iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2015 Pazartesi

Bir işyerinde insanlar neden huzursuz olur? VOLUME-1

Ofiste herkes birbirine ismiyle hitap ediyor, iyi güzel de bol geliyor bünyeye!
Amerikan özentisiyiz ya, bazı ofislerde yeni bir moda var, herkese ismiyle hitap ediliyor! Yaş önemli değil, pozisyon önemli değil. Bunu layıkıyla başarabilen, bir de eline yüzüne bulaştıran yerler var! Yani bazı ofis ortamlarında güya herkes herkese ismiyle hitap ediyor ama mesela çaycı, herkese ismiyle hitap edemiyor; etse kesin tersleneceğini biliyor. Yani Türkiş ortaya karışık durumlar!
Hanım-sız Bey-siz hitap tarzı ilk başta kulağınıza hoş gelebilir, ama bence bizim kültürümüze ters bir durum bu. En basitinden onlar “hala, yenge, teyze” gibi bütün akrabalara “aunt”, yine “dayı, amca, enişte, yaşlı adam” gibi bizim kategorize ettiğimiz insanların hepsine de “uncle” diyerek, zaten toplumdaki hitabet olayına ne kadar farklı yaklaştıklarını gösteriyorlar. Biz de öyle değil ki; kayınbirader var, elti var, görümce var, kayınço var, yenge var, amcaoğlu var, dayıkızı var... Yaşça büyük insanlara abi, abla demeyi alışkanlık haline getirmiş bir toplumuz, haliyle iş yerindeki bu Amerikanvari hitap şekilleri de bünyeye uymuyor. Misal aynı mahallede oturup, "Hüseyin Abi" diye tanıdığınız adamla böyle bir ofiste çalışsanız ne yapacaksınız? Mahallede abi, ofiste Hüseyin.. Oldu mu şimdi bu çifte standart! Ezkaza yılların Hüseyin abisine mahallede adıyla seslenmeye kalksanız olay olur, ne kadar ayıplanırsınız düşünsenize!

Bence tam da ayranı yok içmeye durumu bu! Yani madem Amerikan tarzı şirket kültürü oluşturuyorsun, ya tam yap, ya hiç yapma! 
Peki bunun ofiste huzursuzlukla ne ilgisi mi var diyorsunuz, gelin satır aralarına bakalım o halde..


*“Americans are very time conscious. They believe in the principles of time-management. They come to office early and leave on time. You will rarely find them working late hours, or on weekends. They plan their weekends ahead of time and value their privacy.”

Yukarıdaki orijinal anlatısında da görüleceği üzere Amerikalılar iş yaşamında zamana önem verirler. Ofise tam zamanına gelirler, ofiste oldukları zamanı iş için harcarlar, tabiri caizse "goygoy" yapmazlar. Haftasonları çalıştıkları, mesaiye kaldıkları nadirdir. Mesaiye çok kalan bir kişiyi Amerikan şirketinin ayın elemanı seçeceğini sanmıyorum. Zira onlar için mesai dışında kendilerine ayırdıkları zaman çok değerlidir. Peki biz nasılız?

Örneğin ofiste iş 9'da başlıyordur, +/- 15 dakika toleransla ofiste olmak mantıklıdır değil mi? Bizde ise bu durum, adamına göre değişir. Mesela iş yerindeki kıdemli çalışan en erken 9:40'da gelir, çalışmadan önce bir çay kahve sigara molası verir, adı bile vardır bu bize özgü ritüelin, ayfonunu patlatır yani, acelesi yoktur, 11'e doğru işine başlar. Muhasebeci daha da sonra gelir, ee ne de olsa kasa kendisinden sorulur, hakkıdır yani işe geç gelmek! Tepedeki yönetici ise 11 mi 12 mi olur artık keyfine göre takılır. Erken gelenler ise ya gerçekten prensip sahibidirler, ya alt seviyede çalıştıkları için laf yemekten korkarlar, ya yenidirler göze batmak istemezler, ya da evlerinde vakit geçirmeyi sevmedikleri için erken gelmişlerdir! Çünkü kıdemi yüksek olup da ofise kafasına göre saatlerde gelenler, diğer geç gelenlere laf sokma, ya da arkalarından konuşma hakkını kendilerinde bulurlar. Şimdi bu karakterlerin hepsinin birbirilerine adıyla hitap ettiği bir ofis hayal edin. Güya her çalışan ismiyle hitap edilerek eşitleniyor ya, fiiliyat elbette öyle değil! Bazıları daha eşit, bazıları daha ayrıcalıklı...


