DOĞAÇLAMALAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DOĞAÇLAMALAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2015 Çarşamba

Ayrılmaz İkililerim...


Geçenlerde gördüğüm bir Facebook sayfasında “kasım ve aşk ayrılmaz ikilidir, siz de söyleyin ayrılmaz ikililerinizi” diyordu. Çok hoşuma gitti, yazmaya başladım hemen...

Pazar kahvaltımda kaymak ve bal, sonrasında gazetelerim ve bulmacalar, mutfağımda sevgi ile yaptığım yemekler ve huzur veren kavrulmuş soğan kokusu, dumanı tüten tarhana çorbası ve olmazsa olmazı karabiber, mahallemdeki köşe ve o köşedeki laz bakkal... Sabah günaydını ve içten gelen bir gülümseme...

Aslında hayatımda vazgeçemediğim o kadar çok ikili var ki, hangi birini anlatsam diğerleri eksik kalıyor...

Mesela kitaplar ve onları yazan yürekler olmasaydı, filmler ve onları yaratan sinemacılar, resimler ve ressamlar, şarkılar ve müzisyenler, yani sanat ve incelmiş ruhlar olmasaydı yaşam ne kadar tatsız tuzsuz olurdu...

photo by Naman Verma, inseparable love

Sevdiğimiz insanlar ve onların bizi sarmalayan güven verici duruşları olmasaydı, özlemlerimiz ve kavuşma anlarının yaşattığı coşku, sevgi ve emek olmasaydı; her şeyin ötesinde ya ne yapardık aşık ve maşuk olmasaydı?

Yazdıkça şaşırıyorum; sanki hayat ikililer üzerine kurulmuş gibi! Bazen kendisine benzer, kendisini tamamlayan ikililer, bazen de zıtların bütünlüğü, olmaması gereken ikililer! Düşünsenize silahlar ve bombalar olmasaydı, kin ve nefret, ego ve bencillik, küfür ve hakaret, haset ve kıskançlık, entrika ve dedikodu olmasaydı; politika ve siyasetçiler olmasaydı mesela!

Hayat ne garip değil mi? Bir elmanın yarısı gibiyiz bir şeylerle, ama bazen elmanın yarısı ekşi, yarısı tatlı çıkabiliyor!İçimiz de öyle değil mi; hem iyiyiz, hem azıcık da olsa kötüyüz; hem uygarız, hem ilkel huylarımız var; hem akıllıyız hem biraz deli, biraz çılgın; bazen derviş gibiyiz, bazen ise dizginlerinden boşalmış kızgın bir boğaya benziyoruz, burnumuzdan çıkan dumanlarla...

Nereye gitti şimdi bu yazı? Ne güzel beni etkileyen ikililerden bahsetmeyi planlamıştım oysa başlarken... Çiçek kokusu ve bahar mevsimi, dışarıda yağan kar ve Adile Naşit'li Türk filmi, Fransızca şarkılar ve loş mum ışığı, vanilya kokusu ve anne muhallebisi, sardunyalar ve vita yağı tenekeleri, gülümseyen bir çocuk yüzü ve elinde tuttuğu pamuk şeker, eski zaman fotoğrafları ve o fotoğraflardaki tüllü şapkalı zarif kadınlar; gramafon ve Münir Nurettin'den eskimeyen bir şarkı...

Galiba bugün pembe gözlüğümü taktım yine, sözü size bırakıyorum, sevgiyle...


5 Ekim 2015 Pazartesi

Hepimize (h)es yani!

Sabah haberleri açtım. Fındıklı parkı şantiye olacakmış, insanlar eylem yapıyor. Büyükçekmece'de bir park otel yapılacakmış, insanlar eylem yapıyor... İyi haber de var; Sivas Suşehri'nde “suyumuzu vermeyiz” diyen, sularını korumak için gaz yiyip kendini arabaların önüne atan Kıymet Abla ve köylüler kazanmışlar neyse ki... Suşehri'nde su eylemi ne kadar ironik...

Devamını izleyemedim, kıstım televizyonun sesini, yazmaya başladım.

dünyayı yok ediyoruz!

Ne kadar obursunuz, ne kadar çirkinsiniz, ne kadar aç gözlüsünüz, ne kadar iğrençsiniz demek istedim. Sonra da vazgeçtim. Her güzel şeyde olduğu gibi, dünyanın da sonu gelmeli ve bu insanlar, dünyanın sonunu getirmek için kendilerini sorumlu hissediyorlar demek ki dedim. 
Eh dünya da sonsuza dek yaşayacak değil ya, birilerinin yok etmesi lazım!


Sonra sakinleşip biraz empati kurmaya çalıştım. Bir şekilde bir koltuğa kapağı atmış bu kaba etler, o koltukta otururken aslında doğayı ve dolayısıyla insanlığı yok ettiklerinin farkında da olmayabilirler. Çeşitli hesapları vardır muhtemelen, yani oldukça masumdurlar kendi çaplarında; ne bileyim, şöyle düşünüyor olabilirler:

Bu koltuğa oturmamı sağlayan beyefendiye sözüm vardı, otel arazisi ayarlayacaktım, borçlu kalmayayım. (Bunun neresi doğa düşmanlığı, gayet insani bir şekilde adam borcunu ödemeye çalışıyor! Adama doğa düşmanı diyeceğimize “namuslu vatandaş” dememiz lazım. Borcunu ödemek için bir parkı feda etse ne olacak ki sanki, adam sözünün eri, yetmez mi!)

Bu köylüler aptal, ne anlarlar kalkınmadan; hepsi cahil! Su boşa akmasın diyoruz, “Hes” yapacaz hes, hes, hes.. has... hass...(Adam eğitimli, olaya bilimsel yaklaşıyor; biz de adamı suçlayıp günahını alıyoruz boş yere! Hem cahil köylüyle eğitimli bürokrat aynı düşünebilir mi allasen! Sular gürül gürül boşa akacağına bir iki firma ekmek yese fena mı? Karadeniz'de yeşil çok nasılsa, azıcık da beton karışıversin araya, adam istihdam yaratıyor. Bu adamı suçlayan, hes'e karşı çıkan herkes cahil aslında! Hepimize (h)es diyorum, (h)es yani!)

