18 Kasım 2015 Çarşamba

Altın Fiyatları Güncel 18 Kasım 2015

altin
GÜNCEL ALTIN FİYATLARI 18 KASIM 2015

Son yılların en düşük seviyesinde bulunan altın giderek düşmeye devam ediyor. 1 Kasım seçimleri sonrasında dolar ve euronun düşmesinina ardından altında düşüşle geçmişti.Peki bufün altında son durum ne? 18 Kasım çarşamba altın fiyatları ne oldu? Bugün çeyrek altın gram altın ne kadar, altn düştü mü? altın açıkacak mı? İşte güncel 18 kasım altın fiyatları...

ALIŞSATIŞ
Ons 1.071,19001.071,3800
Gram Altın98,748998,8174
Çeyrek Altın 158,7862 162,4106
Yarım Altın 316,5801 324,8212
Tam Altın 635,1450647,6557
Cumhuriyet Altını 650,0000660,0000
Ata Altın 654,9932 671,4958
14 Ayar Altın56,5676 56,6202
18 Ayar Altın 72,4462 72,5136
22 Ayar Bilezik 90,508290,5923
İkibuçuk Altın1.587,8624 1.613,1793
Beşli Altın3.166,72263.229,2845
Gremse Altın 1.587,86241.624,1060
Reşat Altın 560,0000572,0000
Hamit Altın 560,0000572,0000
Gümüş1,31171,3130

Altın düşmeye devam ediyor, yatırım yapmak isteyen vatandaş altının düşüşünün devam edip etmeyeceğini merak ediyor. Sizce altın düşmeye devam edecek mi? Altın fiyatları ne zaman çıkacak? Altın almalı mı?

ALTIN ÇIKAR
ALTIN DÜŞER
Yorum yapabilirsiniz...

altın fiyatları, altın gram fiyati, kapalı çarşı altın fiyatları, 18 kasım altın fiyatları güncel, çeyrek altın ne kadar oldu, tam altın ne kadar 18 kasım

16 Kasım 2015 Pazartesi

Orçun'un para ile imtihanı devam ediyor!


Eskiden olsaydı, yani Orçun Orçun değil de mesela Müşfik Bey olsaydı, işi nispeten kolaydı. Erkek tarafı tanıdık mobilyacılara taksitle bir koltuk takımı yaptırır, yemek masası ve perdeleri de eksik bırakmazdı, adettendi ne de olsa! Kız tarafı da bir şekilde yatak odasını halletti mi tamamdı neredeyse iş. Zaten kap kacak, kızın çeyizinin olmazsa olmazlarındandı. Nohut oda bakla sofa bir de ev bulundu muydu tamamdı o iş. Sonra davetiyeler basılır, nikah salonu ayarlanır, eş dost akraba kim varsa en az çeyrek altın, bilezik falan takardı düğünde. Öyle gram altın, çeyreğin çeyreği daha icat olmamıştı; hem şimdi olduğu gibi altınlar düğünün ertesi günü bozdurulmazdı, ayıp karşılanırdı böyle davranmak. İleride doğacak çocuklar için, alınacak ev için, kurulacak iş için sermaye olarak saklanırdı altınlar... Bir çeşit tasarruftu yani.

Ama maalesef artık devir Müşfik Beylerin değil, Orçunların devri... Evlenmek için ciddi sermaye lazım. Öyle ya, yüzlerce mobilya markası arasından en moda olanlar seçilecek, neredeyse her gün bir üst modeli çıkan elektronik eşyalardan en şey olan – artık o şey neyse- seçilecek, “en bi öz bi” ultramodern tasarıma uygun aksesuarlar tamamlanacak; nohut oda bakla sofa olmasa da en azından açık mutfaklı, ankastresi tamamlanmış, mümkünse “hilton banyolu” şık şıkırdım bir ev bulunacak; en modern davetiye, düğün organizasyonu falandı filandı derken... Gelecek altınlar ancak düğün salonunun kirasına yetecekti belli ki, hoş zaten artık altın da ateş pahası, kim ne takacaktı ki! Gram altınlar, çeyreğin çeyrekleri...

