GÜNÜN KONUSU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GÜNÜN KONUSU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2015 Perşembe

Bomonti’de yepyeni bir yaşama çok az kaldı… Bu çok özel yatırım fırsatını kaçırmayın!

155 apart daireli The House Residence ve 51 odalı The House Hotel, 2016 yaz döneminde Bomonti’de kapılarını açmaya hazırlanıyor. 


Yenigün İnşaat yatırımı, The House Collection markası ve FYP’nin dizayn, marka ve konsept planlaması ile Bomonti’de hayat bulan The House Residence’da ince işler hızlı bir şekilde devam ediyor. Özel dizayn tasarımları ile hazırlanan örnek daireler, bugünden The House Residence tasarım anlayışını ve Bomonti’deki yaşamı keşfetmeniz için sizi bekliyor…

Modern yaşam, sanat ve dizayn ile zenginleşen The House Residence’ta yaşam stüdyo, 1+1 ve 2+1 dairelerde çok özel ödeme planları ile yatırım fiyatı 230 Bin Dolar’dan başlayan fiyatlarla sunuluyor. Dairelerin yatırım planlama ve uzun/kısa dönem kiralama hizmetlerini ise daha ilk günden FYP sizin için yapıyor… 


Dinamik, sosyalleşmeye açık ve konforlu bir yaşamın kodlarıyla şekillenen The House Residence Bomonti’de, 1+0’dan 2+1 ve penthouse’lara kadar 44 m2 ile 199 m2 arasında değişen, özel tasarıma sahip 155 adet apart daire seçenekleri sunuluyor. Yaşama renk katan detaylar ise projenin lounge, dining room, spor kulübü, club ofisi, kafeleri, peyzaj alanları ve teras gibi alanlarında odaklanmış durumda. Yaşamı ortak alanlara taşıyan The House Residence, servis zenginliğini ve kalitesini aynı binada bulunan 51 odalı The House Hotel’den alacak.

The House Residence’da dairenin yatırım planlaması daha ilk günden senin adına yapılıyor, detaylar seni yormuyor. Bütün dairelerin kısa, uzun dönem kiralama hizmetleri The House Residence yönetimi ve FYP tarafından, uluslararası zincirlerin işbirliğiyle gerçekleştiriliyor. The House Residence, her detayı özenle planlamaya dayanan modern tasarım anlayışını evinize de taşıyor. Dilerseniz tüm yaşam alanlarınızı sizin seçimlerinizle güzelleştiriyor. Taşınmaya hazır, zevkle döşenmiş, titizlikle hazırlanmış bir otele gelir gibi bavulunuzu alın, gelin ve yaşamaya başlayın.

Bomonti’ye tasarım dokununca
Piramit Mimarlık Turgut Toydemir tarafından projelendirilen The House Residence’ın yaşam konsepti ve iç mimari planlaması FYP Proje Geliştirme’den Tony Phillipson’ın İngiliz Conran  + Partners ile gerçekleştirdiği özel işbirliğiyle hayat buldu. Peyzaj ve cevre düzenlemesinde ise Hyland Edgar Driver imzası var. Geleneksel ve modern endüstriyel alanların yansımaları, modern mimari ve yaşam tarzı kodlarını harmanlayan tasarım New York Soho, Londra Covent Garden ve Paris L’es Halles gibi örneklerle de organik bağa sahip. Ortaya çıkan sonuç ise, ana yaklaşım olarak modern mimari, life style konsept ile geleneksel ve modern endüstriyel tasarımı birleştiren yepyeni bir konsept.
7/24 hayat, hizmet, mutluluk
The House Residence Bomonti, The House Hotel, The Residence Lounge, The Dining Room, The Cafe, The Club Fitness, The Club Office, The Garden Terrace ve The Services gibi mekan ve hizmetleri aynı binada, aynı çatı altında bir araya getiriyor. The House Residence’da kişiye özel servisler, Bomonti’nin ilk dizayn oteli The House Hotel işletmesi ile sunuluyor. The Services olarak tanımlanan sınırsız hizmetler ile, iki farklı noktada 2 farklı resepsiyon ve özel asistan, housekeeeping, vale, teknik servis, güvenlik ve ev sahibi kullanımına hazır laundry alanı, apart daire sahiplerine ev ortamında da otel konforu sunmayı hedefliyor.

Evler sakin, ortak alanlar yaşamla dolu
Konut, hotel, sosyal yaşam alanları, spor kulübü ve service ofis alanı ile bir yaşam merkezi olarak hayata geçen The House Residence, eğlence, yaşam, iş ve spor keyfini birlikte sunuyor. 2016 yazında tüm sosyal alanları ile hayata geçecek olan The House Residence sakinleri The Dining Room’da dilerlerse hazırladıkları yemeklerle dilerlerse özel asistanın yardımıyla davetlerini verebilecekler. Sabah 7:00 – gece 24:00 saatleri arasında kişiye özel hizmet veren The Residence Lounge, size özel bir mekan olarak tasarlandı. The Club Fitness sağlıklı bir yaşam sunarken, giriş terasında yer alan The Cafe’ler de ise Nişantaşı, Galata ve Karaköy’ün gözde mekanlarını sizlerle buluşturacak.

Daha ayrıntılı bilgi almak için tıklayınız.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

26 Ekim 2015 Pazartesi

Gelecek Turizmde ile sürdürülebilir turizmin geleceğini yazacak üç yeni proje belli oldu!

Seyahat ederken hepimiz gittiğimiz yörenin doğasını, kültürünü hissetmek, el emeklerinden satın almak, yerel lezzetlerini tatmak isteriz.

Eko turizm, kırsal turizm, kültür turizmi, gastronomi turizmi gibi farklı sürdürülebilir turizm çeşitleri ile hem biz farklı deneyimler yaşarız hem de yerel halkın ekonomisine katkıda bulunmuş oluruz. 
İşte bu sebeple Anadolu Efes, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı 8 sene önce bir araya gelerek "Gelecek Turizmde" dedi ve sürdürülebilir turizm için çalışmaya başladı.



Doğu Anadolu Bölgesi’nde 5 yıl boyunca başarılı modeller yaratan Gelecek Turizmde projesi kapsamında 2013 yılından bu yana 6 farklı sürdürülebilir turizm fikri desteklendi. Bursa'nın Misi Köyü'nde Misili kadınlar yerel lezzetleri ve geleneksel el sanatlarını turistlere sunmaya başladı. Safranbolu esnafıyla Karabük Üniversitesi el ele verdi, Safranbolu’ya özgü hediyelik eşyalar yaratmak için kolları sıvadı. Mardinli kadınlar tamamen kendi emekleriyle eski bir Mardin evini misafirperverliğin kitabını yazan bir pansiyona çevirdi. Şanlıurfa’da Göbeklitepe halkı, yok olmaya yüz tutmuş taş işçiliği sanatını yeniden canlandırmak için harekete geçti. Seferihisarlı kadınlar yerel lezzetlerini turistik bir deneyime çevirdi. Malatya Battalgazililer ise Arslantepe Höyüğü’nü tanıtmak için çalışmalarını hızlandırdı.

