece konuşmaları değil, düşünceleri de duyabildiğim için hemen ayırt edebildim bu daha önce duymadığım sözcüğü. Danıştım elbette Google'a, idiokrasi, geri zekalıların egemen olduğu toplum düzeni demekmiş.Tam ben ne demek olduğunu kavramaya çalışırken salona giren imparatorla birlikte Dvorak'ın Yeni DünyaSenfonisiadlı ihtişamlı müzik çalmaya başladı gümbür gümbür. İmparatordu ne de olsa, kim diye sormayın, açılışa gelseydiniz bilirdiniz. Aslında açılış hâlâdevam ediyor kitapçılarda,
gidin kendi gözlerinizle görün!

Şehrayin dedi bir ara Livaneli, ne güzel bir sözcük dedim, bozuntuya vermedim tabii ki bilmediğimi, hemen gizlice baktım anlamına, “bir olayı kutlamak için şehrin ışıklandırılarak şenlikler yapılması”demekmiş. Gerçekten de Şehrayin havası vardı o gece..

Herkes birşeyler söylüyordu, sanki İstanbul'un bütün nev-i şahsına münhasır karakterleri toplanmıştı o açılışta. Livaneli ne kadar özenli hazırlamıştı konuk listesini... Her masada ayrı bir muhabbet, hangi birini dinleyeceğimi şaşırdım. Burjuvalardan oldum olası nefret eden genç yazar adayı, gecenin DJ'i Emre'ye kulak verdim bir ara: “Kapitalizmin mal satmak için kullandığı sözcüklerin başında aşk geliyor, aşktan kusacak hale geldik”diyordu. Çok konuşup Zehra'yı kızdırsa da bence doğru şeyler söylüyordu bu Emre. Ben de aynen öyle düşünüyorum, kapitalizm bizim en naif duygularımızı sömürüyor, yalan mı?

Zehra ile Emre'nin aşkına mutlaka tanık olmalısınız siz de, onların aşkı öyle böyle değil çünkü, yaşadıkları tam bir TOMA Romantizmi! Benden bu kadar duyabilirsiniz, dedim ya, katılın açılışa kendiniz tanık olun onların aşkına. Fazla dedikodu yapmaya niyetim yok, ayıp olur Livaneli'ye... Ben en heyecanlandığım anları anlatmaya çalışacağım size.

Bir ara, 4 numaralı yuvarlak masanın tam yanından geçiyordum ki, geçemedim.. Yapsat zengini Hulusi Ağa ile tarih profesörünün kulağıma çalınan konuşmaları hem komikti hem de çok tanıdık geldi, orada kalakaldım.. Gülerken ses çıkarmamak için kendimi zor tuttum. Ne konuştuklarını söylemeyeceğim elbette. İçinizden bazılarınız bana çok kızıyor bliyorum ama dedim ya, anlatamam, gidin kendiniz görün... Bu arada itiraf edeyim ben daha önce Victory Dönemi romancılarından Anthony Trollope'yi hiç duymamıştım. Zülfü Livaneli oradan göz kırptı; “olsun, şimdi duydun işte” dedi. Ergun Bey orijinalinden okuyormuş! Ergun Bey'i tanıtmadım mı size, Zehra'nın patronu!

Livaneli ile olan bağlarım sıkıdır demiştim ya, her seferinde bozguna uğrarım, sanki suratıma çarpılır bir şeyler, O'nun engin bilgisinin kıyısından köşesinden yararlanmaya çalışırım.
Hiç unutmam, yıllar önce bir TV programında Livaneli müzik hakkında konuşuyordu. Anlatırken arada şöyle bir cümle geçmişti: “Mesela Sabahat Akkiraz'ın billur gibi sesini çoğu genç hiç duymamıştır!”İşte o duymayanlardan biri de benim diyerek hayıflanmış, kendimden adeta utanmış, ertesi gün gidip hemen Sabahat Akkiraz albümü almıştım. O zamanlar daha milletvekili olmamıştı tabii ki Akkiraz, tanımıyorduk, bilmiyorduk billur sesini. Bunu neden mi anlatıyorum, o gece Emre türkülerimiz, Anadolu Kültürü ve müzik hakkında o kadar güzel şeylerden bahsediyordu ki, aklıma yıllar öncesinin bu anektodu geldi. Emre'yi dinlerken sanki Livaneli'yi dinliyor gibiydim, tabii ki esprilerini de esirgememişti. Mesela Çökertme türküsüne hiç O'nun anlattığı açıdan bakmamıştım daha önce, ilahi Emre, sen çok yaşa e mi...

