Türkiyede iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiyede iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2015 Pazartesi

Bir işyerinde insanlar neden huzursuz olur? VOLUME-1

Ofiste herkes birbirine ismiyle hitap ediyor, iyi güzel de bol geliyor bünyeye!
Amerikan özentisiyiz ya, bazı ofislerde yeni bir moda var, herkese ismiyle hitap ediliyor! Yaş önemli değil, pozisyon önemli değil. Bunu layıkıyla başarabilen, bir de eline yüzüne bulaştıran yerler var! Yani bazı ofis ortamlarında güya herkes herkese ismiyle hitap ediyor ama mesela çaycı, herkese ismiyle hitap edemiyor; etse kesin tersleneceğini biliyor. Yani Türkiş ortaya karışık durumlar!
Hanım-sız Bey-siz hitap tarzı ilk başta kulağınıza hoş gelebilir, ama bence bizim kültürümüze ters bir durum bu. En basitinden onlar “hala, yenge, teyze” gibi bütün akrabalara “aunt”, yine “dayı, amca, enişte, yaşlı adam” gibi bizim kategorize ettiğimiz insanların hepsine de “uncle” diyerek, zaten toplumdaki hitabet olayına ne kadar farklı yaklaştıklarını gösteriyorlar. Biz de öyle değil ki; kayınbirader var, elti var, görümce var, kayınço var, yenge var, amcaoğlu var, dayıkızı var... Yaşça büyük insanlara abi, abla demeyi alışkanlık haline getirmiş bir toplumuz, haliyle iş yerindeki bu Amerikanvari hitap şekilleri de bünyeye uymuyor. Misal aynı mahallede oturup, "Hüseyin Abi" diye tanıdığınız adamla böyle bir ofiste çalışsanız ne yapacaksınız? Mahallede abi, ofiste Hüseyin.. Oldu mu şimdi bu çifte standart! Ezkaza yılların Hüseyin abisine mahallede adıyla seslenmeye kalksanız olay olur, ne kadar ayıplanırsınız düşünsenize!

Bence tam da ayranı yok içmeye durumu bu! Yani madem Amerikan tarzı şirket kültürü oluşturuyorsun, ya tam yap, ya hiç yapma! 
Peki bunun ofiste huzursuzlukla ne ilgisi mi var diyorsunuz, gelin satır aralarına bakalım o halde..


*“Americans are very time conscious. They believe in the principles of time-management. They come to office early and leave on time. You will rarely find them working late hours, or on weekends. They plan their weekends ahead of time and value their privacy.”

Yukarıdaki orijinal anlatısında da görüleceği üzere Amerikalılar iş yaşamında zamana önem verirler. Ofise tam zamanına gelirler, ofiste oldukları zamanı iş için harcarlar, tabiri caizse "goygoy" yapmazlar. Haftasonları çalıştıkları, mesaiye kaldıkları nadirdir. Mesaiye çok kalan bir kişiyi Amerikan şirketinin ayın elemanı seçeceğini sanmıyorum. Zira onlar için mesai dışında kendilerine ayırdıkları zaman çok değerlidir. Peki biz nasılız?

Örneğin ofiste iş 9'da başlıyordur, +/- 15 dakika toleransla ofiste olmak mantıklıdır değil mi? Bizde ise bu durum, adamına göre değişir. Mesela iş yerindeki kıdemli çalışan en erken 9:40'da gelir, çalışmadan önce bir çay kahve sigara molası verir, adı bile vardır bu bize özgü ritüelin, ayfonunu patlatır yani, acelesi yoktur, 11'e doğru işine başlar. Muhasebeci daha da sonra gelir, ee ne de olsa kasa kendisinden sorulur, hakkıdır yani işe geç gelmek! Tepedeki yönetici ise 11 mi 12 mi olur artık keyfine göre takılır. Erken gelenler ise ya gerçekten prensip sahibidirler, ya alt seviyede çalıştıkları için laf yemekten korkarlar, ya yenidirler göze batmak istemezler, ya da evlerinde vakit geçirmeyi sevmedikleri için erken gelmişlerdir! Çünkü kıdemi yüksek olup da ofise kafasına göre saatlerde gelenler, diğer geç gelenlere laf sokma, ya da arkalarından konuşma hakkını kendilerinde bulurlar. Şimdi bu karakterlerin hepsinin birbirilerine adıyla hitap ettiği bir ofis hayal edin. Güya her çalışan ismiyle hitap edilerek eşitleniyor ya, fiiliyat elbette öyle değil! Bazıları daha eşit, bazıları daha ayrıcalıklı...