%100 Misia Projesi – İpekevi dokuma atölyesi – Misi Köyü / Bursa
Safranbolu Hatırası Projesi – Hediyelik eşyalar
Seferihisar’ın Geleneksel Mutfağı Projesi – Yöresel ürünler - Seferhisar/İzmir
Mardin’de Kadın Liderliğinde Sürdürülebilir Turizm Girişimlerinin Yaratılması Projesi – İpekyolu Misafir Evi 

Yeni dönemde ise bu altı projeye üç yeni proje daha katıldı. Adana Saimbeyli’de kelebek gözlemi projesiyle, Isparta Keçiborlu’da lavanta ile kırsal turizme sağlanan katkıyla, Balıkesir Edremit’te ise yöreye özgü yemekler ile gelişen gastronomi turizmiyle Gelecek Turizmde yolculuğu devam ediyor.



Bir boomads advertorial içeriğidir.

18 Ekim 2015 Pazar

Kediseverler yüzünden kedilerden uzaklaştım!


Benim kedilere olan nötr tavrımı kediseverler bozdu; anlatacağım efendim, tane tane, derinlere inerek, hatta başlık başlık anlatacağım...

Evet itiraf ediyorum; son zamanlarda kedilere karşı nefrete benzer hissiyatlar içindeyim.. Nefret derken yanlış anlaşılmasın. Onlara eziyet etmiyorum, ama onları artık sanırım hiç sevmiyorum. Nedenlerini anlatacağım. Ama baştan söyleyeyim, lütfen “ama hayvan sevmeyen insan da sevmez, ama kedi sevilmez mi, onlar dünyanın en maaasum yaratıkları...” gibi klişelerle üzerime gelmeyiniz; zira siz böyle yaptıkça ben hayvanlardan daha da uzaklaşıyorum!

Art by Marino Degano- Cat's life

Şimdi efendim, ben çocukken, yani ortaokuldan önce, bahçeli bir evimiz vardı ve o bahçede tavuklarımız vardı. Tavuklarla hiç sorunum olmadı zaten. Hatta bir civciv beslediğimi de hatırlıyorum. O civcivi bir kedi yemişti! Bakın yazarken geldi aklıma bu mevzu, belki de kedilere olan antipatimin geri planında çocukluğumdaki bu olay yatıyordur. Öyle ya, psikologlar da her sorunun arkasında çocukluk travmaları aramıyorlar mı?

Üniversiteye kadar olan dönemde kedilerle herhangi bir teşvik-i mesaim olmadı. Zira nereden baksanız, orta birden lise sona kadar koskocaman altı sene geçmiş. Bu altı yıllık süre içinde hiçbir kedili anım yok. Çünkü o dönemlerde, günümüzdeki gibi “kedi sevme modası”yoktu bence, zira sosyal medyada kedi resmi paylaşma gibi bir hobisi deyoktu insanların! Kedi köpek beslenirdi bahçelerde, Allah ne verdiyse, sofradan ne arttıysa yerlerdi onlar da. Devasa bir sektör haline gelen “pet-shop” çuluk nedir bilmiyorduk. Komşumuzun da bir kedisi vardı evet, kendi halinde yaşardı öyle sessiz sedasız. Dedim ya elimi uzatıp sevmedim hiç, ama korkmadım da, nefret de etmedim.

Sonra üniversite son sınıfta yanılmıyorsam, ev arkadaşlarım sokaktan bir kedi yavrusu bulup eve getirmişlerdi, banyoda bir kutuya koydular. “Bu ne ya pis pis, adı “mikrop” olsun bari!” dediğimi anımsıyorum. O kedi yalan olmasın birkaç gün kaldı galiba evde, evet yanına yaklaşmadığım doğrudur, ama adı “mikrop” olsun diyecek kadar bir sempatim varmış en azından.

Köpeklerle ise oldum olası tırsak bir ilişkim oldu. Sokak köpeklerinden değil de özellikle şımarık ev köpeklerinden tırsarım, birisi dizime diş geçirmişti zira. Bu konuyu başka bir yazıda anlatırım; demem o ki, ben Mikrop'tan sonra kedilerle hiç sorun yaşamadım. Hatta kapı önlerine su koymuşluğum da vardır.

Kedilerle olan uyumlu ilişkimi kediseverler bozdu!

Benim kedilere olan uzaktan sempatik, biraz platonik, ama dokunmasız ilişkimi, bu kendi aramızdaki uyumu kediseverler bozdu!

Özellikle şu son iki yıldır yaşıyorum bu durumu. Gerek Kadıköy'ünabartılı bir biçimde Kediköy'edönüşmesiyle, gerekse kediseverlerle olan yakın temaslarım nedeniyle - aslında evet bilakis kedisever insanlar yüzünden- kedilerden nefret etmeye başladım! Ve asıl ürkünç olan ne biliyor musunuz, kedilerden ciddi ciddi korkuyorum da artık... Bunca yıldır uzaktan uzaktan olan zararsız ilişkimiz nasıl bu hale geldi peki?

kedileri sevmek zorunda mıyım?

Beni kedileri sevmeye zorladılar!
Önce gayet şefkatle yaklaştılar.
Baak ne kadar şirin!”
Bu sana ne zarar verecek, baksana şu güzelliğineee!”
Ben de senin gibiydim, asla yaklaşamazdım, ama bak nasıl alıştımm!”.. gibi sempatik yaklaşımlarıyla geldiler. Aslında o dönem, ben de kedilere yakınlaşmak istedim. Hatta bir yavru kediye dokundum bile! Bir ara “neden kedilere dokunamıyorum” diye kendi kendime kızdığım, bu “aptal (!)” kedi fobisinden kurtulmam gerektiğini kendi kendime telkin ettiğim de oldu. Ama her şey bu kadar masumca ilerlemedi. Arada birazdan anlatacağım çeşitli deneyimler yaşanıp geçtikten ve ben kedilerden uzaklaştıktan sonra kediseverlerin içinde en sevdiklerimden birtanesi bana bir gün, daha doğrusu ben yemek yerken kedi üzerime atlamak isteyip beni ürküttüğünde;
Sen faşistsin, kedi sevmiyorsun, demek ki ırkçısın!” dedi.

Sonradan şaka yaptığını söylese de nafile!  Sanırım kedi düşmanlığımdaki en önemli dönüm noktası o andır. Öylece kalakaldım! Kedi sevmediğim için arkadaşım bana faşist dediği anda, o kedilerin hepsi gözümde başka bir şeye dönüşmeye başlamıştı bile. Zaten ürkünç bulduğum bakışları artık daha vahşi geliyordu gözüme. Arkadaşımdan da kedilerden de uzaklaştım. O'na o anda “birisi de sen örümcek sevmediğin, ve örümceklerden korktuğun için sana faşist dese!” dedim ve yürüdüm gittim.

