türk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Saatleri Ayarlama Enstitüsü


Son yıllarda nedeni bilinmez şekilde çok popüler olup kitapseverlerin elinden düşmeyen iki Türk edebiyatına ait eser var: Biri Kürk Mantolu Madonna diğer de Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kaleminden Saatleri Ayarlama Enstitüsü.

Romanın adı aslında biraz yanlış yönlendiriyor; bu roman enstitü ve enstitünün çalışanları hakkında değil, romanın baş kahramanı Hayri İrdal hakkında. Roman İrdal'ın çocukluğundan başlayarak onu kendisi yapan ve SAE'nin (romanda da bu şekilde kısaltılıyor) iki numaralı adamı konumuna getiren insanları, ortamı ve olayları anlatıyor.

İrdal fakir ve hurafelerle dolu, geleneksel bir ortamda çocukluğunu geçiriyor. Babası silik ve pasif biri. İrdal'ın örnek alabileceği, ona yol gösterecek pek kimse yok etrafında. İrdal'ın okula ilgisi yok. Eğitim alabileceği tek kişi yanında çok kısa süre kalabildiği saat ustası. O şansı da ıslakaladıktan sonra bir de çok sevdiği ilk eşi ölünce İrdal bir boşluk ve sallantı içinde geçiriyor hayatını. Hep kendisini kurtaracak bir el bekliyor, tahlihsizlik ve kısmetsizliğine yanıyor, zamanını orada burada öldürüyor… Karşısına Halit Ayarcı çıkıyor ve İrdal'ın saat ve zamanla ilgili söylediği birkaç sözden feyz alarak yeni projesi olan SAE'ye yelken açıyor. SAE ne, ne işe yarıyor, neden diye sormayın. Tek bilmeniz gereken çok mühim ve lüzumlu bir müessese olduğu. 

Bu romanın Türkiye'nin batılılaşma serüvenini taşladığı hakkında çok yazı okudum. İrdal şeyhlerin, hurefelerin, bilgisizliğin dolu olduğu bir ortamda büyüse de, SAE'nin modernliğinden, ilerlemeden, atılımdan bahsedilse de ben romanın ''modernleşme'' eleştirisi olduğunu düşünmüyorum. Bence bu roman moderncilik olsun gelenekselcilik olsun değişmeyen bir kafa yapısını tiye alıyor. Bu kafa şekilci, gösterişçi, iki yüzlü, çıkarcı, kolaycı bir kafa. Çünkü hazır lopçuluğu, tembelliği ve iki yüzlülüğü İrdal'ın SAE öncesi geleneksel diyeceğimiz hayatındaki pek çok karakter de görüyoruz. Hatta SEA gibi müthiş bir boş beleşliğin Batı başta olmak üzere tüm dünyada popülerleşmesi de bizim batılılaşmamızın sakatlığından ziyade bu durumun insanlığın sorunu olduğunu gösteriyor.



SAE'nin en güzel tarafı [spoiler] ne SAE binasının saçma sapan şekilde bu konuda en ufal liyakata sahip İrdal tarafından tasarlanmasını destekleyen SAE çalışanlarının söz konusu kendi kooperatifleri olunca isyan etmesi ne de İrdal'ın ikinci eşi Pakize'nin verdiği röportajda çelimsiz ve okumamış İrdal'ı ata binip müzaik aleti çalan ve şiirden hoşlanan bir salon erkeği olarak tarif etmesi [spoiler], en güzeli Tanpınar'ın üslubu. Kara mizahın en koyusunun tatlı-acı tadı damağınızda kalarak okuyorsunuz. Bazen öyle bir şey söylüyor ki (mesela memleketten hiç gitmeyen hürriyetin habire yeniden gelmesi!) hem fikrin, hem söyleyişteki inceliğin, gücün ve kıvraklığın karşısında selam duruyorsunuz. İçi tıka basa dolu olan bu söyleyişi okuyup geçmek mümkün değil, düşünmeniz, aklınızı vermeniz, dikkat etmeniz gerekiyor. Bu yüzden okuyucuyu da koşturan, pek de kolay okunmayan bir kitap. Yalnız hangi iyi kitap emek istemiyor ki? Emek verilmiş bir yazıyı okumak da emek ister bence.

Romanın bence tek aksayan tarafı, temposu. İlk 80-90 sayfa yavaş ilerliyor ve yukarıda bahsettiğim emek isteyen anlatımla birleşince yıldırıcı olabiliyor. Sıkın dişinizi. Ayrıca bu roman için Tanpınar'ın diğer romanlarının (özellikle Huzur) yanında abartılmış (over-rated) diyenler de var. Ben Tanpınar'ın diğer romanlarını okumadım ama hemen herkesin en sevdiği romanın SAE olmasını da abartılı buluyorum. Özellikle çalışma hayatına atılıp bazı şeyleri görmeden insanın kendinden bir şeyler bulacağı, ''gerçekten de yaa!'' diyeceği bir roman değil. Bu konuda bir edebiyat profesörünün bütün çocuklar sosyal medyada en sevdiğimiz kitap SAE diyorlarmış, tabi öyle derler başka kitap okumamışlar ki onu da biz zorla derste okuttu başka şeyler okusalar onu da severler mealinde bir açıklamasını duymuştum. Hocaya hak veriyorum. Gerçekten sıkı roman ama biraz sakin olalım :)

Ben Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün okuyucu açısından gidişini bir trene benzetiyorum. Çok ağır hareketlerle başlıyor, bir süre çıkardığı sesin ve deviniminin hakkını veremeyen bir hızla gidiyor sonra rayına oturup güçlü şekilde ilerliyor. Son durağa geldiğinizde güzel bir yolculuk geçirmiş olarak, halinizden memnun ama yolculuktan yorulmuş şekilde trenden iniyorsunuz. Tavsiye ediyorum. 

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Baba Evi, Avare Yıllar ve Orhan Kemal Müzesi



Mehmet Raşit Öğütçü nam-ı diğer Orhan Kemal ile Nazım Hikmet'in yolu mapusta kesişmiş. Orhan Kemal şiirlerini Nazım Hikmet'e okur o da pek beğenmezmiş. Nazım Hikmet bir gün Orhan Kemal'in bir öyküsünü dinlemiş ve şiirle uğraşmamasını mutlaka öykü yazmasını tavsiye etmiş. Orhan Kemal'in şiirlerini okumadım Nazım şiir meselesinde ne kadar haklıydı bir şey diyemem ama öykü anlatma konusunda Nazım haklıymış. Orhan Kemal iyi ki yazmış. Neden bu yaşıma kadar Orhan Kemal okumamıştım, neden kimse beni bu yüzden kınamamıştı bilmiyorum.

Orhan Kemal'i seven bir arkadaşımın övgüleri kulağımın bir köşesinde kalmış; artık bir romanını okuyayım dedim. Hem edebiyatını hem de onu tanımak için otobiyokgrafik romanlarından oluşan Avare Yıllar serisinin güzel olacağını düşündüm. Yazarın çocukluk yıllarını anlatan Baba Evi ve aynı baskıda yer alan, yazarın gençlik yıllarını anlatan Avare Yıllar romanlarını okudum. Küçük Adamın Romanı serisinin üçüncü kitabı Cemile'yi hemen listeye ekledim.

Baba Evi


Baba Evi Orhan Kemal'in Adana'da geçen çocukluk ve ilk ergenlik yıllarını anlatıyor. Önemli ve sert bir babanın ve merhametli bir ananın oğlu olan Orhan Kemal çiftlik hayatının keyfini sürerek başlıyor hayata. Babasından da az çekmiyor. Babasının siyasi faaliyetleri artık Türkiye'de barınma imkanı kalmayınca aile Lübnan'a göçüyor. Böylece hasretlik, yabancılık başlıyor. Zamanla aile elindekini avucundakini tüketiyor, yavaş yavaş fakirliği de aşan bir yokluk içine düşüyor. Önemli adamın çiftliklerde yetişen bey oğlu olmaktan, lokanta komiliğine boş gezenin boş kalfalığına kadar çeşitli hallere giriyor. En çok da top peşinde koşuyor Orhan Kemal.

Avare Yıllar


Avare Yıllar Orhan Kemal'in gençlik yıllarını, kendini bulma sancısını anlatıyor. Futbol peşinde koşarken fakirlkten, çaresizlikten, itilmişlikten bunalan ve Adana'ya dönerse eski günlere de dönebileceğini, daha da önemlisi babasının baskısından kurtulabileceğini uman Orhan Kemal zar zor Adana'ya dönüyor. O zamanlar edindiği güngörmüş bir arkadaşının söylediği gibi sorun kendisinde, zora gelememesinde, sebat edememesinde ama onun bunu anlamasına çok var. Önce ırgatığı beceremeyişini, işçiliğe cesaret edemeyişini görüyoruz sonra İstanbul'da şansını deniyor ama yine tutunamıyor. Fabrikada düşük ücretli bir memurluk ve daha önemlisi aşk küçük adamın hayatında yeni bir sayfa açıyor… Sanıyorum devamı Cemile'de.

İki romanda da yazarın diline bayıldım. Son derece doğal, akıcı diyaloglar beni hüzünlendirdi, güldürdü, sanki yanımda konuşuyorlarmış, seslerini duyuyormuşum gibi oldum. Güçlü anlatımıyla Orhan Kemal Adana'nın sıcağını da, aç bir midenin kazınmasını da, bir dükkanın arka bölümünde içilen şarabın mahmurluğunu da yaşattı. Anlattıkları zaten kendi başından geçen veya tanık olduğu, insancıllığı ve gözlem gücüyle kavradığı şeyler. O yüzden romanlarda kısalığından ve sade anlatımından beklenmeyecek bir derinlik ve doku vardı.

İşte bahsettiğim palto.
Kaynak: www.orhankemal.org

Orhan Kemal Müzesi


Bunun üzerine yapılacak en güzel şey Cihangir'deki Orhan Kemal Müzesi'ne gitmekti. Taksim'den yürüyerek 10 dakikada varabileceğiniz müze aslında 2 odalı küçük bir sergi. İlk bölümde fotoğraflar, Orhan Kemal'in romanları, bazı yaşızmaları ve özel eşyaları var. Bu odada göredüğüm fotoğraflar bana bunlar nasıl ortamlar dedirtti. Bir karede Haldun Taner diğerinde Halit Kıvanç  bir başkasında Nazım Hikmet. Nazım Hikmet'in hapisten Orhan Kemal'e yazdığı mektupla Orhan Kemal'in eşine yazdığı mektubu okumak çok güzeldi. İkinci oda ise yatak ve çalışma odası olarak tanzim edilmiş, Orhan Kemal'in meşhur paltolarına, kitaplığına, daktilosuna, plaklarına ve pek çok özel eşyasına ev sahipliği yapan bir oda. Burada da Orhan Kemal neler okumuş, el yazısı nasılmış, siyah-beyaz foroğraflarda gri görünen paltosu balıksırtı desenliymiş diye diye dolaştım. Yazdıklarıyla benim için zaten bir isim değil bir insan olan Orhan Kemal'in artık kanlı canlı bir adam olduğunu söyleyebilirim.