Orçun zeki çocuk, analitik bakış açısıyla olayı şıp diye kavradı ve geçenlerde buradaki yazıda anlattığım gibi kendince önlemler almaya başladı. Ne yapsın çocuk, hayatının aşkıyla evlenecek, bir şeyleri eksik olsun istemiyor elbette. Netekim para biriktirmesi şart!

paramiyonetebiliyorum.net
Ben O'na bütçe konusunda ne yapması gerektiğini anlatan, tüyolar alabileceği paramıyonetebiliyorumnokta net sitesini önermiştim. O da bu ücretsiz sitede eğitimini tamamlamış, kendi bütçesini oluşturmaya başlamış. Önümüzdeki iki yıl içinde hem kendisi, hem de kız arkadaşı evlilik için tasarruf yapacaklarmış; öyle diyordu geçen telefonda. Siteden öğrendikleri içinde en sevdiği şey, gelirlerini giderlerini yazdığı defter olmuş. “Bu gelir-gider defteri sayesinde her şey gözümün önünden bir film şeridi gibi aktı ve aydınlandım!”dedi bana. Seviyorum Orçun'un bu hallerini...

Maaşının %10'unu kenara koymakla yeterli para biriktiremeyeceğinin de farkına varmış, giderlerini kısmaya başlamış. Sigarayı bırakırsa ayda 300 TL, evde yemek yerse yaklaşık 400 TL daha tasarruf edeceğini hesaplamış. “Artık kendimi kandırmıyorum; para gerçeği ile acımasız bir yüzleşme yaşadık!”diyordu...

Yani görünen o ki, Orçun parasını yönetebilsin diye başlattığı mücadelede gayet emin adımlarla yol alıyor.

Peki ya siz, siz ne alemdesiniz?
Sizler de parasını yönetemeyen, har vurup harman savuran, ay sonunu bir türlü denkleştiremeyen, kenarda beş kuruşu bile olmayangillerdensenseniz eğer, Orçun'a tavsiye ettiğim siteye bir göz atmanızda fayda olabilir.

İşte adres burada ..




Şimdilik benden bu kadar, kalın sağlıcakla; paranız bereketli, günününüz gülümsemeli olsun...



15 Kasım 2015 Pazar

Ayşe Kulin'den Tutsak Güneş'i okudum...

Kitabı Ayşe Kulin'den distopik roman diye tanıttılar. Açıkçası çok merak ettim ve çıkar çıkmaz gidip aldım ben de. Zira iyi kurgulanmışsa distopik öyküler ilgimi çeker.
Mesela Orwel'ın 1984'ü bu anlamda gerçekten de sarsıcı muhteşem bir kitaptı. “Distopik de ne ola ki?” diyenleri daha yazının başındayken Google'a geri göndermemek için kısacık bir açıklamayı görev biliyorum bu arada. (sözcüğü bilenlerden af dileyerek)
Edebiyat ve sanatta kullanılan distopya terimi, ütopyanın tam tersidir. Yani distopik bir dünyada herşey kötü, otoriter-totaliter, baskıcı bir yönetim söz konusu diye düşünebilirsiniz.