Kedi sevenler süper sevgi dolu, merhametli, şahane, ideal insanlar olmadığı gibi, kedi sevmeyenler de ırkçı , faşist ve kötü yürekli değiller nihayetinde...

Kediseverlerin mahalle baskısı!
Yani mesela toplumun %99'u kedileri sevse, ben yine de sevmesem, kedisever çoğunluğun bana baskı yapmaya hakkı var mı? Nerede özgür irade? Ben insanlara hizmet veren bir kafede, üstüme atlayan kedilere katlanmak zorunda mıyım? Nitekim geçenlerde gittiğim bir kafede üzerime atlamaya çalışan siyah kediyi görünce siparişi iptal edip derhal oradan ayrıldım. Ben kedileri sevmek zorunda değilim ki! Neden üstüme üstüme geliyorsunuz.... Ama eğer Kadıköy veya Cihangir gibi bir yerde oturuyorsanız, kedilerle aşırı samimi bir ilişki kurmanız gerekiyormuş gibi bir algı var nedense. "Kadıköylü" ve "kedisevmez" kelimeleri yan yana gelemez diye bir kural var sanki! Kadıköy, sırf bir harf benzerliği var diye kediköye dönüşmek zorunda sanki.. Ne münasebet efendim, ne münasebet... Basbayağı mahalle baskısı yapıyorlar! Madem her kafede bir kedi var, o halde sigara içmeyenler gibi kedisevmeyenler için de bölümler yapsınlar...

Bana dikte edilen şeylere hayatım boyunca karşı çıkmışımdır.
Beni bu kadar zorlamasalardı, kendi halime bıraksalardı, belki bugün kedilerden nefret etmiyor olacaktım. Ama kedi sevmediğim için beni aşağılar tarzdaki yaklaşımları, söylemleri, kınamaları, zorlamaları, dalga geçer gibi sözleri ile her geçen gün kedilerden daha da uzaklaşmama sebep oldular.

Sanki her kedi çok sevimliymiş gibi...

Beni iğrendirdiler.
Gerçekten öyle “kıl kişi” denecek boyutlarda bir titizliğim yoktur. Ama hassas olduğum konular vardır. Mesela başkasının bardağından bir şey içmem. Bunu zaten çoğu insan yapmaz. Ama ben kediseverlerin kendi içtikleri çorba kasesine kedi maması koyduklarına, sonra o kaseyi yıkayıp tekrar kullandıklarına tanık oldum. Bu duruma tepki gösterdiğimde ise:

insanların ağzında kedilerinkinden daha çok bakteri var, tertemiz onlar” yanıtını aldım ve gerçekten bu yanıt beni hiç ama hiç tatmin etmedi! Sadece iğrendim..

O kediler mutfak masasının,  mutfak tezgahının üzerinde gezinirken hiçbir şekilde rahatsız olmayan kediseverler yüzünden bilinçaltımda kedi düşmanlığı yavaş yavaş büyümeye başladı. Zira istedikleri kadar yalansınlar, su düşmanı kedilerin dokunduğu yerleri içim almıyor işte ne yapabilirim. Ekmek konulan tezgahta kedi gezinmesi midemi bulandırıyor! Titizlik bunun neresinde!

Her dakika ellerini yıkayan, titiz mi titiz kediseverin beyaz tişörtü bir gün kahverengi lekeler içindeydi. Kedisi afedersiniz tuvalet yaptıktan sonra kucağına çıkmış da, aman da aman ne şirin... Kediseverlerin hepsi bu durumu sevimli bulmuş gülüyorlardı. Bilinçaltım muhtemelen o anda şöyle bir bilgiyle yüklendi:

Kedi sevmek demek, onun pisliğine katlanmak demektir!”
Ne münasebet, o kadar da değil!” demiş olmalı ki beynim, kedilerden her geçen gün biraz daha fazla uzaklaşmaya başladım. Hele ki o kıl içindeki kazaklar tişörtler var ya beni benden aldılar gerçekten de... Bir yemek yaparken kendi saçım düşmesin diye binbir önlem alan ben, kediseverlerin üzerindeki o kıllara nasıl katlanabilirdim ki! Oy oy oy yazarken bile gözümün önüne geliyor o manzara, ciddenhiç hoş bir görüntü değil...

Hayvanları sevmeyen insanları sevmez mi?
Bir de bu saçma laf var. Korkuyorsam, huylanıyorsam, ne bileyim kokularını sevmiyorsam, itici bulup hoşlanmıyorsam, onlara işkence etmediğim ve kötü davranmadığım sürece hayvanlardan uzak kalarak ne sapık olurum, ne cani, ne da satanist!
Kaldı ki bu durumun tam tersini de düşünmek lazım. Nasıl yani, şimdi hayvansevenlerin hepsi insan sevgisi ile mi dolup taşıyor?
Mesela Hitler, köpeği Blondi'yi çok seviyormuş. Adam binlerce insanı yaktı! Aman da aman köpek seviyormuş ne güzel mi diyelim şimdi Hitler için? “Hayvan sevmeyenler, insanları hiç sevemez” diyenlerin büyük çoğunluğunun yoksul bir dilenciyi görmezden geldiğine çok tanık oldum. Aralarında para toplayıp mama alan kediseverlerin, aralarında para toplayıp bir insana yardımcı olduklarına da tanık olmuşluğum yok zira... Gerçi iyilik gizli yapılır, günahlarını almayayım ama “varsa yoksa ille de kedi” diyenleri çok gördüm ve garipsiyorum bu tutumu...

Bunun neresi sevimli...


Kedisever olmak, doğasever ve modern olmanın bir ölçütü mü?
Bence kesinlikle değil... Kedilerle haşır neşir olup modern insan görüntüsü çizen ve fakat içtiği sigaranın çöpünü yere fırlatmayı normal sayan kaç insan biliyorum! Kedi severken doğa dostu olanlar, acaba yere izmarit fırlatırken hangi kimliği kendilerine uygun görüyorlar! Kedi sevip modern görünen, ve fakat kedi sevmeyen komşusuna saygı göstermeyenler de cabası elbette...