Sanki parktaki otları yiyecekler! Oysa yerine bir AVM diksem yüzlerce insana ekmek kapısı açılır! Yaranamazsın ki bu millete! Varsa yoksa AVM düşmanlığı! (Adam yerden göğe kadar haklı, az bile söylüyor! Hatta her bir yanımız AVM olsun, nasılsa içindeki dükkanlardan birinde oksijen maskesi satarlar, öyle soluruz oksijeni ne var yani!)

Komünist bunlar, vatan hainleri! İnşaat yapacaaz ki vatan kalkınsın! Geri kafalı bunlar! Ah ah bende yetki olacak, yıkarım dünyadaki bütün eski binaları, Küba'da bile taş taş üstünde bırakmam!(Tabi ya, 400 senelik binalarda yaşayan Avrupalılar zaten geri kafalı, taa ortaçağdan kalma binaları korumaya alıyorlar. Ne gerek var kardeşim, ne öyle gotik gotik! Yapacaksın gösterişli apartıman kuleler, vatandaş otursun temiz temiz! İnşaatçılar da yaptıkları hizmetin karşılığında azıcık para kazanacak tabii ki! Biz de adamları suçluyoruz, ticaret kafasının neresi doğa düşmanlığı! Yıkacaksın ki, yerine yenisini yapasın! Yoktan var edecek değiliz ya, yeni yeni icatlar mı yapalım! Yazıklar olsun hepimize, entel geçiniriz bir de!

green economy

Ha bu arada, bu adamı aklarken sizler de aradan sıyrıldınız sanmayın!

Evinde yüzlerce ayakkabısı olduğu halde daha da alan, obur bir açgözlülükle almaya devam eden Selma, sen mesela... Evinden iki adım ötede otobüs durağı olduğu halde işe çift kapılı spor arabayla gitmeyi tercih eden Serkan, sen de saklanma hiç! Konuşurken mangalda kül bırakmasan da, elindeki sigara izmaritini yere utanmadan fırlatıverdiğini görmüyorum sanma Selin! Yeni model cep telefonlarının takipçisi Emre, sakın saklanma! Sen Ahmet, sen Hüseyin, sen Yıldız, sen Cemre, sen Esin... Ben... Evet ben...

yetmez ama, eh işte!


Bir dönüp baksak kendimize, bu adamlardan pek de farkımız olmadığını göreceğiz!
Hadi öyleyse hepimize ev ödevi veriyorum! Herkes dünyayı yok etmek için neler yaptığını yazsın madde madde. O adamların yaptığı kadar olmasa da,  bizim de suçlarımız var, suçlarımızla yüzleşelim, ne kadarını düzeltirsek o kadar faydalı olur!

Bugünü farkındalık günü ilan ediyorum, evet paşa gönlüm böyle istedi...


Kalın sağlıcakla...

30 Eylül 2015 Çarşamba

Öylece bakakalıyorum...


Mesela Seul'de sudaki bakterileri bile koklayabilen biyoelektronik burun geliştirmiş bilim insanları.

NASA, Mars'ta sıvı halde su bulunduğunu açıkladı geçenlerde. Herkes – biz hariç - “Mars'ta bitki yetiştirilebilir mi, bundan sonra ne olacak?” gibi konuları tartışıyor heyecanla!

3D yazıcılarla yedek organ üretme aşamasına çoktan geldi - dünyanın bizim dışımızda kalan tarafında- kimi mucitler!

Sadece ben değil, hepimiz bakaklıyoruz bence bu gidişata...

Mesela bir soru size; bizim ülkemizde en son ne icat edilmişti, anımsayan var mı?

Tabii ki anımsamazsınız, çünkü bizde yeni birşey deneyen insanın gözünün içine bakılarak parmak sallanır ve “Yeni yeni icatlar yaratma başımıza!” diye kızılır değil mi!

Politikacılar seçim vaadi olarak hâlâ“yerli otomobilimizi üreteceğiz!” şeklinde vaatlerde bulunuyorlar, ben cidden bakakalıyorum...

Öylece bakakalıyorum işte, ne yapabilirim ki başka...




Cahil cühela bir hayatın içinde oradan oraya sürükleniyoruz. Genç kızlarımızın favori ilgi alanları arasında “benim stilim seninkini döver, ben senden daha fitim, kim kiminle nerede nasıl”gibi konular ön plandayken, genç erkeklerimizin çoğunun ilgi alanı ise maaesef aynı babalarının tercihleri gibi “meşin yuvarlak” tan pek de öteye geçemiyor.

E-kitap çıktı çıkmasına ama bizim ülkemizde pek işe yaramadı. Kağıttan kitabı okumayan bir toplum E-kitaba nasıl geçsin, yani daha bu işin A'sı var, B'si var, değil mi ama!

Öylece bakakalıyorum, cidden beynim hata mesajı yayınlıyor bolca...

Diyorum ki kendi kendime, bütün suçlu yaşadığımız coğrafya mı? Mesela İsveç'te doğsaydık, Norveç'te ya da İsviçre'de, Hollanda'da, İngiltere'de... Yani daha batıda doğsaydık nasıl bir hayatımız olurdu? Üç tarafı denizlerle çevrili bu şahane toprakların güzelliği yetmiyor demek ki güzel bir hayat sürmemize, birşeyler eksik, hem de öyle eksik ki...

Bakıp duruyorum, öyle boş boş, öyle anlamsız...

Birileri düğmeye basıyor, savaş çıkıyor; o düğmeye basanlar bu arada ceplerini doldurup yerlerini sağlamlaştırıyor. Sonra düğmeye basmayı bırakıyorlar, azıcık barış yeşeriyor. Bu durum işlerine gelmiyor, tekrar düğmeye basıyorlar, yine savaş çıkıyor! Kimi zaman Afganistan'da, kimi zaman İran'da, kimi zaman Suriye'de, kimi zaman Lübnan'da, kimi zaman da Türkiye'de... Siz hiç İsviçre'de, Hollanda'da, İngiltere'de, Norveç'te, Kanada'da savaş çıktığını duydunuz mu? Yakın tarihte böyle bir örnek var mı? Onların terör dediği şey, kırk yılda bir cinnet geçiren bir adamın sağa sola ateş etmesi! Onlarda yaşanan gerçek anlamda terör olayı olmuşsa da, çoğunda olayın faili dünyanın doğusundan gelmiştir zaten, yalan mı!

