kitap tavsiyesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap tavsiyesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2015 Pazar

Ayşe Kulin'den Tutsak Güneş'i okudum...

Kitabı Ayşe Kulin'den distopik roman diye tanıttılar. Açıkçası çok merak ettim ve çıkar çıkmaz gidip aldım ben de. Zira iyi kurgulanmışsa distopik öyküler ilgimi çeker.
Mesela Orwel'ın 1984'ü bu anlamda gerçekten de sarsıcı muhteşem bir kitaptı. “Distopik de ne ola ki?” diyenleri daha yazının başındayken Google'a geri göndermemek için kısacık bir açıklamayı görev biliyorum bu arada. (sözcüğü bilenlerden af dileyerek)
Edebiyat ve sanatta kullanılan distopya terimi, ütopyanın tam tersidir. Yani distopik bir dünyada herşey kötü, otoriter-totaliter, baskıcı bir yönetim söz konusu diye düşünebilirsiniz.

İşte böyle bir beklentiyle okumaya başlayınca açıkçası ilk sayfalarda hayal kırıklığı yaşadım ne yalan söyleyeyim. Çünkü kurgunun distopya tarafında bana göre boşluklar vardı, yani ben Ramanis ortamını pek canlandıramadım hayalimde... Mesela gök cismi ülkeyi karartıyor ama tam değil, nasıl olduğu net değil, insanların iklimsel anlamda yaşantı biçimleri pek belli değil, kadınlara çalışma yasağı var ama bazılarına yok, gibi gibi... Birkaç bölüm ilerledikten sonra ise kitabı yanlış bir gözlükle okuduğumu fark ettim. Distopya ve bilim-kurgu beklentilerini bir kenara bırakıp bildiğim, kitaplarını bir çırpıda okuduğum Ayşe Kulin'in gözünden günümüz Türkiyesine bir eleştiri olarak okumaya başladığımda, inanın çok daha fazla keyif aldım kitaptan. Bugünün biraz egzajere edilmiş haliydi bana kalırsa anlatılanlar. Her ne kadar yazar Ramanis Cumhuriyeti dese de, ben o hayali ülkeyi kendimizden soyutlayamadım. Çoğumuzun ülkemiz adına yaşadığı kaygıları cesaretle dile getirmiş Ayşe Kulin, bu anlamda kendisini tebrik etmek lazım. Zira cesur olmak zor zanaattır bilirsiniz. “Sen bu anlamda cesur musun?” diye soranlara vereceğim yanıt bellidir zaten: “Hayır değilim!”

Tutsak Güneş - Ayşe Kulin
Kulin'i okuyanlar bilir, müthiş akıcı bir dili vardır. O'nun kitaplarını okurken sinema filmi izler gibi olursunuz, terapi gibidir bir anlamda. Okursunuz, iyi vakit geçirirsiniz, bir süre sonra da unutursunuz. Yine öyleydi, zaten kitabın başındaki bana göre oturmamış olan o kurgu dünyanın anlatımı birkaç bölüm sonra bitip de asıl hikaye başlayınca kitap daha sürükleyici oldu.

Kitapta düşünmenin, konuşmanın ve hatta hatta hatırlamanın bile yasak olduğu bir ülke var... Beş çocuk yapan kadınlara madalya takılıyor. Sınıf ayrımcılığı alenen yaşanıyor; taktığınız atkının rengi belirliyor haklarınızı. İnternet yok, haberlerde dış dünya sürekli kötüleniyor, seyahat özgürlüğü yok, her an takip ediliyorsunuz ama aşk var, insanın olduğu her yerde aşk var çünkü.. .

Benim kitaptan süzdüğümse şu oldu:

Kendilerine sunulan ayrıcalıklı hayatta mutlu mesut yaşayan bilim adamları ve profesörler bile olan bitenin, baskının farkında değiller. Ramanis Cumhuriyetinin başkanı Oğulhan'a sevgi ve minnetle bağlı kalarak muhalif seslere nefretle bakabiliyorlar, taa ki zulmün ucu kendi ailelerine dokununcaya kadar...

Bugünlük de benden bu kadar, keyifli okumalar efenim, sevgiyle...








...

19 Temmuz 2015 Pazar

Gizli Anların Yolcusu / Bora'nın Kitabı / Dönüş - Ayşe Kulin ve ben...

Handan'ı okuyup beğendiğimde, sevgili dostum KeyiftenYazar,  “Bu aslında bir dörtleme" demişti ve geçtiğimiz 8 mart'ta bana sürpriz yaparak serinin diğer kitaplarını göndermişti; nasıl da mutlu olmuştum kargo paketini görünce...

Geçen hafta tatile giderken Gizli Anların Yolcusu'nu yanıma aldım. 3 günde okuyup bitirince pişman oldum diğer kitapları da valize atmadığıma; kalan günlerde kitapsız ne yapacaktım? Hem Bora'ya ne olmuştu, İlhami ne yapacaktı, Derya, Eda ve Handan hayatlarını nasıl sürdüreceklerdi? Mecburen ikinci kitaba geçmek için tatilin bitişini beklemek zorunda kaldım. Aslında iyi de oldu, yoksa kitaba takılmaktan suya giremeyecektim. Zaten altı üstü tatilim bir haftaydı! Demem o ki, bence Ayşe Kulin kitapları tatil için mükemmel seçimler! Alın dörtlemeyi tatile giderken, okuyun sırayla:
 Gizli Anların Yolcusu, Bora'nın Kitabı, Dönüş ve Handan...
 Ben yanlışlıkla son kitabı en önce okumuştum ama fark etmedi; zira kitaplar birbirinden bağımsız da okunabiliyor.