Veterinerler köşe oluyor!
Cimri değilim, vicdansız da değilim ama kediseverlerin veterinerlere verdikleri paraları duydukça ürperti geçiriyorum evet. Ben ki Allah düşürmesin ama bir sağlık sorunum olduğunda SGK'mın geçtiği hastahane ararım, özel doktor son çare olarak aklıma gelir. Ama kediseverler öyle değiller. Mesela belediyelerin veterinerleri var, mesela veterinerlik fakülteleri var, oralara gitmiyorlar. Bir keresinde bir kedisevere “belediye ne güzel hizmet veriyor, neden veterinere bu kadar para ödüyorsun. Kendin sanki özel doktora mı gidiyorsun?” dediğimde ters ters “belediyeye gönderelim de kediler ölsün mü!” yanıtını almıştım. Neymiş efendim bir keresinde bir kedi belediyenin veterinerinde ölmüşmüş... Bebekler ölüyor hastahanelerde bu ülkede, ne demeliyim ki... Bir daha asla bir kediseverle kedi konusunu konuşmama kararı aldım. Muhtemelen bilinçaltıma şöyle bir mesaj gitti:

Kediseverler için kedi konusu, bir sevginin ötesinde bir saplantı gibi, ben öyle olmak istemem!”

2015 yılı kedi veteriner ALT limit fiyatlarına baktım bu arada***

Muayane: 80 TL
Kontrol: 40 TL
Acil durum muayene: 100 TL
Kısırlaştırma: 350 TL'den başlıyor.
Çeşit çeşit aşı fiyatı var, mesela karma aşı 65 TL..

Peki kediler tedavi olmasın mı? Olsun elbette, ama sosyal devlet öncelikli olarak insan sağlığına çözüm bulsun, bedava hastahaneler yapsın. Sonrasında bedava kedi-köpek klinikleri de açsın. Belediyeler bu konuyu daha ciddiye alsın. 
 Ama el insaf, el merhamet! Siz kedilere bunca para harcarken, öte yanda  asgari ücretli ve yoksulluğa mahkum bırakılan emekli binlerce insan var! Bırakalım onları, evsizler var, sokak çocukları var!  Sanki her yerimiz kalkınmış, bir tek sokak kedilerini kurtarmamız kalmış gibi! Ayranı yok içmeye hesabı...

 Madem Avrupa'yı örnek alıyoruz, kediseverler 10'ar kişi birleşip mama alacaklarına, 1000'er kişi birleşip daha çok para toplayarak barınak yaptırabilirler mesela! Evet kediseverler kızıyor buna ama, Avrupa'da sokak hayvanı kavramı yok, acaba neden? Bir düşünmek lazım...

Kapitalist kedi sektörü
Ben tüketimin gereksizine cidden çok karşıyım. Marka düşkünlüğüm hiç olmadı. Gereksiz alışveriş yapmaktan da hoşlanmam. Kedi ürünlerine verilen paraları gördükçe, inanın kapitalizmin kedi sevgisini körüklediğini düşünmeye başladım...
Kimse kusura bakmasın ama devasa paralar dönüyor pet-shop dünyasında.
Taşıma çantası, aşıları, kedi kumu, kedi otu, kedi evi, mamaları, oyuncakları, tarakları, tırmanma tahtaları, bakım fısfısları vs...

Sen ciğercinin kedisi, bense sokak kedisi / Senin yiyeceğin kalaylı kapta, benimki aslan ağzında..” demiş ya üstat Orhan Veli, acaba bu günleri görseydi neler derdi... İnsanların dünyasında nasıl sınıf ayrımı varsa, yansımalarını hayvan dünyasında da görüyoruz netekim. 

Ben itici buluyorum bu durumu şahsen. Köydeki Ayşe Nine'nin kedisi sarman ile sütünü paylaşması değil kastettiğim. Büyük şehirdeki kediseverlerden bahsediyorum.
Onların dünyasındaki tüketim çılgınlığını onaylamam cidden mümkün değil... E hal böyle olunca da olay kendi çelişkisini doğuruyor. Doğa sevgisiyle kedi besliyorsun, sonra o kediyi yaşatmak için doğaya zarar veren üretimlerden satın alıyorsun. Bu ne kuşku, bu ne lahana salatası!!

Nerede kaldı merhamet!
Hepsi öyle değildir mutlaka ama, bir kısım kedisever var, onlar için kendi kedileri özel. Mesela mama alıyor, kendi kedisinin önüne koyuyor, başka kediler gelip yemeğe kalksa onları kovalıyor. Ee nerede kaldı merhamet?

Ruh hali kötüyse hayvana bağırıyor çağırıyor kovalıyor. Sonra da alıp mıncır mıncır seviyor, sevgisi geçince hayvanı tekrar fırlatıp atıyor. Bence itici, bence çok bencilce ve gerçekten de egosantrik bir durum bu; ve beni kedilerden en çok uzaklaştıran yaklaşımlardan bir tanesi.

pisi pisi, nesi sevimli!


Kediler kendi doğalarını unutmuş!
Eski bir evin önünden geçiyordum, bir fare çıktı. Farenin karşısındaki kedi benden daha çok korktu ve kaçtı. Çünkü gak dese kuru mama, guk dese yaş mama ile beslendiği için doğasındaki avlanma içgüdüsünü kaybetmişti. Kediseverler, kedilerin yaşayacağı bahçeler mi kaldı, şehirde araba altında kalıp ezilmesinler diye kendilerini parçalıyorlar. Her buldukları yaralı kediyi veterinere götürüp iyileştirmeye çalışıyorlar. İyi güzel hoş da, keşke aynı duyarlılığı çarpık kentleşmeye karşı, doğa katliamlarına karşı da gösterseler... Doğal hayatı yok edersek kedilerin de soyu tükenir elbette, diğer binlerce türde olduğu gibi... Şehir kediseverlerini HES protestolarında görsek, orman katliamlarına karşı çıkarken de görsek mesela, daha inandırıcı olmaz mı  doğa sevgileri!

Kediseverler cemiyeti
İki kedisever biraraya gelirse, konu mutlaka döner dolaşır kedilere gelir, kedi fotoğraflarına bakılır, kedi videoları seyredilir. Kedi sevmiyorsanız o topluluğa giremezsiniz. Zaten girmeyin de.. Bir nevi kendi kapalı cemaatleri var.  Ben açıkçası konu kedilerden açıldığında direkt ortamı terk ediyorum. Zira ha futbol yorumcusu izlemişim, ha kedisever muhabbeti dinlemişim...

Sonuç,
Kedi konusunu bir daha açmak gibi bir niyetim yok. Ama lütfen rica ediyorum, siz kediseverler, bu yazının altına incitici, kızgın yorumlar yazmayınız. Zira bu tarz yorumlarınızla beni biraz daha kedilerden uzaklaştırmış olursunuz. Sadece sizden şunu rica ediyorum:

Kedi sevmeyenler de insan, lütfen kedi sevmeyenlere iyi davranın!

***http://evcilclub.com/2015-veteriner-hekim-ucret-tarifesi/

30 Eylül 2015 Çarşamba

Öylece bakakalıyorum...


Mesela Seul'de sudaki bakterileri bile koklayabilen biyoelektronik burun geliştirmiş bilim insanları.