Baba Evi ve Avare Yılları okumuş olmak müzenin benim için anlamını kat kat artırdı. Keşke Cemile'yi de okumuş olsaydım dedim. Şimdi Cemile'yi okumak daha da zevkli olacak. Eğer Orhan Kemal'i okuyup sevdiyseniz müzeyi ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Eğer müzeyi gezmeye niyetliyseniz Orhan Kemal'in hayatını şöyle bir araştırmanızı veya Küçük Adamın Romanı serisini okumanızı daha şiddetli tavsiye ederim. Ben makinamı yanıma almayı unutmuştum ama fotoğraf çekmek serbest. Müracaat müzenin alt katında bulunan İkbal Kahvesi ve Kitabevi'ne, giriş 5 lira.

19 Nisan 2015 Pazar

Masumiyet Müzesi: Roman ve Müze

Roman

Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan kısa süre sonra çıkmıştı. Her yerde Pamuk ve onun kitapları konuşuluyordu. Hiç Pamuk kitabı okumamıştım. İşsizdim. Kitapçıları gezerken gözüme takıldı, alıverdim. Bütün bunlar çok zaman önceydi.

Masumiyet Müzesi geçmiş zaman İstanbul'unu, onun orta ve üst sınıf insanlarını ve zengin oğlanla orta sınıf kısın garip aşkını anlatıyordu. Her şey güzel başladı ama kısa sürede sanki bal havuzunda yüzmeye başladım. Çiftimizin yasak aşkı çok kısa sürmüş, Kemal Basmacı'nın uzak akraba kızı Füsun Masume Keskin'e hissettiği biraz karanlık biraz naif tutku her tarafı kaplamıştı. Kemal Füsun'a ulaşamadıkça içine kapanıyor, büyük acı çekiyor, acısını Füsun ile ilgisi olan veya olabilecek her şeyi toplayarak dindirmeye çalışıyordu. Füsun'un içtiği sigaranın izmaritinden uzun süre elinde tuttuğu tuzluğa kadar her şey Kemal'in koleksiyonuna giriyordu. Pamuk bu sırada 50, 60 ve 70'lerin İstanbulu ve insanlarıyla sayfaları yıkıyordu. Yedikleri yemekteki minik bir detay o insanların batı ile doğu arasında kalmışlıklarını anlatıyor, dönemin bir adeti geçmişteki bir zorunluluğun bıraktığı alışkanlıktan besleniyor, eski insanların zamanlarını birbirine bağlıyordu.

Her dilde Masumiyet Müzesi. Türkçesi okunmaktan parçalanmıştı.

Bir süre sonra romanın ilerlemediğini, Kemal'in tutkusu ve nostalji içinde saplanıp kaldığımı hissetmeye başladım. Pamuk'un anlatımı benim için su gibi akıp giden türden değildi. Mesela Sebahattin Ali hiçbir şey anlatmasa bir ceketi, bir bulutu anlatsa, havadan sudan bahsetse nefes almadan okurum. Ama Pamuk'tan o tadı da alamıyordum. Kemal ve Füsun'la ilişksi benim anlayamadığım hadi hastalıklı demeyeyim ama çok çok sürdürülemez ve gario bir hal almıştı gözümde. Hiç adetim olmadığı halde romanın bazı sayfalarını atladım. Birkaç sayfa da değil. Bazen 3 bazen 5 sayfa atlıyordum ama hiçbir değişiklik olmuyordu. Kaç bölüm kaçırırsanız kaçırın kaldığınız yerden devam edebildiğiniz bir pembe dizi gibi…

Sıkıntımın nedenini son bölümlere doğru anladım. Pamuk sanki bir roman değil de katalog yazmıştı. Benim pek ehemmiyet vermediğim çatallar, rujlar, peçeteler, biletler, dondurma külahları sayfalarca anlatılıyordu. Bunlar Kemal'in tutku ve saplantısının nişaneleriydi belki. Belki de aynı şeylerin farklı eşyalar vesilesiyle kırk kere anlatılması durumu anlatmaya, romanda anlam ile şekli birleştirmeye, okuyucuya o ruh halini yaşatmaya yarıyordu. Yalnız bendeki etkisi dikkatimin dağılması, sıkılmam, daralmam oldu. Şiddetli şekilde Pamuk'un romanı tüm bu eşyaları tek tek anlatmak için yazdığını, lafı her bir parçaya yer vermek için gereksiz uzattığını hissediyordum. Bu romanın müzesi kurulmayacaktı; müzenin romanı yazılmıştı. Romanı beğenmedim.

Müze

Masumiyet Müzesi
Hislerimde haksız da çıkmadım. Meğer Pamuk romandan çok önceden beri eski zamanların eşyalarını topluyormuş, gerçekten de romanı yazarken aklında müze fikri de varmış, hatta aynı anda onun için de çalışıyormuş. Açıldıktan yıllar sonra bir fırsat yakalayıp Masumiyet Müzesi'ne gittim.

Müze Taksim Meydanı'na 800 metre uzaklıkta, 10 dakikada varıyorsunuz. Bu eski bina romanın esas kadını Füsun ve ailesinin yaşadığı evmiş, Kemal de ömrünün son yıllarını burada geçirmiş. Giriş bileti 15 lira. Eğer romanı satın aldıysanız son sayfasındaki davetiyeyi damgalatarak da müzeyi ücret ödemeden gezebilirsiniz. 5 liraya da sesli rehber hizmeti var. Ben aldım ve size de şiddetle tavsiye ederim. Seslendirmeyi Orhan Pamuk yapmış. Hem romandan ilgili bölümleri okuyor, hem açıklamalar yapıyor. Ona müzikler, efektler eşlik ediyor.

İkinci kat.
Müze mini estalasyonlardan oluşuyor. Camekanlarda romanda geçen bir an, bir olay, bir duygu veya bir kişi hakkında eski eşyalarla oluşturulmuş sahneler sergileniyor. Kimisi Pamuk'u tatmin etmediği veya tamamlanmadığı için açılmamış, kırmızı kadife perdelerin arkasında saklanıyor. Sayısı fazla değil. Bazı kutularda videolar ve ışıklar da eşyalara eşlik ediyor. Romanı okumadıysanız bile sahneler sizde bir duygu uyandıracağı için zevkle gezebilirsiniz diye düşünüyorum. Hele de müzedeki eşyaların hatırlayacak yaşınız varsa veya eskiye meraklıysanız nostaljiyle dolu dakikalar geçirebilirsiniz. Tüm kutuların açıklamalarını dinlemenize gerek yok, sadece ilginizi çekenleri dinleyebilirsiniz. Benim atladıklarım oldu ancak her bir kutuyu inceledim. Tüm rehberi dinleyerek müzeyi gezmenin 1 buçuk saat süreceğini düşünüyorum.

''Hayatımın en mutlu günüymüş, bilmiyordum.''
Masumiyet Müzesi'nin müzesini kesinlikle romanından daha çok beğendim. Romanı ne kadar sıkıcı hatta biraz sıradan bulduysam müze o kadar sıradışıydı. Az müze gezmedim ama hiç böylesini görmemiştim. Müze zaman teması üzerine kurulmuş. Zamanın anların toplamından oluşup oluşmadığını düşünürken giriş katının zeminindeki sipiral deseninden başlayarak her şey size bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Her kattan görünen duvardaki koca saat, saati yanına yansıyan eski video görüntüleri, sessizlik, camekanlarda dondurulup muhafazaya alınmış anlar, onları arka arkaya incelerken akıp giden sizin zamanınız… Elbette müzeyi bir kara sevdanın öyküsü veya eski zamanların İstanbulunun müzesi olarak da gezebilirsiniz, bu da müzenin başka bir güzelliği.

Şu katta bu vardı, bu kutuda şunu çok beğendim diye anlatmayacağım. bir arkadaşıma anlatmaya çalıştım da çok manasız oluyor. Dedim ya sıradışı bir yer. En iyisi siz gidip görün. Müze hakkında detaylara http://tr.masumiyetmuzesi.org adresinden ulaşabilirsiniz.

16 Şubat 2015 Pazartesi

Kadının Adı Yok

Kapaklar değişiyor ama kitaptakiler değişmiyor.

Özgecan Aslan'ın vahşice öldürülmesinden önce, #sendeanlat kampanyasından çok önce bir roman okumuş ve bir türlü istediğim gibi bir yazı yazamamıştım. Yazdıklarım ya çok uzun sürüyordu ya da anlatmak istediklerim içimde kalıyordu. Olanlardan sonra yazdığım kadarıyla yayınlıyorum. Çünkü asla sözle anlatamayacağım şeyler olduğunu kabul ettim. Buyrun:

Bu sözü kaç kere duydunuz? Bir kadına şiddet haberi, bir namus cinayeti vakası… Hemen manşetler; ''Kadının Hala Adı Yok'', ''Kadının yine adı yok''… Duydu Asena'nın 'olay romanı' Kadının Adı Yok'un ne kadar meşhur ve ne kadar az anlaşılmış bir kitap olduğunu gösterecek onlarca örnekten biri bu. Çünkü Kadının Adı Yok'ta gerçekten baş kahramanın adı yok. O Ayşe, Fatma, Melis, Burcu… Bir kadın işte.

Duygu Asena romanında şehirli, orta sınıf bir ailenin büyük kızının çocukluğundan orta yaşın sonuna kadar geçirdiği değşimi, kendini tanıma ve gerçekleştirme macerasını, toplumla mücadelesini anlatıyor. Annesi ve kız kardeşi başta olmak üzere diğer kadınların da hikayelerini de zaman zaman okuyucuya aktarıyor. Birinci tekil kişili ve şimdiki zamanlı anlatımda bilinçakışı tekniği hakim. Bu başta alışılmışın dışında olsa da bence adapte olmak zor değil. Anlatım son derece akıcı. Yalnız anlatım için güçlü veya yetkin diyemeyeceğim. Bazı duyguları çok güzel aktarsa da az sayıda olmayan anlatım bozuklukları veya yanlış kullanımlar göz ardı edilemeyecek cinsten.

Şimdi bu edebiyat dersi kısmına geçip işin heyecanlı yerine gelelim. Kadının Adı Yok 1982 yılında ahlak bozucu bulunup yasaklandığına göre acayip erotik bir kitap mı? Ne gibi terbiyesizlikler var içinde? Sayfalarından erkek düşmanlığı mı akıyor? Kadınlara erkeksiz yaşamanın sırlarını mı veriyor? Yoksa yüce ahlaki değerlerimizi ayaklar altına mı alıyor? Erkeklerin bu kitabı okumasına gerek var mı? Okusa anlar mı?