Bizim eski ofis de öyleydi. Herkes birbirine adıyla hitap ederdi. Ama enteresandır mesela mutfağa ve temizlik işlerine bakan Ayşe'ye, ofisin en kıdemli çalışanı yani yöneticisi, Ayşe Hanım diye hitap ederdi, tahmin edeceğiniz üzere bir tek O'na öyle derdi. Demek ki kendisini mutfak personeliyle eşitleyememişti, zaten istese de yüksek egosu buna izin vermezdi! Ne enteresan değil mi, normalde tam tersi yaygındır. Yani ast üste “hanım” der, hiyerarşik konumu bunu gerektirir. Tersi durumlarda da demek ki tersi oluyormuş; yani üst alta “hanım” diyerek, hatta biraz daha abartıp sizli-bizli konuşarak onu kategorize ediyormuş. Nitekim, herkesin herkese ismiyle hitap ettiği bir ortamda ofisin kıdemli çalışanının, yani ayrıcalıklı şahsiyetinin
Ayşe Hanım, bir çay getirir misiniz?”
şeklinde hitabını duyunca cidden çok ironik bulmuştum.

Dedim ya bünyeye bol geliyor böyle kopyala-yapıştır şeyler, özde eşitlik inancı olmayınca! Ben önceleri garipsedim bu durumu, hatta bocaladım, hanım bey laflarını ağzımda geveleyip durdum, zira yılların alışkanlığı vardı bende de. Çünkü ben yeni tanıdığım insanlara pozisyonu ne olursa olsun ismiyle hitap etmekte, senli beni konuşmakta çok zorlanırım, beceremem de zaten.  Hatta bazıları “canım” der ya, onlardan nefret ederim, çünkü “canım” sözcüğü bir çeşit küçümseme hitabıdır ve kadınlar arasında yaygındır. Konuyu dağıtmayalım, baktım herkes senli benli konuşuyor benimle, hem de yeni tanıdıkları, daha doğrusu hiç tanımadıkları halde, uyum sağlamaya çalıştım bu duruma, ama dediğim gibi insanın kafası karışıyor.


Madem herkes eşit, birbirine son derece sıcak samimi bir şekilde adıyla hitap ediyor, o zaman haklar da eşit olsun, yani en kıdemli çalışan 9:40'da ofise gelip 10.30-11.00'de masasına oturuyorsa mesela mutfaktaki Ayşe de aynı haklara sahip olsun, o da kimseden izin almadan takılsın kafasına göre! Bu doğru mu, yanlış elbette! İş hayatının kuralları var, herkesin giriş çıkış saati patronun onayladığı gibi olmak zorunda, yani disiplin olmak zorunda!

Bu küçük örnekten de görüleceği üzere bir taraftan ismiyle hitap ederek eşitmiş havası yaratıp öte taraftan bazılarına yazılı olmayan ayrıcalıklar tanırsanız, o ofisin kimyası da biyolojise de yavaş yavaş bozulur ve çürümeye başlar birşeyler... Alın size ofiste huzursuzluk, volume-1!

Amerikan iş hayatındaki alışkanlıkları araştırırken şöyle bir cümleyle de karşılaştım:

*“Generally, Americans are very polite, friendly and helpful, but have less tolerance for people who interfere in their private lives.”

Yani diyor ki özetle, Amerikalılar iş hayatında oldukça kibardırlar, birbirlerine arkadaşça yaklaşıp yardımcı olurlar. Ama özel hayata müdahale konusunda toleransları yoktur.