Ayşe Kulin, bence müthiş sinematografik bir dille yazıyor kitaplarını. Yani okurken aynı zamanda izliyorsunuz olayları. Bence okuduğum kitaplarının hepsi kendi içinde dizi senaryosu da olur, sinema filmi de, ki bazıları çekildi zaten. İyi bir hikaye anlatıcısı Kulin, keyifle ve merakla okunuyor yazdıkları. Çok kolay, çok kıvrak, çok akıcı, merak uyandıran bir dili var. Dedim ya tatil için şahane seçimler; kafa dağıtmak için, iyi bir hikayenin izlerini sürmek, sıkılmadan, seri okumalar yapmak için...

Açıkçası son dönemlerde keşfetiğim Ayşe Kulin kitaplarını okurken elimde kalem olmuyor, altını çizmeden okuyorum hızlı hızlı. Çünkü hikayeyi takip ediyorum sözcüklerin izlerinden çok; şimdi ne olacak acaba diye... Hani kimi kitaplarda geriye dönmek istersiniz, bazı yerleri yeniden okumak istersiniz, altını çizdiğiniz paragraflar olur, üzerinde uzun uzun düşündüğünüz bölümlere takılırsınız; Kulin'in okuduğum kitaplarında öyle bir şey hiç olmadı. O'nun kitaplarını okumak, nasıl desem; tam dinlenmelik, tam kafa boşaltmalık, yani dizi film izlemek gibi...

Gizli Anların Yolcusu - Ayşe Kulin

Gizi Anların Yolcusu, bir yayınevinin sahibi olan İlhami'nin ağzından yazılmış. Adamın hayatındaki inişler çıkışlar, aşklar, yalanlar, aldatmalar... Bu kitaptan sonra Kulin'e LGBTT derneği tarafından 2012 yılının “Hormonlu Domates “homofobi ödülü layık görülmüş. Kitapta eşcinsellik doğru tanımlanmamış diyor bu konuda eleştirisi olanlar. Ama bu bir roman, anlatılanlar da yazarın bakış açısından ve hayal gücünden süzülen kurgu karakterlerin hikayesi. Dolayısıyla ben bu noktada yazara haksızlık yapıldığını düşünüyorum.

Bora'nın Kitabı - Ayşe Kulin

Birinci kitap soru işaretleriyle bitince tatil dönüşü daha valizimi doğru dürüst boşaltmadan ikinci kitaba, yani Bora'nın Hikayesi'ne başladım. Yine bir iki günde okudum ama açıkçası biraz da sıkıldım. Çünkü birinci kitapta anlatılanların tekrar edildiği bölümler vardı. Bora'nın geçmişine döndük, çocukluğuna gittik, en iyi dostuyla olan ilişkisini irdeledik. İlk kitapta İlhami'nin bakış açısından anlatılanlar, bu sefer eklemeler de yapılarak Bora'nın ağzından yazılmıştı.


Üçüncü kitap Dönüş'ü ise bir günde bitirdim. Bu sefer anlatıcı, İlhami'nin kızı Derya'ydı. Derya babasını anlamaya çalıştı bu kitapta, babasını aradı...


Bana kalırsa ikinci ve üçüncü kitaplar birinciye eklenebilirdi. Böylece seriyi ard arda okuyan benim gibi okuyucularda sıkıntı yaratan tekrarlar önlenmiş olurdu. Ama yazarın takdiridir, öyle uygun görmüştür... Yazarları çok da eleştirmemek lazım diyorum, onlar kırılgan insanlardır. Zira günün birinde ben de roman yazacağım ya, en büyük hayalim bu ya, şimdiden gardımı mı alıyorum nedir, pek bir empati kurmaya başladım bu aralar kendileriyle... ☺

Sonuç olarak, tatil kitabı arayanlara tavsiye ediyorum bu seriyi. Dördüncü kitabı Handan'ı da burada detaylı bir şekilde yazmıştım.

Keyifli okumalar efendim, sıcak yaz günlerini kitaplarla serinletsin herkes...



2 Haziran 2015 Salı

Konstantiniyye Oteli'nin Açılışı'na katıldım...



Evet ben de oradaydım. Açılışa davet edilen şehrin 300 “seçkin” kişisinden biri miydim, hayır değildim. Ama olsun, katıldım kaçak da olsa! Kitap sayfası şeklinde dizayn edilmiş masaların aralarında süzülerek dolaştım, bütün konuşmalara şahit oldum, ortamın havasını soludum. Beni kimseler görmedi...

Ömer Zülfü Livaneli de masaların arasında dolaşıyordu, ben O'nu gördüm. Hatta aralarda fısıltı ile konuştuk bile. Yıllardır her yazısını, her şarkısını, her filmini takip etmeye çalıştığım, en sanatçıkişi O, benim için.

Bir ara, ne zamandı, evet hatırladım şimdi, 30. sayfada dolaşırken, müziğin etkisine o kadar kapılmışım ki, etrafta “'Aa Bach'diye seslenen yarı bilmişlere'Hayır Pachabel'in Canon'u' diye cevap veren çok bilmişlerin” sesini duyunca biraz gürültü ile gülmüşüm de uyardı beni. “Sessiz olmalısın” dedi, sustum utanarak...


Çok heyecanlıydım, Zülfü Livaneli'nin yazdıklarını okurken nasıl heyecanlanıyorsam öyle bir ruh halindeydim.. Hem masaların arasında süzülerek dolaşıp konuşulanları dinliyordum, hem de elimdeki fosforlu kalemle anlamadıklarımın, ya da önemli bulduklarımın altını çizmeye çalışıyordum. Bir taraftan çağımızın en bilmiş şahsiyeti Google'a danışıyor, notlar alıyor, bir taraftan da konuşulanları kaçırmamaya çalışıyordum. Zülfü Livaneli benim bu halime gülümsüyordu, farkına vardım. Ama beni takdir de etti sanki, bunu da hissettim. O da beni görüyordu bilyordum, aynı Zeki Müren'in televizyondan hepimizi gördüğü gibi...
Yine bana o kadar çok şey öğretti ki... Yeni yeni kavramlar, yeni yeni tarihi bilgiler, yeni yeni kitap adları, yeni yeni müzikler... İçim kıpır kıpır o nedenle. Hangi birini anlatsam, nerden başlasam...