Bir kere bu kitapta cinsellik var, başkahramanın tek derdi cinsellik, o erkekten o erkeğe ne biçim iş diyenler televizyon dizisi izlemiyorlar herhalde. Kitapta detaylı anlatılmış sevişme sahnesi, çıplaklık, hiçbir şey yok. Bence zamanında müstehcenlik kitabı yasaklamak için bir bahane olarak kullanılmış. O gün ve halen kitabın cinselliği ele alışından rahatsız olanlarsa aslında bir kadının cinsellik konuşmasından rahatsız oluyorlar. Sanmıyorum ki bir erkek romancı bir erkek kahramanın ağzından bir kadını çok çekici bulduğunu, kadının bazı hareketleri yüzünden doyuma ulaşamadığını veya arzu duymadan sevişmenin bir çeşit aldatma olduğunu söyleseydi müstehcenlikle suçlansın. Bir kadının erkeklerin erkekliğine toz konduracak şekilde cinsel isteklerinden (fantazilerini kastetmiyorum), ihtiyaçlarından, tecrübelerinden (yine detaylardan bahsetmiyorum) veya düşüncelerinden bahsetmesi belli ki o zaman da rahatsızlık yaratmış, şimdi de yaratıyor.

İkincisi kitap erkek düşmanlığı pazarlamıyor. Romandaki bütün erkekler canavar değil. Başkahramanımız mutluluğu erkeksiz bir hayatta bulmuyor. Kadınların mutsuzluğunun tek müsebbibi de erkekler değil. Aksine çevresindeki mutsuz kadınları kolaya kaçmakla suçladığı oluyor. Bu düzende erkeklerin de yalnız ve doyumsuz olduğunu söylüyor. Başkahraman eşit ve sevgi dolu bir eşe büyük hasret duyuyor, hatta onu tamamlayan bir eş olmadan tamamen mutlu olamayacağını, özgürlüğün bedelinin asla yalnızlık olmaması gerektiğini söylüyor. Eğer kadının bir erkekle kendisi arasında bir seçim yapması gerektiğinde kendisini, özgürlüğünü seçip o erkekten ve toplumun başarı/mutluluk normu olarak sunduğu şeylerden vazgeçebilmesi erkek düşmanlığıysa evet, biraz öyle.

Bu roman sanıyorum meseleyi bir kadın meselesi olarak görmek ve tek taraflı değerlendirmekle eleştirilmiş. Kadına eziyet edip onu maldan da aşağı görmenin erkeklerin değil tüm toplumun ürettiği bir sapkınlık olduğunu kabul ediyorum. Diğer yandan romanda anlatılan taciz, istismar, eziyet vakaları hiç abartılı değil hatta az bile. Bunlar o zaman da gerçekti şimdi de gerçek. Bu vehametin yaşandığı ortamda bu romanı yazacak cesareti bulmuş birine bir de çok yönlü bak demek biraz ekmek bulamazken pasta istemeye benzemiyor mu? Belki de bu cesaretten ötürü biraz torpili hak ediyordur bu roman. Daha iyi olabilirdi ama bence bu da iyi.

Kadının Adı Yok'u en çok erkekler okumalı bence. Ergenlik döneminde nasıl "erkek" olunacağını çözmeye çalışan zavallı küçük erkekler okumalı. Annelerinin, kız kardeşlerinin, sıra arkadaşlarının, müstakbel sevgililerinin nasıl bir cehennemde yaşadığını görmeli. Bir aynada kendine bakmalı, ben de o adamlardan mı olacağım, yoksa başka davranmaya en azından gayret mi edeceğim diye sormalı. Belki kadınların bazı şeyleri neden öyle yaptığını daha iyi anlar. Belki o da daha mutlu, doyumlu bir erkek olur.

Korkmayın okuyun, erkekseniz kesin okuyun.


12 Ocak 2015 Pazartesi

LGBTİ Edebiyatta

Edebiyatımızda az gördüğümüz şeyler var; mesela İstanbul dışındaki şehirler, distopik öğeler, eşcinseller, travestiler... Ayşe Kulin'in yazdığı bir seri roman ile LGBTİ kendine popüler edebiyatta yer bulmuş olsa da böyle şeyler sık olmuyor. Durum bu olunca yakın zamanda kahramanı LGBTİ bireyler olan iki roman okumam yetmiyormuş gibi ikisinin de cinai romanlar olması ilginç bir tesadüf oldu. Ben de yazayım dedim.

Çocuklar ve Canavarları - Ahmet Tulgar


Çocuklar ve Canavarları bir mafya babasını vahşice öldüren yazar Sarp Kaya'nın teslim olmasıya başlıyor. Onu sorgulayan isimsiz komiser kısa sürede cinayeti çözmekten çok Sarp Kaya'nın kendisiyle, onun anlattıklarıyla ve kendisiyle ilgilenmeye başlıyor. Roman boyunca hem Sarp Kaya'nın hem de komiserin hikayesini okuyoruz. Bu roman hakkında Mor Kitaplık'ta bir yazı yazmıştım, dilerseniz detayları oradan okuyun. Ben şimdi kitaptaki eşcinsel unsurdan bahsetmek istiyorum.

Eşcinsellik romanın tam orta yerinde değil ama roman için önemli. Aile, sevgi, anne-baba gibi kavramları sorgulayan bir roman bu. En yoğun eleştirisini de topluma yöneltiyor. Onun kısır değerlerinden, yok eden baskısından, ailelerin yarattığı travmalardan bahsederken eşcinselliğe yer vermek kaçınılmazdı herhalde. Onlara yaşatılanlar çok şeyi tetikliyor romanda.

Yazının başında eşcinsellere ve diğer cinsel kimliklere edebiyatta ne kadar az yer verildiğini söylemiştim. Bu romanı okurken bu durum yüzünden gafil avlandım ve kendimden utandım. Sarp Kaya'nın sevgilisi olacak erkeğe markette rastladığı sahneleri okurken başta kesinlikle anlamadım. Şort, terlik dedikçe aklımda mini şortlu ve parmak arası terlikli bir kadın canlandırdım ama başka detaylar hiç o kadına uymadı. Diğer insanın da bir erkek olduğunu anlayınca yazar o mumları başkası için alıyor, hazırlığı bu sahnede olmayan bir kadın için yapıyor diye kendimi ikna ettim. Heteroseksüellikle şartlanmış beynim bir erkeğin başka bir erkeği beğenebileceğini almadı!

Romanın sevdiğim bir özelliği eşcinselliğin kendine diğer her şey gibi doğal ve sıradan yer bulması oldu. Ne kınan, ne küçük görülen, ne de acınan bir şeydi. Büyük olay hiç değildi.

Huzur Cinayetleri - Mehmet Murat Somer


Bir travesti; başarılı, güzel, güçlü… Bir televizyon programına çıkıyor ve programı izleyen biri ona kafayı takıyor. Onun gibi etrafa huzursuzluk veren pisliklerin huzurunu bozarak ders vermeye niyetli. Ya kahramanımız bu katili bulacak ya da tek tek etrafındakiler canından olacak.

Bu korkunç hikayesine rağmen roman esprili, hafif, rahat bir atmosfere sahip. Çok fazla zorlukla mücadele edip çok acı çeken insanlarda dirençten gelen bir neşe vardır ya, sanki bu roman da öyle. Hayati tehlikeyle yaşayan, basit şeyler için herkesten çok mücadele etmesi gereken LGBTİ insanların neşesine benzer bir şey sanki.

Somer'in LGBTİ dünyasının neresini ne doğrulukta aktardığını bilemiyorum. Romanda klişeleri besleyecek şeyler var; travestilerin ''ayol, nonoşum'' gibi kelimelerle konuşması gibi. Ancak açık bir zihnin bu romanı okuduktan sonra travestileri ve diğer kimlikleri ''daha normal'' görebileceğini düşünüyorum. Çünkü romandaki travestiler ve transeksüeller sapık değil, saldırgan değil, hatta gündüz vakti sokakta simli makyaj ve fosforlu mini etekle dolan insanlar bile değil. Aksine neşeli tipler, aralarında iyiler de var kötüler de. Hepsi bir hayatta kalma mücadelesi içinde. Onlarla dostluk eden, çalışan, onlara güvenen kısaca kalıcı ve normal ilişkiler kuran ''normal'' insanlar da var.

Bu roman hakkında detaylı atıp tutmadım ama özetle eğlenceli bir kitap. Size kurguda yaratıcılık veya dil kullanımında yetkinlik sunmaz belki ama hoş zaman geçirtir.


LGBTİ temasının geçtiği diğer bazı romanlar için şu listeye bakabilirsiniz. Listede Selim İleri'nin Her Gece Bodrum'unu gördüğüme şaşırdım çünkü bu romanı okudum hatta burada hakkında atıp tuttum ama bu yönünü hiç fark etmemişim. Listedeki İki Genç Kızın Romanı (Perihan Mağden) ve Üç Aynalı Kırk Oda (Murathan Mungan) da kitaplığımda okunmayı bekleyenlerdendi. Artık okudukça onlar hakkında bilahare yazarım.

17 Temmuz 2014 Perşembe

Deliduman


Emrah Serbes'in son romanı Deliduman çıktığından beri Gezi romanı deniyor. Evet içinde Gezi var ama sadece Gezi yok. Gezi bu romanın bir parçası ama konusu değil. Bu başkahramanımız Çağlar İyice elçiliğinde anlatılan bir kasaba romanı, dağılmış aile romanı, sevgisizlik romanı, kalbi kırık bir roman.

Hikaye çok basit; Çağlar'ın kız kardeşi Çiğdem Michael Jackson gibi dans ediyor, onun bu yeteneğini tüm kainata göstermek ve ünün zirvesine taşımak için abisi de elinden geleni yapıyor. Bu sırada sağ bir partiden eski belediye başkanı olan dedenin adını da kullanarak Kıyıdere'nin belediye başkanlığını kapan bir dayı, sonradan ruhu hastalanmış bir kadın olduğunu anladığımız bir anne, ateist-komünist-mimar-sorumsuz bir baba… Bu ailede Çağlar herkesten nefret ediyor, dayısından it ve şerefsiz demeden  bahsedemiyor, annesini sevgisizliğiyle hasta ediyor, babasıyla dünya başına yıkılsa konuşmuyor. Bir tek Çiğdem var. Çiğdem'le ilişkisi kardeş ilişkisinden farklı. Kardeş dediğin arada kavga da eder, kıskançlık da yapar, rekabete girer. Burada yaş farkı fazla olsa da garip bir durum var. Sevdiği hatun tarafından da terk edilmiş olan Çağlar sanki tüm sevgisini, tüm ilgisini, bütün benliğini Çiğdem'e adamış. Ancak 9 yaşında sıradan (Çağlar duymasın arıza çıkarır) bir çocuk sevgiye karşılık verebiliyor demek ki.

Aslında evi kendi hayatını gönlünce yaşamak için terk edip gitmiş olan babadan, boş vaatler ve ümitlerle oyalayıp kandıran bir dayıdan, sebepsiz yere terk edip mesajlara bile cevap vermeyen kız arkadaştan başka çok kalp kıran var. Kalbi kırılanlar da bir İyice kardeşler değil. Ya Mikrop? Ya anne? Ya T.C. Sinem Uzun? Sanki bir girdap var, bir kalp kırıklığı diğerlerini doğuruyor, herkes birbirini kırıyor, kırıklar geometrik oranla artıyor.