Bizde de güya Amerikan tarzı şirketler türüyor ya, herkes birbirine ismiyle hitap ediyor ya hani.! Ama nezaket yerlerde sürünmekte o ayrı. Mesela “müziğin sesini biraz kısabilir misin, çalışamıyorum”demeye görün birine, hemen bir atmaca gibi üzerinize atlar! Hani yaygın bir laf vardır ya, batıdan yarım yamalak örnekler alıyoruz, kendimize uyarladığımızda da ucubeler çıkıyor ortaya diye. Durum aynen öyle aslında. Ofiste isimle hitap ederek yaratılmaya çalışılan eşitlik havası tamamen bir ilüzyondan ibaret! Sigara içen, içmeyene saygı göstermez, yemek saati mutfağı dumanaltı yapar, “Çok dumanaltı olmuş, ne zaman biter sigaranız, yemek yiyeceğim” derseniz hemen üzerinize atlarlar: “Siz sigarayı bırakanlar da pek bi artistsiniz!”Halbuki, desene evet buna bir çozüm bulalım, mutfakta içiyoruz madem sigarayı, yemek saatlerinde bunu yasaklayalım desene.. Yok demez, ismiyle hitap ediyor ya, herkes eşit daha ne yapsın?

Eşitlik meselesini tersinden anlıyoruz genelde. Mesela kırk yılın başında mesaiye kalmıştır birisi, afralar tafralar, ayılıp bayılmalar, kendini özel hissetmeler. İstiyor ki telefonlara bakan kişi de onunla beraber mesaiye kalsın. Telefon çalmasa da olur, ne gam! İsmiyle hitap ediyor ya, eşit ya! İyi de sen kafana göre milyonuncu iznini kullanırken o zavallıya doktor izni bile haram ediliyordu, sen neredeydin, eşitlik anlayışına ne olmuştu?

Yani demem o ki, makyajla olmuyor. İsmiyle hitap etmek bir makyajdır, oysa cildin kendisi sorunlu. Kanlı irinler var alt yapıda, fondöten sürsen ne yazar, allıkla kapatsan ne yazar?

Neden anlattım bunca şeyi? Çünkü diyorum ki iş hayatındaki huzursuzluğun ana kaynağı adil olmayı beceremeyen yöneticilerdir, eşitsiz ve adamına göre esnetilen kuralsız davranışlardır. Görüntüde demokrasi varmış gibi mutlu mesut, herkesin birbirine ismiyle hitap ettiği ofislerde yaşayanlara sormak lazım... Dışı kimi, içi kimi yakıyor acaba?

Şapkayı önümüze koyup bir düşünelim, adalet kimin için var, adalet nereye kadar işliyor? Bu soruyu genel hayata da sorsanız, iş hayatına da sorsanız cevap pek değişmeyecektir bizim gibi ülkelerde...
------------------------------------

Bu yazı burada bitmez, hızımı alamadım; devamı elbette olacak...

Şimdilik gidiyorum ve sizlere sevgi dolu, stressiz günler diliyorum...

*Kaynak:
http://www.path2usa.com/office-environment-work-culture-in-us



11 Nisan 2015 Cumartesi

Ne demek bu şimdi, gel de anla!

Bazı durumların gerçekten de bir dilden diğerine tercümesi olmuyor. Çünkü yaşam tarzları, görülen muamele, sosyal düzey bambaşka...

Neden mi, gelin anlatayım:

Yıllardır İsviçre'de yaşayan bir arkadaşım var. Artık İsviçreli oldu da denebilir. Oranın vatandaşı, oralı bir eşi var, çocukları da orada doğdu...

İsviçre-zengin ülke!


Ne zamandır görüşmüyorduk, dün akşam aniden çıkageldi. Sohbet işlere güçlere geldi. Çocuklar hangi okula gidiyor, okul çıkışı onlara kim bakıyor diye sorduğumda dedi ki;

Ben artık haftada 4 gün çalışıyorum, eşim de 3 güne indirdi çalışma zamanını. Devlete fazla vergi ödeyeceğimize çocuklarımıza kendimiz bakarız diye düşündük..”