Bizim eski ofis de öyleydi. Herkes birbirine adıyla hitap ederdi. Ama enteresandır mesela mutfağa ve temizlik işlerine bakan Ayşe'ye, ofisin en kıdemli çalışanı yani yöneticisi, Ayşe Hanım diye hitap ederdi, tahmin edeceğiniz üzere bir tek O'na öyle derdi. Demek ki kendisini mutfak personeliyle eşitleyememişti, zaten istese de yüksek egosu buna izin vermezdi! Ne enteresan değil mi, normalde tam tersi yaygındır. Yani ast üste “hanım” der, hiyerarşik konumu bunu gerektirir. Tersi durumlarda da demek ki tersi oluyormuş; yani üst alta “hanım” diyerek, hatta biraz daha abartıp sizli-bizli konuşarak onu kategorize ediyormuş. Nitekim, herkesin herkese ismiyle hitap ettiği bir ortamda ofisin kıdemli çalışanının, yani ayrıcalıklı şahsiyetinin
Ayşe Hanım, bir çay getirir misiniz?”
şeklinde hitabını duyunca cidden çok ironik bulmuştum.

Dedim ya bünyeye bol geliyor böyle kopyala-yapıştır şeyler, özde eşitlik inancı olmayınca! Ben önceleri garipsedim bu durumu, hatta bocaladım, hanım bey laflarını ağzımda geveleyip durdum, zira yılların alışkanlığı vardı bende de. Çünkü ben yeni tanıdığım insanlara pozisyonu ne olursa olsun ismiyle hitap etmekte, senli beni konuşmakta çok zorlanırım, beceremem de zaten.  Hatta bazıları “canım” der ya, onlardan nefret ederim, çünkü “canım” sözcüğü bir çeşit küçümseme hitabıdır ve kadınlar arasında yaygındır. Konuyu dağıtmayalım, baktım herkes senli benli konuşuyor benimle, hem de yeni tanıdıkları, daha doğrusu hiç tanımadıkları halde, uyum sağlamaya çalıştım bu duruma, ama dediğim gibi insanın kafası karışıyor.


Madem herkes eşit, birbirine son derece sıcak samimi bir şekilde adıyla hitap ediyor, o zaman haklar da eşit olsun, yani en kıdemli çalışan 9:40'da ofise gelip 10.30-11.00'de masasına oturuyorsa mesela mutfaktaki Ayşe de aynı haklara sahip olsun, o da kimseden izin almadan takılsın kafasına göre! Bu doğru mu, yanlış elbette! İş hayatının kuralları var, herkesin giriş çıkış saati patronun onayladığı gibi olmak zorunda, yani disiplin olmak zorunda!

Bu küçük örnekten de görüleceği üzere bir taraftan ismiyle hitap ederek eşitmiş havası yaratıp öte taraftan bazılarına yazılı olmayan ayrıcalıklar tanırsanız, o ofisin kimyası da biyolojise de yavaş yavaş bozulur ve çürümeye başlar birşeyler... Alın size ofiste huzursuzluk, volume-1!

Amerikan iş hayatındaki alışkanlıkları araştırırken şöyle bir cümleyle de karşılaştım:

*“Generally, Americans are very polite, friendly and helpful, but have less tolerance for people who interfere in their private lives.”

Yani diyor ki özetle, Amerikalılar iş hayatında oldukça kibardırlar, birbirlerine arkadaşça yaklaşıp yardımcı olurlar. Ama özel hayata müdahale konusunda toleransları yoktur.