Çağlar bir direnişçi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. O milyonların katıldığı bir direnişe aidiyet duyamayacak kadar dirençli. Onun kendi gündemi, kendi alemi var. Bazı anlarda direniş onun gündemiyle kesişiyor ama hiçbir zaman gündeminin parçası olmuyor. Sağ belediyeciliğin içinden gelen, yazlık ilçe insanı Çağlar dışardan bakıyor olaylara. Gezi'yi güzellemiyor, direnişi yermiyor. Direnişin özel nedenlerle bitmesini istiyor ama isyanın nedenini sorgulamıyor. Bireylere bakıyor o. T.C. Sinem Uzun'u eleştiriyor, farklılıkları kucaklamak için parka gelip ona apaçi diyenlere içerliyor, onu dinlemeden suçlu ilan edenlere isyan ediyor, müdahale etmeyeceğiz diye diye vatandaşın ağzını burnunu kıran polisle dalgasını geçiyor. Olayların tüm taraflarının saçmalıklarını ve haklılıklarını görüyor.

Serbes'in tüm bunları anlatırken zaman zaman absurde kaçan mizahi bir dil kullanması diğer romanlarındaki dilden biraz farklı olabilir. Kitapta bol küfür var. Nasıl olmasın 17 yaşında bir lise öğrencisi hiç de hayatından memnun olmadığı günleri anlatıyor. Mamafih mi deseydi? Çağlar karakteri romanın anlatıcısı olarak sadece içerikle değil üslupla da şekilleniyor. Geveze başkahramanımız arada hiç çaktırmadan büyük laflar ediyor, okuyucuyu hiç kasmadan, yormadan hayat dersini veriyor. Benim bu romanda en sevdiğim şey anlatım ile karakterin bütünleşmesi, birbirini şekillendirmesi oldu. Bir yazar kendisini anlatsa dahi bunu başarmasının kolay olmadığını düşünüyorum.

Öykü ise kendini okutan bir tempoda büyük sürprizler sunmadan akıp gidiyor. Çiğdem'in dans etme çabası dışında ortak öğesi bulunmayan olaylar silsilesinin bence başı sonu yok. Bu sevgisizlik, yalnızlık ve kalp kırıklığı dolu neşeli geçit töreninden bir kesit.

Bu romandan geriye bende bir hikaye kalmayacak. Çağlar İyice, trajikomik durumlar, üslup ve hüzün hatrımda yer edecek. Deneyin, bu roman belki sizi sarsmayacak, başucu kitabınız olmayacak ama bence seveceksiniz.

7 Haziran 2014 Cumartesi

Şarkını Söylediğin Zaman


İşte uzun zaman önce büyük heyecanla ve umutla okuduğum bir roman. Hem ağırlıklı olarak Ankara'da geçiyor hem de çok okunan İnci Aral'dan okuduğum ilk roman.

Şarkını Söylediğin Zaman 80'lerdeki öğrenci hareketleri arka plana alarak bir aşk hikayesi anlatıyor. Deniz varlıklı ve şehirli bir ailenin tek kızı. Başına buyruk, çekici, güzel, enerjik bir genç kadın. Cihan da taşralı, siyasi olaylara mesafeli, akıllı, çalışkan, Deniz'e hasta bir genç adam. Roman üç bölümde yazılmış. İkinci bölümde bu dönemi okurken romanın genelinde Cihan'ın bu olaylardan onlarca yıl sonra tanıştığı genç araştırma görevlisi Ayşe ile ilişkisini okuyoruz.

Önce sevdiğim taraflarıyla başlayayım. Birkaç garip cümleye rastlasam da Aral'ın anlatımından da zevk aldım. Yazar kişilerin duygularını ve mekanların atmosferlerini okuyucuya yaşatıyor. Siyah Defter, yani 80'lerin  Cihan'ın ağzından anlatıldığı bölümü etkileyiciydi. Romanın geçtiği dönem ve konusu çok şeylere gebe, çok önemli, çok cazipti. Hem 80'lerdeki hem de günümüzdeki Ankara'ya ilişkin tasvirlerse benim çok hoşuma gitti. O konservatuvar binasının piyano şeklini düşünüp taş avlulu üniversite kantinlerini, Bahçelievler'deki o zamanlar bahçeli müstakil evleri okumak çok güzeldi. Bütün bunlara rağmen romandan ne beklediğimi ne de istediğimi alamadım.

Yazarın tasvirlerini beğensem de ilk bölümdeki diyaloglar o kadar yapaydı ki neredeyse okumayı bırakacaktım. Diyaloglar zaman zaman kötü bir dizideki gibi tutuk, zorlama ve gereksizdi. 

Aral'ın romandaki yansımasının Cihan'ın olduğunu düşünüyorum. Çünkü Cihan'ın ağzından olaylar anlatılırken yapılan değerlendirmelerle romanın diğer bölümlerindeki bakış açısı örtüşüyor. Cihan'ın ve bu teorime göre de yazarın gençlik olaylarına bakış açısını beğenmediğim. Karakterlerin hiçbirine de ısınamadım zaten. Deniz'in çekici olsun diye anlatılan halleri bana hiç de çekici gelmedi. Ayşe ise kelimenin tam anlamıyla ruhsuzdu. 

Benim kitabı sevmememin asıl nedeniyse Deniz-Cihan-Ayşe arasındaki bağ oldu. Dikkatli bir okuyucu bu üçlü arasındaki ilişkiyi hemen fark edebilir. Bunun nedenlerinden biri de yazarın umutsuzca bu ilişkiyi sempatik gösterme çabası. O kadar altyapısını hazırlıyor ki siz başınıza ne geleceğini anlamaya başlıyorsunuz. Yazarın tüm çabalarına rağmen ben bu ilişkiyi sempatik bulamadım, hatta kabullenemedim bile. Bence bu aşk üçgeni ne romantik ne de sevimli, resmen travmatik. Hele bu saçma sapan durumun tarafları ilişkiden soğutmaması aksine coşturması bana çok manasız geldi.

Ankara'da geçen bu güzel anlatılmış romanın karakterlerini ve olaylarını sevemesem de pişman değilim.   O döneme ve Ankara'ya dair bir şeyler okumak istiyorsanız tavsiye ederim. Belki siz Cihan'ı sever, romanın sonunu romantik bulursunuz, kim bilir :)

Bkz: 06 ROMAN 00 Ankaralı Romanlar Listesi

1 Haziran 2014 Pazar

06 ROMAN 00: Ankaralı Romanlar Listesi

Kaynak: Arkadaşımın profili, aslı kime ait bilmiyorum.

Uzun zamandır kafamda evirip çevirdiğim bir proje vardı: Ankara'da geçen romanları bir seri halinde yazmak. Tabi okumanın sonu yok, hep şunu da okuyayım da öyle yazayım dedim. Bir yandan da araştırdım ve listeye yeni kitaplar ekledim. Sizin de eklemek istediğiniz kitaplar olabilir, siz de Ankaralı bir roman okumak istiyorsunuzdur diye işte listeyi yayınlıyorum. Zamanla teker teker yorumlar da gelecek.

[Bu yazıyı okurken Vega'nın Ankara şarkısını dinlemenizi istirham ediyorum.]

Yeni Bir Başkent (20'ler, 30'lar, 40'lar)

* Ankara - Yakup Kadri Karaosmanoğlu
* Ankara Cinayeti - İhsan Tombuş ('45)
* Ankara 1920 - Celal Hafifbilek
* Ayaşlı ve Kiracıları - Memduh Şevket Esendal

Taşı Toprağı Siyaset (50'ler, 60'lar, 70'ler, 80'ler)

* Ölmeye Yatmak - Adalet Ağaoğlu
* Ankara, Mon Amour - Şükran Yiğit ('70)
* Şarkını Söylediğin Zaman - İnci Aral ('78-82)
* Sancı - Emine Işınsu ('68-80)
* Yenişehir'de Bir Öğle Vakti - Sevgi Soysal
* Arıza Babaların Çatlak Kızları - Ayten Kaya Görgün ('80)
* Toprak Kovgunları - Kemal Ateş

Ve Sonra (90'lar, 00'lar, 10'lar)

* Yüzleri Arayan Adam - Ilgın Olut
* Neva - Ilgın Olut
* Son Hafriyat - Emrah Serbes
* Her Temas İz Bırakır - Emrah Serbes
* Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı
* Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra - Barış Bıçakçı
* Sinek Isırıklarının Müellifi - Barış Bıçakçı (ve sanırım Bıçakçı'nın tüm romanları)
* Gölge Kapanı - Alper Giray Urhanoğlu
* Ankara'da Soğuk Gece - Korkut Aldemir
* Ankara'da Puslu Sabah - Korkut Aldemir
* Uzunharmanlar'da Davetsiz Misafir - Sezgin Kaymaz
* Aşkı Giyinen Adam - Nazlı Eray
* Merylin: Venüs'ün Son Gecesi - Nazlı Eray
* Veresiye Defteri - Kemal Ateş

Ankarayla ilgili başka kitaplar için:
Dumankara: Hayat Bir Yangındı
06 Plakalı Kitaplar

24 Nisan 2014 Perşembe

Evvel Sevda İçinde




İlklerle dolu bir yazıya hoşgeldiniz. Kitap Notları yazılmaya başlanalı beri 143 kitap hakkında atılı tutuldu. Bunların içinde hukuktan öyküye, tarihten turist rehberine, romandan biyografiye birçok çeşit bulabilirsiniz. Bir tek şiir bulamazsınız. Yıllarca lisede şairin bayrağa seslenmesinden mi bezip bu hale geldim, yoksa içimde yontulmayan bir odun mu var bilmiyorum ama ben şiirde anlamıyorum. Anlamadığım için de okumuyorum, okumadığım için de bilmiyorum…

Bir de şimdiye kadar yazılan kitapların hepsini ben paramla almıştım ya da (kütüphaneden/arkadaşımdan) ödünç almıştım ya da (yarışmalardan/çekilişlerden) kazanmıştım. Hiç yazarından veya yayıncısından okumam için gönderilen kitap olmamıştı. İşte bu kitap bu açıdan da bir ilk. Ben de bilmiyorum böyle gönderilen kitapları nasıl yorumladığımı.

Neyse artık İbrahim Öksüz'ün şiirlerini topladığı Evvel Sevda İçinde adlı kitabına dönelim. 92 sayfalık, minicik bir solukta okunabilecek bir kitap. Ben bir solukta okuyamadım o ayrı. Çoğu şiiri iki kere okudum. Bazen aldığım hissi kuvvetlendirmek ve teyit etmek için bazen de anlamak için. Çoğu şiirde sanki biraz anlar gibi oldum ama tam anlamadım. O anlamın peşinde okuyup durdum. Çok kişisel ve özel olan nesir eserlerde de aynı 'tam anlayamama' haline düşüyorum. Tabi şiirdeki kelime oyunları, imgeler filan derken durum daha zor oluyor.

Yine de sevip kendime yakın bulduğum şiirler oldu; mesela Çilingir Duası esprili, hoş bir şiirdi.

Aylak Şair adlı şiirdeki ''Ben sana bir dalda dokuz ceviz görmeden taş atmaz yaşımda vuruldum'' mısrasındaki geçkinliği, yılmışlığı anlatma şekline bayıldım. Bu deyimi ben de kullanabilirim. 