Ben tabii ki anlamadım bu cümleyi, tekrar ettirdim:

Devlete fazla vergi ödeyeceğimize çocuklarımızı kendimiz büyütelim dedik” diye tekrar etti. “Böyle bir cümle Türkçe'de olmaz!” dedim. Ne demek yani devlete fazla vergi vermek yerine çocukları kendin büyütmek?

Açıkladı anlayabileceğim dilden kısaca:

İsviçre'de adil bir vergi sistemi olduğu için gelirin ne kadar artarsa o kadar çok vergi veriyormuşsun. Bu bir.

İkincisi ise çalışma saatlerini kendin belirliyormuşsun. Arkadaşım bankada çalışıyor, eşi de hastahanede hemşire. İstedikleri gibi belirliyorlar çalışma saatlerini. Bir ara arkadaşım haftada 2 gün çalışıyordu çocuklar bebekken, sonra beş güne çıkardı, şimdi tekrar dört güne indirmiş.

Dolayısıyla ne oluyor, haftada 5 gün yerine 4 gün çalıştığı için geliri düşüyor ve daha az vergi ödüyor. Böylece de başta söylediği cümle anlam kazanıyor.

Yani çok çalışıp devlete çok vergi öderken çocuklara da vakit ayıramazken bir tercih yapıyor, az çalışıyor, daha az kazanıyor ama daha az da vergi veriyor! 

Görüyorsunuz değil mi, İsviçrelilerin belki üzerinde bile duramayacakları sıradan bir cümleyi bize uyarlamak için ne kadar zorlandım! Çünkü bizim ülkemizde en çok vergiyi asgari ücretliler veriyor ya, çünkü bizim ülkemizde kimi zaman işçi patrondan daha çok vergi ödüyor ya, çünkü bizim ülkemizde bırakın kendi mesai saatini kendin belirlemeyi, izin alana bile kötü gözle bakılıyor ya, çünkü bizim ülkemizde fazla mesaiye kalmayanı işten atıyorlar ya, ne bileyim işte kafam basmadı, anlayamadım İsviçre'nin sistemini!

Biz hâlâödediğimiz vergilerin nereye harcandığı konusunda emin değiliz ya, anlayamıyorum ben onların sistemini, mesela her mahallede parasız kreş falan diyordu, gerisini dinlemek bile istemedim...

Bu güneşli pazar sabahında akıllara kıskançlık gibi negatif bir duyguyu getirmeyi planlamadım gerçekten de, ama işte insanın aklı karışıyor ister istemez, film repliği gibi ;

...Onlara var da bize yoh mi? “ diyesi geliyor insanın!

Kalın sağlıcakla...


21 Mayıs 2014 Çarşamba

Acil "Dayıbaşı" aranıyor!

Sizi bilmem ama ben bu “dayıbaşı” kelimesini ilk kez duydum. Nasıl da feodal bir algı yaratıyor insanda duyunca:

                                   D A Y I B A Ş I !

İlk duyduğumda “kabadayıların başı, mahallenin bıçkın delikanlısı, asar keser abi, korkulan sahte yiğit” gibi eş sözcükler geçti beynimdeki konuşma balonundan.

İş hayatında böyle acayip bir kelime kullanılırsa kesin altından pis şeyler çıkar diye düşündüm..

Hele ki günümüz “business” dünyasında neredeyse her iş teriminin İngilizcesi kullanılırken “dayıbaşı” gibi “underground” tınılı bir kelime insanı şaşırtıyor ister istemez.

Hiç de yanılmamışım.

 Meğer gizli taşeron sistemiymiş bu dayıbaşılık!
dayibasi

Dayıbaşı bir çeşit işçi simsarı; aslında bu sistemde çalışana işçi denemeyeceği için bu dayıbaşılarına da“marababaşı” dersek daha anlamlı olacak.

Nedenini birazdan anlayacaksınız..

Bizim dayıbaşı, madene “ustabaşı” kadrosuyla giriyor. Düz işçiler 1200 lira alırken O'nun maaşı 1800 lira.  Asıl geliri bu değil elbette.. 
Kendisinden istenen mesela 30 kişilik kadroyu buluyor. Bu 30 kişinin sigortasını yapıyor maden işletmesi, hatta sendikaya da üye oluyorlar. Herşey yasal, herşey mükemmel görünüyor değil mi? Güya dayıbaşı sadece aracı..