Bakakalmakta haksız mıyım?

Dün akşam, Ahmet Hakan'ı programdan çıkınca dövmüşler!

Şimdi bu olay İngiltere'de olsaydı, İsviçre'de olsaydı, İsveç'te olsaydı, Danimarka'da olsaydı diye düşünemiyorum bile. Olmazdı ki, adamlar kendisi gibi düşünmeyenlere tahammül gösterebiliyor çünkü, demokrasinin anlamı da bu değil mi?

Girmeyeceğim o derin mevzulara; zaten son yıllarda siyasi zehirlenmeye uğradık hepimiz; herkes birşeyler söylüyor, yorulduk, şiştik!

Ben sadece bakıp duruyorum, duygusuzca bakıyorum, öylesine...

Bu gidiş değişecek elbette, itiraf edeyim içimdeki umutlar bitmedi!


Sadece bakıyorum ve bekliyorum...

23 Eylül 2015 Çarşamba

GERÇEĞİN YÜZÜ - 1

Gerçekten çok büyük bir sahneydi. Perde neredeydi, açıkçası ben göremedim. Oysa bordo veya mor renkte kadifeden perdenin yavaş yavaş açılmasını bile hayal etmiştim. Hatta üste doğru mu açılmalı, yoksa yanlara doğru mu açılmalıyı test de etmiştim düşümün güçlü dünyasında..  Ama, sanırım biraz hayal kırıklığı olacaktı benim için. Zira perde merde yoktu bu sahnede...

Neyse, oyuncular teker teker sahneye gelmeye başladılar. Önce bir adam girdi. Simsiyah takım elbisesi tam da üzerine uygundu, belli ki özel olarak dikilmişti. Beyaz gömleği ve yeşil kravatı vardı. Kravatı ipekliydi, anlarım ben; aynı renkten mendille süslemişlerdi ceketinin üst cebini. Herşey normal gibiydi ama bir tuhaflık vardı yine de. Önce algılayamadım, sonra birden farkına vardım; adamın yüzü yoktu ki!

Hayır maske falan takmamıştı, adam bildiğiniz yüzsüzdü! Nasıl anlatabilirim ki size bu durumu, daha önce hiç böyle bir şeye tanık olmamıştım! Binbir türlü maske gördüm; ne bileyim hırsız maskesi, balo maskesi, gülen surat maskesi, süper kahraman maskesi, palyaço maskesi... Ama hiç böyle bir maske görmemiştim. Hem nasıl bu kadar gerçekçi olabilirdi ki! Zira ikinci sırada oturuyordum, sahneye çok yakındım, ve gerçekten de şok geçiriyordum sanırım. Çünkü adam sahiden de yüzsüzdü!


Seyircilerin bir kısmı durumu anladı benim gibi. Önce büyük bir sessizlik oldu salonda, sonra ufak ufak fısıldaşmalar başladı. Yanımdakileri duydum:

       - Metin, gördün mü, adamın yüzü yok!
       - Of saçmalama Birgül ya, hiç öyle şey olur mu!
       - İyi de sen hiç böyle maske gördün mü?
       - Makyajdır o, plastik makyaj; sus da oyunu izleyelim!
       - Bir kere de bana inansan ya Metin!

Arkadan da benzer konuşmalar geliyordu. Birisi “adamın gerçekten yüzü yok!” diyordu, öbürü de “saçmalama, amma hayalcisin!”gibi bir azarla karşısındakini susturuyordu. Derken derken salonda acayip bir uğultu oldu. Bu arada sahnedeki adam çok yüksek bir sesle aniden bağırdı:

      - KESİN SESİNİZİ!!!

Biz, yani seyirciler birden afalladık! İçimizden bazıları “ne kadar da interaktif oyun, iyi ki gelmişiz!” memnuniyetini yaşıyordu muhtemelen; ama ne yalan söyleyeyim, ben onlardan değildim. İçim ürperdi, neye uğradığımı şaşırdım. “Bu bir oyun, evet bu sadece bir oyun!” diye kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

Buz gibi bir rüzgar esmişti salonda, bütün gözler yüzsüz adamın üzerindeydi. Elleri göğsünde çapraz bağlanmış, yüksek sahneden bize bakıyordu. Birden konuşmaya devam etti:

    - Siz kendinizi ne sanıyorsunuz, buraya sadece beni izlemeye ve talimatlarımı yerine getirmeye geldiniz! Oyun boyunca salonda çıt çıkarsa, gerisini siz düşünün! Daha doğrusu olacakları hayal bile edemezsiniz!

Yine afalladık bütün izleyiciler olarak, gerilimin dozu iyice artıyordu. Arkalardan davudi bir ses yükseldi:

     -Ben para verip bilet aldım, geldim oyun izleyip hoşça vakit geçireyim diye. Sen ne diyorsun orada yüzsüz adam! Verin paramı geriye, izlemiyorum sizin oyununuzu!

Yüzsüz adam sahnenin sağına doğru bir el işareti yaptı, oradan iki tane koruma görevlisi çıktı. Gözlerinde siyah gözlükler, ellerinde telsiz, ceplerinde silahlarla koşarak  adamın yanına gittiler, koluna girdiler. Davudi sesli adamı yaka paça salondan çıkarmaya çalıştılar. Adam direniyordu:

     - Bırakın ulan beni, siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Zindan ederim size dünyayı, ne yapıyorsunuz, bırakın ulan kolumu!



Biz seyirciler neye uğradığımızı şaşırmıştık. Zira içimizden bazıları muhtemelen hâlâ “Ne kadar interaktif bir oyun, aksiyon da var, iyi ki gelmişim!”diye düşünüyor olabilirdi, ama dedim ya ben öyle düşünmüyordum. Çünkü adamın yüzü gerçekten de yoktu! Davudi sesli adamı yaka paça dışarıya çıkardılar. 100 kişilik salonda sadece 1 sandalye boşalmıştı. Ne önemi vardı ki bunun, belki o davudi sesli adam da oyuncuydu, kesin öyleydi...