Dilekçe şiiri ise ''Vermiş olduğunuz ödülü fiilen almadığım için; ironik olarak birçok doğruya maruz kalıyorum'' mısraları ise güzel bir özet; 'yetkililer' o kadar yanlış ki onların tersine yapılacak en küçük hareket dünyanın en onurlu, en prensipli davranışı haline geliyor, öyle bir niyet olmasa bile.

Dayımın Mükemmel Olması Diyalektiğe Aykırıdır adlı şiirde ise Sivas Katliamı'na bir gönderme mi var, onu da merak ediyorum.

Siz şiir seviyorsanız İbrahim Öksüz'ün şiirlerini  deneyebilirsiniz. Ben mi? Bana bu kadar yeter. Beş yıl sonra belki bir şiir kitabı daha okurum.

9 Nisan 2014 Çarşamba

Aile Çay Bahçesi



İş için İstanbul'dayım. Taksim'den artık hiç tat almasam da Robinson Crusoe 389'a gidiyorum. İnternet fiyatlarının üzerinde indirimsiz kitap almak adetim değil. Fakat Rob389 da böyle küçük hesapların yeri değil. Uzun zamandır aklımda olan bir kitabı alıp çıkıyorum.

O kitap Yekta Kopan'ın son romanı Aile Çay Bahçesi. Kitap Müzeyyen adında bir kadın, onun ailesi, ilişkileri ve çocukluğuyla ilgili. Buna bir sevgisizlik, yalnızlık öyküsü diyen çok olmuş. Gerçekten de Müzeyyen kardeşine rağmen hatta onun doğumuyla birlikte yalnız bir çocukluk geçiriyor. [spoiler] Babası da annesini ve bütün aileyi yalnız bırakmış. Çok sevdiği annesinin anne babası bir kazada ölmüş ve onu büyüten teyzesi dışında yakını yok, o da yalnız. Müzeyyen'in ve ailesinin tek desteği babaannesi. Müzeyyen'in hayatı ölümler ve yalnızlıklarla dolu. 

Diğer taraftan bu bir sevgisizlik romanı mı bilemiyorum. Müzeyyen annesini bir çocuğun yapacağı tüm haylazlıklardan vazgeçecek kadar seviyor. Babaannesini seviyor. En yakın arkadaşı Özlem'i seviyor. Onlardan da karşılık görüyor hani. Tabi belki de yetmiyor, ihtiyacı olan ilgi ve sevgiyi erken kaybediyor, baba sevgisinin, aile hayatının yerini hiçbir şey tutmuyor.[spoiler] 

İşte böyle bir ortamda büyüyüp kırgınlıklarla dolmuş bir kadının geçmişiyle hesaplaşmasını okuyoruz. Çok güzel detaylarla aktarılmış sıradan bir hayat aslında ama karakterli de, kendine has tarafları var. Bu yüzden galiba tanıtım yazısında herkesin kendinden bir parça bulacağı söyleniyor. Ben kendimden bir parça bulmadım. Müzeyyen ile çok farklı hayatları yaşamışız. Diğer taraftan bazı küçük şeyler bana "evet bunun nasıl bir şey olduğunu biliyorum" dedirtti. Yazın sıcaktan gece yarısı uyanmak, hayali kavgalarla hasımlara sözler hazırlamak ama hiç diyememek, kötü mezenin özellikle de kılçıklı deniz börülcesinin yarattığı memnuniyetsizlik...

Kopan'ın akıcı, gösterişli olmayan ama duyguyu okuyucuya geçiren bir anlatımı var. Müzeyyen'in hayatı, ve hesaplaşması birinci tekil ağızdan geriye dönüşlerle, iç ses kullanılarak anlatılmış. Bence romanın esas ilginç yanı bir erkeğin, bir kadın baş kahraman ve özellikle kadınlardan oluşan çevresini anlatması oldu. Psikolojik yanı ağır basan bu romanda bir kadının gözünden olayları anlatmak kolay olmasa gerek. Üstelik sadece duygusal açıdan değil günlük hayatla ilgili detaylarda da (yüz üstü yatmak, ağda, vs.)  bir kadını çok iyi gözlemlemeden, tanımadan ulaşılamayacak bir doğruluk ve doğallık var. Bu romanı bir kadın yazsaydı elbette çok farklı olurdu ama bence Kopan da bir tebriği hak ediyor.

Can Yayınları artık klasik kapaklarından başka kapaklarla da kitap basmaya başladı. Bu kitabın baskısını hem klasik olduğu için hem de fotoğraf kitapla çok uyumlu olduğu için beğendim. İçinde imla/baskı hatası olmayan tertemiz bir kitaptı.

Aile Çay Bahçesi için Kopan'ın ustalık romanı dendiğini okumuştum bir yerlerde. Bence bu romana usta işi demek abartmak olur, diğer taraftan yazarın en iyi romanı bu olabilir elbette. Benim de okuduğuma memnun olduğum bir roman oldu. Tek hamlede okunup bitirilirse, ki 142 sayfalık uzunluğuyla bu mümkün, çok daha etkileyici olacağını düşünüyorum. Yazarın eski kitaplarını okuma şevki oluşmadı ama gelecek kitaplarını hevesle bekliyorum. Okumadıysanız siz de bu kitaba bir şans verin. Okuyup beğendiyseniz Barış Bıçakçı'yı da okuyun, bence sevebilirsiniz.

11 Kasım 2013 Pazartesi

Kavim

Ahmet Ümit okumayan var mı?! Şimdi malum reklamdaki gibi bir sessizlik bekliyorum. Kavim'in resimdeki kapağında 31. baskı diyor ama siz ona bakmayın, şu an 32. baskısında ve bundan ayrıca cep boyu da 9 baskı yapmış. Ahmet Ümit gibi en çok satan bir yazarın en çok beğenilen romanlarından. Konusu elbette bir cinayet ve Başkomiser Nevzat.

Bu sefer genç bir adam haç saplı bir bıçakla öldürülüyor, baş ucunda bir İncil var. Ekip katilin bıraktıklarından bir ipucu çıkarmak için Süryani, Nusayri derken... Gizli bir tarikatin işi mi bu? Mafya hesaplaşması mı? Kaçakçılık mı? Ne kadar çok yazarsam polisiyenin yegane unsuru gizemi öldürebilirim o yüzden susuyorum ama şunu söylemeliyim [yarı spoiler] Behzat Ç: Ankara Yanıyor'u izlerken aklıma Kavim geldi [yarı spoiler].

Ahmet Ümit için hep soluksuz okudum veya benzer bir şeyler derler. Gerçekten de akıcı, yormayan, okuyucuyu bağlayan bir anlatımı var. Misal Başkomiser Nevzat'ın kendi kendine düşündüğü/konuştuğu bölümler çok hoşuma gitti. O çelişkileri, kendine kızışları, tam kendisini ikna ederken başladığı noktaya dönüşü çok doğaldı. Diğer yandan dinler, Anadolu kültürleri ve cinayetle ilgili verdiği bilgilerde sanıyorum hiç bilmeyen de anlasın, en dikkatsiz okuyucu da hiçbir şeyi kaçırmasın düşüncesiyle tekrarlara düşmesi ve konuyu uzatması beni biraz sıktı. Birinci tekil kişili anlatımın yukarıda bahsettiğim başkahramanın iç dünyasına açılan samimi bir kapı sağlaması avantajının yanında dezavantajı da vardı. Kurgu gereği Nevzatsız gelişen olaylar yer yer yapay diyaloglarla aktarılıyordu.

Hikayeyi ise genel olarak beğendim. Sıkı bir polisiye okuru değilim o yüzden katili tahmin etmedim, tahmine de çalışmadım. Romanın sonunda aralara serpiştirilen ipuçları birleşti (bunun bir de yapay konuşmalarla özetlenmesi benim için gereksizdi) şok edici değilse de romanın genel seviyesini düşürmeyen bir final oldu. Bazı kısımların ise romanın ana kurgusuna ne kattığını anlayamadım. Örneğin Evgenia'nın Yunanistan'a gidişinin nasıl bir işlevi vardı? Başkomserimin özel hayatı bir kitaptan diğerine dizi gibi takip edebiliyorsak, oradan tutunabilir belki.

Bir arkadaşım Kavim'i okuduğumu öğrenince "Hayatta bir Ahmet Ümit iyidir, fazlasına da gerek yok" mealinde bir şey söyledi. Ahmet Ümit'in hep aynı romanı yazdığı eleştirisini de birkaç kez duymuştum. Ben ilk Ahmet Ümit'imi Sis ve Gece ile yaklaşık sekiz yıl önce okuduğum ve pek bir şey hatırlamadığım için bir şey söyleyemeyeceğim ama geçtiğimiz haftalarda çıkan Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'nin kapağındaki yazı dikkatimi çekti. "Aşk yaşamı, cinayet ölümü sıradanlıktan kurtarır." Buradaki ana fikri 2006 yılında basılmış olan Kavim'de de hemen hemen aynı kelimelerle bulmak mümkün. Bunun Ümit'in bir "motto"su olduğunu düşünmek istiyorum. Sanırım tüm bu kuşkularımın cevabını bir Ümit romanı daha okuyarak bulabilirim. Beyoğlu'nun En Güzel Abisi de çok yakın geliyor bana.

16 Temmuz 2013 Salı

Adı: Aylin

Gerçek öyküleri, ilginç hayatları okumayı ne çok seviyorum! Ayşe Kulin gibi popüler bir yazarı okumamışlığımı da onun en ünlü ve gerçek romanıyla sonlandırayım dedim. Bunu dedikten sonra üstünden yıl geçti. En sonunda Kuğulu Parkı'nda direnişçiler tarafından kurulan kitaplıkta görünce hemen aldım. (Sol Ayağım'ı da bu sayede okudum, iki kitabı da bitirince kitaplığa geri bıraktım.)

Adı: Aylin yanlış çıkarımda bulunmadıysam Ayşe Kulin'in akrabası Aylin Devrimel'in maceralı hayatını anlatıyor. Aslında Aylin'in hayat öyküsünden ziyade onun kişiliğini, ruhunu anlatıyor. Zira kendi kendisinin kölesi, başka da hiçbir şeye boyun eğmeyen bir kadın bu. Dedeleri padişaha vezirlik yapmış, kolejlerde okuyup yazlarını Boğaz'daki yayılarda geçirmiş bir kadın. Acayip hatalar yapmış, sonra dönmüş takdir edilesi başarılar kazanmış, sevmiş sevilmiş, kırmış kırılmış bir kadın.

Kulin'in de anlatımı son derece akıcı, derli toplu. Aylin'i, ailesini ve arkadaşlarını yakından tanıması, roman için yaptığı çalışmalarda bu yakınlıkla bilgi toplaması romanın Aylin'in kişiliğini böyle güçlü bir şekilde yansıtmasına, olayları bu kadar akıcı ve düzenli anlatmasına büyük katkı yapmıştır kanaatindeyim.