Değil işte..

Dayıbaşı artık o işçilerin tek sorumlusu. İstediğinin yevmiyesini kestiriyor, istediği işçiyi işten attırıyor, sorumlu olduğu işçilere hakaret edebiliyor, hatta işçilere tokat bile attığı oluyor. Çünkü maden işletmesi işçiyle muhatap değil, bütün yetkiyi dayıbaşına vermiş..

Eğer sorumlu olduğu işçiler üretimi arttırırsa dayıbaşı prim alıyor! Aylık geliri 25000 lirayı bulan dayıbaşıları varmış, ben de basında okuduklarımın yalancısıyım. Dayıbaşı ne kadar kazanır konusu muğlak çünkü, her kafadan ayrı bir ses çıkıyor..

Şimdi anladınız mı bu sistemde çalışan kişiye neden işçi değil de “maraba” dediğimi?

İşçiye yemek, su verilir; işçi insan muamelesi görür bazı işyerlerinde asgari düzeyde de olsa. Bu marabalara ne yemeği, ne suyu!
İşçi çalışırken tuvalet ihtiyacını kısıtlı da olsa giderebilir. Madende dayıbaşının emrinde çalışan marabalara 8 saat boyunca tuvalet bile yasak! Bir işçi kendi ağzıyla söyledi bunu...
Marabadan istenen şey daha fazla, daha daha fazla, en bi öz bi fazla kömür çıkarması..

 Ne kadar çok kömür çıkarsa o kadar çok prim var,
 Kime?
 Dayıbaşına..
 Başka kime, patrona!
Patron nerede?
Adresinde bulunamamış!
 İşçi nerede?
Madene gitti..
Maden nerede?
 Göçtü, yandı, kül oldu!!!

Huyumuz kurusun, kötülüklere kolayca adapte oluruz biz insanlar. Hele ki acılı, tevekkül bilinciyle yetişmiş, biraz da kaderci doğu coğrafyasında yaşıyorsak..

Mesela gazetelerde şöyle ilanlar görmeye de alışırız biz bu kafayla:

            ACELE DAYIBAŞLARI ARANIYOR!

Maden işletmemize dolgun maaş ve primle çalışmak üzere dayıbaşları aranıyor. İstediğimiz niteliklere uygunsanız hemen başvurun:
ñEn fazla ilkokul mezunu olmak. Diplomanız yoksa şansınız artacaktır.
ñÇevresinde sözünü dinleten, kendisinden korkulan bir kişilik olmak. (Referans olarak sıkça gittiğiniz kahvehanenin adresini mutlaka başvurunuzda belirtiniz)
ñCüsseli bir yapı, erkeksi bir görünüm tercih sebebidir. ( Gerekirse emrindeki işçileri fiziğiyle de korkutabilecek yapıda olanlara öncelik tanınacaktır)
ñPara hırsı ve yüksek ego sahibi değilseniz boşuna başvurmayınız.
ñGözükara, merhametsiz ve bencil kişilikler tercihimizdir.



Yorumu size bırakıyorum, kalın sağlıcakla..



 

16 Mayıs 2014 Cuma

Türkiye'de işçi olmak ve #Soma

Soma'da yaşanan dramlara, olayın duygusal boyutuna hiç girmek istemiyorum. Hem yüreğim dayanmıyor, hem de zaten televizyonlarda yeterince gördük insanın içini yakan manzaraları. Ben bu yazımda mühendis kimliğimle iş güvenliği, işçilerin çalışma koşulları konusuna değinmek, azıcık bu konuda içimi dökmek istiyorum. 

 Burası örnek olarak gösterilen bir işletmedir. İşçi güvenliği için yatırım yapıldıkça işçilerin verimliliklerinin de arttığına şahit oluyoruz” demiş enerji bakanı olaydan birkaç ay önce. Utanmasa işverene madalya takacak neredeyse, o kadar övmüş yani.. Yahu sen denetleme mekanizmasını temsil ediyorsun, senin için para karşılığı çalışan bir işletmeyi niye övüyorsun ki, koysana arana mesafe.. Yook olur mu, işverene şirin gözükmek devletin bir numaralı amacı haline geldi çünkü.. Ülkede devket malı neredeyse kalmadığı için devlet de onlara muhtaç.. Vay ki ne vay!

