doğan kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğan kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2014 Pazar

Renkli Masallar


Şu sıcak, veya manasızca soğuk, yaz günlerinde tatile gidemediyseniz, en azından rutininizi kırıp kendinizi tazeleyemediyseniz gezi kitaplarını deneyin. Ben öyle yapıyorum ve iyi bir gezi kitabının bir roman veya hikaye kadar sürükleyici olduğunu düşünüyorum. Ayhan Sicimoğlu'nun Renkli Masallar adlı gezi/anı kitabını da bu günler için saklamıştım ve sonunda okuyup bitirdim.

Sicimoğlu bir müzisyen, latin müzikleri ve vurmalı çalgılar onun uzmanlık alanı. Birçok insan onu Renkler adlı gezi programından tanıyor. Renkli Masallar ise Sicimoğlu'nun sadece gezi ve anı yazılarından oluşmuyor, içinde denemeler ve kısa öyküler de var. Yani aslında Sicimoğlu'nun kaleminden çıkanların bir derlemesi.

Kitapla ilgili ilk söyleyebileceğim şey müthiş bir malzeme barındırdığı. Hindistan'dan Küba'ya İtalya'dan Fas'a birçok kültür ve ülkeden bahsediliyor. Üstelik Sicimoğlu kitabi bilgilerle gözlemlerini, anılarını harmanlayarak anlatılıyor. Gezip gördüğü yerlere bir turist gözüyle baksa da yerlilerin arasına karışmak, Roma'da Romalılar gibi yapmak Sicimoğlu'nun zevklerinden biri.

Bir gezi kitabında olmazsa olmazlar renkli fotoğraflar. Bu kitapta da bol bol fotoğraf var. Fotoğrafların renkli olması, kitabın arkasında veya ortasında bir bölümde sıkışıp kalmak herine ilgili bölümlere dağıtılmış olması harika. Kitabın boyutu standarttan farklı, kareye yakın bu yüzden fotoğrafları keyifle inceleyebiliyorsunuz. Kısaca baskıya ve düzene tam puan veriyorum.



Maalesef kitapla ilgili söyleyeceğim olumlu şeyler bitiyor. Kitaba konu malzemeye ve baskıyı beğensem de kitaptaki yazarlığın aynı ölçüde güçlü olduğunu düşünmüyorum. Bir kere Sicimoğlu programındakine benzer şekilde konudan konuya atlıyor. Yazmak insanın dikkatini toplayan bir şey olduğu için en azından cümleler yarım kalmıyor. Yine de yazar bir tema etrafında söylemek yerine bir konudan diğerine geçiyor. Daireler çizmek yerine kestiremediğiniz bir yöne doğru lineer şekilde ilerliyor. Anlatabildim mi?

Beni bir okuyucu olarak daha çok sıkıntıya sokan ise kullanılan yabancı kelimeler oldu. Bazen yabancı bir kültürü anlatırken kelimeleri zorlama şekilde çevirmek yerine olduğu gibi kullanabilirsiniz, bunu anlıyor hatta destekliyorum ama zaten Türkçeye geçmiş jenerik bir kelimeyi nedensizce İngilizce yazarsanız karşı çıkarım. 'Tasarlamak' yerine 'design etmek' gerçekten çok iddialı. Sanki yazım hatası gibi. Bunun gibi de bir sürü örnek var. Bir de Türkçe kelimelerin yanına gereksiz yere İngilizcesini yazma hastalığı var. Yani 'araştırma (survey)' yazmanın okuyucuya vocabulary (!?) dışında ne faydası var? Okuma zevkini bozan bu kirliliği kimse fark etmedi mi gerçekten?

MFÖ'ye 'Sen neymişsin be abi' dedirtenin Sicimoğlu olduğunu biliyor muydunuz? Renkli Masallar'ı okuyunca neden böyle dendiğini anlıyorsunuz. Sicimoğlu'nun elini atıp da yapamadığı şey, girip de adapte olamadığı ortam yok. Karayip adalarında da, Fas'ta da yerlilerden daha yerli. Dalgıçlıktan davulculuğa radyoculuktan kültür elçiliğine kaptanlıktan televizyonculuğa el atmadığı ve başarmadığı iş yok. Aslında bu tip iddialı kişileri itici bulsam da Sicimoğlu'ndaki bir şeyin bunu engellediğini söylemeliyim. Belki hayat enerjisi belki de yaptıklarından zevk alması. Yalnız öykü denemeleri bence başarısız olmuş ve yazı işinde ortalamanın üstünde değil, bu konuda torpil geçemeyeceğim.