Diğer yandan yazarın öykünün içine bu derece girmesi sanki bazı şeyleri de gözden kaçırmasına neden olmuş. Özellikle 100. sayfa civarında aniden Tayibe diye birinden ve ablası Nilüfer'in başına gelen kazadan bahsedilirken ben herhalde iki üç sayfa atladım, baskı hatası olmuş arada birkaç sayfa gitmiş diye düşündüm. Yazar Aylin'i hiç tanımayan bizim, olanlardan habersiz olduğumuzu unutmuş gibi. Aylin'in annesi gibi olan ablasının ölümden dönmesinden bahsedilmemesi bana garip geldi.

Dilde de bir özensizlik var sanki. Aylin'in hayatının çoğu ABD'de geçtiğinden birçok kurum adı da İngilizce yazılmış ama ben bunu da özensizlik gibi algıladım. Bence okulsa okul, klinikse klinik, okuyucu İngilizce bilmek veya cümlenin gelişinden tahmin etmek zorunda kalmamalı, yazar bunları Türkçe ifade etmeli. Ayrıca Dallas'taki JR'ı Jear diye yazmak komik. Profesyonel bir yazarın kitabında ise "olabilemez", "evraklar"*, "kordiplomatik ve sefaretler"** gibi ifadeler de yer almamalı.

Peki kitap benim damağımda nasıl bir tat bıraktı?

Öncelikle ağzım yüzüm burjuvalık içinde kaldı. İçimden hafif bir beyaz Türk hoşnutsuzluğu kabardığını hissettim. Ee, şimdi benim için lüks sayılan şeyler bundan 50 yıl önce Aylin için sıradanmış, onu gördüm. Tamam o da biraz para sıkıntısı çekmiş bazen ama doğuştan hayatlarımızın farklı kalibrelerde olduğu belli. Paradan da önemlisi bir imkanlar ve güçlü bağlantılar cumhuriyetinin içine doğmak ne güzel.

Bir de yazar Aylin'in ne müthiş biri olduğunu sayıklayıp dururken ben çoğunlukla tatminsiz, mutsuz, huzursuz bir kadın gördüm orada. Üstelik bunca varlığa, güçlü aileye, geniş imkanlara, mutlu çocukluğa rağmen... Yazar ne kadar Aylin'i hiç eleştirmeksizin güzellese de ben ne Aylin gibi olmayı ne de Aylin gibi bir kardeşimin olmasını isterim. Belki yazar da Aylin'i güzelliklerden oluşma bir varlık yerine artı ve eksileriyle gerçek bir insan gibi anlatabilseydi onu tatminsizliğine de burjuvalığına da daha kolay alışırdım, kitaptan daha çok etkilenirdim, hatta onu doğallığıyla olduğu gibi severdim.

Son olarak; Aylin çok garip bir şekilde öldü ve öldüğüyle de kaldı. Sonra soruşturma oldu mu, nasıl öldüğüyle ilgili teoriler neler hiç bilmiyoruz. Yazar akrabası olduğu için sadece onun hatırasına odaklanmış her halde ama iyi bir biyografın bence bunu atlamaması lazımdı.

Tüm bu nedenlerle kitaba beş pekiyi veremesem de gerçek bir öykü okumanın heyecanyla kitapla arkadaşça ayrıldık. Siz de kolayca okuyup kendinizi kaptıracağınız bir öykü arıyorsanız doğru kitaptasınız.



* Evrak, Arapça sayfa demek olan varak kelimesinin çoğulu zaten. (http://m.nisanyansozluk.com/?k=evrak )
** İki kelimenin anlamı hemen hemen aynı.

Not: Gerçek hikayeler seviyorsanız Hayatın Kurgusu'na bir bakın.

14 Haziran 2013 Cuma

Son Ada

Zülfü Livaneli'nin 2009 yılı Orhan Kemal Roman Armağanı kazanmış romanı Son Ada mutlu mesut yaşayıp giden bir adayı, bir diktatörün gelip nasıl tekniklerle cehenneme çevirdiğini anlatan alegorik bir eser. Yani mesajını doğrudan değil, sembollerle, somutlaştırarak veriyor. Kanımca bu romanda bir ada bir ülkeyi, adanın kırk hanede kain sakinleri halkı, içlerinden 1 numara sermayeyi, yazar muhalif aydınları, Lara öngörülü, kırılgan ama güçlü kadınları, anlatıcı korkak muhalifleri, bakkalın oğlu umulmadık kahramanları, başkan güce tapan ve kendi çıkarını her şeyin üstünde tutan diktatörü, Başkan'ın adamları iktidarın emrindeki silahlı kuvvetleri temsil ediyor.
 

Son Ada bugünlerde okumak için birebir. Her şeyden önce doğayla savaşmanın insanın kendisiyle savaşıp kendisini yok etmesi demek olduğunu söylüyor. İnsan topluluklarının ne derece manipülasyona açık olduğuna, hafızalardan düşüncelere her şeyin güç tarafından ne güzel şekilldirilebildiğine örnekler sunuyor. Romandaki naif adalılar bir süre sonra kendilerinden bin yıllar önce ada yerleşmiş olan martıları düşman görüp, birkaç hafta önce varlıklarından memnuniyet duyduklarını bile unutuyorlar. Dostlarını, vicdanlarını da öyle. Livaneli bir diktatörün kullandığı başlıca tekniklerin hepsine yer vermiş sanıyorum. Düşmanımın düşmanı dostumdur, başarısızlığın sorumlusu muhalefettir, yalan söylenebilir, yalan ortaya çıkarılırsa bunu yapanların kişiliğine saldırmak gerekir., vs… Özellikle yabancı ülkelerde gördüğümüz "ülkesini terk eden diktatör" motifi romanın sonunda öyle işlenmiş ki aslında bunun o ülkeye değil bir diktatörün kendisine yaptığı iyilik olduğunu anlaşılıyor.
Romanda beni en çok etkileyen ise bunların yanında diktatörün konuşmaları oldu. Her cümlesine demokrasi ve medeniyet diye başlayıp sonunda ölüm ve şiddet çağrısı yapan diktatörün sözleri o kadar tanıdık ki... Bütün bu alegorinin, kurgunun içinde her şey gerçek olsa da bu söylem gepgerçek, elle tutulur derecede gerçek.
Kitabın konusu böyleyken böyle. Anlatımı ve yaratıcılığı ise ayrı konular. Bazı okuyucular kitabın klişelerle dolu olduğunu söylemiş. Ben de olaylar gelişsin diye bazı teknik olarak mümkün olmayan şeylerin kurguda yer bulduğunu söyleyebilirim. Ancak yazarın esas mesajının anlaşılması için olayları ve dili olabildiğince sade tutma eğiliminin bunda etkili olduğunu düşünüyorum. Olaylar gerçekten klişe de olabilir fakat bu klişeler hergün dünyanın bir tarafında tekrar tekrar yaşanıyorsa yazarı da pek yeremem.
Bu bizi başka bir eşeltiriye; yazarın aşırı mesaj kaygısı taşıdığına götürüyor. Doğru, Son Ada'nın anlatmak istediği bir şey var ve buna hizmet etmeyen tek satıra yer vermemiş yazar. Bu roman edebiyatın sanatlı tarafının, uçsuz bucaksız hayallerimizin yaratıcılığının veya yıllar boyu süren titiz araştırmalarımızdan damıtarak elde ettiklerimizin eseri değil. Acı tecrübelerin; duyarlıklı, özgürlükçü bir aydının kaygısının ürünü. Kimilerinin George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’ne benzettiği bu roman bir değil birçok mesajı bir arada sunuyor. Tempolu, sade ve akıcı anlatımıyla, ifadedeki gücüyle okuyucuyu hiç zorlamadan derdini aktarıyor.
Her yaştan her türlü insanın okuyabileceği bu kıymetli romanı okumanızı şiddetle - yoo şiddete karşıyız - hararetle öneriyorum.

 

2 Nisan 2013 Salı

Yedinci Gün




İhsan Oktay Anar'ın son kitabı Yedinci Gün raflara çıkarken büyük tantana koptu. Çok da hoşuma gitti. Bir edebiyatçının sırf yazdıklarıyla, okuyucu kitlesine yaşattığı heyecanla bunu başarması nasıl hoşuma gitmesin? Yazarın ilk romanı Puslu Kıtalar Atlası'nı okuyup hayran olmuş bir okuyucu olarak Yedinci Gün de hediye edilince hemen okudum.
 

Özet:

Romanımız üç bölümden oluşuyor: Baba, Oğul, Hayalet. İlk bölüm zeki, üç kağıtçı ve bencil biri olan İhsan Sait'in sadece fotoğrafını ve mektubunu görerek aşık olduğu prensese ulaşmak için kendisini atiye götürecek zeplini yapma hikayesini anlatıyor. İkinci bölüm ilkinden yaklaşık on yıl sonra Osmanlı Devleti'nin sancılı bir dönemine denk geliyor. Burada da bir genç erin Sarıkamış'taki savaş tecrübesi aktarılıyor. Son bölüm ise cumhuriyetin ilk yıllarında, 1934'te İstanbul'da geçiyor. İhsan Sait'in hayaleti geleceğe ulaşıyor, kamil insanın bulunması çabası sırasında yaşananlar anlatılıyor. Kamil insan Amil Zula'nın ise başına çeşitli işler geliyor.
 

Yazar Bize Ne Anlatmak İstiyor?
 
Adetim olmamasına rağmen özet geçmemin nedeni yazarken bir umut kafamda bir çerçeve oluşur demem. Zira kitabı okuyup yazarın ağır dilinden çekmeden rahatça anlamış olsam da işin özünü anlayamadım. Anladıysam bile anlayamadığımı zannediyorum. Beni anlıyor musunuz?

Ben de elbette yorumlara, okuyucu görüşlerine sığındım. Kitap eklerinde ve dergilerde yazılan yorumlar övgüler seli. Bunlardan bir kısmı sadece övüyor. Diğer yarısının bazıları kitabın adından (dünyanın altı günde yaratılması ve yedinci günde dinlenme) ve bölümlerinden (baba-oğul-kutsal ruh) başlayan dini ve efsanevi atıfları değerlendirmiş. Romanın insanın sonsuza erişme çabasının, iyiyle kötünün mücadelesinin, efendime söyleyeyim insanın tanrıyla ilişkisinin, tanrılaşma isteğinin hikayesi olduğu söyleniyor. Diğer grup ise babanın Osmanlı Devleti olduğunu, son bölümde zaten Osmanlı'nın Cumhuriyet üzerinde gezinen hayaletine gönderme yapıldığı, son dönem aydınlarının, dönüşümün eleştirildiği ve saire ifade ediliyor.