Yapılan denetlemelerden geçer not almış bu maden, eksik tespit edilmemiş” diyor çalışma ve sosyal güvenlik bakanı.. Çok güzel “bakan” insanlar bunlar, bakma koltuğunu da bu nedenle işgal ediyorlar.
Diğer taraftan işini kaybetme riskini göze alan işçi dayanamayıp konuşuyor, arkadaşları gözünün önünde yaşamını yitirmiş çünkü..
Müfettiş gelmeden on gün önce haberi gelir madene. Her yer boyanır, temizlenir, işçilerin yemek yiyeceği yerler düzenlenir. Sonra müfettişler gelir, işverenle mangala giderler. Bir kadın müfettiş vardı, o çok iyi denetlemişti ama bir daha o kadını göndermediler”

Şimdi birbirinden taban tabana zıt olan bu iki ifadeden hangisine inanacaksınız? Tam da bu noktada yıllarca fabrikalarda çalışmış mühendis kimliğimle işçilere inandığımı söylemek istiyorum. Neden mi anlatayım..

Tekstil sektörünün konfeksiyon ayağında çalıştım yıllarca. İki çeşit denetleme olurdu fabrikalarda, birincisi müşteri denetlemesi, ikincisi de SGK görevlilerinin denetlemesi. Her zaman için SGK denetlemesi çok daha kolay geçerdi. Çünkü nasıl oluyorsa artık, aynen o maden işçisinin söylediği gibi denetleme olacağı bilgisi bazen günler öncesinden, bazen aynı gün ama saatler öncesinden mutlaka gelirdi fabrikaya. Gerekli düzenlemeler yapılır, sigortasız işçiler karşıdaki pastahaneye gönderilir, yani yok sayılırdı. Hani bakan diyor ya, “kayıtlara baktırdım, 15 yaşında işçi yok bu madende” diye. Olmaz tabii ki sayın bakan, çünkü onlar zaten kayıt dışı, yani bir yerde yazılı çizili adları geçmiyor ki! Bunu iş dünyasındaki herkes biliyor da bir siz mi bilmiyorsunuz? Siz sadece asgari ücretliden keseceğiniz vergiye bakarsınız, işletmelerdeki kayıt dışı olayını adam gibi denetleyebilseniz zaten SGK'nın kasası dolacak..

Müşteri denetlemesi dediğim şey ise, yurt dışı müşterisinin denetlemesi. Adamlar ani baskın yaparlardı. Bir tane çocuk işçi çalıştığını tespit ederlerse binlerce dolarlık sipariş o anda iptal olurdu. Kesimhanede hızar kullanan işçilerin çelik eldiven takmadığını görürlerse
çok ciddi uyarı yapıp siparişleri geri çekmekle tehdit ederlerdi. Oysa ki kesimhane işçisi çoğunlukla “bu eldiven yüzünden rahat kesim yapamıyorum” der ve denetleme bitince eldiveni atardı bir köşeye.. İşveren de hızı kesen bir eldivende ısrar etmezdi elbette, aslolan verimlilikti çünkü..  Müşteri gidince eldivenler de rafa kalkardı.. Bu yüzden kiminin parmağı kopar, kimi ise parmağındaki dikişleri sanki kahramanlık yapmışçasına gösteririrdi. Cem Yılmaz'a hayranım ben, iki kelimeyle o kadar güzel özetledi ki yurdumun hallerini, evet ne demişti: EĞİTİM ŞART!