19 Haziran 2012 Salı

Kahperengi'nden toNlar

Hiç aklımda yokken 'Madem %40 indirim var bir bakalım bakalım bu kadar konuşulan kitap nasıl bir şeymiş' dedim. Pazarlama stratejilerine yenildim kısaca, bu sefer onlar kazandı. Beklentim çok yüksek değildi yine de kitap beklentimin epey üstünde çıktı. Hiç ama hiç fena değildi. Şimdi önce başlıktaki basit kelime oyunumla ısıttığım havayı izleyen paragrafta kitabın olumlu yönleriyle yelleyeceğim. Sonra kitabı olumsuzluklarıyla baya hırpalayacağım. Bunları yaparken de bol "spoiler" vereceğim, dikkat!

Açık Tonlar

Beklediğimden güzel çıktı demiştim. Öncelikle sadece kadın okuyuculara hitap edecek olsa da ilginç bir konusu var. Fakirlik ve sevgisizlik içinde küçük bir kasabada (Yaslıhan) yetişen Narin, İstanbul'da hukuk okuyup bu sefil hayattan yırtıyor ama ilk gençlik aşkının (Fırat) aniden karşısına çıkmasıyla geçmişiyle istemediği bağlar kuruyor. Görüleceği üzere aşk meşk kısımları değil ama kasaba hayatı ve geçmişiyle yüzleşme temaları çarpıcı. 

Anlatımdan memnun kaldım. Kitap kısa bölümler halinde yazılmış. Her bölüm pembe diziler gibi hep en heyecanlı yerde bitiyor. Hızlı hızlı diğer sayfaları okumaya devam ediyosunuz. Bu, yazarın sade ve akıcı diliyle birleşince bir-iki günde okuyup bitirebileceğiniz bir kitap ortaya çıkmış. Zaman zaman yazarın romandaki olaylar üzerinden aktardığı hayata, duygulara ve insanlara dair tespit ve düşüncelerini beğendim. Bu paragraflar kitabı basit bir aşk-ihanet-dostluk hikayesi olmaktan kurtarmış.


Kurgunun özellikle Yaslıhan ayağının matematiği çok iyi, olayların birbirine zorlama tesadüflere, masalsı iyiliklere yer bırakmadan birbirine bağlanması etkileyici. (Aynı şey İstanbul sahneleri için geçerli değil.) Kasaba ve kent hayatının aynı aynada (Narin) farklı yansımaları da hoşuma gitti.

Koyu Tonlar

Ammaaa... Karakterler çok canlı olsa da yapılandırılışlarında beni rahatsız eden unsurlar oldu. Birincisi her roman kişisi güzel veya çirkin kategorisine sokulmuştu. Güzeller: Narin, Deniz, Irmak, Ümmühan, Recep, Şadiye, Fırat.  Çirkinler: Mehmet, Hatice, Erdoğan, yaşlı terzi. ("Güzel" sayısının bu denli çok olması da normal değil ya neyse. ) Bire bir "güzel" ve "çirkin" kelimeleriyle etiketlenen kahramanların hareketlerinde bazen tek motif bu oluyordu. Mesela Recep, Hatice'den çirkin olduğu için nefret ediyor, Hatice de sokakta kalırım veya çocuklarıma bakamam diye değil ama Recep yakışıklı olduğu için onun öfkesine ve işkencesine ses çıkarmıyordu. Narin, bütün kitap boyunca Fırat'ın "kahperengi" gözlerinden ve yakışıklılığından başka bir şeyinden (zenginliğinden, kariyerinden, kültüründen vs.) etkilenmiyor, Fırat da Narin'in sarı saçlarına ve mavi gözlerine kapılıp ODTÜ'de ve Ankara'da kıza kıran girmiş gibi on günde bir yıkanan, abisinin beşinci elden eskilerini giyen, reşit olmayan Narin'i köy yerinde annesinin evine atmaya çalışıyor.