Sahnedeki yüzsüz adam ayakta dikilmeye devam ediyordu. Derken sahneye başka bir adam daha geldi. Bu adam, ilk yüzsüz adam gibi siyah değil lacivert bir takım elbise giymişti, kravatı kırmızıydı, ceket cebinde mendil de yoktu. Bu adamın da hemen suratına baktım. Yüzü olmadığı gibi, kafasında da bir delik vardı. Bu deliğin içinden bağırsak gibi bir şey sarkıyordu. Gözlerimi ovuşturup bir daha baktım, evet bildiğimiz bağırsaktı sarkan!  Özür dilerim durumu idrak edebilmeniz için söylemek zorundayım, midenizi bulandırmak istemem ama o bağırsakların içi olması gereken dolgu malzemesiyle doluydu. Gördüm çünkü, akan damlaları da gördüm... Adamın yüzü olmadığı gibi bence beyni de maalesef (.)ok doluydu! 

 Off nasıl bir oyuna gelmiştim böyle! Aksiyonu severim bir yere kadar ama gerilimi asla! Çıksam gitsem mi diye düşündüm. Açıkçası cesaret edemedim. Zira ya o davudi sesli adam oyuncu değilse!

Yapılacak en iyi şey,  yüzsüz kafasının içinden bağırsaklar sarkan adamla  sadece yüzsüz adamın neler yapacağını biraz daha bekleyip görmekti. Zaten başka çarem mi vardı?

Tam bu sırada bir ses geldi yan taraftan. Evet davudi sesli adamın sesiydi bu, adam bağırıyordu, işkence edilen bir adam sesiyle bağırıyordu hem de! Bu arada sahnedeki birinci yüzsüz adamla ikinci yüzsüz ve kafatasından bağırsak sarkan adam pis pis, hani derler ya bıyık altından gülüyorlardı. Yanımdakine baktım, öbür yanımdakine baktım, arkama döndüm hafifçe, kimsede bir tepki yoktu. Adeta hipnotize olmuş gibi herkes sahneye kilitlenmiş öylece bakıyordu. Tam da ne yapacağımı şaşırmışken arkadan tiz bir kadın sesi yükseldi:

         -  Siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz, yan taraftan adamın çığlıkları yükseliyor, bu ne biçim bir oyun!

Yüzsüz adam sırıtarak alaylı bir sesle kadına yanıt verdi:

     - Ne o beğenemedin mi? Sen ne bekliyordun, müzikli bir kumpanya mı?

Kadın yanıtladı:

       -Ne biçim konuşuyorsun sen be, azıcık saygılı olsana yüzsüz adam!

Yüzsüz adam tahmin edeceğiniz gibi yine korumalarına bir el kol hareketi yaptı, sağdan koşuşturan gözlüklü, siyah takım elbiseli, ellerinde telsizler ve ceplerinden sarkan silahlarıyla korumalar aynı davudi sesli adama yaptıkları gibi bu kez de tiz sesli kadını yaka paça dışarıya çıkardılar. Salondaki boş sandalye sayısı sadece ikiydi, bundan ne çıkardı ki!


.......




7 Eylül 2015 Pazartesi

Evet'li Hayır'lı Yazı...


Sakince bekliyorum, hayır galeyana falan gelmiyorum, evet haberleri yarım yamalak izliyorum, hayırtartışma programlarını izlemiyorum, evetbu işin bir sonu olacağını düşünüyorum, hayırkötülerin kazanacağına inanmıyorum, evetsakinim, hayır sonlarını iyi görmüyorum, evet er ya da geç İlahi Adalet'in gerçekleşeceğine inanıyorum, hayırsosyal medya hesaplarımda vahşet görüntülerini paylaşmıyorum, evet sosyal medyada “çok üzgünüm, yastayım” yazıp ardından kahkahalarla hayatına kaldığı yerden devam eden insanları görüyor ve kendilerini oldukça iki yüzlü buluyorum, hayırben sosyal medyadaki kopyala-yapıştır eylemlere katılmıyorum, evet bundan sonra da sadece vicdanları rahatlatan sanal eylemlere katılmayı düşünmüyorum, hayır umutsuz değilim, evetkendi halimdeyim, hayır bu ülkede yeterince kutuplaşıldı zaten, evetcahil değilim, hayır cahillerin söylemleriyle asla gaza gelmem, evetsiz de cahillerin söylemleriyle gaza gelmeyin derim, hayırelbette bu işin bir sonu olacak, evethepimiz insanız, hayırkapitalizmin bu silahı yeni değil ki, hep savaşlardan beslendi bugüne kadar, evet ben barıştan yanayım, hayır kaç bininci tekrarını izlediğimiz bu ucuz senaryoların artık tıkanmaya yüz tuttuğunu düşünüyorum,
evet,

dünyayı güzelliğinkurtaracağınave birinsanısevmeklebaşlayacağınaherşeyin, yürektenama taayürekten inanıyorum...


14 Haziran 2015 Pazar

Oyun Atölyesi'nde Nehir'i izledim...

Çok sıradandır bazen hayat, basittir. Siz ne kadar hayal kursanız ve beklentilerinizi üst seviyeye çıkarsanız da o yine kendi bildiğini okur. Mesela bazen  en heyecan verici anlar bile sanki daha önce yaşanmış gibi gelir insana, belki de yaşanmıştır gerçekten de...
Kadın erkek ilişkileri zaten böyledir. Değil midir?