Mesela bizim kız Zehra bir ara Sadece Türkiye'nin değil, dünyanın da İDİOKRASİdönemine girdiğini düşünüyordu. O açılışta sadece konuşmaları değil, düşünceleri de duyabildiğim için hemen ayırt edebildim bu daha önce duymadığım sözcüğü. Danıştım elbette Google'a, idiokrasi, geri zekalıların egemen olduğu toplum düzeni demekmiş.Tam ben ne demek olduğunu kavramaya çalışırken salona giren imparatorla birlikte Dvorak'ın Yeni DünyaSenfonisiadlı ihtişamlı müzik çalmaya başladı gümbür gümbür. İmparatordu ne de olsa, kim diye sormayın, açılışa gelseydiniz bilirdiniz. Aslında açılış hâlâdevam ediyor kitapçılarda,
gidin kendi gözlerinizle görün!

Şehrayin dedi bir ara Livaneli, ne güzel bir sözcük dedim, bozuntuya vermedim tabii ki bilmediğimi, hemen gizlice baktım anlamına, “bir olayı kutlamak için şehrin ışıklandırılarak şenlikler yapılması”demekmiş. Gerçekten de Şehrayin havası vardı o gece..

Herkes birşeyler söylüyordu, sanki İstanbul'un bütün nev-i şahsına münhasır karakterleri toplanmıştı o açılışta. Livaneli ne kadar özenli hazırlamıştı konuk listesini... Her masada ayrı bir muhabbet, hangi birini dinleyeceğimi şaşırdım. Burjuvalardan oldum olası nefret eden genç yazar adayı, gecenin DJ'i Emre'ye kulak verdim bir ara: “Kapitalizmin mal satmak için kullandığı sözcüklerin başında aşk geliyor, aşktan kusacak hale geldik”diyordu. Çok konuşup Zehra'yı kızdırsa da bence doğru şeyler söylüyordu bu Emre. Ben de aynen öyle düşünüyorum, kapitalizm bizim en naif duygularımızı sömürüyor, yalan mı?

Zehra ile Emre'nin aşkına mutlaka tanık olmalısınız siz de, onların aşkı öyle böyle değil çünkü, yaşadıkları tam bir TOMA Romantizmi! Benden bu kadar duyabilirsiniz, dedim ya, katılın açılışa kendiniz tanık olun onların aşkına. Fazla dedikodu yapmaya niyetim yok, ayıp olur Livaneli'ye... Ben en heyecanlandığım anları anlatmaya çalışacağım size.

Bir ara, 4 numaralı yuvarlak masanın tam yanından geçiyordum ki, geçemedim.. Yapsat zengini Hulusi Ağa ile tarih profesörünün kulağıma çalınan konuşmaları hem komikti hem de çok tanıdık geldi, orada kalakaldım.. Gülerken ses çıkarmamak için kendimi zor tuttum. Ne konuştuklarını söylemeyeceğim elbette. İçinizden bazılarınız bana çok kızıyor bliyorum ama dedim ya, anlatamam, gidin kendiniz görün... Bu arada itiraf edeyim ben daha önce Victory Dönemi romancılarından Anthony Trollope'yi hiç duymamıştım. Zülfü Livaneli oradan göz kırptı; “olsun, şimdi duydun işte” dedi. Ergun Bey orijinalinden okuyormuş! Ergun Bey'i tanıtmadım mı size, Zehra'nın patronu!

Livaneli ile olan bağlarım sıkıdır demiştim ya, her seferinde bozguna uğrarım, sanki suratıma çarpılır bir şeyler, O'nun engin bilgisinin kıyısından köşesinden yararlanmaya çalışırım.
Hiç unutmam, yıllar önce bir TV programında Livaneli müzik hakkında konuşuyordu. Anlatırken arada şöyle bir cümle geçmişti: “Mesela Sabahat Akkiraz'ın billur gibi sesini çoğu genç hiç duymamıştır!”İşte o duymayanlardan biri de benim diyerek hayıflanmış, kendimden adeta utanmış, ertesi gün gidip hemen Sabahat Akkiraz albümü almıştım. O zamanlar daha milletvekili olmamıştı tabii ki Akkiraz, tanımıyorduk, bilmiyorduk billur sesini. Bunu neden mi anlatıyorum, o gece Emre türkülerimiz, Anadolu Kültürü ve müzik hakkında o kadar güzel şeylerden bahsediyordu ki, aklıma yıllar öncesinin bu anektodu geldi. Emre'yi dinlerken sanki Livaneli'yi dinliyor gibiydim, tabii ki esprilerini de esirgememişti. Mesela Çökertme türküsüne hiç O'nun anlattığı açıdan bakmamıştım daha önce, ilahi Emre, sen çok yaşa e mi...