İşte böyle bir beklentiyle okumaya başlayınca açıkçası ilk sayfalarda hayal kırıklığı yaşadım ne yalan söyleyeyim. Çünkü kurgunun distopya tarafında bana göre boşluklar vardı, yani ben Ramanis ortamını pek canlandıramadım hayalimde... Mesela gök cismi ülkeyi karartıyor ama tam değil, nasıl olduğu net değil, insanların iklimsel anlamda yaşantı biçimleri pek belli değil, kadınlara çalışma yasağı var ama bazılarına yok, gibi gibi... Birkaç bölüm ilerledikten sonra ise kitabı yanlış bir gözlükle okuduğumu fark ettim. Distopya ve bilim-kurgu beklentilerini bir kenara bırakıp bildiğim, kitaplarını bir çırpıda okuduğum Ayşe Kulin'in gözünden günümüz Türkiyesine bir eleştiri olarak okumaya başladığımda, inanın çok daha fazla keyif aldım kitaptan. Bugünün biraz egzajere edilmiş haliydi bana kalırsa anlatılanlar. Her ne kadar yazar Ramanis Cumhuriyeti dese de, ben o hayali ülkeyi kendimizden soyutlayamadım. Çoğumuzun ülkemiz adına yaşadığı kaygıları cesaretle dile getirmiş Ayşe Kulin, bu anlamda kendisini tebrik etmek lazım. Zira cesur olmak zor zanaattır bilirsiniz. “Sen bu anlamda cesur musun?” diye soranlara vereceğim yanıt bellidir zaten: “Hayır değilim!”

Tutsak Güneş - Ayşe Kulin
Kulin'i okuyanlar bilir, müthiş akıcı bir dili vardır. O'nun kitaplarını okurken sinema filmi izler gibi olursunuz, terapi gibidir bir anlamda. Okursunuz, iyi vakit geçirirsiniz, bir süre sonra da unutursunuz. Yine öyleydi, zaten kitabın başındaki bana göre oturmamış olan o kurgu dünyanın anlatımı birkaç bölüm sonra bitip de asıl hikaye başlayınca kitap daha sürükleyici oldu.

Kitapta düşünmenin, konuşmanın ve hatta hatta hatırlamanın bile yasak olduğu bir ülke var... Beş çocuk yapan kadınlara madalya takılıyor. Sınıf ayrımcılığı alenen yaşanıyor; taktığınız atkının rengi belirliyor haklarınızı. İnternet yok, haberlerde dış dünya sürekli kötüleniyor, seyahat özgürlüğü yok, her an takip ediliyorsunuz ama aşk var, insanın olduğu her yerde aşk var çünkü.. .

Benim kitaptan süzdüğümse şu oldu:

Kendilerine sunulan ayrıcalıklı hayatta mutlu mesut yaşayan bilim adamları ve profesörler bile olan bitenin, baskının farkında değiller. Ramanis Cumhuriyetinin başkanı Oğulhan'a sevgi ve minnetle bağlı kalarak muhalif seslere nefretle bakabiliyorlar, taa ki zulmün ucu kendi ailelerine dokununcaya kadar...

Bugünlük de benden bu kadar, keyifli okumalar efenim, sevgiyle...








...

11 Kasım 2015 Çarşamba

Şarj edilebilir diş fırçalarına dair doğru bilinen yanlışlar

Manuel diş fırçası şarj edilebilir diş fırçası kadar iyi temizler!


Yanlış. İlk kullanımdan itibaren şarj edilebilir diş fırçaları manuel fırçalara oranla 2 kat daha fazla plak temizler. Bu özellik dişlerinizin yalnızca dış görünümü için değil, sağlığı için de oldukça önemli. Plak, dişin dış kısmını kaplayan bakteri tabakasıdır. Bakteriler yediğimiz yiyeceklerdeki şekerle beslendikleri için, zamanla asit oluştururlar. Bu nedenle bakterilerin diş yüzeyine yerleşmesi, diş ve diş eti hastalıklarının en önemli sebeplerinden biridir.

Oral-B’nin elektronik fırçalarının tamamında fırça başlıkları yuvarlak olarak tasarlanmıştır. Bu yenilikçi tasarım sayesinde her dönüşte farklı bir açıyla dişin tüm yüzeyinin temizlenmesine olanak sağlar. Küçük boyutuyla her bir dişin yüzeyine ve diş aralarına rahatlıkla ulaşabilir.
Şarj edilebilir fırçalar yalnızca ağız ve diş sağlığı konusunda problem yaşayan kişilere tavsiye edilmektedir!