Bizde de güya Amerikan tarzı şirketler türüyor ya, herkes birbirine ismiyle hitap ediyor ya hani.! Ama nezaket yerlerde sürünmekte o ayrı. Mesela “müziğin sesini biraz kısabilir misin, çalışamıyorum”demeye görün birine, hemen bir atmaca gibi üzerinize atlar! Hani yaygın bir laf vardır ya, batıdan yarım yamalak örnekler alıyoruz, kendimize uyarladığımızda da ucubeler çıkıyor ortaya diye. Durum aynen öyle aslında. Ofiste isimle hitap ederek yaratılmaya çalışılan eşitlik havası tamamen bir ilüzyondan ibaret! Sigara içen, içmeyene saygı göstermez, yemek saati mutfağı dumanaltı yapar, “Çok dumanaltı olmuş, ne zaman biter sigaranız, yemek yiyeceğim” derseniz hemen üzerinize atlarlar: “Siz sigarayı bırakanlar da pek bi artistsiniz!”Halbuki, desene evet buna bir çozüm bulalım, mutfakta içiyoruz madem sigarayı, yemek saatlerinde bunu yasaklayalım desene.. Yok demez, ismiyle hitap ediyor ya, herkes eşit daha ne yapsın?

Eşitlik meselesini tersinden anlıyoruz genelde. Mesela kırk yılın başında mesaiye kalmıştır birisi, afralar tafralar, ayılıp bayılmalar, kendini özel hissetmeler. İstiyor ki telefonlara bakan kişi de onunla beraber mesaiye kalsın. Telefon çalmasa da olur, ne gam! İsmiyle hitap ediyor ya, eşit ya! İyi de sen kafana göre milyonuncu iznini kullanırken o zavallıya doktor izni bile haram ediliyordu, sen neredeydin, eşitlik anlayışına ne olmuştu?

Yani demem o ki, makyajla olmuyor. İsmiyle hitap etmek bir makyajdır, oysa cildin kendisi sorunlu. Kanlı irinler var alt yapıda, fondöten sürsen ne yazar, allıkla kapatsan ne yazar?

Neden anlattım bunca şeyi? Çünkü diyorum ki iş hayatındaki huzursuzluğun ana kaynağı adil olmayı beceremeyen yöneticilerdir, eşitsiz ve adamına göre esnetilen kuralsız davranışlardır. Görüntüde demokrasi varmış gibi mutlu mesut, herkesin birbirine ismiyle hitap ettiği ofislerde yaşayanlara sormak lazım... Dışı kimi, içi kimi yakıyor acaba?

Şapkayı önümüze koyup bir düşünelim, adalet kimin için var, adalet nereye kadar işliyor? Bu soruyu genel hayata da sorsanız, iş hayatına da sorsanız cevap pek değişmeyecektir bizim gibi ülkelerde...
------------------------------------

Bu yazı burada bitmez, hızımı alamadım; devamı elbette olacak...

Şimdilik gidiyorum ve sizlere sevgi dolu, stressiz günler diliyorum...

*Kaynak:
http://www.path2usa.com/office-environment-work-culture-in-us



12 Aralık 2015 Cumartesi

Yeni yılda yeni bir iş istiyorum!

11.12.2015 itibari ile işten ayrılmış biri olarak aranıza geri döndüm. Artık daha sık, hatta hergün yazabilirim bu aralar. Üstelik yeni yıl yenilenmek değil midir, aferim bana yeni yılda çok daha güzel, çok daha tatmin edici, çok daha huzurlu, çok daha paralı, çok daha seçkin ve düzgün insanlarla tanışabileceğim yeni bir işim olacak. Buna gönülden inanıyorum, zira bilirsiniz bir kapı kapanır ki diğeri açılabilsin...