Bir ara salondan mutfağa doğru süzüldüm. Garson Garip'le tanıştım, içerideki ihtişamlı hayatın tam da kıyısında gibiydi, yüreğimi burdu hikayesi.. “Allahım beni kendimden koru”diye dua eden Mahinur Hanım'ın öyküsü ise bir tokat gibi çarptı yüzüme. Yeri gelmişken söyleyeyim,“Andouillette”gibi adını daha önce duymadığınız yemeklere hemen saldırmayın sakın. Hele benim gibi yemek konusunda nane molla bir yapınız varsa, hiç yanaşmayın. Zira Fransız restoranlarının en pahalı yemeklerinden olan Andouillette, anladığım kadarıyla bağırsağın içine domuzun eti, iç organları ve hatta kanının bile doldurulduğu bir çeşit kokoreç gibi bir şeymiş- ki ben kokoreçi de ağzıma süremem, bunu düşünemiyorum bile! (Evet iğrenç oldu bu tanım, yazıya da yakışmadı farkındayım ama kusura bakmayın, bu yeni öğrendiğim bilgiyi sizinle paylaşmak zorundaydım, sadece sorumluluk hissettiğim için yani, yanlış anlaşılma olmasın.)

Peki peki, konuya dönüyorum hemen...
Daha kimler vardı kimler, ne hikayeler anlatıldı o masaların arasında. Mesela bir gazetecenin Roboski söyleşisinin yayınlanmayan bölümlerini dinleyince tüylerim diken diken oldu. Biraz daha ilerleyince üstat felsefecenin yüksek perdeden konuşmaları, hakime hanımın anlattıkları, hele o Mustafa Yılmaz'ın ürperten hikayesi...
Yalnız bir ara deneme kitapları yazan, çeviriler yapan, gazetelere kültür yazıları yazan sessiz gözlemcinin bir saptaması vardı ki, müthişti:
Türk basını çoktan beridir düz yazı ile şiiri birleştirmiş, her cümleyi paragraf olarak yazıyor, böylece okur da beyazlığı, boşluğu çok olan kısa cümleleri okuyabiliyor”dediğinde ve üzerine Şaban filmleri ile İvedik'i karşılaştırdığında var ya neredeyse gidip Suat Haznedar'ı tebrik edecektim, Livaneli yine bana “ne yapıyorsun, sakin ol!” bakışı attı da yandan, kendimi zar zor frenleyebildim! Bir anlasalar oralarda kaçak göçek dolaştığımı, nasıl bir rezalet çıkardı düşünsenize... Hayır o kadar çaba sarfeden Zehra'ya yazık olurdu, burjuvalar umrumda değil yoksa!
Bir ara benim gibi kaçak girenler değil de daha farklı gölgeler de dolaşmaya başladı masaların arasında. Kimler yoktu ki, ürperdim. Yaşamayanlardı onlar. Bir sır vereyim, her birini tanımak için müstearlar sözlüğüne baktım tek tek. Müstearın ne olduğunu söylemeyeceğim, onu da kendiniz araştırın bir zahmet!
Bir ara masaların arasında dolaşırken Mutluluk romanındaki Meryem ve Cemal'e selam gönderesim bile geldi, nedenini açılışa gidince siz de anlayacaksınız.

Yazmaya meraklı olan biri olarak bana verdiği ders için ise ne kadar teşekkür etsem azdır Livaneli'ye:
Edebiyat öğretmeni ve aynı zamanda kitap eleştirisi de yapan HH diyordu ki (sayfa 395)
...İyi yazarlar, insanlığı değil insanları, daha çok da kendilerini anlatır; yazdıklarının insanlığı temsil edip etmediğine ise başkaları karar verir; daha çok da okurları.”Ben alacağım dersi almıştım, Emre mi, O ne yaptı gidin kendiniz görün!

Açılış öyle dolu doluydu ki, zamanın nasıl geçtiğini gerçekten hiç anlamadım. Anlatılan hikayeler, konuşulan konular zaman zaman yüreğimi burktu, zaman zaman şaşkınlık içinde kaldım, zaman zaman 'demek bunlar da yapılmış!' dedim ve inanın hiç ama hiç sıkılmadım. Nekropolisin sakinleri konusuna girmeyeceğim, lütfen üzerime gelmeyin!

Emre bir ara (syf:429) demişti ki:
... İnsanların kısacık ömrü, hikayeler olmazsa neye yarar? Bizi onlar koruyor, her şeye derinliğini ve anlamını hikayeler veriyor. Hikayesiz kalmış insanlara çok acıyorum.”

Bu lafın üzerine başka bir söze gerek yok gerçi ama, söylemeden geçemeyeceğim yine de. Söz ustası, üstat Livaneli, sen çok yaşa olur mu! Bu derin, bu dolu dolu, bu nasıl söylesem, sarsıcı, bu bize ayna gibi tuttuğun hikayelerini çook uzun yıllar anlatmaya devam et lütfen. Yüreğine ve kalemine sağlık üstat, yine aldın beni benden...





















24 Mayıs 2015 Pazar

Ateş Yılları'nda gezinmek!

Geçmiş yıllardan izler taşıyan, o yılların hüznünü, mücadelesini, bakış açısını hissettiren kitaplar okumak isterim bazen. Belki de günümüzün kaotik ortamından kaçmak, azıcık nefes almak için bilinçaltım yönlendiriyordur böyle öykülere, kim bilir! Yerli edebiyatta Kurtuluş Savaşı öncesi ve tam sonrasını anlatan kitapları severim mesela. Kapitalizmin ön planda olmadığı o yıllarda, ilişkilerin de daha naif, daha insancıl olduğunu düşünürüm hep. Çılgınca tüketim nedir bilinmezken, daha bir incelikli ve dolayısıyla daha değerli gelir o dönemin insan ilişkileri ve öyküleri.

Ateş Yılları da o tarz kitaplardan.  Aldı beni fakir ama onurlu yaşanan yıllara götürdü. 1919'da başlayıp 1923'de biten 480 sayfalık macerayı sevdim.