Nehir-Oyun Atölyesi*

Çevrenize bir bakın, aşkından ölebilecek gibi hisseden bir çok kadın görürsünüz. İlişkisini hayatının merkezine koymuş, deli divane dolaşan; ama aşkından ölebilecek gibi hisseden ve öyle davranan erkek sayısı biraz daha azdır sanki. Acaba neden böyledir? Hızlı hızlı yanıtlayabilirim bu soruyu, çoğunuz aynı benim gibi hiç düşünmeden hızlı hızlı benzer bir cümle söylersiniz:

Çünkü kadınlar her türlü ihtiyacını öncelikle “aşk” dahilinde gidermeye programlanmıştır, bir sonraki “level” ise kendilerini güvende hissedecekleri evlilik, yani kutsal aile bağıdır.
Erkeklerse aşkı kendi cisimlerinden soyutlamayı genelde iyi bilirler... “

Ayça Bingöl-Haluk Bilginer- Oyun Atölyesi*

Bir kadın, yemek yediği ve hatta üzerine geceyi birlikte geçirdiği adamdan ertesi gün yüzükle ilgili bir şeyler duymak isterken, adamsa sadece ona göstermek istediği bir çocukluk anısı olduğunu, bu anısını karyolanın altında bir kutuda sakladığını söyleyebilir. Kadın, özel bir gece geçirdiği, o gece içinde kendisini sevdiğini söyleyen erkeğin, karyolanın altından çıkacak kutuda kendisi için bir yüzük sakladığını düşünebilir ve hatta o kısacık zaman dilimi içinde giyeceği gelinliğin modelini bile tasarlamış, gelin topuzu için bir an önce saçlarını uzatması gerektiğine bile karar vermiş olabilir. Evet karyolanın altında bir kutu olabilir gerçekten de, içinde kocaman taşlı bir yüzük hayal eden kadın, aradığından daha büyük bir taş görünce afallayabilir. Neden afallamasın ki, çünkü kutunun içinde kocaman bir taş görmüştür, bildiğiniz taş hem de! Kadın bozuntuya vermeyebilir, ne diyeceğini de bilemeyebilir, adamsa kendi oyunu içinde mutludur muhtemelen. Ritüel tamamlanmış, kadın “tek taş”ını da almıştır, daha ne yapacaktır ki adam?

Ayça Bingöl-Haluk Bilginer- Oyun Atölyesi-Nehir*

 Ben şahsen satırlara ve satır arasında anlatılanlara hayran kaldım. Jez Butterworth, iyi bir metin yazmış gerçekten de.  Kadın erkek ilişkilerine, insanın kendi içindeki yalnızlığına, belki bencilliğine, aslında iç dünyasına demek daha doğru olacak sanırım, kendi aynasını tutmuş. Ben yansımaları sevdim.. Çeviren Hira Tekindor'un da hakkını teslim etmek gerekir elbette...

Oyun Atölyesi-Nehir*

Bir çocuk düşünün, hayatının ilk balığını tutmuş, çok heyecanlı, kendini büyümüş gibi, kocaman balıklar tutan amcası gibi, daha doğrusu önemli gibi hissediyor. Derken ne oluyorsa oluyor, balık kayıp gidiyor kucağından, ağlıyor “ne olur gitme!” diyor balığın ardından. Akşam oluyor, sanki bütün bu kötü şeyler hiç yaşanmamış gibi afiyetle yemeğini yiyip mutlu mutlu uyuyor çocuk. Şimdi de bir adam düşünün, hayatının kadınını arayan. Bir kadın geliyor ve sonra terkedip gidiyor. Elinden kayan balığa ağlayan çocuk gibi azıcık ağlıyor adam ve hemen sonra kaldığı yerden hayatına devam ediyor. İnsan ister istemez afallıyor ve ayılıyor sonrasında.. O çocuk aslında o balığı istememişti, aynı o adamın o kadını istemediği gibi... Sahte gözyaşlarının insanın göz pınarındayken kuruyuvermesinden daha normal ne olabilir ki! İkisinin de aradığı bambaşka şeylerdi çünkü.. Adam kadını değil, çocuk balığı hiç değil...

Nehir*
Öyle adamların, kadınları kandırmak için genelde sabit bir hikayesi de olur. Yani işte ne bileyim çok etkilendikleri bir çocukluk anısı vardır mesela, ya da ezberledikleri iki şiir, ya da altında uyudukları bir ağaç... Çok da önemli değildir bu hikayede ne anlatıldığı, gerçek de olabilir, kurgu da olabilir. Önemli olan tek şey, adamın kendini özel hissetmesidir o hikayeyi anlatırken; ha pardon bir de karşısındaki kadını etkilemek ister. Kadınsa genelde zavallıdır, etkilenmiş gibi yapar. Hiç ilgisini çekmeyen bir konu da olsa adamın anlattığı, adamın gözünün içine bakarak pür dikkat dinler, arada çok eğleniyormuş gibi kahkahalar bile atar. Çünkü birine sığınma ihtiyacı hissediyordur muhtemelen. “O adamı etkilerse belki yuva kurabilirler birlikte” hayali geçer, belli belirsiz de olsa usundan.

 Bu tip erkekler, karşılarındaki kadına bir şeyler öğreterek de egolarını okşamayı ihmal etmezler. Öyle ya kadın dediğin nedir ki? Adamdan daha az bilgisi olan, adamın her anlattığı hikayeyi dinlemek zorunda olan, adamın içgüdesel ihtiyaçlarına cevap vermekle yükümlü, adamın canı istediğinde çağırıp canı istediğinde gönderdiği bir ŞEYdir kadın.. Hatta kadın dediğin kafasız bir şeydir, sadece vücuttan ibarettir. Oyunda, özellikle de adam, kırmızı elbiseli kadın resmi çizip kafasını karaladığında bunu iliklerime kadar hissettim, daha doğrusu yazar Jez Butterworth ve yönetmen Haluk Bilginer bana çok iyi hissettirdi bunu.
Nehir*

Peki ama adam suçlu mudur gerçekten de? Yani aşkı arıyorsa, bulamıyorsa, çok denediyse ve bir türlü hissedemediyse ve vazgeçmişse, artık boşvermişse, ânı yaşamaya karar vermişse, kendini bir nehrin akışına bırakır gibi bırakıvermişse kadınların kollarına, hayatına davet ettiği kadınlar, hep aynı gibi davranıyorlarsa, adamı etkilemeyi başaramıyorlarsa, adam ne yapabilir ki? Çaba sarfetmeyi bırakır, otomatiğe bağlar, hep aynı müziği dinler, kadınlara hep aynı hikayeleri anlatır, hep aynı şarabı içer, hep aynı balığı yer... Adam suçlu mudur gerçekten de?
Kimilerine göre bu sorunun yanıtı evet, kimilerine göre hayır. Daha doğrusu kendi hikayenize ne kadar değmişse adam, o kadardır!