Ne oldu da böyle oldu, neredeyse iki senedir gül gibi o işte çalışıyordun diyebilirsiniz. Hiç yakınmadın da diyenleriniz olacaktır. Bu devirde iş bulmak zor ne yaptın, niye yaptın, yoksa tuzun kuru mu diyenleriniz de olabilir. Topluca cevap veriyorum:

Ben de böyle bir insanım işte, hassas noktalarıma dokundukları an, kalbim acırsa yani, gemileri yakıyorum, gözüm hiçbir şeycikleri görmüyor! Evet ben iş dünyasının “profesyonel” diye adlandırdığı katı yürekli, acımasız kişilerden olamadım hiç  ve öyle yaklaşımlar gördüğümde dedim ya kalbim acıyor ve ortamı acilen terkediyorum hep, bu sefer de öyle oldu. Yine doğru insanlar değildi karşılaştıklarım...

photo from classygirlswearpearls.com

Evet yakınmadım, çünkü çalışırken yakınmak benim iş ahlakıma uymazdı. Artık orada çalışmadığıma göre bol bol dedikodu da yapabiliriz... Şaka şaka, dedikodu yapmayacağım, eminim şimdiden eskiyen yeni-eski iş arkadaşlarımın yüzde doksanı zaten yeterince dedikodumu yapmışlardır, zira kulaklarım ateş parçası gibi son iki gündür... Ama ben yapmayacağım, yakışmaz bana, herkes kendi yoluna gider, defter kapanır...

Evet dedikodu yapmayacağım elbette ama, içimi usturuplu bir şekilde dökerim size. Zira gözlemlerim oldu, bolca malzeme biriktirdim bu geçen süreçte... Hatta yazı dizisi şeklinde de anlatırım eğer sıkılmazsanız.

Şimdi gidiyorum; en güzel dostum, yaralarımı sarmak için bana piknik kahvaltısı hazırladı. Soğuk havada içimizi dışımıza atıp, safralarımızı boşaltıp birbirimize merhem olacağız. Biliyor musunuz, hayat çok güzel aslında...

Bugün ve ertesi günler de  gerçekten çok güzel olacak, sevgilerimle...


24 Ağustos 2015 Pazartesi

ÇIPLAK AYAKLI KONT!

O gün nedense ofiste ayakkabılarını çıkarıp dolaşmak geldi içinden. Hem kime neydi ki, ofisin en tepesindeki yönetici değil miydi kendisi!

Çıkardı ayakkabılarını, bastı yere; yüzünü ekşitti sonra. İş yerinde temizlikten sorumlu şirin kişi Serpil'e dönüp: 

“Bu yerler iyi temizlenmemiş, ayağıma toz yapıştı!” diye çıkıştı.

 Serpil çok tatlı, çok kibar bir kızdı, ne diyeceğini bilemedi. “İki günde bir siliyorum!” çıktı ağzından. Deseydi ya, “daha yeni sildim!” Demedi, diyemezdi; iş hayatında ânında kıvrak yalan uydurup yöneticiyi kandıracak kadar deneyimli değildi çünkü.

Olmaz, hava sıcak, her yer açık, toz giriyor, daha çok sil!” dedi üstten üstten bakan Kaan.

Zavalı Serpil “Burası bir iş yeri, ayakkabılarla dolaşılıyor, tabii ki toz olacak!” da diyemedi, diyemezdi de; hem ayıp olur diye düşünür, hem de işinden olmak istemezdi. Ne yapacağını şaşırdı, keşke yer yarılsaydı da yerin altında yok olsaydı o anda!

(Bu pis ağızlı, bu çirkin yürekli insandan kurtulduğu günü hayal etmiştir belki de o an, bilemiyoruz tabii ki neler hissettiğini, varsayım bizimkisi, empati kurmaya çalışıyoruz sadece kendisiyle. Hem inşallah hayalleri vardır, hayallerine kaçmasa nasıl katlanabilir ki bir insan böylesi bir duruma?)

İşe ne kadar sevinerek başlamış, her sabah neşeyle gelmiş, ofisteki herkesle ne güzel de kaynaşmıştı Serpil. Bu çirkin yürekli, çirkin sözlü Kaan olmasaydı keşke! Zaten işe ilk geldiği hafta da odasına çıkardığı karpuzun çekirdeklerini gösterip:

“Ben çok yoğun bir insanım, bu çekirdeklerle uğraşacak zamanım mı var, götür geri bunu, yiyemem ben böyle!” diye kendisini ağlatmamış mıydı bu kötü kalpli Gargamel?