Müşteri denetlemesi yapılacağı zamanlarda sıkı disipline gelemeyen okumuş etmiş sözüm ona yöneticiler “Allah'ın gavuru gelmiş bizi denetliyor, aşağılıyorlar bunlar bizi. Yok fabrikada doktor var mı, yok yemeğin kalorisi kaç, yok tuvalet kağıdı var mı? Onlara ne ki?” şeklinde söylenirken nedense milli duyguları kabarıp gurur yapıyorlardı. Kardeşim adam sana güvenmiyor işte, markasının üretildiği fabrikada işçilere insan gibi muamele yapılmasını istiyor, hem haksız mı? İşçinin tuvaletine pahalı diye tuvalet kağıdı koydurtmayan işletme müdürü değil mi? İşçileri gece yarılarına kadar mesaiye bırakıp masraf olmasın diye ekmek arası domates hazırlatan imalat müdürü değil mi? Doktor her gün değil haftada birgün gelsin diyen personel müdürü değil mi? Bazen işverenleri suçlamıyorum, yanlarında çalışanlar kraldan çok kralcı geçinirler çünkü!


Benim bahsettiğim, risk puanı oldukça düşük olan konfeksiyon sektörü, siz bir de maden ortamını düşünün. İşçi anlatıyor, madene girdikten sonra 45 dakika yürüyüp öyle ulaşıyorlarmış kazdıkları yere. Düşünün, bir kaza anında 45 dakika zaten yürüme mesafesi var, kendilerine verilen koruyucu hava maskesinin süresi de 45 dakika! El insaf, el merhamet; çıkışa yakın değilsen zaten maskenin süresi yetmeyecek, sonra da buna “kader” diyecek birileri..
Bir başka işçi anlatıyor, yer altında kepçe çalıştırmak normalde yasak diyor, ama bu madende kepçe de çalıştırılıyormuş. Zehirli gazlar yetmiyormuş gibi bir de kepçenin egzoz dumanını soluyoruz diyor işçi... Pardon işveren elbette biran önce daha çok kömür çıksın isteyecek, egzoz dumanını mı takacak!

Devletin maden işletmelerini birer birer özelleştirdiler, neymiş efendim verimlilik düşükmüş, devlet zarar ediyormuş. Pardon denetleme mekanizmasını çalıştırmaktan aciz mi bu devlet? Bakanın kolundaki yediyüzbin liralık saatin hesabı sorulmazsa elbette ki rüşvet yiyen müfettişin de hesabı sorulmaz. Balık baştan kokar hesabı.. Öyle iğrenç bir hale gelmiş ki devlet mekanızması, söyleyecek laf yok.. “Devletin malı deniz, yemeyen domuz”lafı ne zamandan beri söyleniyor bileniniz var mı? Böyle bir atasözü olan ülkeden ne beklenir ki zaten?

Devlet çökmüş, biz hala maden niye çöktü diye soruşturmaya çalışıyoruz..

Eğitim şart” demiştik ya, soruyor gazeteci bir madenciye, “işe girdikten sonra ne kadar süre eğitim alıyor bir işçi?” İşçi cevap veriyor : “İki saat!
Bir araştırma yaptım, yasa Ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılacak işçilerin, işe alınmadan önce, mesleki eğitime tabi tutulmaları zorunludur.diyor. Madenci eğitimi ise haftada 3 saatten en az 20 gün verilmek zorundaymış. Elbette eğitim süresince işçinin yevmiyesi verilecek.. Pardon, işvereni “RÖDÖVANS” denilen sistemle çalıştırıyor devlet. Kulağa hoş geldiğine bakmayın bu sözcüğün; özetle şu demek rödövans.

Diyor ki maden işvereni devlete “Senin 140 dolara yaptığın işi ben 20 dolara yaparım, sana da 30 dolara satarım, ama sen işime karışma!” Devlet de diyor ki, “Peki, ben de senin çıkardığın bütün kömürü aynı sabit fiyattan satın alırım, tek müşterin benim”
İşte budur rödövans, yani alan razı veren razı olayı, arada olan işçiye oluyor elbette.. “Soma'da maliyetleri 7'de 1'e indirdim, bütün dünya bana hayran” demiş geçenlerde patron.. Yahu bir madende maliyet nasıl bu kadar düşer? Madendeki gider kalemleri ne olabilir ki? En büyük gider işçilik! Sen işçinin güvenlik malzemesinden kısarsan, eğitim giderlerinden kısarsan, işçiyi 45 dakika yürütürsen karanlık dehlizlerde, asgari ücrete çalıştırırsan, maliyetin elbette düşer!