Yanlış. Oral-B’nin yaptığı bir anket çalışmasında, katılımcıların %39’unun ancak dişleriyle ilgili herhangi bir problem yaşadıktan sonra şarj edilebilir diş fırçası kullanmaya başlayacaklarını belirttikleri görüldü.


Ağız sağlığında tedaviden çok koruma yöntemi izlenmesi tavsiye edilmektedir. Çünkü dışarıdan yapılan herhangi bir müdahale, ne kadar iyi olursa olsun kendi dişinizin sağladığı rahatlığı ve fonksiyonelliği sağlamaz. Dişleri korumanın en önemli yolu, ağız ve diş problemlerinin bir numaralı sorumlusu olan plak tabakasını ortadan kaldırmaktır. Şarj edilebilir diş fırçaları, plak temizliği konusunda manuel diş fırçalarından %100’e kadar daha fazla etkilidir. Plak, yapışkan bir madde olduğu için diş fırçanızdan da ayrılması zordur. Bu nedenle diş hekimleri ortalama 3 ayda bir diş fırçanızı yenilemeniz gerektiğini söylüyor.

Şarj edilebilir diş fırçası da kullanıyor olsanız, 3 ayda bir fırça başlığı  değişimini gerçekleştirmek durumundasınız. Oral-B, elektronik diş fırçanızı kolayca yenilemeniz için değiştirilebilir başlıklarla size sunuyor.

Nasıl bir diş fırçası kullanıyor olursanız olun, diş fırçalama süreniz aynı olduğu için aynı etkiyi yakalayabilirsiniz!

Yanlış.  Diş hekimleri, dişlerinizi günde en az iki kez, 2 dakika fırçalamanızı öneriyor. Ancak yapılan araştırmalar ve klinik deneyler, dişlerinizi 2 dakika şarj edilebilir diş fırçalarıyla fırçalamanızın çok daha etkili sonuçlar almanızı sağladığını gösteriyor.

Şarj edilebilir diş fırçaları diş yüzeyine zarar verir!

Yanlış.  Yukarıda bahettiğimiz anketin bir başka ilginç sonucu da, anket katılımcılarının %5’inin şarj edilebilir diş fırçasının diş yüzeyine zarar verdiğini düşünmesi. Oral-B’nin şarj edilebilir diş fırçaları, basınç göstergesi sayesinde diş fırçasını dişinize çok fazla bastırdığınızda çalışmasını durduruyor.

Tüm şarj edilebilir fırçalar aynı özelliktedir!

Yanlış.  Herkesin diş yapısı birbirinden farklı. Bu nedenle Oral-B kullanıcılarına birbirinden çok farklı özelliklere sahip farklı şarj edilebilir diş fırçaları sunuyor. Hassas dişetleri için, farklı büyüklükteki diş aralıkları için ya da sararmış dişleri beyazlatmak için birbirinden farklı bir çok diş fırçası modeli bulunuyor.

Detaylı bilgi almak için videoyu izleyebilirsiniz. Ürün alternatiflerini görmek için tıklayınız.


KAYNAK: www.uplifers.com


Bir boomads advertorial içeriğidir.

10 Kasım 2015 Salı

Niyet ettim kitap fuarına gitmeye...


Evet nihayet yıllar sonra şeytanın bacağını kırdım ve kitap fuarına gittim geçen cumartesi günü, yani fuarın açılış günü. İstanbul'a ilk geldiğim zamanlarda kitap fuarı Taksim'de Tepebaşı'ndaydı, dolayısıyla fuar boyunca akşamları iş çıkışında giderdim, söyleşilere katılır, imza kuyruklarına girerdim kaygısızca. Yani dolu dolu yaşardım kitap fuarını. Tüyap'a taşındıktan sonra ise hiç gitmedim, kaç yıl oldu hatırlamıyorum bile! Sadece söyleniyordum her sene; kitap fuarı şehirden bu kadar uzak olur mu, kültür sanattan soğumamızı istiyorlar, zaten AKM'yi kapattılar, zaten özel tiyatrolardan desteği çekti devlet, biletler çok pahalandı! Sonra bu söylenme devam ediyordu, iyi güzel korsan kitap almayalım tamam da, neden pırlantadan vergi almayan devlet kitaptan vergi alır... vs. vs. Sanki bu söylenmelerim muhataplarının kulağına gidiyormuş gibi, hoş gitse de sanki umurlarında olacakmış gibi!