Kaan o gün bütün gün çıplak ayakla dolaştı ofiste, çünkü O hükmedendi, patron değildi ama olsun, patrondan sonraki kişiydi. O ofise yıllarını vermiş, gece gündüz çalışmıştı; ister çıplak ayakla dolaşırdı, isterse parmak arası şıpıdık terlik giyerdi, kime neydi ki! Hem zaten patron ofise ayda bir öylesine uğruyor, yani kendisine çok güveniyordu. Herkese istediği gibi bağırıp çağırabilir, istediği kadar aşağılayabilirdi bu tembel insanları... Onların yaptığı iş de neydi, Kaan elinin ucuyla herşeyi hallederdi elbette de, zamanı yoktu işte, hangi birine yetişsindi!

Ofiste herkes fısır fısır Kaan'nın çıplak ayaklarını konuştu o gün. Ayaklarının ne kadar çirkin olduğunda herkes hemfikirdi. “O tırnaklar ne öyle, ıyhhh!” diyen ofis çalışanları, yüzlerini ekşiterek günlerce bu konuyu dillerine doladılar.

İyi de neden öyle yapmıştı ki Kaan?

Neden mi, çünkü  canı öyle istiyordu...

İnsanlar üzerinde koşulsuz şartsız ( ne demekse bu da şimdi) otoriteydi o, hakkında kim ne derse desin umrunda değildi üstelik. Sevilmediğini biliyordu, ama olsundu, demiyorlar mıydı zaten yaşam guruları; “zirvedekiler daima yalnızdır!” diye...

İyi de Kaan'nın bilmediği bir şey vardı; zirvede yalnız olanlar, zirvede yalnız olmak için arkadaşlarını yarı yolda bırakanlardı, düşüp yuvarlananlara el uzatmayanlardı, hırstan gözleri sadece zirveyi gören, zirveye giden her yolun mubah olduğunu düşünen bencil kişilerdi onlar, makyavelistlerdi. Zirveye tırmanıp başarının sarhoşluğu geçtikten sonra yapayalnız kaldıklarında uydurdular “zirvedekiler daima yalnızdır!” cümlesini. Elbette kendilerini avutmak için!



Zavallı Kaan!

Aslında öyle sandığın gibi güçlü falan da değilsin, altından koltuğun giderse diye ödün patlıyor, acınacak haldesin yani!  Çevrende seni sahiden, sen olduğun için seven bir kişi var mı hiç düşündün mü? Ayakkabılarını çıkarıp gövde ve güç gösterisi yapıyorsun ama, bütün bunların bir kullanım ömrü var sen de gayet iyi biliyorsun değil mi!

Kontluğun da sahte zaten, geriye ise sadece çıplak ayakların kalıyor...

Keşke azıcık da insan olabilseydin!




17 Kasım 2014 Pazartesi

Dur, hemen kıskanma!

İş hayatında kıskançlık vakalarına rastlamayan yoktur. Şimdi en uçtan örnek vereyim de kimseler üzerine alınmasın.

Diyelim ki siz iyi bir beyin cerrahısınız. Sizin çalıştığınız hastahanede bir de çok iyi bir kalp uzmanı var, ismi de Macit olsun. Bu Macit Bey bir bilimsel çalışma yapıyor, aşk acısından muzdarip kalpler için bir ağrı kesici icat ediyor. Siz beyincisiniz, o da kalpçi, normalde aranızda bir rekabet yok. Ne yapmanız lazım normal koşullar altında? Gidip Mucit Macit Bey'in kapısını çalıp kendisini tebrik etmeniz lazım değil mi? Hatta varsa bir aşk derdiniz, yeni ilaçtan da isteyebilirsiniz, emin olun siz meslektaşına seve seve o ilaçtan verecektir Macit Bey.

Böbürlenme padişahım!