Ben bu oyunda anlatılanları çok derin ve çok dolu dolu buldum, hiç ama hiç sıkılmadım izlerken, bilakis metni noktası virgülüne kadar iyi algıladığımı sanıyorum. Bir çok yerde güldüm, kahkaha attığım zamanlar da oldu, düşündüm, üzüldüm, sevindim, şaşırdım... Yani bu oyun bir çok duyguyu aynı anda yaşattı bana. 

Modern tiyatro metinleri noktalı virgülle bitmeli” demişti “Modern Tiyatroda Önermesiz Metin Yazarlığı” dersi aldığım sevgili hocalarım Serhan Alben ve Sercan Alben. Bu metin tam da öyle bitti. Yani, ben ne hissettiysem sonu oydu oyunun, siz ne hissederseniz size göresi mutlaka farklı olacaktır. Zaten aşkın tam olarak ne demek olduğunu kim bilebilir ki?

Merak unsuru oyunun sonuna kadar devam ediyordu. Finalde ters köşeye yatmadık gerçi ama beklenmedik bir sürprizle bitti oyun. Çatışmalar yerli yerinde ve dozundaydı. Yanılmıyorsam 4 sahne vardı, oyun  tek perde ve olması gereken gibi yetmiş dakikaydı..

Dekor muhteşemdi, gerçek bir dağ evi gibi nemli ahşap kokusunu, doğranan salatalığın kokusunu bile hissedebildim ikinci sırada oturduğum için. Oyuncuların yediği balığın üzerinden dumanlar çıkıyordu, o derece gerçekti her şey.. Müzikler, ışıklar ve oyunun sonunda ayakta alkışlanan Haluk Bilginer,Ayça Bingöl ve Canan Ergüder müthişti..

Sezon bitti yanılmıyorsam, ama yeni sezonda Oyun Atölyesi'nde Nehir'i izlemenizi tavsiye ederim ben.

Yaşasın sanat ...


* Fotoğraflar Oyun Atölyesi web sayfasından alıntıdır. 
* "Modern Tiyatroda Önermesiz Metin Yazarlığı" dersi almak isterseniz, www.tiylab.com 'a göz atın.  

4 Haziran 2015 Perşembe

Şirincikler oldu mu, gargameli kovdu mu hey hey hey!


Bir varmış bir yokmuş, bazıları mavi, bazıları yeşil, bazıları pembe, bazıları turuncu renkli şipşirin yaratıkların yaşadığı kocaman bir köy varmış. Yıllar önce köylerini kara yürekli emperyal kasabalıların saldırısından kurtarmak için savaşmışlar. Bir dönem kendi yağlarıyla kavrularak mutlu mutlu yaşamışlar da.. Ama bilirsiniz mutlu hayatlar, masallarda ve hikayelerde bile pek uzun sürmez. Ya babaanne görünümlü kurt gelir, ya kıpkırmızı elma ile prensesi kandıran kötü kalpli cadı çıkar, ya da kıskanç üvey anne devreye girer. İşte bizim rengarenk şipşirin köye de Gargamel'giller dadanmış.



İlk zamanlar bizim saf ve temiz yürekli şirinler inanmış bu gargamelgillere. Gargamellerin kırmızı kurdela keserek açılışını yaptığı büyülü çeşmeden akan su, hoş görünmüş bizim saf şirinlere. Zaman içinde gözünü para hırsı bürümüş gargameller, köyün bütün güzelliklerini yavaş yavaş ele geçirmeye başlamışlar. Başlarda hiçbir şeyin farkında olmamış şirinler, çünkü gargamel onlara kıpkırmızı bir elma şekeri dağıtıyormuş her gün. Bizim şirinler ise afiyetle ve ağızlarının suyu akarak yedikleri elma şekerinin aslında onları aptallaştırdığının hiç farkında değilmişler ne yazık ki!



Gargamelgiller ve onlar gibi gözünü para hırsı bürümüş yaratıklar yüzünden köyün eski güzelliğinden, estetiğinden ve yeşilliğinden pek bir eser kalmamış maalesef. Ve bir sabah uyandıklarında kendilerini tanıyamamış şirinler. Eskiden birbirlerine sevgiyle bakan mavi şirinler, yeşil şirinlere öfle ile bakıyormuş artık; pembe şirinler turunculara ağaçlardan kopardıkları kuru dallarla saldırıyorlarmış. Şirin köyü savaş alanına dönüşürken gargamelgiller ise altınlarını mücevherlerini sevip okşamakla meşgulmüşler.



Bu öfke ve kindarlık yıllarca sürüp gitmiş. Ta ki bir ağaç, kendini ve canını ortaya atana kadar! Gargamel, her zamanki oburluğu ile köyün son kalan ağaçlarından birini kesip yerine kendisine kırmızı mantardan yazlık köşk yapmayı düşünürken, ağaç birden konuşmaya başlamış:
Artık yeter, beni ve hiç bir ağacı kesemezsin!”

Gargamel şaşırmış, biraz da korkmuş. Böyle bir tepkiyi beklemiyormuş çünkü. Elma şekeriyle uyuttuğu şirinler hiçbir yaptığına ses çıkarmıyormuş ki yıllardır! “Amaan!” demiş, “Bir tanecik ağacı susturamaz mıyım!” Tam ağaca baltasını uzatıp kesmeye kalktığında ise bir mucize olmuş. Pembe şirinler ağacın önüne kendilerini siper etmişler. Ardından yeşil şirinler onları takip etmiş, ardından maviler ve turuncular; derken kahraman ağacın önünde binlerce rengarenk şirinden bir duvar örülmüş adeta.