NASA, Mars'ta sıvı halde su bulunduğunu açıkladı geçenlerde. Herkes – biz hariç - “Mars'ta bitki yetiştirilebilir mi, bundan sonra ne olacak?” gibi konuları tartışıyor heyecanla!

3D yazıcılarla yedek organ üretme aşamasına çoktan geldi - dünyanın bizim dışımızda kalan tarafında- kimi mucitler!

Sadece ben değil, hepimiz bakaklıyoruz bence bu gidişata...

Mesela bir soru size; bizim ülkemizde en son ne icat edilmişti, anımsayan var mı?

Tabii ki anımsamazsınız, çünkü bizde yeni birşey deneyen insanın gözünün içine bakılarak parmak sallanır ve “Yeni yeni icatlar yaratma başımıza!” diye kızılır değil mi!

Politikacılar seçim vaadi olarak hâlâ“yerli otomobilimizi üreteceğiz!” şeklinde vaatlerde bulunuyorlar, ben cidden bakakalıyorum...

Öylece bakakalıyorum işte, ne yapabilirim ki başka...




Cahil cühela bir hayatın içinde oradan oraya sürükleniyoruz. Genç kızlarımızın favori ilgi alanları arasında “benim stilim seninkini döver, ben senden daha fitim, kim kiminle nerede nasıl”gibi konular ön plandayken, genç erkeklerimizin çoğunun ilgi alanı ise maaesef aynı babalarının tercihleri gibi “meşin yuvarlak” tan pek de öteye geçemiyor.

E-kitap çıktı çıkmasına ama bizim ülkemizde pek işe yaramadı. Kağıttan kitabı okumayan bir toplum E-kitaba nasıl geçsin, yani daha bu işin A'sı var, B'si var, değil mi ama!

Öylece bakakalıyorum, cidden beynim hata mesajı yayınlıyor bolca...

Diyorum ki kendi kendime, bütün suçlu yaşadığımız coğrafya mı? Mesela İsveç'te doğsaydık, Norveç'te ya da İsviçre'de, Hollanda'da, İngiltere'de... Yani daha batıda doğsaydık nasıl bir hayatımız olurdu? Üç tarafı denizlerle çevrili bu şahane toprakların güzelliği yetmiyor demek ki güzel bir hayat sürmemize, birşeyler eksik, hem de öyle eksik ki...

Bakıp duruyorum, öyle boş boş, öyle anlamsız...

Birileri düğmeye basıyor, savaş çıkıyor; o düğmeye basanlar bu arada ceplerini doldurup yerlerini sağlamlaştırıyor. Sonra düğmeye basmayı bırakıyorlar, azıcık barış yeşeriyor. Bu durum işlerine gelmiyor, tekrar düğmeye basıyorlar, yine savaş çıkıyor! Kimi zaman Afganistan'da, kimi zaman İran'da, kimi zaman Suriye'de, kimi zaman Lübnan'da, kimi zaman da Türkiye'de... Siz hiç İsviçre'de, Hollanda'da, İngiltere'de, Norveç'te, Kanada'da savaş çıktığını duydunuz mu? Yakın tarihte böyle bir örnek var mı? Onların terör dediği şey, kırk yılda bir cinnet geçiren bir adamın sağa sola ateş etmesi! Onlarda yaşanan gerçek anlamda terör olayı olmuşsa da, çoğunda olayın faili dünyanın doğusundan gelmiştir zaten, yalan mı!

Bakakalmakta haksız mıyım?

Dün akşam, Ahmet Hakan'ı programdan çıkınca dövmüşler!

Şimdi bu olay İngiltere'de olsaydı, İsviçre'de olsaydı, İsveç'te olsaydı, Danimarka'da olsaydı diye düşünemiyorum bile. Olmazdı ki, adamlar kendisi gibi düşünmeyenlere tahammül gösterebiliyor çünkü, demokrasinin anlamı da bu değil mi?

Girmeyeceğim o derin mevzulara; zaten son yıllarda siyasi zehirlenmeye uğradık hepimiz; herkes birşeyler söylüyor, yorulduk, şiştik!

Ben sadece bakıp duruyorum, duygusuzca bakıyorum, öylesine...

Bu gidiş değişecek elbette, itiraf edeyim içimdeki umutlar bitmedi!


Sadece bakıyorum ve bekliyorum...

19 Ağustos 2015 Çarşamba

The Lottery, insan nesli tükenirse!

Yıl 2025, 5 yıldır kadınlar hiç çocuk yapmamış. 5 yaşında olan son çocuklardan ise sadece 6 tane var...

Öykü tabii ki Amerika'da geçiyor. İnsanlık Bakanlığı diye bir birim kurulmuş, laboratuvarlarda harıl harıl insan embriyosu üretmeye çalışıyorlar. Nihayetinde 100 tane embriyo üretmeyi başarıyorlar. Seçmenlerde umut yaratsın ve oy olarak geri dönsün diye (!) ülke çapında bir piyango düzenlemeye karar veriliyor. Çocukların taşıyıcı annesi olacak 100 kişi piyangoyla belirlenecek. Peki ama derin devlet bu duruma ne diyecek? Sonrasında neler olacağını birlikte göreceğiz...

The Lottery

Böyle, tek bir cümleyle başlayan hikayeleri seviyorum. Sonradan konusu savaşa dönüşüp berbat hale gelse de, başlangıçta Revolution da müthiş bir cümleyle başlamıştı ve hikaye çok ilgimi çekmişti:

Aniden elektrikler tüm dünyada kesilir ve karanlık yeni bir dönem başlar!”

The Lottery'de de öyle:

Kadınlar doğuramaz ve yeni bir dönem başlar!”

Bu cümlenin sonrasını çok güzel doldurabilirsiniz, daha doğrusu iyi bir öykücü, hayal dünyası geniş bir senarist bu öykünün devamını çok güzel getirebilir.

Bu tür filmlere “post-apokaliptik” tür deniliyormuş, ben de yeni öğrendim. Karanlık, anti-ütopik bir gelecekte geçen (distopyanın) alt başlıklarından biriymiş post-apokaliptik hikayeler. Nükleer, çevresel bir felaket gibi olağanüstü durum sonrasında yaşananları anlatan filmlermiş bunlar. Özetle bir kıyamet oluyor, sonrasında kıt kaynaklarla yaşam mücadelesi verilen kurgusal bir düzende geçiyor olaylar...

The Lottery

Dünyada çocuk doğmaması bir felaket elbette, neticede insan neslinin sonu demek. Hoş insan nesli sürse ne olacak, herşeyi hızla tüketen, önüne geleni yok eden bir canavara dönüştü neredeyse insanlık; orası da ayrı bir tartışma konusu elbette...