Bir de şu imzalamadığımız meşhur ILO (Uluslar arası çalışma örgütü) sözleşmesi var. Dünyada 28 ülke imzalamış, biz imzalamamakta direniyoruz nedense! İşimize gelince Avrupalıyız, işimize gelmeyince üçüncü dünya ülkesi olmaya hiçbir itirazımız olmuyor. Dünyada işçi  ölümlerinde ikinci sıradaymışız, kimin umurunda?

Bu sözleşmeye göre yerin altındaki işçilerin isimleri ve konumları yer üstünde anlık olarak bilinecek ve bunun için sistem kurulacak, maden ortamı güvenli ve sağlıklı olacak, yer üstüne iki farklı çıkış noktası olacak, çalışma ortamı sürekli denetlenecek, yeterli havalandırma yapılacak, yangın önlemleri alınacak, tehdit olduğunda operasyonun durdurulup işçilerin güvenli bir noktaya tahliyesi garantiye alınacak, işverenin acil müdahale planı olacak, işçi eğitimleri sürekli kılınacak, kaza sonrasındaki sağlık ve kurtarma etkinliklerinden işveren sorumlu olacak, hükümetler etkin denetimlerden ve kazaların detaylı soruşturulmasından sorumlu olacak, “Rescue Chamber” yani kaçış odaları olacak. Bu odalar sadece Pakistan, Afganistan ve Türkiye'deki madenlerde zorunlu değil şu anda!

Deveye sormuşlar neren eğri, nerem doğru ki demiş.. "Bu yasayı niye imzalamıyorsun ey devlet, çekincen niye?" diye  sorası geliyor insanın cevabı her ne kadar bilse de! 

Neresinden tutsak elimizde kalıyor. Şu İş Güvenliği uzmanı meselesi var bir de.. Hani diyorlar ya kanun çıktı, artık işletmelerde iş güvenliği uzmanı olmak zorunda..
Maaşını patrondan alan iş güvenliği uzmanı olsa ne olur, olmasa ne olur? Kargalar gülüyor yapılanlara.. Bir mühendis iş güvenliğinden sorumlu diye işe alınacak, güya patronu adam edecek öyle mi? Hem de yeni yasayla oluşan kazalarda birinci derecede sorumluluk bu mühendisin olacak, gerektiğinde patronun reddettiği önlemler alınmadığı için hapse de o girecek!
Son zamanlarda o kadar çok işsiz mühendis iş güvenliği uzmanı olmak için kursa gidiyor ki! Çünkü iş yok.. Patron onlara “Bak bu işlere fazla burnunu sokma, her şey normal diye at imzanı otur, yoksa seni işten atarım” diyecek, onlar da kelle koltukta denetleme yapacaklar öyle mi? Yine bir Türkiye klasiği bu, yani dostlar alışverişte görsün mantığı..



Sendikalar var bir de sahi.. İşveren, maden sendikasının yönetiminde zaten söz sahibi olmuş, hangi sendikadan bahsedelim? Türkiye'de işçi haklarını düşünen sendika kaldı mı ki? Zam zamanı görev yapmış olmak için ortaya çıkarlar, patronla anlaşırlar, görevleri tamamlanır. Bir de her sene Taksim'de yürüyüş yapmak için sesleri çıkar.. İşçi hayatıymış, güvenliğiymiş, işçilerin insanca yaşaması mıymış? Hangi sendikanın sesini duyuyorsunuz bu konularda, ben şahsen hiç duymuyorum. Sendikalar da bu ülkedeki kokuşmuş diğer kurumlardan farksız benim gözümde, hiçbirini samimi bulmuyorum kusura bakmasınlar, 1 mayısta da "temaşa" için ortaya çıkmasınlar bence! 

Fıtrat lafı geçiyor son zamanlarda basında. Doğuştan gelen özellik, yaradılış özelliği demekmiş kelime anlamı, ben de yeni öğrendim.
Diyorum ki bu ülkenin işçilerinin fıtratında yok bu muameleler, birileri öyle uygun görüyor diye dayatılıyor..
İyi de nereye kadar???