Ateş Yılları, Hasan İzzettin Dinamo

Hasan İzzettin Dinamo adını duymuş, fakat hiç kitabını okumamıştım. Ateş Yılları'nı görünce hemen aldım Kabalcı Kitabevi'nden. Upuzun güzel bir romandı, kısa olanları sevmem zaten, öykü okumaktan keyif de almam hiç. Baştan söylemeliyim ki yazarın duru Türkçesine hayran kaldım. Giysi yerine kullandığı “giynek” sözcüğünden çok hoşlandığımı belirtmeden geçemeyeceğim.

1919'da Amasya'da başlıyor hikaye. İşgal altındaki İstanbul'u terk edip Amasya'ya gelen eğitimci Abbas Bey'in Müeyyet adındaki güzeller güzeli kızı, “kafes”in ardından bakarak geçirir günlerini. Pontus çeteleri her geçen gün etrafa korku salmaktadır. Ne jandarma vardır, ne de polis zaten. Herkes kendi güvenliğini kendisi sağlamak durumundadır. Zordur yaşamak...

Abbas Bey'lerin yaşamında önemli bir yer işgal edecek olan Mehmet Kemal ve Ahmet kardeşler ise Merzifon Amerikan Koleji'nde okumaktadırlar. Bu ikiz kardeşlerin babaları Türk'tür ve Rum olan annelerine aşık olmuştur zamanında. Mehmet müslümandır, Ahmet ise kolejde kandırılıp Hristiyan olmuştur. Anne tarafından dedeleri sıkı bir sosyalisttir öte yandan.
Rum ya da Türk fark etmez, insan hikayeleridir anlatılan. Mesela İngilizler tarafından üç duvarlı bir hücreye atıldığında Mehmet Kemal'e sigara veren, yardım eden işgalci asker karakterlere rastlamak oldukça etkileyicidir. 
Aşk, özlem gibi insana dair duyguları geri plandaki kurtuluş mücadelesi ile çok güzel harmanlamış yazar.

Ateş Yılları, arka kapak

Kitabın son sayfasını dün akşam kapattığımda “insanlar ne acılar çekmişler bu güzel topraklarda bir arada kardeşçe yaşamak için” diye düşündüm. “İnsan olmaya çalışmaktan başka ne amacımız olabilir ki!” dedim kendi kendime. Bütün savaşları, bütün güç ve gövde gösterilerini, o tepeden konuşan siyasetçi bozuntularını, egosu tavana vurmuş saçma yöneticileri hiç sevmediğimi bir kez daha anladım bu kitabı okurken.

İnsana yakışan hikayeler içinde, insancıl karakterlerle varolma özlemim, her kitapta daha da çoğalıyor sanırım..

Bu güzel kitap için yazarı Hasan İzzettin Dinamo'nun anısına saygılarımı sunmak isterim. Vikipedi'den alıntıladığım yaşam öyküsü şöyle:

Hasan İzzettin Dinamo (1909,- 20 Haziran 1989)
Babasını 1. Dünya savaşında kaybedince, Gazi Eğitim'deki öğrencilik hayatını bırakmak zorunda kalıp geçimini çeviri yaparak ve ders vererek sağlar.
Nazım Hikmet'in şiirleriyle tanışınca kendisini toplumcu çizgide bulur. Yedi ciltlik Kutsal İsyan, Savaş ve Açlar gibi önemli romanları vardır.
1977'de Kutsal Barış romanıyla Orhan Kemal roman ödülünü kazanır. Romanlarında genellikle savaş dönemlerini anlatan sanatçının şiir kitapları da vardır. Birçok şair ve yazarın hüküm giydiği meşhur 142. madde nedeniyle 4 yıl hapiste kalmıştır. 

12 Mart 2015 Perşembe

Ece Temelkuran'ın son kitabı Devir'i çok sevdim!

Samimi söylüyorum, ne zamandır bu kadar lezzetli bir kitap okumamıştım. Hani bazı romanları hem elinizden bırakmak istemezsiniz, hem de bittiğinde kahramanlardan ayrıldığınız için üzülülürsünüz ya, Ece Temelkuran'ın “Devir” romanı benim için tam da böyleydi.

O kadar güzel, akıcı, diyaloglara dayalı bir eser ortaya çıkarmış ki yazarımız, bir film izliyor gibiydim okurken. Şu anda hâlâda o filmin etkisinden kurtulmuş değilim. 493 sayfaydı kitap, bir 493 sayfa daha uzasaydı eminim keyifle okumaya devam edebilirdim. Hatta belki bu yazıyı okursa diye kendisine seslenmek de isterim:

Ece Hanım, lütfen devamını da yazın, Ali ve Ayşe'nin sonrasını da anlatın bizlere...”

80 darbesi ilk kez bir çocuğun gözlerinden anlatılıyor;
Yıl 1980, aylardan mayıs. Sokaklarda her gün kanlı eylemlerin olduğu, sıkıntılı zamanlarda geçiyor roman. Sekiz yaşlarında iki arkadaş var kitapta. Annesi babası memur olan, orta sınıf bir hayatın içindeki Ayşe ile gecekonduda, çatışmaların ortasında büyüyen işçi çocuğu Ali. Bu iki çocuğun dilinden, bu iki çocuğun gözünden anlatmış Temelkuran hikayeleri, çok da güzel olmuş! Kitabı okurken kimi zaman Ayşe oluyorsunuz, kimi zaman Ali...

Ali ve Ayşe, öyle bir dönemde yaşıyorlar ki, onların kurmaca dünyalarında peri masalları yok, süper kahramanlar hiç yok. Onlar sadece Ankara'nın meşhur Kuğulu Parkı'ndaki kuğuları kurtarırlarsa, başları derde giren devrimci abla ve abilerini de kurtaracaklarını hayal ediyorlar. Hatta bunu planlıyorlar ince ince. Dışarıda dünya akıyor, her gün insanlar ölüyor, Ali ve Ayşe kendi gözlerinden tüm bu olan biteni anlamaya çalışıyor küçücük yürekleri ile. Onların anlattıkları gerçeklerden içiniz kararmıyor, çünkü algıladıkları dünya bazen “korkunçlu”, bazen de “gülünçlü”...