Bu sene, aslında tam olarak 1 kasım seçimlerinin ertesi sabahı, bu hali tavrı bırakmaya karar verdim. Zira sadece bana zararı olan bir yaklaşım bu; atı alansa Üsküdar,'ı çoktan geçiyor ve anlaşılan o ki, dört nala gidiyor o at! Madem öyle, madem hayat benim gibiler için zorlaştırılıyor;  o halde yakınmayı, söylenmeyi, eleştirmeyi, sinir olmayı, kendime zarar vermeyi bırakıp yeni duruma adapte olmalıyım dedim. Yani bıraktığım yerden hayatıma devam etmeye, hatta eskisinden daha dolu dolu yaşamaya karar verdim. Netekim 7 kasım cumartesi sabahı niyet ettim fuara gitmeye ve gittim...

Kitap Fuarında

9:30'da bindim metrobüs denen ucubik araca (pardon söylenme yoktu), Allahtan oturabildim ve yol boyunca kitap okudum. Yani yolculuğum fena geçmedi; tam bir buçuk saat sonra Tüyap'ın da olduğu Beylikdüzü son duraktaydım. Bir buçuk saat nedir ki, iki tane imza kuyruğuna girmeyiverirdim! Birbuçuk saatte insanlar şehir değiştiriyorlar ama olsun, burası İstanbul, ultra mega kent! Gökdelenler, rezidanslar, avemeler şehrine doğru hızla evrilen, öte yandan  nostaljisini yaşatmaya çalıştığımız...

Neyse efendim, gittim fuara, içim kıpır kıpır! Açılalı henüz bir saat olmasına rağmen oldukça kalabalıktı ortalık; ama rahat rahat gezebildim yine de. İndirim pek yoktu, %20-25 civarındaydı genel olarak. En güzeli ise bazı yayınevleri fuara özel 5-10 TL'lik kitaplar basmışlardı, bulabildiklerimi kaçırmadım. Size bir tüyo, Kırmızı Kedi yayınlarına uğrayın bence. Baba Evinde Bana Yer Yok- Asiya Cabbar -5 TL, Kendi Gecesinde- İnci Aral – 10 TL ve Bir Yalnız Adam- Tuna Serim – 5 TL, benim Kırmızı Kedi'den çantama sığdırabildiklerim oldu. Keşke tekrar gidebilsem ve tekrar bakınsam hiç uğrayamadığım stantlara!

Fuardan aldığım kitaplardan..

Girişte verdikleri, rehber niteliğindeki kitapçık bence hikaye! Zira labirent gibi bir yer inşa etmişler. 3 numaralı salonda gezinirken karşınıza alakasız bir şey, örneğin 10 numaralı salon çıkıyor, oradan geçiyorsunuz hoop yine misal 8 numaralı salona! Bir ara bir labirentin ortasındaymışım ve çıkamıyormuşum gibi hissettim kendimi. Koysanıza ey tasarımcılar salonlara “şimdi buradasınız, sonrasında şurası var!..” gibi ışıklı panolar! Eleştirmek ne haddimize, olsun yapmışlar ya o kadar, sağolsunlar, var olsunlar!

Ha bir de yürürken yere bakmazsanız, tökezleme hatta düşme tehlikesi yaşayabilirsiniz, demedi demeyin! Zira tümseklerle karşılaşıyorsunuz adım atarken, sarı işaretler koymuşlar oralara iyi güzel de, insan o kalabalıkta önüne nasıl baksın, ya da ya göremiyorsa!