Belki hepsi doğru ya da hepsi yanlış. Yalnız bu yorumları yapanların itiraf etmese de çok büyük bir kısmı benim yaşadığım anlamamışlık hissini yaşıyor. Ya da anladım diyenler romanın kendisinden bile karmaşık konuşarak bende ters intiba bırakıyor. Örnek:
"İddiayla değil sükûnetle ifade edeyim, “Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen/ Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen” beytine çıkar bütünüyle romanın özü. Ama bu yazarın eylemiyle değil, okurun bilgisiyle, dopingiyle belirginleşir. Yediuyurlardan, Ashab-ı Kefh’in her devirde uyanık duran öyküsünden Servet-i Fünun içlenişlerine, biraz Güneş Dil Teorisi, biraz Saatleri Ayarlama Enstitüsü, biraz Abdullah Cevdet, işte, ta Meşrutiyet’ten ilk Cumhuriyet’e değin, “hakiki zamanın hikâye zamanına eşit”lenmesi çabasıdır bu. “Hayalete havlayan köpek” kaderinden çıkamayan bir öykü. Dilsel parodinin çenebaz bir romancının elinde yoğruluşu. Bu ülkenin son yüzelli yıl içindeki “…bir nevi, haşa, dünyevi ilahiyat” kurma macerası. “Kitlelerin baruttan sonra keşfedilen en ölümcül silah olması” karşısında duyulan sessiz isyan. Fikir ve tasavvur derecesinde kalmak şartıyla öyle."       - Ömer Erdem (Radikal Kitap)

 
Sonuç:

Ben sonunda bu işin içinden roman yazarın okuyucudan çok kendisi için yazdığı bir eser diyerek çıktım. Yani belki de özellikle bize bir şey anlatmak istemiyordur. Önce kitaplarında görülmeyen derecede güncel ve siyasi atıfların olması da belki yazarın edebi kurguları kadar şahsi fikirlerini de yansıtmasına delil teşkil edebilir. Bir bütün olarak tek bir cümle ile mesajının, hedefinin ne olduğunu söyleyemesem de bölüm bölüm yazarın görüşlerini sezdim ve bunların yarısına şiddetle karşı çıkarken yarısını da gönülden destekledim. Yazarın mizahı uzun sayfalar boyunca beni ayakta tutan önemli unsurlardan biriydi. Sık sık iğrençliğe dayanan komikli bölümleri ise genelde yüzümü buruşturarak okudum. Kitanbın son beş sayfasında her şeyin birbirine bağlanması ve aydınlığa kavuşması beni kesmedi. O beş sayfa bana yetmedi.

Ben kitabı okuduğuma memnun olduğum halde kitap boyunca ilerlemek için çırpınmış olmamın verdiği yıpranmayla kimseye şiddetle tavsiye edemiyorum. Görüyorum ki benim bu “anlamadım, yıprandım” halim diğer okuyucularda da var. Okuyucu yorumları hala Puslu Kıtalar Atlası ve Suskunlar’ı yeğliyor. Olsun. Yine de okumak isteyenleri caydırmak istemem. Hatta biraz yardımcı olurum belki diye aşağıdaki ufak notlarla bu yazıyı burada noktalıyorum.

 
Okurken Bunlar Aklınızda Bulunsun:
 
Paşaoğlu: Padişahla akrabalığı bulunan dinle arası hiç olmayan ama kendini ilme fenne adamış bu adamın Prens Sabahattin’den esinlenilerek yaratıldığı iddia ediliyor.

Tekvin: Yaradılış demek. Eski ahitteki kitaplardan ilki. Dünyanın ve insanın yaratılmasını anlatıyor. Siz artık buradan tekvinhane ne demek, asi çiftçi kim, ateşçi ne anlarsınız.

Emile Zola: Kitabın kahramanlarından biri olan Amil Zula'ya adı çok benzeyen bu Fransız yazar ve düşünür Yahudi olduğu için askeri mahkemede haksızlığa uğrayan Yüzbaşı Dreyfus'u savunmuş ve Fransız devlet başkanına hitaben "İtham Ediyorum" (veya "Suçluyorum") başlıklı bir makale kaleme almıştır.

Kıtmir: Yedi uyurlar kültündeki yedi uyurlardan biri olan çobanın köpeğinin adı.

Als ikh kan: “Als ich kann”a  benzetip herhalde elimden geldiği kadar demek diye düşünerek araştırdım ki pek yanılmamışım. Ortaçağda eser sahiplerinden bazıları alçak gönüllülüklerinin timsali olarak eserlerini “yapabildiğimin en iyisi” anlamına gelen bu kalıpla imzalarmış. 

20 Ekim 2012 Cumartesi

Sabahattin Ali ve Ben

Sabahattin Ali'nin adını duymuş ancak gurbet elde okuyacak başka Türkçe kitap bulamayıncaya kadar okumayı düşünmemiştim. O zaman İçimizdeki Şeytan'ı okudum. Kitaptan çok okurkenki kendi halimi hatırlıyorum şimdi. Duvardan duvara lacivert halı altındaki döşemelerin gıcırdadığı, metal çerçevesi yer yer paslanmış Viktorya tipi camlarını rüzgarda sallanan çamın dallarının çizdiği bir oda, rüzgarın uğultusu ve dalların kıpırdayan gölgeleriyle gelen ürperti, yüksek tavanda ince çatlaklar, odaya bir hastane veya laboratuvar havası veren çift musluklu eski lavabo... Yeni yerime alışmaya çalışırken büyük odanın içinde kendimi pek yalnız hissederdim bazen. Gündüz neyse de gece sessiz, boşlukta yapacak iyi bir şeylere her zamankinden çok ihtiyacım olurdu. Dünyanın en mühim işine sonunda sıra gelmiş gibi alırdım elime kitabı. 

Neden bilmiyorum kitaptan geriye hemen hiçbir şey kalmadı zihnimde. Sadece bir adamın masum bir kızcağızın kalbini habire kırdığını, yaptığı her hoyratlığa ben değil içimden çıkan bir canavar yaptı bunu diye bahane bulduğunu, belki de ıssızlığım ve ciddiyetimle bunu çok saçma bulup hem adama hem de bunu yazana kızıp durduğumu hatırlıyorum. Kitap beklediğim gibi sosyal-siyasal bir takıp derin mesajlar vermediği için de hayal kırıklığına uğramıştım. Yalnız her gece bazı yerlerini tekrar ederek saatlerce okumamda Sabahattin Ali'nin dilinin, anlatımının neredeyse elle tutulacak lezzetinin etkisi büyüktü sanıyorum. Hem su gibi okunan hem de şarap gibi tesir eden bir şeydi. Tam olarak neyinden nasıl etkilendiğimi bilmeden onun sahillerine çekiliyordum. Duyguları mı iyi tasvir ediyordu, cümlelerinde gizli bir ritim, bir ahenk mi vardı, zor şeyleri kolaycacık mı ifade ediyordu? Şimdi düşündüğümde anlıyorum belki de anlatım gücü yüzünden yerdiği acizliği, basiretsizliği o kadar içimde hissetmiştim ki romanın kahramanlarından da, romandan da, yazarından da soğumuştum. 

Bu senenin başına kadar da itiraf ediyorum Kürk Mantolu Madonna'yı okumamıştım. Yakın arkadaşlarımın kınamaları ve şiddetli tavsiyeleri sonucunda okudum. Okurken Sabahattin Ali'nin kesinlikle anlattığı sokaklarda yürüdüğünü, bir Maria Puder olmasa da oralarda bir kadınla yakınlaştığını, mutlaka romanın kahramanı kadar çok okuyup onun gibi küçük bir odada Almanca çalıştığını düşündüm. Böyle düşündükçe de yukarıda anlattığım hallerimi düşündüm, keşke bunu o zaman okusaydım dedim. 

Romanda beni kurgudan çok Ali'nin başka yazarların sayfalarca yazıp sinekten yağ çıkaracağı, heyecanı güya doruğa çıkarmak için uzattıkça uzatacağı okuyucunun da içi şişerek ve merakına yenilerek okuyacağı yerleri çarçabuk geçip hep işin özünü tam kıvamında anlatması oldu. Üslubunu (yine) o kadar beğendim ki bazen cümleleri dışımdan okuyup bu kelime buraya ne güzel olmuş, bak nasıl benzetme yapmış da cuk oturtmuş, tekerleme gibi kulağa ne hoş geliyor diye diye olaylardan koptum. 

Bugün Sabah Yıldızı belgeselini izleyince anladım ki Kürk Mantolu Madonna'yı okurken yalnış hissetmemişim. Gerçekten de batı memleketinin temiz ama cansız sokaklarını dolaşmış ve küçük odasını kitaplarla doldurmuş. Tabi keşke benim için belgeseldeki en çarpıcı şey Sabahattin Ali'nin çektiği sıla hasreti olsaydı. Defalarca hapse atılıp hakarete uğraması yetmezmiş gibi işkencede öldürülmesi, bir mezarı bırakın o yuvarlak gözlüklerinin bile bulunmaması... 

Belgesel yoğun araştırma eseri ve amatör bir yapım görüntüsü verdi. Yer yer arka plan sesleri çok rahatsız etti, bir anlatıcı olmadan söyleşilerin kolajından hikayeyi takip etmek her zaman kolay değildi. Sanki bazı yerlerde boşluklar da vardı. (Neden komşuları Ali'ye Sabah Yıldızı diyordu?) 

Yine de izlediğime çok memnunum. Belgeselin en güzel yerleri Sabahattin Ali'nin kaleminden çıkanlardı. Bazen roman ve öykülerinden alınan bölümler bilmeyenlerin gerçek mi kurmaca mı anlayamayacağı şekilde kullanılmıştı ama yazdıklarıyla yaşadıklarının paralelliğini göstermesi açısından çok güzeldi. Bir de fotoğrafları harikaydı. Keşke daha çoğu kullanılsaydı. Ayrıca bir takım uzmanların, profların, bilirkişilerin değil de onu gerçekten bilenlerin ve ''sıradan'' insanların Sabahattin Ali'yi anlatmasına bayıldım.



Bütün bunları neden yazdım? Çünkü bugün belgeseli izleyince romanlarına hiç de çarpılmama rağmen yazarla farkında olmadığım bir bağ kurduğumu anladım. Kendime yazdığım notlara onu da eklemek istedim. Bir de Sabahattin Ali'yi siz de okuduysanız ve Sabah Yıldızı'nı izlemediyseniz izleyin demek için. Evet hepsi bu kadar.

4 Ekim 2012 Perşembe

Bizim Büyük Çaresizliğimiz


Bu kitap o kadar çok okundu, yazıldı ki... Hani o kadar behsedilince bir beklenti yarattı dememi bekliyorsanız şöyle söyleyeyim; beklenti için de biraz bilinmezlik olması gerekiyormuş. Kitabı okumadan kitap hakkında öyle çok okudum ki artık beklentim de kalmamıştı.


Peki bu kadar çok ele alınmış bir kitap hakkında ben ne söyleyebilirim? Bir günde okuyabileceğiniz bir kitap olduğunu mu? (Ben bir haftada okudum ama bu benim yoğunluğumdan oldu - ahh bunu bile bir yerlerde okumuştum!) İki orta yaşlı adamın genç bir kızla evlerini paylaştıklarını ve ona aşık olduklarını mı? Ben en iyisi okurken aklımdan geçenleri yazayım.

  • Bu adamlar Nihal'e neden aşık oldular? Genç ve güzel olduğu için mi? Genç olduğu kesin ama güzelliği elbette görecelidir. Komik miydi, işveli miydi, akıllı mıydı, karmaşık mıydı... Ben Nihal'de hiçbir özellik bulamadım ama belki de konu aslında Nihal değildi. Aşka da neden aramak sığlığımın başka bir göstergesi...

  • Yazarın üslubunu beğendim. Ender-Çetin-Nihal üçlüsü arasındaki itici gelebilecek durumu, doğal hatta sevimli gösterebilmesini beğendim.