Gargamel bağırmış, çağırmış, askerlerine emirler yağdırmaya başlamış. Ama o da ne! Daha öncesinde bir dediğini iki ettirmeyen gargamelin askerleri, birer birer arkalarını dönmeye başlamışlar. Gargamel çıldırmış, “neden, neden, neden!...” diye kendi kendine bağırıp dövünürken derinlerden bir ses gelmiş :

Gargamel bir şeyi atladın, o şirinleri uyutmak için tonlarca alıp depoladığın elma şekerleri var ya, onların son kullanma tarihleri geldi artık! Bilirsin, bu dünyada her şeyin bir son kullanma tarihi vardır; ama sen o kadar zengin ve güçlüydün ki, bu küçücük detayı düşünemedin. Maalesef elma şekerlerin artık şirinleri aptallaştıramayacak. Ve biliyor musun, senin de son kullanma tarihin çok yakın! Çünkü elma şekerlerine yaptığın büyü bozulurken, kendin de hızla yok olmaya başladın. O elini uzatıp kesmeye kalktığın ağaç var ya, kötüleri yok eden hayat ağacıydı! Yok oluyorsun artık Gargamal ha ha ha!”

Gargamel ürkmüş, sağına soluna bakmış, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışmış, ama kimseyi görememiş. Bu sefer bir kahkaha sesi daha işitmiş, o davudi ses konuşmuş tekrar:

Benim kim olduğumu merak mı ediyorsun, ben bu köyde yaşayan şirinlerim!”

Nasıl yani, bütün köy tek ses olmuş benimle mi konuşuyor yani, saçmalamayın be!” diye bağırmış gargamel çaresizce. Cümlesini bitirememiş, çünkü oracıkta erimeye başlamış bir elma şekeri gibi. Gargamel eridikçe yere katran karası bir siyahlık yayılıyormuş. O siyahlık yavaş yavaş buharlaşmış ve şirinler köyünde gargamelin izi bile kalmamış sonra...



Aradan uzuuuun yıllar geçmiş, o gün bugündür rengarenk şirinler köylerinde mutlu mutlu yaşıyorlarmış. Hatta bu pazar günü şirinköyde seçim bile varmış biliyor musunuz, şirincikler neşe içinde oylarını verecekler ve mutluluk saçan şarkıları yükselecekmiş ağaç dallarının arasından...



13 Mayıs 2015 Çarşamba

Yazdım, oynandı, hissettim...


Önce çok heyecanlandım, oyun başlayınca bu heyecanım coşkuya dönüştü. Sahnedeki sanatçılarla benim aramda sanki bir sır vardı ve bu sır yavaş yavaş açığa çıkıyor gibiydi. Tam da öyleydi. Ben biliyordum ne söyleyeceklerini, onlar da biliyorlardı ve söyledikleri anda sırrımızı artık herkes öğrenmeye başlamıştı. Neydi bu sır, çok mu önemliydi, hayır değildi diyemeyeceğim, önemliydi elbette. İnsanların, kameraların, kayıt cihazlarının önünde açığa çıkıyordu, sadece bir kişinin kafasından geçenler, ne müthiş bir duygu!

Düş gücümle canlandırdığım karakterler ete kemiğe bürünüyor, sözcükler imgesel düzlemden adeta havalanırcasına uzaklaşıyor ve gerçek bir sese dönüşüyordu, kolay değildi elbette.. Televizyonlarda, sahnelerde bir hayal gibi gördüğümüz, sanki başka dünyalardan bizlere seslendiğini varsaydığımız sanatçılar aracı oluyordu bu dönüşüme... Ne müthiş bir duygu!

Oyun ilerledikçe şaşkınlığım biraz azaldı ve ben, daha da keyif almaya başladım. Çünkü oyunun yaratıcı süreci ikinci evresindeydi artık. Oyuncular, yazdığım metne kendi duygularını, kendi yorumlarını ilave ederken, sanatın ne kadar muhteşem bir olgu olduğunu bir kez daha anladım... Bu sürece kim elini uzatsa, kendinden bir iz bırakıyordu çünkü. Sonrası Edip Cansever'in dediği gibi:

...Derken karanfil elden ele...”

Hepimizin bir misyonu var bu hayatta; kimileri oynuyor, kimileri de anlatıyor. Ben anlatan tarafta görüyorum kendimi. Hele bu oyun sahnelendi ya, daha da yazasım geliyor artık! Hep yazayım, oyun olsun, film olsun, roman olsun istiyorum. İnsan kendisinin yöneticisi olarak hayal gücünü seçerse böyle oluyormuş demek ki, bir kere dizginleri ele alınca hiç bırakmıyor şakacı şey!

 Şaşkınlığım ve elimi kolumu nereye koyacağımı bilmezliğim giderek artıyor bu yüzden...

Sahi bundan sonra ne olacak?

...
Meraklısı için kitap burada:


kitap
Bu süreç nasıl gelişti yazısı da burada:
Sevgilerimle...

27 Nisan 2015 Pazartesi

Öyle olsa ne olurdu ki!

Dün sabah internete göz gezdirirken bir habere takıldım. Aynen şöyle yazıyordu haberde:

"New York'ta ünlü bir reklam ajansında sanat yönetmenliği yapan Matilda Kahl, son üç yıldır işe giderken aynı kıyafeti giyiyor. "Zamanımı ve enerjimi kıyafetlere harcamak istemedim" diyen Kahl, her sabahhazırlanırken işe geç kalma stresi yaşamaktan, giydiklerinin o günkü toplantılara uygun olup olmadığını düşünmekten bıkıp radikal bir karar almış.
Katıldığı toplantılarda erkek çalışanların hiçbir zaman kıyafet seçme stresi yaşamadığını fark eden Kahl, o günden sonra işe her gün aynı kıyafetle gitme kararı almış. Çalıştığı günlerde yeteri kadar yaratıcı iş üretmesi gerektiğini anlatan Kahl "bir de giydiklerimle yaratıcı olmak için baskı hissetmek istemedim" diyor.Aynı bluzdan 15 tane, aynı pantolondan ise 6 tane alan Kahl 3 yıldır üniformasını üzerinden çıkarmıyor." 

Matilda Kahl ve üniforması!

Bence mükemmel bir karar. Bir çeşit “özel üniforma” gibi. Yani iş yerinin seçeceği saçma iş kıyafeti değil, kendi seçtiğiniz üniformayı giyiyorsunuz. Kıyafet konusunun gereğinden fazla abartıldığını düşünen benim gibiler için “işte budur!” dedirtecek cinsten hem de!
O kadar çok faydası var ki... Her şeyden önce“Oldu mu, olmadı mı; uygun mu, değil mi; yakıştı mı yakışmadı mı” stresinden kurtuluyorsunuz.