 Yani çok övdükleri Tüyap binasını hiç ama hiç beğenmedim. Ama dediğim gibi önemli değildi bütün bunlar, ben mutluydum yine de... Belki şaşıracaksınız ama ülkemi, şehrimi 31 ekim gecesi öncesinden daha çok seviyorum artık! Her türlü engellenmeye ve zorlamaya inat, dolu dolu yaşamaya kararlıyım, özellikle de kültürel ve sanatsal faaliyetler anlamında. Zira ruhumun yorgunluğunu atıp nefes almaya, enerji toplamaya ihtiyacım var...


Yeterince yönlendirme ve bilgilendirme olmadığı için bilinçsizce fuar koridorlarında gezerken uluslararası bir salona dek geldim. Çinliler, Koreliler, Azerbaycan, İran ve fuarın onur konuğu olan Romanya vardı. Romanya standı eğlenceliydi, orkestraya denk geldim ve güzel bir şarkı dinledim, yemeklerini ve içkilerini de sergiliyorlardı ama ben hiçbir şeyin tadına bakamadım, ama siz deneyebilirsiniz.

Fuarın onur konuğu-Romanya
Saatler 13 olduğunda kalabalık artmaya başladı. Aşk romanları yazdığını tahmin ettiğim Sarah Jio'nun imza kuyruğu tıklım tıklımdı. Adlarını bilmediğim bestseller kitapların önünde yığınlar oluşmuştu. Genç wattpad yazarlarının televizyonlarda gördüğüm izdihamına denk gelmedim Allahtan! Bir şekilde öyle ya da böyle insanlar okuyor, bu güzel bir şey dedim kendi kendime...

Sonrasında sahafların ve derneklerin küçük küçük standlarının olduğu bir koridora denk geldim. Çok güzeldi o koridor. İnsanlar birşeylerle meşgul oluyorlar, var oluyorlar, kendi sığınaklarını inşa etmişler. Adına mücadele dedikleri, ama aslında bence ruhlarını arındırdıkları uğraşlar bunlar. Köy Enstitüleri Derneği, Çağdaş Yaşam Derneği, Çevre Gönüllüleri Vakfı, Kadın Yazarlar Derneği...


Bütün bu dernekler içime su serpti, var işe bir şeyler dedim, nefes alınacak bir yerler var yine de...

Aslında fuara giderken, aklımda en sevdiğim yazarlardan Vedat Türkali söyleşisine katılmak ve olabilirse kendisine kitap imzalatmak vardı. Hatta bende olmayan sanırım tek kitabı “Tek Kişilik Ölüm”ü ilk gördüğümde hemen almıştım da.. Söyleşi 16:45'de idi ve ben sırt çantam kitap dolduğu için çok yorulmuştum, dinlenme noktalarına gitmek bile gözümde büyümeye başlamıştı. Karanlıkta metrobüs eziyeti çekmeyi gözüm yememişti. Yani gidemedim söyleşiye, umarım bir etkinlikte denk gelirim Vedat Türkali çınarıyla...

Tam da böyle bocalama anında iken inanmayacaksınız ama bir mucize oldu, Çevre Gönülleri Platformu'nda soluklanırken derneğin gülen yüzü Ayşe Hanım'la sohbet ettik biraz ayak üstü. Kadıköy'e gideceğimi söyledim laf arasında.. Biliyor musunuz o güzel insanlar, “ seni bırakalım” dediler! İnanamadım! İstanbul'a ilk geldiğim yıllarda, en yakın arkadaşlarımdan birinin işi olduğu için beni köprünün ayağında arabasından nazikçe atması, aradan geçen yıllara rağmen dün gibi aklımdadır zira...