The Lottery

Konuyu dağıtmayalım, ne zamandır böyle sürükleyici bir konusu olan, heyecan, gerilim ve bilimkurgunun harmanlandığı iyi bir Cnbc-e dizisi izlememiştim. The 24 ve Prison Break'in tadı ise hala damağımdadır. Bizim yerli ekranlarda aşk, entrika ve gençlik dizilerinden geçilmezken Cnbc-e dizileri gerçekten de ilaç gibi geliyor insana. Hele de dışarıda ürkütücü olaylar oluyorken, ne yapacağımızı bilemez hallerdeyken, birileri “waaarr, waaarr!” diye çığlıklar atarken...

Bu dizi 10 bölümde bitmiş, yani bizdeki gibi esnetip uzatmıyor adamlar. Açıkçası ben internetten bütün bölümleri tek oturumda izlemek yerine, bir hafta bekleyip, televizyonda kaldığı yerden heyecanın sürmesini daha çok seviyorum. Sonuçta orijinali geçen yıl oynadığı için muhtemelen internette bütün bölümlerini bulabilirsiniz. Ama benim gibi haftalık heyacan yaşayıp, pazar akşamlarında iyi vakit geçirmek isterseniz, ilk 2 bölümünü Cnbc-e sitesinden izleyip devamı için heyecanla pazar akşamları saat 20:00'yi beklemenizi tavsiye ederim.


Distopik değil, ütopik bir gelecek umuduyla diyorum ve gidiyorum, sevgiyle...

16 Ağustos 2015 Pazar

Yeter ki mangalım cızırdasın!

Gece saat 23:03'dü. Saati bu kadar net hatırlıyorum evet, çünkü belediyeye şikayet dilekçesi yazarken saati de not etmiştim konu başlığına...

Geçtiğimiz 15.08.2015 cumartesi gecesinden bahsediyorum. Deli bir sıcaklık vardı, son günlerin en favori sözcüğü ile belirteyim:

Esmiyordu!

Klimadan haz etmeyen bir insan olarak doğal yollardan serinlemeye çalışıyordum yine. Yani bütün kapılar pencereler açık, ortada dönen iki fırfır...

O da nesi, birden evin içi kızarmış et kokmaya başladı! Nasıl bir koku anlatamam size; insanın bütün hücrelerine dolan cinsten! Yanık etle karışık erimiş yağ kokusu, kekremsi, üstü örtülen bir suç kadar itici, burun delen cinsten...

Önce ön tarafın camına bakmaya gittim, bir taraftan da kendi kendime söyleniyordum:

Bu saatte bu kokoreç de neyin nesi!!”
İnsanlar bu iğrenç şeyi neden yerler ki!”

Sarktım sokağa bakan camdan, hayır kokoreççi falan yoktu, yanılmıştım. Boşu boşuna söylenmiştim gıyabında da olsa güzide (!) bağırsak kızartmasına...

İyi de neydi bu koku! Çıldırmak işten değildi! Zira sıcaktan evin içinde görünmeyen dumanlar yükselirken ve nefes almakta zorlanırken bir de pişmiş et, pişmiş yağ kokusu!

Bir korku filminin ortasındaydım sanki! Son zamanlarda sıkça karşıma çıkan “vegan” uyarılar da geliyordu aklıma kıyıdan kıyıdan; bu bir vahşetin kokusuydu!

Apar topar faşist darbe yapılmıştı da Hitler ruhu dirilip insanları mı yakmaya başlamıştı yoksa! Neden şaşırmıyordum ki böyle düşündüğüm için?

Art by Cathy Quiel

Ön camları can havliyle kapattıktan sonra arka taraftaki minik balkona koşturdum. Evet, koku arka cepheden geliyordu.

Ortalığı son dönemlerin yükselen değeri “ben yaparım, olur!”anlayışının dumanlı kokusu sarmıştı.

Hızla limonlu yeşil çay aromalı oda kokusunu boca ettim evin her yerine. Camları pencereleri sıkı sıkı kapadım ve şikayetlere neyse ki anında cevap veren belediyemizin “mavi masa” şikayet hattına bir e-posta attım. Özetle “imdat, şehir magandaları var buralarda!” temasını işledim şikayetimde. Yetinmedim, nöbetçi zabıta memurunun telefonunu buldum, aradım; “yetişin boğuluyoruz!” dedim onlara da!

Yarım saat sonra ışıklarını söndürüp uykuya daldılar, zabıta gelip uyardı besbelli...

Bizim buralarda evler ön cepheden dip dibe bitişiktir, arkalarda küçük, pek de kullanılmayan, dolayısıyla bakımsız bahçelerden oluşan, tek parçaymış gibi görünen bir boş alan vardır. Binalar 5-6 katlı olduğu için o boş alanda hava sirkülasyonu da pek yoktur aslında, duvarlar engel olur buna. Mangal hiç yakılmaz yani, mangal yakılırsa civardaki bütün apartmanlara gelir kokusu  o sıkışık alandan...

Bu anlattığım şehir magandaları da, iktidarın palazlandırıp sonradan ortada bıraktığı cemaat dershaneleri binasından yaptılar bu yıkıcı eylemi! Yıkıcı eylem diyorum, zira bence bu yaptıkları da  topluma zarar verme biçimi değil mi? Bir eylemin zararlı olması için ille de bomba içermesi mi gerekiyor? Yaptıkları resmen psikolojik işkence:

 “ben yemek yiyorum, ağzımdan yağlar damlıyor, sizler de uyumayın, dumanımla kahrolun!” diyen bir zihniyet sizce de terörist değil midir?

Sloganlarını duyar gibiyim:

Ben yaparım, kime ne?”
Mülk benim değil mi kardeşim, bir mangal bile yakamayacak mıyız yani?”
Mangal bizim öz kültürümüz, Almanya'nın şehir parkında bile mangal yakan bir milletin ahvaliyiz.”
E-5'de de yakarız, şehrin göbeğinde de!”
Batı özentileri mangala karşı çıkıyor, bunlar dış mihrak!”
Memleketin huzurunu bozmaya çalışan bir avuç çapulcu, bizim mangalımızı şikayet ediyor!”
Vatandaş uyuma, mangalına sahip çık!”
O etler cızır cızır pişecek, siz de öyle sinir olacaksınız!”
Sıcak soğuk fark etmez, yeter ki mangalım cızırdasın!”
Bu şehir, bizlere artık “zenci “ muamelesi yapamayacak!

..............................

Sonuç:
Karar verdim, kışın mutlaka bir klima alacağım...





29 Temmuz 2015 Çarşamba

Giysiden kıs, ama asla boğazından kısma!