Ama yok, duyunca bu yeni icadı, içinizi kaplar bir kıskançlık. “Neden Macit buldu da o ilacı ben bulamadım!” diye dövünmeye başlarsınız.“O kalpçi ama olsun, ben de beyinsel olarak bulabilirdim bir çözüm!” diyekendinizi yiyip bitirirsiniz. Şimdi basın gelecek Macit'i övecekler, röportajlar yapacaklar, sabah programlarına bile davet ederler O'nu diye içinizdeki kurtlar kendi kendini kemirmeye başlar. Birden en kötüsü aklınıza gelir, ya Macit'in maaşına zam da yaparlarsa? Sanki sizin maaştan kesip Macit Bey'e mi verecekler? Olsun, hiç fark etmez, bu acıya katlanamayacağınızı düşünüp hemen karşı saldırıya geçmeye başlarsınız.

Aşk acısı kalple değil beyinle ilgilidir, Macit Bey'in bulduğu bu ilaç hiçbir şeye yaramayacaktır”diye sağda solda konuşmaya başlarsınız mesela. Ya da daha da ileri gider: “Macit bu ilacı benden çaldı, on yıldır üzerinde çalışıyordum, dosyalar bilgisayarımda kayıtlıydı ama çalınmış!”diyerek komplo teorisi yaratıp adamı hırsızlıkla da itham edebilirsiniz. Çamur at izi kalsın misali, Macit Bey aklanana kadar kamuoyu bu haberle meşgul olabilir. Ya da apar topar kendi teorinizi geliştirirsiniz, maksat karşı saldırı olsun, mesela şöyle dersiniz:


Aşk acısı diye adlandırılan şey aslında bağırsak gazıdır, çaresi de beyindeki nöronlara sinyal göndermektir, gazdır çıkar gider. Niye abartılıyor ki bu kadar!”
Genelde en sık başvurulan yöntem de işinize yarayabilir. Patron ve de ilgili otoritelerin olduğu bir ortamda patronun bir takıntısından yola çıkıp kendinizce zeki bir manevrayla gündemi değiştirebilirsiniz. Gramer takıntısı olduğunu bildiğiniz patronunuzun yanında şöyle dersiniz mesela:

nereden baktığınız önemli!


O değil de Macit Bey'in yazdığı tez imla hatalarıyla dolu, ben şahsen okuyamadım ve dolayısıyla da anlayamadım” dersiniz. Hemen gözler noktaya virgüle çevrilir, kalpmiş acıymış kimsenin aklına bile gelmez. Böylece Macit Bey'in tam da övüleceği zaman diliminde hatalar yapabilen bir ölümlü olduğunun altını şahane bir şekilde çizer, ortamda alevli “nokta-virgül” tartışmaları yapılırken siz kıs kıs gülerek keyifle kahvenizi yudumlarsınız.

Bütün bunları yaparak belki gündemi meşgul ettiniz, belki sahiden de Macit Bey'in icadını itibarsızlaştırmayı başardınız, ya da kendinizi “Şu beyinci de ne hırslı birisi, ne saçmalıyor!” dedirtecek kadar küçülttünüz. Ne oldu? İçinizin yağları mı eridi? Hayır cidden ne geçti elinize?
Muhtemelen bir zafer duygusu yaşadınız ama içinizdeki haset ateşi yine de sönmedi değil mi? Kendinize yeni kurban bulmakta gecikmezsiniz merak etmeyin!

Bakın dostum, hayat böyle geçmez. Bırakın Macit Bey başarısının hazzını yaşasın, siz de madem beyin cerrahısınız, gidin beyin nöronlarınızı bir kontrol edin. Kısa devre yapıyor onlar, yangın mangın çıkar maazallah!

en büyük kim?



21 Mayıs 2014 Çarşamba

Acil "Dayıbaşı" aranıyor!

Sizi bilmem ama ben bu “dayıbaşı” kelimesini ilk kez duydum. Nasıl da feodal bir algı yaratıyor insanda duyunca:

                                   D A Y I B A Ş I !

İlk duyduğumda “kabadayıların başı, mahallenin bıçkın delikanlısı, asar keser abi, korkulan sahte yiğit” gibi eş sözcükler geçti beynimdeki konuşma balonundan.

İş hayatında böyle acayip bir kelime kullanılırsa kesin altından pis şeyler çıkar diye düşündüm..