80 darbesi hakkında çok şeyler yazıldı çizildi bilirsiniz, bugüne kadar bir çocuğun gözlerinden anlatılmamıştı hiç o devir! Oysa en derin izler, o gün çocuk olan nesilde kalmadı mı...

Ece Temelkuran

Bir dönem romanı değil bu, devredilen umutlar ve acılar var içinde;

Roman çok yönlü kurgulanmış gerçekten de. 80'li yılların izlerini görüyoruz arka planda. Bülent Ersoy'un kadınlığa geçişinin ülke gündeminde büyük bir olay olmasından tutun, o dönemin en meşhur şarkılarına kadar incelikle işlenmiş detaylar var kitapta. Ama yine de geçmiş dönem kitabı diyemeyiz Devir'e; aksine o yılların bu güne nasıl evrildiğine dair ipuçları var yazarımızın anlattıklarında. 80'li yılları bilmeyen, hatta o dönemde henüz doğmamış olan gençlere özellikle tavsiye ediyorum kitabı. Okusunlar ki görsünler, içlerindeki muhalif duyguların kökeni ta nerelere dayanıyor! Her ne kadar bugün sesi parça parça ve cılız çıksa da, aslında ülkemizdeki sol gelenek ne kadar köklüymüş diyecekler muhtemelen. 


Türkiye İstanbul'dan ibaret değil!

Kitabın diğer bir güzelliği de anlatılanların Ankara'da geçiyor olması. Bilirsiniz hikayelere genellikle İstanbul'dan bakılır, diziler genelde İstanbul'da çekilir, televizyonda hava durumunu anlatırken bile önce İstanbul'dan başlarlar. Oysa Ece Temelkuran, hikaye zeminini Ankara seçerek, cumhuriyetin başkentinin önemini anımsatmış bizlere.

Aslında çok şey anlatmak istiyorum kitaba dair ama, kopya veririm diye de çekiniyorum bir yandan. Son söz olarak diyorum ki, kitabı okuyunca o devrin kaygılarının evrilerek günümüze devrolduğunu bir kez daha gördüm, tıpkı o dönemin incelikli insanlarının yavaş yavaş yok olduklarına tanık olduğum gibi...


31 Ocak 2015 Cumartesi

Acıların Kadını Bergen, okunası bir kitap...

Kitabı okumadan önce ön yargım vardı ne yalan söyleyeyim. Şimdi bu kitapta ajitasyon vardır diyordum, arabesk bir duygusalllık vardır diyordum, kitabı sever miyim acaba diyordum.
Ama yanılmışım, öyle olmadı. Yavuz Hakan Tok, kurguyu, gerçeği, öyküyü, duyguyu o kadar dozunda harmanlamış ki, kitap okunası bir roman olmuş ve ben de zaten elimden bırakmak istemedim. Kendisini bu ilk kitabındaki başarısından dolayı kutlamak istiyorum. 


Acıların Kadını Bergen

Bilirsiniz, duymuşsunuzdur, en azından “acıların kadını” sözleri kulağınıza mutlaka çalınmıştır bir yerlerden. Eski kocası tarafından yüzüne kezzap atıldığı için bir gözünü kaybeden, o nedenle fotoğraflarında hep saç perçemi ile sağ gözünü kapatan, sahnede bıçaklanan, defalarca dövülen, bütün bu şiddeti adına “aşk” dediği bir “delilik” uğruna yaşayan ve daha otuzunda iken sokakta 6 kurşunla öldürülen bir kadındır Bergen.  Acıların Kadını'dır O, nam-ı diğer Belgin Sarılmışer'dir adı...



Adana'da sahneye çıktığı dönemlerde her gece gelip gazinoda kendisini izleyen, her gece ama her gece bıkmadan usanmadan kendisine bir buket çiçek gönderen bir adam vardır. Her gece ama her gece bıkmadan usanmadan o çiçekleri çöpe attığı bir sürecin sonunda, ne olduysa olur ve o adama, kendi ifadesiyle o “kömür gözlü” adama, yani Halis'e aşık olur Bergen.


Sonrası malumunuz, adına “aşk” dedikleri yıkıcı süreç başlar. Mutlulukla mutsuzluk iç içedir artık. Gecenin bir yarısında memuru yatağından kaldırıp nikah kıydıracak kadar uçuk kaçık, sözümona kıskançlıktan kaynaklanan şiddetin artan dozajı ile de vahşice bir aşk (!) ile bağlanır Halis Bergen'e. Ne zaman sevdiği kadına zarar verse, oturup ağlayacak kadar da ruh sağlığı bozuktur aslında...

Günümüzde değişen bir şey yok maaalesef!

İçimizden birisidir Bergen, her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında gördüğümüz bahtsız kadınlardan biridir.. O'nun öyküsünü okuduğunuzda ister istemez “aşk” kavramını sorgularken bulacaksınız kendinizi. 

 Bence okuyun, pişman olmazsınız...



Fazla da anlatmıyorum, sizi Bergen'in acılı arabesk bir şarkısıyla başbaşa bırakıyorum...


23 Aralık 2014 Salı

Ayşe Kulin, Handan'la gönlümü aldı!

Hani bazı kitaplar vardır, elinize alırsınız, o kadar bırakamazsınız ki, mutfakta bir elinizle çorba karıştırır, diğer elinizle de kitabı tutup okumaya çalışırsınız! Handan da öyleydi benim için. Geçen cumartesi gecesi uyku öncesi 30-40 sayfa okudum, kalanını da pazar günü öğlene doğru bitirdim. Dedim ya, en son okuduğum, pek de hissedemediğim Füreya (yazısı burada)
kitabından sonra Ayşe Kulin Handan'la gönlümü aldı benim.



