hayatın kurgusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayatın kurgusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2014 Pazartesi

Film Kulübü


Film Kulübü sinema eleştirmeni, sunucu, programcı David Gilmour'ın ergenlik çağındaki oğlu Jesse ile baş etme hikayesini anlattığı kitabı. Ergenliğin tüm sancılarını sonuna kadar çeken Jesse okulu bırakmak istiyor, hayatla ilgili bir planı yok… Babası ise baskı ve zorlamayala güzellik olmayacağının farkında. Ona ne isterse yapabileceğini söylüyor, tek şart beraber hafta üç film izlemek. 

Baba oğul oturup onlarca fil izliyorlar. David filmleri esasen oğlunu eğitmek için kullanıyor. Onu hem filmler hakkında eğitiyor hem de hayat hakkında. Diğer yandan filmler sadece eğitim aracı değil. David bazen oğlunun kafasını dağıtmak, bazen bakış açısını değiştirmek, bazen neşelendirmek, bazen de avutmak için filmeri kullanıyor. En önemlisi de filmler baba oğul arasında bir iletişim kanalı oluyor. Birçok baba-oğulun birlikte geçirmediği kadar kaliteli zaman geçiriyorlar; filmler vasıtasıyla kızlar, aktörler, ülkeler, duygular hakkında konuşuyorlar. Böyle anlatınca çok kolay gibi geliyor ama kitap boyunca görüyorsunuz ki David çok kafa yoruyor, endişeleniyor, korkuyor, çabalıyor.

Kitap çok ilginç bir hikaye sunmuyor. Bence kitabın en ilginç yanı gerçek olması. Hikaye çok sürükleyici veya ilgi çekici olmasa da gerçek olduğunu bilmek farklı bir anlam katıyor kitaba. Bir babanı ağzından oğlunu dinlemek enteresan bir şey. Onun sevgi ve şefkatle anlattığı detaylar size sinir bozucu geliyor ve evlat sevgisi böyle bir şey demek ki diyorsunuz.

Kitap hakkında bir röportaj

Bu kitabı üç gruba önerebilirim:

1. Film severlere: Filmler hakkındaki bilgilerinizi iki katına çıkarmayacak belki ama ben nasıl içinde kitaplar geçen kitapları seviyorsam siz de bunu seversiniz. Kitabın sonundaki film listesinden güzel filmler keşfedebilir, baba-oğul sohbetlerinde filmler hakkında ilginç şeyler öğrenebilirsiniz.

2. Ergenlere: Sizi kimse anlamıyor ve bu hayat çok saçma, üstelik her şey de sizi buluyor biliyorum ama yalnız değilsiniz. Jesse de aynı sizin gibi… Elbette kimse sizin gibi olamaz, siz herkesten çok farklısınız ama yine de Jesse'nin platonik aşkları, hataları, müzik tutukusu, kaygıları, arkadaşları tanıdık gelebilir.

3. Ebeveynlere: Biricik evladınız ergenliğe girip bir canavara mı dönüştü? Henüz ergenlik sınavınız başlamadıysa bile yakında başlayacağınızı bilerek soğuk terler mi döküyorsunuz? Bu hikaye alternatif bir ebeveynlik öyküsü sunuyor. Belki esinlenirsiniz, belki çocuğunuzu anlmakta yardımcı olur, belki de siz de böyle fena şeylerin bir tek sizin başınıza gelmediğini fark edip bir nebze rahatlarsınız.

Geriye kalan herkes okumasa da çok şey kaçırmaz. Mesela ben kitaptan tek şunu anladım: Ergenlik başa bela.

Not: Kolay okunan, akıcı bir kitap Film Kulübü. Yalnız bazen çeviri olduğu çok belli oluyor, kelimeler kulak tırmalıyor. Dost Körpe eğendiğm bir çevirmen aslında. Bu kitaptaki sorun tam olarak nereden kaynaklanıyor anlamadım.

22 Haziran 2014 Pazar

Son Sultan Ahmet Ertegün ve Rock'n Roll'un Yükselişi


Baştan uyarıyorum bu yazı çok sert olacak. Hayata karşı duyduğım öfkeyi bu kitaba patlatacağım. Hunharca, empatiyle filan uğraşmadan, çat çaaat eleştireceğim. Bence yazıyı sonuna kadar okursanız siz de bana hak vereceksiniz.

Kitabımız Robert Greenfield tarafından kaleme alınmış olan Ahmet Ertegün biyografisi: Son Sultan Ahmet Ertegün ve Rock'n Roll'un Yükselişi. Gerçek hikayelere ve hayat öykülerine olan ilgim yüzünden bu kitap elime geçince çok sevindim. Burada bahsettiğimiz hayat da öyle böyle değil eğlence ve müzik dünyasının efsanelerini yaratan efsanenin hayatı. Hal böyle olunca hemen okumaya başladım. Kitap 500 küsür sayfa olsa da okumam ayları aldı. Çünkü bu kitap olmamış (Aha başlıyor…).

Aylarca bitiremedim ve zevk almadım çünkü ne okuduğumu anlamadım. Bir kitabın her sayfasında düşük cümle, her sayfasında anlatım bozukluğu olabilir mi? Bir lise bahçesine gidip ''Ahmet açık renk takım elbise ve kravat takmıştı'' cümlesindeki anlatım bozukluğunu sorsam yüzde elli doğru cevap alırım. Peki bir kişinin ifadesi aktarılırken İngilizcedeki noktalama işaretleriyle tümce dizilişini aynen kullanmak nedir? Kimin ne dediği belli olmadığı, gibi kelimenin tam anlamıyla anlamadım paragraflar oldu bu yüzden.