Baştan söyleyeyim, hayatımın hiçbir döneminde tabiri caizse “alışveriş delisi” olmadım. Memur çocuğu olduğumdan mıdır nedir, öyle bir alışkanlığım yoktu hiç. Zaten para kısıtlıydı netekim! Şimdi duygu sömürüsü yapmış olmayayım ama, benim çocukluğumda abladan kardeşe kısa vadede miras kalan şeyler listesi uzayıp gidiyordu. Giysiler, okul kitapları, hatta yarısı boş defterler, oyuncak(lar), okul formaları… Sonra büyüdüm, üniversitede okumak için uzak bir şehre yaşamaya tek başıma gittiğimde babamın söyledikleri ve benim yaptıklarım dün gibi aklımdadır, hatta anımsadıkça gülümserim. Aynen şöyle demişti:

Kızım kazak falan önemli değil, ama sakın aç kalma. Giysiden kıs, ama asla boğazından kısma!”

Ben de aynen babamın dediği gibi yaptım!

Vali Kebabı
İzmir’deydim, çok ihtiyacım olduğunda Kemeraltı’na gidip ucuz giysi alıyordum, sahaflar en çok uğradığım yerlerdi. Bununla birlikte evden gelen cüzi paranın büyük bir kısmını kebapçılarda, pidecilerde yerken içim hiç de acımazdı! Öyle ya, babamın dediğini yapıyordum! Hiç unutmam, Bornova’nın en lüks kebapçısına gidip arkadaşlarımızla “vali kebabı” söylerdik sık sık.
Şimdilerde var mıdır bu isimde bir yemek bilmiyorum ama, kocaman tepsi gibi bir tabağın içinde envai çeşit et yemeği hatırlıyorum ben. Ne paralar ödermişiz Allah bilir, hem de öğrenci bütçesiyle!

Sevgili babacığım nereden bilsin söylediği cümleyi kızının harfi harfine uygulayacağını! Keşke şöyle deseymiş:

Kızım kazak falan önemli değil, giysiden kıs. Öyle pahalı lokantalara falan gidip sakın kazıklanma! Orası Ege, ot cenneti! Git pazardan ot al, yoğurtla ye! Haftada bir balığını etini de ye, ama sakın öğrenci olduğunu unutma! Bütçeni iyi yap, hatta harçlığından kenara para koymaya çalış!”

Z kuşağına bir baba bunu dese!

Dijital kuşak

Şimdilerde, “dijital kuşak” da denilen 1991 sonrası doğumlu Z kuşağının özgür ruhlu çocuklarının, babalarının öğütlerini harfi harfine uyguladıklarını hiç sanmıyorum. Onların ders aldıkları tek platform var, o da internet! 
Dolayısıyla günümüz 15-25 yaş arası gençlerine bir baba “Çocuğum giysiden kıs, kazak falan önemli değil!”dese acaba alacağı cevap ne olurdu diye düşünüyorum da…

Ama internette çok acayip indirimler oluyo babacım!” Veya,
Ama baba sosyal medyadaki arkadaşlarıma bunu nasıl açıklarım, bana rüküş derler!” Veya,
Ohoo babişko, kazak da ne ki, ortamlar doğal gazlı zaten!” Veya,
Tamam babiş, ben zaten ikinci elciden retro takılıyorum!”
……

Z kuşağına tutumlu olmayı kim öğretecek?


İşte bu gençlere birilerinin tutumlu olmayı da öğretmesi gerekir. Kaldı ki paranın anlamı benim çocukluğumdan bu yana çok ama çok değişti. Eskiden şöyleydi böyleydi diye konuyu uzatmayacağım, sadece su’dan örnek vereyim. Evet eskiden sokaklardaki çeşmelerden bedava ve temiz su içebilirdi insanlar, oysa şimdi 0,5 litre su en az 50 krş! Var mı ötesi? Dolayısıyla bu gençlere birileri paralarını nasıl yöneteceklerini öğretmeli konusunda ısrar ediyorum. En çok vakit geçirdikleri platform madem internet, o halde internetten öğrensinler değil mi ama!
Bu kuşağın dili de farklı, anlayışı da! Benim babamın yaptığı gibi nasihatleri muhtemelen kaale almayacaklardır zaten!

Acaba onlara talimat verirken nokta kom’lu konuşmak iyi bir çözüm olabilir mi?

Mesela bir baba şöyle dese:
Orçun çocuğum, harçlığını artıramam nokta kom!”
Cevap şöyle gelebilir:
Meraklanma babacım, paramiyonetibiliyorum nokta net!”
Gelebilir elbette böyle bir cevap. Çünkü onların dilinden konuşan, kendileri gibi gençlerin eğitim verdiği bir platformları var artık. Adı da güzel:

Atölye çalışmaları yapıyorlar, online eğitimler veriyorlar, bütçe tüyoları veriyorlar kısa kısa, ülke çapında sayıları da artıyor her geçen gün. Hem de kategorize etmişler bu şahane çalışmaları:
Liseliyim, Üniversiteliyim, Yetişkinim, Girişimciyim” diye… Seçiyorsun yaş grubunu, para hakkında tatlı tatlı bilgi alıyorsun sıkılmadan… “Borcun mu var, bütçen mi açık, kenardaki paranı ne mi yapacaksın…” işaretliyorsun durumunu, onlar seni yönlendiriyor basitçe. Hatta bir tanıdığım söylüyordu geçenlerde, siteyle tanıştıktan sonra fark etmiş ki taksiye dünya kadar para veriyor, gitmiş kendisine bisiklet almış, acayip tasarruf etmiş! Denemesi bedava, buyurun  buradan bakınbana hak vereceksiniz!


paramiyonetiyorum.net

Aslında bütün bunları neden yazıyorum biliyor musunuz? Z kuşağından, ismi lazım değil çok sevdiğim bir yakınım, aynı benim geçtiğim yollardan geçip, aynı benim yaptığım hataları yapıyor ve ben üzülüyorum da ondan! Yani para ile olan ilişkisi aynı benim O’nun yaşlarındayken olan halim gibi, yani “başarısız”! İşe yeni başladı ve anladığım kadarıyla ayın ortasında parasız kalıyor. “Öğüt veren yetişkin akraba” modelini kendime, daha doğrusu onda oluşturduğum “entel karizmama (!)” yakıştıramadığım için, bu çok sevdiğim yakınıma üstü örtülü yardım etmeyi düşünüyorum açıkçası. Bu yapacağım şey entrika kategorisine girer mi bilmiyorum ama bu siteyi , bir punduna getirip kendisine tavsiye etmeyi düşünüyorum. 

İstiyorum ki benim gibi çok geç öğrenmesin tutumlu olmayı! Bakalım tepkisi ne olacak?

Gelişmeleri size de yazacağım meraklanmayın.

Sevgiyle kalın efendim, ama parasız da kalmayın…


14 Temmuz 2015 Salı

Herşey dahil otellerde eşitlik ve özgürlüğü satın almak!