  • Bıçakçı bir kitapta kaç kişinin ağzından konuşabilirim denemesi yapmış gibi. Zaten Ender anlatıcı. Çetin'in şiir ve şair üzerine yazdığı o tipik lise kompozisyonuna bayıldım. Reşit Bey'in roman kahramanı Eşref Bey ise hiç tat vermedi. Hele Ender öyküyü komik diye tanımladıkça antipatik buldum.

  • Ender'in Çetin'in hareketlerimi kocaman bir kediye benzettiği cümle bana çok acayip göründü. İsmi lazım değil bazı ''sen dev bir kedisin, kedi canını senin'' diye program yapanları aklıma getirdi.

  • Kitabın detaylarla gerçeklere tutunması da hoşuma gitti; mesela kitaplar, film, Ankara...

  • O sarı kapaklı Bereketli Olsun kitabı gerçekten de övgüye değer, en sınırlı kitaplıklarda bile yer bulacak bir kitaptır. ''Patates püresi midede en az kalan bir gıdadır.''

  • Dağcılarla ilgili o film 2000 yapımı Dikey Limit. Kimlerle gitmiştim hatırlamıyorum ama çok beğenmiştim. Hele bir kırık parmak sahnesi var ki hala aklımın kıyısından geçse kanım çekiliyor. Şimdi düşününce klişelerle dolu bir Hollywood filmi ama heyecanlı mı heyecanlı. Gençlik işte.

  • Ankara kışın şöyle bir yer: ''Anıtkabir'in bahçesindeki ağaçlar pamuktandı. Tandoğan'da yoldaki kar kahverengiye dönüşmüştü. Garın peronlarında yine güvercinler dolaşıyordu. Kale, beyazla gri arası bir fonda iyice belirginleşmiş, yaklaşmıştı.'' (sy.26)

  • Ben de peksimetin üzerine zeytin ezmesi sürüp deneyeceğim. Bir de kitap boyunca ne çay içildi arkadaş! Zaten genel olarak yemek sahnesi çok, iştah açıcı. Yine de en çok zeytin ezmeli peksimeti gözüme kestirdim.

  • Bu romanın filme alınacağını hayal edemezdim ama olmuş. Nasıl olmuş bilmiyorum ama bana olmazmış gibi geliyor.

  • (Bir gün sonra başa gelen akıl eklemesi) Ah Lennie! Lennie yazdığını okur okumaz anladım kimden bahsettiğini. Hayır bence Çetin Lennie'ye benzemiyor, ya da herkesin içinde biraz Lennie biraz George var. Ender'le tek ortak noktamız, içimizdeki Lennie'ler ve George'lar dışında, Steinbeck sevmemiz olabilir.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Her Gece Bodrum


Bodrum'da ilk gün
Çok zamandır yazla ilgili fantazi şiddetinde bir isteğim vardı: Bodrum'a gidip Her Gece Bodrum'u okumak. Kitabın adına bakınca birçok kişinin bunu istemiş olduğunu tahmin etmek zor değil. Kaçı bu zevke vardı bilmiyorum ama ben başardım. Aslında çoğunun yaz tatilinde okumak isteyecekleri türden bir roman değil. İçinde ruh huzursuzluğu, yabancılık, yalnızlık, sorular, doğa var.

İleri bir Bodrum tatilinde tecrübe ettiklerinden yola çıkarak yazmış bu romanı. Kitap tıka basa Bodrum dolu. Kahramanları da Bodrum'a tatil yapmaya gelmiş bir grup İstanbullu genç; Cem, Murat, Tarık, Kerem, Emine... Hepsi biribirinden çok farklı, hepsi başka duyarlıkların, başka çelişkilerin, başka özlemlerin içinde. Bodrum yarımadasının yalıtılmışlığı ve eski bir arkadaşlığın/hoyratlığın timsali  Kale'nin gölgesinde hep beraberler ama hep yalnızlar. Cem arkadaşlığa aşık, dostlar içinde olmak için belki her şeyi yapabilir. Ancak sanki inadına Murat ve Tarık tarafından dışlanıyor, onlara uyamıyor, beklediğini bulamıyor, yalnızlığa itiliyor. Murat bilakis insansız kalmak, denizle başbaşa olmak istiyor. Cem'in aşırı ilgisini hatta Tarık'ı sırtında bir kambur gibi duyumsuyor. Tarık daha yüzeysel, gerilimsiz bir tatil geçirmek istiyor. Kimi zaman ara bulmaya çalışıyor kimi zaman da kendi kafasına göre takılıp şafak vakti fotoğraf çekmeye gidiyor. Emine 32 yaşında; "evde kalmış", onun yalnızlığı hem cinsel hem de sosyal. Bu yaşta bekar olması toplum hayatının her kanadında yalnız olmaya mahkum etmiş sanki onu. Sevmeye aç yüreği karşılık bulamadıkça kırılıyor, ne kadar kırılsa da katılaşmıyor. Yalnızlığını kabullenerek kendini korumaya karar verse de ufacık bir sevgi ümidinin peşinden yuvarlanmaya engel olamıyor... Ahmet onun kardeşi, tatile İngiliz mektup arkadaşı Kathrine ile gelmiş... Kerem İstanbul'dan kaçıp çok zaman önce denize sığınmış... Betigül başına buyruk, zengin, dul, baskın... Haydar kaptan, hayalleri, masalları var...

Bu kadar çok ve derin karakteri bir arada bulmak sık raslanan bir şey değil. İleri roman insanlarını ince ince işlemiş. Romanın birkaç bölümünden sonra karakterlerin duygularının akışını apaçık görmeye, düşündüklerinin ve yaptıklarının havaya atılan taşın yere düşmesi gibi doğal karşılamaya başlıyorsunuz.

Kitapta sevdiğim şeylerden biri de sınıf meselesine değinilmesiydi. Paylaşılmamış zenginliğin en büyük kötülük olduğuyla ilgili satırları dönüp dönüp okudum. Cem'i sevmemde belki de onun yalnızlığı, aynı yaşta olmamız, bazı yönlerinin çok tanıdık gelmesinin yanında sınıf duyarlılığı da vardı. Belki de Murat'a da Keynes bitti dediği için soğuk durdum. Yine de en çok Emine'ye ısındım. Bir kadınnın (ataerkil) toplumun dayattığı evlenip çoluk çocuğa karışma sorumluluğunu yerine getirmediği için ne kadar dışlanıp aşağılandığının timsali gibiydi. Türdeşleri iki yüzlülükle dolu annelerken kendisi çocuksu saflıkta bir sevgi arayışında olduğı için bu kadar incitilmesi onu sevmeme ihitimalimi yok etti.


Mesela bu, sık sık karşılıklı susulan, çay içilen, Cem'in kitap okuduğu
 kahvenin masasıymış; dalgaların beyaz köpüğünden belli çok rüzgar varmış;
uzaktaki tenke de Kirke'ymiş mesela... 

Kitabın atmosferi, ara sıra tatil yerlerinde hissettiğim tatminsizlik, kıstırılmışlık duygusuna ayna tuttu. Bütün yıl tatili bekleyip sonra ilk gününde tatilden de umulan sevincin duyulamadığı olur. Medeniyetten bunanılıp doğanın kucağına atılmak istenilir sonra doğanın da değişimle, mücadeleyle dolu olduğu görülüp aranan huzur bulunamaz. Şehirden kaçıp kıyı kasabasının yalın hayatına karışmak, yerliler gibi yaşamak arzu edilir; sonra onların hiç okumadığı kitaplarla zaman geçirilir, hiç kullanmadıkları teknelerle açılınır, hiç ilgilenmedikleri konulardan bahsedilir.

Kitabı Bodrum'da okumak kesinlikle büyük fark yarattı. Kitap Bodrum detaylarıyla nakış gibi işlenmiş. Kasabalı insanlar, beyaz badanalı evler, dükkanlar, denizinin her hali, beyaz köpüklü dalgalar, sersemletici rüzgar, körleştiren parlak güneş, kale, tatilciler, deniz havluları, hasır şapkalar, sıcak, koylar, yeniden deniz, biraz daha rüzgar, güneş, dar sokaklar, pembe çiçekler, tekneler ve yine deniz... İleri'nin sanatlı dilinden bunları okuyup kafamı kaldırınca o denizi görmek, gerçekten de aydınlıktan kör olmuş gözlerle okumaya çalışmak, rüzgardan ve renklerden başının döndüğünü fark ederek deniz seansının sonunda tam da tarif edilen tatilciler gibi havluları toplayıp dar sokaklara doğru yürümek müthiş bir gerçeklik hissi yarattı.

Bu kitaptan önce İleri'nin Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın adlı romanını okumuş; ağır uslubundan ve eserin kişiselliğinden bezerek zar zor bitirebilmiştim. Bu sefer romanın bir bütünlük arz etmesi ve yazarın dilinin sevdiğim zenginliğini korurken daha kısa cümlelere başvurması kitabı zevkle okumamı sağladı. Yine kolay okunan bir kitap değildi ama harcanan emeğin karşılığını kat kat veriyordu. Özellikle ilk 70 sayfanın ardından karakterlere alıştıktan sonra kitap hız kazandı.


Şimdi gelelim kitapla ilgili bilgilere. Her Gece Bodrum, 1977'de Türk Dil Kurumu Roman Ödülü'nü kazanmış. Yayımlandığı dönemde de zamanın entellektüellerine yönelik bir eleştiri olarak alınıp tartışma başlatmış. Selim İleri'yi de kitlelere tanıtan, hala da en çok bilinen ve okunan İleri kitabıymış. İleri bu kitapla ¨bir gecede¨ romancı olmuş. Halbuse İleri bu kitabında kendini fazla hırslı ve şımarık buluyormuş. Kitabın önsözünde de Her Gece Bodrum için şöyle demiş: "... içtenlikle kaleme getirilmiş bir gençlik romanım... Hayatla kirlenmemiş diyeceğim geliyor. Yada, hayatla yeni yeni kirlenmeye başlamış."

İleri aslında o dönemde bir roman yazacak gücü kendinde göremiyormuş. Bu Gece ve Her Gece'yi Attila İlhan'ın yönlendirmesiyle yazmaya başlamış. Bu Gece ve Her Gece dedim evet, zira Attila İlhan romanın ilk halini okuyup adının Her Gece Bodrum olmasını önerinceye kadar romanın adı buymuş.

Kitap 1992 yılında Naci Çelik Berksoy yönetmenliğinde sinemaya da aktarılmış. Sürekli düşünceler, çağrışımlar, manzaralar şeklinde ilerleyen kitabın nasıl filme aktarıldığını da merak ediyorum.

Selim İleri okumayı sevenler bu kitabı zaten okumuştur. İleri'ye giriş yapmak isteyenler Her Gece Bodrum'u tercih edebilirler. Edebiyat severler akıllarındaki listenin ucuna bu kitabı da eklemeliler. Yalnız imkân varsa bu kitap Bodrum'da okunmalı. Böylece bir an Kerem yanınızda güneşleniyor, uzaktan Kirke geçiyor sanabilirsiniz.