Ayşe Kulin - Handan


Halide Edip'in -kadın psikolojisini anlatan ilk yerli eser- olarak bilinen ünlü Handan'ını almış, kendi Handan'ıyla öyle güzel harmanlamış ki yazar, ortaya keyifle okunası bir kitap çıkmış, "emeğine ve yüreğine sağlık" demeliyim yeri gelmişken.

Evet kadınlar duygusaldır, duygusallıkları tavana vurduğunda, yani aşık olduklarında, yani terk edildiklerinde, hele bir de aldatıldıklarını hissettiklerinde neler yapmazlar ki!

Ayşe Kulin'in Handan'ında bir kadının duygusal iniş çıkış anlarında neler yapabileceğini görüyoruz, görmüyoruz aslında tanık oluyoruz, tanık da olmuyoruz belki de, içten içe yaşatıyor bize yazar olan biteni. Yani kitabı okurken Handan oluyoruz, kimi zaman Halide Edip'in Handan'ı, kimi zaman da Ayşe Kulin'in modern Handan'ı...

Aşklar, ihanetler, zorunlu yalnızlıklar ve hayatın getirdiği beklenmedik olumsuzluklar akıp giderken Handan hep ayakta, hep dimdik, hep güçlü... Yani bir kadının olması gerektiği gibi, veya zaten çoğunlukla olduğu gibi.

Handan-arka kapak yazısı


Kitap, dörtlemenin sonuncu kitabıymış:

Gizli Anların Yolcusu”'nda İlhami'yi, “Bora'nın Kitabı”'nda Bora'yı, “Dönüş”'te de İlhami'nin kızı Derya'yı anlatmış yazar. Bu karakterlerin hepsi Handan'da da geçiyor ama diğer kitapları okumadığınız için anlamadığınız bir yer olmuyor. Ben bu üç kitabın hiçbirini okumadım, belki de ters sıralamayla devam ederim seriye belli mi olur.

Yazar Gezi'ye selam çakmış.

Yazar kitabın son bölümünde hikaye kahramanlarına yani Handan'a, yani Handan'ın yeğeni Defne'ye gezi olaylarını yaşatmış. Güzel de olmuş, o tarihi günler ne kadar çok romanda, hikayede, filmde, şarkıda geçerse o kadar iyi olur. Zira toplumsal hafızamızın karne notu pek iyi değil biliyorsunuz.

Son Söz

Kitap tavsiyelerime güvenen siz değerli takipçilerim; ben bu kitabı beğendim. Akıcı bir anlatımla yazılmış,  içimizden birilerinin öyküsünü okumak isterse canınız, belki bu tavsiyemi hatırlarsınız.

Gidiyorum ben, işe yetişmem gerek. Şahane bir gün diliyorum hepinize...







7 Aralık 2014 Pazar

Orhan Kemal'den bir kitap okudum; SUÇLU-1


Kitapçıların önünden geçemem ben, bir yere yetişeceksem bile içeri girer hızlı hızlı da olsa dolaşır, kitapları görüp onlara dokunmayı çok severim. Geçenlerde Kabalcı Kitabevi'nin önünden geçiyordum, vaktim de vardı ve daldım hemen içeriye. İndirimli kitap reyonunda Orhan Kemal kitaplarının sadece 2 TL'ye satıldığını görünce Suçlu-1 ve Suçlu-2 Sokakların Çocuğu kitaplarını hemen aldım sevinçle.

Suçlu-1 Orhan Kemal
Severim Orhan Kemal'i, kitap okuyor gibi değil, Türk filmi izliyor gibi hissettirir bana. Çukurova'daki tarım ve fabrika işçilerinin hayatını, İstanbul'daki yoksul mahallelerde yaşanan ekmek kavgasını O'ndan daha güzel anlatan yoktur. Göz önünde olmayan hayatlara dokunur, küçük insan hikayeleri ile büyük büyük teorilerin anlatmak istediklerini özetler. Dokunaklı yazar, diyaloglar çoktur O'nun anlatılarında. Öyle bir konuşturur ki kahramanlarını, onlarla hemhâl oluverirsiniz hemen, çoğunlukla gözleriniz dolar Orhan Kemal'in hikayelerinde, gülümsediğiniz de olur elbet.

Bu kitapta da Cevdet'in hikayesi var. Üvey annesinin ısrarına karşı koyamayan babası yüzünden, 12 yaşında iken okuldan alınıp sokaklarda işportacılık yaptırılan Cevdet! Bir gün bu yaşadığı eziyetlerin hepsinden kurtulmayı kanlı canlı hayal edebilen Cevdet!

Suçlu-1 Arka Kapak yazısı


Cevdet sokaklarda yaşam mücadelesi verirken O'nu çok seven güzel küçük çingene kızı Cevriye'nin zorla topuklu ayakkabı giydirilip dudakları boyatılarak, zorla sokaklarda dans ettirildiğine şahit oluyoruz. Cevdet'in gururlu dünyasında sorunlardan kaçmak için nasıl da Tommiks Teksas kitaplarına sarıldığını, kitap kahramanı Aslan Tomson olup bir gün Amerika'ya nasıl kaçacağını birlikte hayal ediyoruz Cevdet'le.

Kötüler bir şekilde cezasını çekerken, her türlü zorluğa rağmen hayatta hep umudun var olduğu mesajını veriyor yazar bize satır aralarında. O kadar güzel anlatıyor ki hikayeyi, Cevdet gözümüzün önünde canlanıyor, üvey anne Şehnaz sanki karşımızda camdan sarkmış bize bakıyor, Kosti, Hasan ve bütün çocuklar tanıdık geliyor. Şöfor Adem'den zaten nefret ediyoruz...