Daha bitmedi...

Gördün mü Leyla'nın kıyafetini, yine podyuma çıkar gibi giyinmiş, o dekolte de ne öyle, hiç de yakışmamış! Geçen gün de babaannesinden kalma elbise giymişti, rüküş şey... Kadın ilgi çekmek için elinden geleni yapıyor, yakında mayoyla gelirse hiç şaşmam!”söylemleri son bulur düşünsenize... Kahve içme bahanesiyle yapılan ayaküstü beyaz yakalı dedikodularına yeni konular bulunmak zorunda kalınır. Kim niye konuşsun ki Leyla'nın her gün giydiği kıyafeti!

İşin bir de Leylagiller boyutu var tabii ki! Kıyafetiyle, görüntüsüyle var olmaya çalışan Leyla'ya “Her gün aynı şeyi giyeceksin!” deseler Leyla ne yapar! Önce afallar, ne yapacağını şaşırır! Yaşam amacı elinden alınmıştır, kolay mı! İş yerinde ya da yaşadığı mahallede popüler olmasının tek nedeni sıradışı kıyafetleri, saçı, makyajıdır. Leyla eğer hergün aynı şeyleri giyerse silikleşir, diğerleri gibi olur, eşitlenir... Eşitlenmek ne korkunç bir şeydir onun için! Bakar böyle olmuyor, belki de İspanyolca kursuna gitmeye karar verir, ya da şarkı söylemeyi öğrenir. Kültüre yatırım yapmaya başlar, e fena mı olur?

Patron mutlu olur bu duruma. İş yerinde verim artar çünkü. Düşünsenize, erkek çalışanlar Leyla'nın etek boyu veya dekoltesini düşünüp hayal kuracaklarına işlerine yoğunlaşırlar. Leyla'yı kıskanan kadın çalışanlar, kahve molasında konuşacak fazla konu bulamayıp işlerinin başına kısa sürede dönerler. Kırk saat 'onu mu giysem, bunu mu giysem!' derdine düşüp işe geç kalan kadınlar, zamanında görevlerinin başında olur. Bu durumda patron niye mutlu olmasın ki!

O stil senin, bu tarz benim!” gibi yarışmalar anlamını yitirir, e her gün aynı şeyi giyen kadın bu programları izleyip de ne yapsın! Açar belgesel izlemeye başlar... Acun bile belgesel yayınlamak zorunda kalır. Düşünsenize 'survivor' yerine 'Apollo-9' belgeselinin Acun'un televizyonunda yayınlandığını, tam bir skandal, yoksa devrim mi demeliyim!

 Mankenler ve modacılar da artık kendilerine başka başka işler bulurlar... 

"Elbise giyip podyumda salınarak yürümek" olarak tanımlayabileceğimiz mankenlik mesleği de tarihin çöp kutusuna gider böylece. İnsanlık bu durumdan zarar görür mü? Bu sorunun yanıtını size bırakıyorum.

Tekstil sektörü batmaz, niye batsın ki, insanlar bir şekilde giyinecekler nihayetinde... Süsü püsü, pulu boncuğu olmayan düz tişörtler üretilir fabrikalarda. Korunma ve örtünme amaçlı giysiler...

Bir de olayın alışverişe çıkma boyutu var!

Ben mesela nefret ederim giysi alışverişi yapmaktan. Canları sıkılınca “vitrinlere bakalım” diye mağaza mağaza gezen kadınları hiç anlamam zaten. İhtiyacım varsa bir giysiye, yani mecbursam satın almaya, olabildiğince küçük dükkanlara girmeye çalışırım. Zira büyük alışveriş nerkezlerinin, mağazaların kalabalığından çok ama çok sıkılırım. Oralara gitmek zorundaysam eğer, açılış saatlerinde gitmeye çalırım ki kalabalık olmasın diye... Matilda'yı işte bu nedenle bir kez daha takdir ediyorum. Meğer aldığı kararın ne çok faydası varmış.

Ütü yaparken düşünmüştüm geçenlerde. Ütüsüz giysi giymek ayıp sayılmasaydı, ütü gibi saçma, sıkıcı, yorucu ve üstüne üstlük elektrik enerjisini fazla tüketen bir eylem yapmak zorunda kalmayacaktık!

 Birisi ütüyü icat etmiş, sonra da ütü ticareti yapanlar “buruşuk giymek ayıptır, medeniyetsizliktir!” gibi hiç bir yerde yazılı olmayan görgü kuralını uydurmuşlar. Sırf bu görgü kuralı yüzünden, bu kural yıkılamadığı için argeye milyonlarca lira ayrılmış ve nanoteknolojik buruşmayan kumaş bile icat edilmiş! Peki ama neden? Buruşuk giysek ne olur! Matilda gibi cesur biri çıkıp bunu başlatsa, herkes buruşuk giyse ne olur!

Ne olmaz ki!

Ütü üreten fabrikalar kapanır, o fabrikalar kapanınca birçok insan işsiz kalır.
Kuru temizleme dükkanlarında ütü yapanlar işsiz kalır.
Benim en çok üzüleceğim şeyse son ütücülerin işsiz kalacak oluşudur.
Mağazalar stoklarındaki ütüleri, ütü masalarını, ütü masası örtülerini, ütü sularını, askıları satamazlar ve iflas ederler. Onlar iflas edince birçok insan işsiz kalır. İşszi kalanlar aç kalır, evsiz kalır.
Ütü reklamı yapanlar işsiz kalır. Reklamlarda oynayıp dünyanın parasını kazanan tv starları para kazanmak için başka yollar aramak zorunda kalırlar.
Öte yandan milyonlarca kilovatsaat elektrik enerjisi tasarruf edilmiş olur. Bu da doğaya katkı sağlar. Ütüsüz giyiniriz ama daha çok oksijenimiz olur, yani daha sağlıklı oluruz...
Hem ütü yapmakla harcanan saatlerde belki daha çok kitap okunur!
.................

İşin içinden çıkmak gerçekten de çok zor... Bence hepimiz doğaya dönelim, doğala dönelim. Revolution gibi, ama silahsız haliyle...

Bu sabah yine çok mu uçtum nedir, gideyim en iyisi, sevgiyle kalın...