Bir ara salondan mutfağa doğru süzüldüm. Garson Garip'le tanıştım, içerideki ihtişamlı hayatın tam da kıyısında gibiydi, yüreğimi burdu hikayesi.. “Allahım beni kendimden koru”diye dua eden Mahinur Hanım'ın öyküsü ise bir tokat gibi çarptı yüzüme. Yeri gelmişken söyleyeyim,“Andouillette”gibi adını daha önce duymadığınız yemeklere hemen saldırmayın sakın. Hele benim gibi yemek konusunda nane molla bir yapınız varsa, hiç yanaşmayın. Zira Fransız restoranlarının en pahalı yemeklerinden olan Andouillette, anladığım kadarıyla bağırsağın içine domuzun eti, iç organları ve hatta kanının bile doldurulduğu bir çeşit kokoreç gibi bir şeymiş- ki ben kokoreçi de ağzıma süremem, bunu düşünemiyorum bile! (Evet iğrenç oldu bu tanım, yazıya da yakışmadı farkındayım ama kusura bakmayın, bu yeni öğrendiğim bilgiyi sizinle paylaşmak zorundaydım, sadece sorumluluk hissettiğim için yani, yanlış anlaşılma olmasın.)

Peki peki, konuya dönüyorum hemen...
Daha kimler vardı kimler, ne hikayeler anlatıldı o masaların arasında. Mesela bir gazetecenin Roboski söyleşisinin yayınlanmayan bölümlerini dinleyince tüylerim diken diken oldu. Biraz daha ilerleyince üstat felsefecenin yüksek perdeden konuşmaları, hakime hanımın anlattıkları, hele o Mustafa Yılmaz'ın ürperten hikayesi...
Yalnız bir ara deneme kitapları yazan, çeviriler yapan, gazetelere kültür yazıları yazan sessiz gözlemcinin bir saptaması vardı ki, müthişti:
Türk basını çoktan beridir düz yazı ile şiiri birleştirmiş, her cümleyi paragraf olarak yazıyor, böylece okur da beyazlığı, boşluğu çok olan kısa cümleleri okuyabiliyor”dediğinde ve üzerine Şaban filmleri ile İvedik'i karşılaştırdığında var ya neredeyse gidip Suat Haznedar'ı tebrik edecektim, Livaneli yine bana “ne yapıyorsun, sakin ol!” bakışı attı da yandan, kendimi zar zor frenleyebildim! Bir anlasalar oralarda kaçak göçek dolaştığımı, nasıl bir rezalet çıkardı düşünsenize... Hayır o kadar çaba sarfeden Zehra'ya yazık olurdu, burjuvalar umrumda değil yoksa!
Bir ara benim gibi kaçak girenler değil de daha farklı gölgeler de dolaşmaya başladı masaların arasında. Kimler yoktu ki, ürperdim. Yaşamayanlardı onlar. Bir sır vereyim, her birini tanımak için müstearlar sözlüğüne baktım tek tek. Müstearın ne olduğunu söylemeyeceğim, onu da kendiniz araştırın bir zahmet!
Bir ara masaların arasında dolaşırken Mutluluk romanındaki Meryem ve Cemal'e selam gönderesim bile geldi, nedenini açılışa gidince siz de anlayacaksınız.

Yazmaya meraklı olan biri olarak bana verdiği ders için ise ne kadar teşekkür etsem azdır Livaneli'ye:
Edebiyat öğretmeni ve aynı zamanda kitap eleştirisi de yapan HH diyordu ki (sayfa 395)
...İyi yazarlar, insanlığı değil insanları, daha çok da kendilerini anlatır; yazdıklarının insanlığı temsil edip etmediğine ise başkaları karar verir; daha çok da okurları.”Ben alacağım dersi almıştım, Emre mi, O ne yaptı gidin kendiniz görün!

Açılış öyle dolu doluydu ki, zamanın nasıl geçtiğini gerçekten hiç anlamadım. Anlatılan hikayeler, konuşulan konular zaman zaman yüreğimi burktu, zaman zaman şaşkınlık içinde kaldım, zaman zaman 'demek bunlar da yapılmış!' dedim ve inanın hiç ama hiç sıkılmadım. Nekropolisin sakinleri konusuna girmeyeceğim, lütfen üzerime gelmeyin!

Emre bir ara (syf:429) demişti ki:
... İnsanların kısacık ömrü, hikayeler olmazsa neye yarar? Bizi onlar koruyor, her şeye derinliğini ve anlamını hikayeler veriyor. Hikayesiz kalmış insanlara çok acıyorum.”

Bu lafın üzerine başka bir söze gerek yok gerçi ama, söylemeden geçemeyeceğim yine de. Söz ustası, üstat Livaneli, sen çok yaşa olur mu! Bu derin, bu dolu dolu, bu nasıl söylesem, sarsıcı, bu bize ayna gibi tuttuğun hikayelerini çook uzun yıllar anlatmaya devam et lütfen. Yüreğine ve kalemine sağlık üstat, yine aldın beni benden...