Dedim ya ben seviyorum Orhan Kemal'i, görünce okuyasım geliyor. Size de tavsiye ediyorum.

29 Ekim 2014 Çarşamba

Elif Şafak'ın Ustam ve Ben kitabını okudum

Nihayet bitti” dediğim kitaplardan birini daha kütüphaneme kaldırdım, üzerimden bir yük kalktı sanki ne yalan söyleyeyim. Tam 23 günde bitirmişim 470 sayfalık Ustam ve Ben'i. Bence çok uzun bir süre bu! Eğer kitabı çok sevseydim, ne yapar ne eder bu süreyi mutlaka kısaltırdım, ben kendimi bilmiyor muyum. Yeter ki beni sarmalayan bir hikaye olsun, o kitap bitene kadar dünyayla ilişkimi kesecek bir yol bulurum mutlaka, dediğim gibi bu sefer öyle olmadı maalesef.

Kitabın ilk 104 sayfası, yani “Ustamdan önce” adlı bölümü keyifle okudum. Padişaha hediye olarak gönderilen Çota adlı beyaz fil ve bakıcısı filbaz Cihan Hindistan'dan yola çıktılar, İstanbul'a geldiler, saraya adapte olmaya çalıştılar, sarayda renkli tiplerle tanıştılar... Gayet akıcı, gayet sürükleyici bir hikaye dedim kendi kendime.. Çok beğenerek okuduğum "Aşk" adlı kitabından sonra yarım bıraktığım Baba ve Piç kitabı yüzünden Elif Şafak'a uzak duruyordum. İlk 104 sayfada sanki bu uzaklığımız aşılıyor gibi gelmişti; ama olmadı..



Ustam” adlı bölümde Mimar Sinan'ı anlatmaya başladı yazar. Filbaz Cihan, Sinan'ın önce çırağı, sonra da dört kalfasından biri oldu. Başlarda iyi güzel hoştu, ama sonra bir çok konu girdi hikayeye. Sinan'la köprüler, camiler yaparlarken başlarından geçen olaylar, mimariyle ilgili teknik diyebileceğim detaylar, savaşlar, Kanuni, Selim ve Murat'a kadar değişen üç padişah, bu üç padişah zamanında yaşanılan olaylara şöyle böyle değinmeler...

Yazar, bütün bu olayları anlatma telaşına düşmüşken, bence romanın heyecanını da giderek yok etmişti. Hatta arada kurgu karakter filbaz Cihan'dan bahsetmese, Sinan'la ilgili kısa kısa tarihi hikayelerin derlendiği bir kitap okuyormuşum hissine kapıldığım çok oldu ne yalan söyleyeyim. Süleymaniye Camisi yapılırken neler olmuş, Selimiye camisi yapılırken halk neye tepki göstermiş, ilk rasathane neden yıkılmış...vs. şeklinde sanki yazar Sinan'ın eserlerinin yapılışını kronojik sırayla bir yerlerden okumuş ve Cihan gibi birkaç kurgu karakteri bu olaylara eklemleyerek kitabı kotarmış duygusuna kapıldım. Yani bir bölüm bittiğinde başka bir bölüm başlarken “acaba şimdi ne olacak?” hissiyatım oluşmadı, ki bu da kitabı yavaş okumamdaki en büyük etkendir. Sürüklenmedim anlayacağınız.  Bence bu kitabın kurgusu nasıl desem, sanki biraz yavan kalmıştı. Sonlara doğru olaylar hızlanır gibi oldu, Sinan'ın inşaatlarında oluşan kazaları kimin yaptığının izini sürdük biraz ama son elli sayfada “bir kitap bu kadar da uzatılmaz ki!” diye düşünerek “artık bitse de rahatlasam” dedim kendi kendime..

Mimar Sinan öldü, sonra filbaz Cihan'ı oradan oraya sürüklemeye devam etti yazar, hatta en sonunda Hindistan'daki Tac Mahal'in inşaatına bile tanık ettirince ben “yok artık!” moduna girmiştim çoktan..

Ortada bir emek var, saygı duymak lazım neticede. Elif Şafak, kitabı 3 yılda yazdığını, bir çok ön hazırlık yaptığını söylüyor. Dili de gerçekten çok güzel, çok akıcı.. Elif Şafak'tan özür dileyerek söylüyorum, ne yazık ki hikaye çarpıcı olmamış bence, dediğim gibi çoğu zaman bir roman okuduğumu unutarak Mimar Sinan eserlerinin hikayesini okuyor gibi hissettirdi bana. Aşk öyle miydi, elimden düşürmeden bir solukta okumuştum!



Romanda yok yoktu aslında. Osmanlı sarayından kesitler, padişahların çocuklarını öldürtmeleri, valide sultanların hırsları, hadım ağaların yaşamı, saray sofralarında yenilen yemekler, savaşlar, çingenelerin yaşamlarından kesitler, Sinan'ın ne kadar iyi bir mimar olduğu, saraydaki hayvanat bahçesi, hatta aşk... Evet bizim filbaz Cihan, Mihrimah Sultan'a aşıktı... Ama bütün bu saydıklarım derinlemesine incelenmemiş, arka fon olarak öylesine değinilmiş konulardı.

Elif Şafak hayranları mutlaka benden daha çok beğenecektir kitabı, bense zaman zaman romanın içindeki bağımsız hikayelerin etkisine kapılsam da, mutlaka okunmalı listeme alamadım bu kitabı diyorum..

Bakalım sırada hangi kitap olacak?

Bugünlük benden bu kadar, okumalarımız hiç bitmesin diyor ve gidiyorum.