Bence bu fuarı anlamlı kılan en önemli an, o güzel insanların beni, yani hiç tanımadıkları birini arabalarına davet ettikleri andı... İyi insanlar vardı, o iyi insanlar özel arabaları ile yollarını değiştirerek bir insanı evine kadar bırakabiliyorlardı...

Yani demem o ki bahaneleri bir kenara atıp 15 Kasım'a kadar kendinize vakit yaratarak gidin Kitap Fuarı'na, belki okuyan güzel insanlarla sizler de değişik mucizeler yaşarsınız!

Hayatınızdan kitap sözcükleri ve onların mucizeleri eksilmesin...


9 Kasım 2015 Pazartesi

Lenovo Z500 Windows 10 Ekran Parlaklığı Sorunu [Çözüm]




Windows 10 güncellemesiyle birlikte bir çok yenilikle tanışan kullanıcılar bu güncellemenin nimetlerinden yararlanabildikleri gibi eksikleriyle de uğraşmak durumunda kalıyorlar.







Windows 10’un her bilgisayar ile yeterince uyumlu olmadığı zaman içerisinde net bir şekilde görüldü şahsen şu ana kadar donanımdan yazılıma kadar bir çok alanda sorun yaşayan kullanıcıların yakınmalarına şahidim

1 Kasım 2015 Pazar

Kendine iyi bak, beni düşünme...



Bugüne kadar yaşadıklarından ne öğrendin diye sorsalar, edeceğim birkaç cümleden biri de şu olur:

Bazen çok üzüldüğümüz dönemler olur, sonra aradan biraz zaman geçer,
bir de bakarız ki o üzüldüğümüz şey sayesinde yeni bir kapı açılmış önümüzde”

Şimdi bu cümlenin üzerine bazılarınızın yorumlarını duyar gibiyim. Mesela birileri “bu ne şimdi, gereksiz pozitif yaklaşım” diyor, bazılarınız beni aşırı “kaderci” olmakla itham ediyor, hatta içinizden bazıları duyarsız ve oportunist olduğumu düşünüyor. Müsaade edin bir iki örnek vereyim:

bırak da biraz yağmur yağsın...

Mesela bir işten ayrıldığınız için çok üzülüp kahrettiğiniz, sonrasında ise daha güzel bir işe girdiğiniz olmadı mı? O üzüldüğünüz işten ayrılmasaydınız ikinci fırsatınız olmayacaktı!

Mesela sevgilinizden ayrıldığınız için kahrettiğiniz dönemin sonucunda hayatınızın aşkını bulmadınız mı veya bulanların hikayesini dinlemediniz mi? O adam veya kadın sizi terk etmeseydi ikinci şansınız gerçekten olmayacaktı...

Örnekleri çoğaltabilirim. Üniversite sınavında bir soru daha az yaparak girdiğiniz fakülte yerine bir üst tercihinize gitseydiniz neler olacağını bir hayal edin... Belki daha zengin olacaktınız, ama belki de o zenginlik size stres ve hastalık getirecekti. Belki şimdi olduğunuz kadar mutlu olamayacaktınız...

Ya da ne bileyim, “bundan daha kötü ne olabilir ki?” diye hayıfandığınız dönemleri ve o dönemlerin sonralarını düşünün. Yani benim hayat dersimi kendi yaşanmışlıklarınızla örtüştürmeye çalışın...

Demem o ki, dünyanın ve dolayısıyla yaşadığımız hayatların kendi içinde müthiş dengeleri var. Yani kötü şeylerin olmasının da bir anlamı var. Yeter ki görmeyi bilelim...

Yani diyorum ki bazen bir şeyi oldurmak için çok zorlamak gereksizdir.

Yani “su akar yatağını bulur” elbet.

Ve demiş ya şair Ergin Gürçe,

... Dönersen ıslık çalarsın
Yol uzun, su karanlık
Otur bir çardak altına
Bırak biraz yağmur yağsın...”


Bırakalım biraz da yağmur yağsın...