Ne zaman tatile gitsem kafamda tuhaf fikirlerle dönüyorum. Günlük keşmekeşten, haberlerden, sosyal medyadan uzak olunca demek ki insan başka konulara yoğunlaşabiliyor.
Bu tatilde de eşitliğe ve özgürlüğe takıldım. Ama tabii ki bu kavramların tatil versiyonlarıydı benim düşündüklerim.
Tezim şu:
Herşey dahil oteller, yani tatil köyleri, parayla eşitliğin ve özgürlüğün satın alındığı ütopik mekanlardır.Hatta Ultra Herşey Dahil Oteller'de buna bir de aristokratik sınıfsal tanımlamalar da dahil olur. Nasıl mı? Herkes“dük”ve “düşes”gibi muamele görür de ondan...

Hadi canım, olur mu öyle şey, amma saçmaladın!” demeyin. Bakın şimdi size anlatıyorum.


Orada tatil yapan herkesin yanında cüzdan taşımadan yaşaması eşitlik ve özgürlük değil midir? Dediğim gibi özgürlüğü satın almışsınız zaten baştan.. Mesela susadınız, dolaplardaki buz gibi soğutulmuş sulardan, ayranlardan ve hatta envai çeşit kokteyl ve içeceklerden canınızın çektiğini alıp içebilirsiniz, kimse size para sormaz! Acıktınız, açık büfeden istediğiniz kadar yemek yiyebilirsiniz. Canınız dondurma ya da pasta çekerse gidersiniz tatil köyünün pastahanesine, açar dolabı istediğinizi alırsınız. Kimse size “ne yapıyorsun!” demez...

Gerçek hayatta ne olduğunuzun, nasıl bir gelire sahip olduğunuzun hiçbir önemi olmaz orada! Zira son model arabanız varsa, otelin dışında park etmişsinizdir. Arabanız yoksa da zaten orada herkes arabasız dolaştığı için hiç eksiklik hissetmezsiniz. Kimin ne kadar para kazandığının önemi yoktur herşey dahil otellerde, herkes eşittir. Herkese aynı lüks hizmet sunulur. Ultra Herşey Dahil bir otele gittiyseniz zaten hepiniz dük'sünüz, hepiniz düşes... Hemen hemen her ihtiyacınız sorgusuz sualsiz karşılanır çünkü...
Birileri kendi egoları bu muamele ile yetinmeyeceği için, kendisine daha da özel davranılması için, tatil köyü çalışanlarına bahşiş dağıtır, siz ise gizlice “tip” kutusuna bahşişi atarak onlara içten içten gülümser ve düşes olmaya devam edersiniz; sonuç rüşvetle pek de değişmez anlayacağınız...


Eşitlik para kullanmayarak sağlanırken özgürlük de giyim kuşamda ortaya çıkar. Bir minyatür kenttir orası ve herkes yarıçıplak dolaşır! Markete, doktora, kuaföre, yemek salonuna, bara da aynı kıyafetle gidersiniz. Üstünüzde bir mayo ve ayağınızda şıpıdık terliklerle takılırsınız yani! İster güzel olun ister çirkin, ister yaşlı olun ister genç, ister bir firmanın patronu olun ister çalışanı, mayonuz ve terlikleriniz sizi diğerleriyle eşitler ve aynı zamanda özgür kılar. Belki içinizden birileri mayosunu semt pazarından almıştır 20 liraya, birileri de 1200 lira vererek lüks mağazadan almıştır. Ne fark eder ki! Sonuçta herkesin mayosu ıslaktır, çünkü herkes suya girmektedir. Kimileri daha zengin ve daha özgür ve daha eşit olduğunu göstermek için mayosuna swarovski taşlar takmış olsa da ne gam! Güneş gözlüğünün yanında yazan markaya kim bakar ki orada!


Eşitlik bununla da sınırlı kalmaz. O ütopik tatil köyünde Alman, Rus, Kazak, Türk, Kürt, Fransız ya da İngiliz olmanızın da bir önemi yoktur. Milliyetçi damarlarınız istediğiniz kadar kabarık olsun, kendinizi diğer halklardan istediğiniz kadar üstün görün hiç fark etmez. Herşey dahil tatil köylerinde millet farkı gözetilmez, herkes aynı muameleyi görür. Dedim ya çünkü oralar gerçekten de ütopya gibidir. Thomas Moore bile tatil köylerinde azıcık yaşasaydı, “İşte böyle bir şey!” derdi bence...

Dahası da var. Eşitlik kültürel anlamda da kendini gösterir. Zira herkes aynı şeylerle eğlenir orada. Fazla seçenek olmadığı için biraz da mecbur kalırsınız gerçi ama emin olun insan zaman içinde alışır. Evet ilginçtir ama gerçektir. Mesela normalde “ayy ne iğrenç!“ dediğiniz pop müziklerle dans ederken bulursunuz kendinizi Herşey Dahil Otel'lerde! Bir animatör “şimdi eller havaya!” diye komut verince robot gibi herkes aynı anda ellerini kaldırarak dans etmeye başlar yalan mı? Çünkü beynimizi eğlenmeye kodlamışızdır. Dansöz de seyrederiz,Lambada dansı da yaparız öyle otellerde. Çünkü herkes eşittir, kim ne der gibi kaygılarımız yoktur, ve dedim ya amaç sadece eğlenmektir. Havuzda nasıl ki birbirimize su sıçratarak çocukça mutlu oluyorsak, diskoya gidip seksenli yılların müzikleriyle dans etmek de o kadar normal gelir tatil köylerinde...


Her şey pırıl pırıldır. Her gün çarşaflarınız değişir, her gün havlularınız yıkanır, yerlerde bir çöp yoktur, hatta sinek bile gezinmez! Her yer yemyeşildir, herkes güler yüzlüdür, tanıyan tanımayan herkes birbirine gülümseyerek “günaydın” der, ne bileyim siz “Alice”'sinizdir, orası da Harikalar Diyarı! Bütün hayatınızın böyle bir köyde geçtiğini düşünsenize! Bu ütopya değil de nedir....



Ama işte dedim ya bu bir ütopyadır nihayetinde. Yani sözlük anlamıyla “aslında olmayan, gerçekleşmesi imkansız, tasarlanmış toplum modelidir.” Yani tatil bitince bütün atlar kabak olur, kül kedisi olmaya devam edersiniz siz de. Ama beyninizin kıvrımlarında çook güzel anılar birikmiştir, o anılar da normal hayatınıza daha güzel bakmanızı sağlar, kül kediğilinden sıyrılmaya başlarsınız ufak ufak. Öyle ya, kısa süreliğine de olsa “düşes” olmanın tadını almışsınızdır bir kere!

Bir de bu güzel masalın görünmeyen kısmı vardır tabii ki! Zira o çarşaflar kendi kendine temizlenmiyordur, o yemekleri yapan usta eller, siz mutlu mesut tatil yaparken kan ter içinde çalışmaktadır. Garsonlar, işçiler, bahçıvanlar, housekeeper'lar...


Sanırım marifet, o tatilden dönünce de eşitlik gözlüğünü çıkarmamakta olsa gerek...

Sevgiyle...