Karakterlerle ilgili bir diğer ve benim için daha önemli aksama da çoğu özelliklerinin okuyucuyu yönlendirmek amacıyla yazılmış olması. Misâl, Narin'in ailesindeki herkes ama herkes o kadar su katılmamış kötü ve ahlaksız ki onları silip atmasında Narin'i vicdansız göremiyoruz. Irmak da o kadar sevimsiz (neden sevimsiz o pek belli değil) bir tip ki Irmak'ın sevgilisi Fırat ve Narin birlikte olup Irmak'ı aldatınca Irmak'a üzülmüyoruz. Deniz o kadar harika ve hayat dolu ki, kız kardeşine Narin için defalarca haksızlık yaparken onu kötü abla olarak göremiyoruz. 

Kurgu da özellikle Yaslıhan bölümlerini çok beğendim. Olaylar genel olarak sürükleyiciydi zaten. Yalnız İstanbul sahneleri en başından beri yeterince canlı ve doğal bulmadım. Özellikle Fırat ve Narin arasındaki diyaloglar on cümle içinden aşktan nefrete ve geri aşka savrulurken ben buna ayak uyduramadım. 


Daha kötüsü kurgu hatalarının olmasıydı. Kitabın başında Deniz'in araba kullanırken kaza yapıp arabadaki anne ve babasının ölümüne yol açtığı yazıyor yüz sayfa sonra arabayı babasının kullandığı ve Deniz'in babasını kızdırarak kazaya neden olduğu anlatılıyor. Üstelik bu olay Deniz karakteri ve Narin'le ilişkisi için kilit nokta. Başka bir yerde de Erdoğan önce "çelimsiz" sonra "güçlü kuvvetli" olarak tasvir ediliyor. Narin'in İstanbul'da iş bulma macerası yoldan geçerken bir dükkana girip "İş var mı" demesi üzerine dükkân sahibinin "Benim ihtiyacım yok ama sen şuraya git benim gönderdiğimi söyle" (tanımadığı, yoldan geçen kızı neden kendi adıyla arkadaşına göndersin?) demesiyle tatlı sona bağlanıyor. Fırat önce Narin'i yıllar sonra gördüğünde ancak o zaman aşık olduğunu anladığını söylüyor sonra 'ben seni hep çok sevdim, aklımdan çıkmadın'a bağlıyor. Ayrıca yazar Moskof Recebin yakışıklılığı kadar, habire tekrar edilen "moskof" lakabının nereden geldiğini de söylese çok iyi olurdu ya da kitap boyunca sadece birkaç kere okulda başarılı olduğu söylenen Narin'in nasıl hırsla ders çalıştığı, nasıl üniversite sınavını kazandığı, okumakla ilgili ne düşündüğü üzerine iki kelâm edilse eksik parçalar tamamlanırdı.

Finali de kitabın finaliyle yapmak istiyorum: Mutlu son yazma sevdasına kurban gitmiş biraz zorlama ve kitabın genelini karşılamayan bir son gibi geldi. Özellikle kitabın tanıtımında bahsedilen güçlü dostluk bağlarından anlaşılan, en yakın arkadaşımız kız kardeşimizin nişanlısıyla yatsa bile, arkadaşımızı kayırıp kardeşimizin sokak ortasında rezil rüsva olmasını desteklemek mi? Vallahi final böyle bir şeye çıkıyor. Kendinize "Niye böyle oldu ki, buna ne gerek vardı?" diyip duruyorsunuz. Benim favori finalim Narin'in de babası gibi en yakın arkadaşına kazık atıp Fırat'la Ankara'ya kaçması ve bir kez daha yeni bir hayat kurma mücadelesine girişmesi olurdu :)


Kısacası, çabuk okuyup iyi zaman geçirmek için birebir. Kimi yerler çok etkileyici ve doyurucu. Öte yandan benim gibi yazarın yönlendirmelerine direnirseniz sonunda kendinizi "ama...ama..." derken bulabilirsiniz.