Hele ki günümüz “business” dünyasında neredeyse her iş teriminin İngilizcesi kullanılırken “dayıbaşı” gibi “underground” tınılı bir kelime insanı şaşırtıyor ister istemez.

Hiç de yanılmamışım.

 Meğer gizli taşeron sistemiymiş bu dayıbaşılık!
dayibasi

Dayıbaşı bir çeşit işçi simsarı; aslında bu sistemde çalışana işçi denemeyeceği için bu dayıbaşılarına da“marababaşı” dersek daha anlamlı olacak.

Nedenini birazdan anlayacaksınız..

Bizim dayıbaşı, madene “ustabaşı” kadrosuyla giriyor. Düz işçiler 1200 lira alırken O'nun maaşı 1800 lira.  Asıl geliri bu değil elbette.. 
Kendisinden istenen mesela 30 kişilik kadroyu buluyor. Bu 30 kişinin sigortasını yapıyor maden işletmesi, hatta sendikaya da üye oluyorlar. Herşey yasal, herşey mükemmel görünüyor değil mi? Güya dayıbaşı sadece aracı..

Değil işte..

Dayıbaşı artık o işçilerin tek sorumlusu. İstediğinin yevmiyesini kestiriyor, istediği işçiyi işten attırıyor, sorumlu olduğu işçilere hakaret edebiliyor, hatta işçilere tokat bile attığı oluyor. Çünkü maden işletmesi işçiyle muhatap değil, bütün yetkiyi dayıbaşına vermiş..

Eğer sorumlu olduğu işçiler üretimi arttırırsa dayıbaşı prim alıyor! Aylık geliri 25000 lirayı bulan dayıbaşıları varmış, ben de basında okuduklarımın yalancısıyım. Dayıbaşı ne kadar kazanır konusu muğlak çünkü, her kafadan ayrı bir ses çıkıyor..

Şimdi anladınız mı bu sistemde çalışan kişiye neden işçi değil de “maraba” dediğimi?

İşçiye yemek, su verilir; işçi insan muamelesi görür bazı işyerlerinde asgari düzeyde de olsa. Bu marabalara ne yemeği, ne suyu!
İşçi çalışırken tuvalet ihtiyacını kısıtlı da olsa giderebilir. Madende dayıbaşının emrinde çalışan marabalara 8 saat boyunca tuvalet bile yasak! Bir işçi kendi ağzıyla söyledi bunu...
Marabadan istenen şey daha fazla, daha daha fazla, en bi öz bi fazla kömür çıkarması..

 Ne kadar çok kömür çıkarsa o kadar çok prim var,
 Kime?
 Dayıbaşına..
 Başka kime, patrona!
Patron nerede?
Adresinde bulunamamış!
 İşçi nerede?
Madene gitti..
Maden nerede?
 Göçtü, yandı, kül oldu!!!

Huyumuz kurusun, kötülüklere kolayca adapte oluruz biz insanlar. Hele ki acılı, tevekkül bilinciyle yetişmiş, biraz da kaderci doğu coğrafyasında yaşıyorsak..

Mesela gazetelerde şöyle ilanlar görmeye de alışırız biz bu kafayla:

            ACELE DAYIBAŞLARI ARANIYOR!

Maden işletmemize dolgun maaş ve primle çalışmak üzere dayıbaşları aranıyor. İstediğimiz niteliklere uygunsanız hemen başvurun:
ñEn fazla ilkokul mezunu olmak. Diplomanız yoksa şansınız artacaktır.
ñÇevresinde sözünü dinleten, kendisinden korkulan bir kişilik olmak. (Referans olarak sıkça gittiğiniz kahvehanenin adresini mutlaka başvurunuzda belirtiniz)
ñCüsseli bir yapı, erkeksi bir görünüm tercih sebebidir. ( Gerekirse emrindeki işçileri fiziğiyle de korkutabilecek yapıda olanlara öncelik tanınacaktır)
ñPara hırsı ve yüksek ego sahibi değilseniz boşuna başvurmayınız.
ñGözükara, merhametsiz ve bencil kişilikler tercihimizdir.



Yorumu size bırakıyorum, kalın sağlıcakla..