Zaten çevirisi bence çok sıkıntılı. Örnek veriyorum: Ertegün'ün yakın arkadaşlarından biri de Henry Kissinger. Kissinger kitapta devlet bakanı diye geçiyor. Çünkü kitabın aslında 'secretary of state' diyor. Yanlış tabi, Diplomasi diye tuğla gibi kitabı olan, ABD dış politikası tarihine damga vurmuş adamın titrini devlet sekreteri (!?) olarak çevirmek gerekirdi. Dışişleri Bakanı ise olabilecek en yanlış tarcih olurdu.

Tüm bu güzellikler bir de uçsuz bucaksız yazım hatalarıyla süslenmiş. MS Office Word'ün yazım denetim eklentisine güvenerek oluşturulan metinlerde elma ağacı yerine alma ağacı yazılıp gözden kaçırıldığı oluyor. Bu kitapta ise bu bile yok. Direk ''… listelerde Nash'ın 'Teach Your Childern2 şarkısını geride bıraktı'' (s. 317) yazılmış ve kimse düzeltmemiş. Bir değil beş değil. Ortalama her sayfa da bir yazım hatası vardır, eder 400 imla hatası… Oku okuyabilirsen.

Bütün bunların sebebi kitabı çeviren ve yayına hazırlayan ekip olmayabilir, belki de orjinal metin kötüdür. Elbette ben bunu aslını okumadan söyleyemem ama bir cümle yazarı da kitabın aslını da gözümden düşürmeye yetti. İşte o klişelerden cahilliklere koşan epik cümle:
''Bodrumda her gün, ''ekmek, bal, gül reçeli, yoğurt, taze incir, kayısı ve şeftaliden oluşan kahvaltıyla'' başlıyordu. Hala deve sürülerinin ana caddede serbestçe dolaştığı kent merkezine gazete almak için yapılan kısa bir gezinti sonrasında, Ahmet, Mica ve konukları, sipariş üzerine bir gecede gömlek ve panyolon diken terzilere giderler, kilimler ve toplarla pamuklu kumaş satın alırlardı.'' (s. 482)
Şimdi gel de kitapta yazan diğer detayların gerçek olduğuna, yazarın hayal dünyasının ürünü olmadığına inan.

Kitap hakkında Ertegün'ün karakterini yansıtan daha çok anektod olsa daha az teknik bilgi olsa tercih ederdim, jaz sevenler mutlaka okusun, kitap okurken bir de CD yapıp onu dinlemek lazım filan demek isterdim ama bunlara sıra gelemedi. İnsanlar bir kitaba 25 lira verip daha da önemlisi haftalarını ayırıp kitabı okuyorsa kitapta kötü çeviri ve imla hatalarından daha fazlasını bulmalılar. Ahmet Ertegün bu kitabı görse emeği geçenleri tefe koyardı herhalde. Siz de Ertegün'ün hayatını merak ediyorsanız başka bir kitaptan okuyun, okuma zevkinize yazık olmasın.

14 Mayıs 2013 Salı

Hayatın Kurgusu: 4- Gerçek Hikayeler

İnsanoğlunun yaratıcılığı, hayal gücü çok etkileyici ama hayatın kendisi kadar değil. Hayat bazen öyle hikayeler kurguluyor ki yazarların onları üslubunca anlatmaktan başka çaresi olmuyor. Otobiyografiler, biyografiler, günlükler güzel ama hem yazarların sanatlarını daha özgürce kullandıkları hem de hayatın kurgusunu barındıran gerçek öyküler bambaşka. İşte size mücadele ve macera dolu üç örnek:

Kelt Rüyası - Mario Vargas Llosa


Mario Vargas Llosa'yı ('yosa' diye okunur) edebiyat sevenler zaten biliyordu. 2010 yılınd Nobel Edebiyat Ödülü'yle birlikte ülkemizde de tanınırlığı arttı. Ödülü aldığı yıl yayımlanan romanı Kelt Rüyası İrlandalı Roger Casement'in mücadelesini anlatıyor.

Roger Casement dünyayı tanımak isteyen cesur bir genç olarak 1903 yılında Afrika'ya gidiyor. Orada çalışıp Amazonların derinlerine seyahat ederken kauçuk ticareti için Kongoluların köle edilip öldürülmesini, uğradıkları işkenceyi ve çaresizliklerini kabullenemiyor. Bu düzenin yıkılması için çoğu zaman tek başına insan üstü bir iradeyle çaba harcıyor. Sonra benzer bir mücadeleyi yazarın memleketi Peru'daki Putumayo yerlileri için de veriyor. Casement tüm bu kölelik karşıtı çalışmalarının olgunluk döneminde kendini hiç hissetmediği kadar İrlandalı hissetmeye ve aslında İngiliz yönetmi altındaki İrlandalıların, Belçika yönetimi altındaki Kongolulardan pek farklı olmadığını düşünmeye başlıyor. Son görev olarak İrlandalıları özgürleştirmeye kendini adıyor. 

Sanmayın ki bu Kelt Rüyası Casament'in kahramanlıklarına bir övgü romanı. Ezilenleri böylesine canla başla koruyan biri için övgüden başka ne yazılabilir ki diye de düşünebilirsiniz fakat roman anlattığım onurlu mücadelenin hikayesi kadar bir insan olarak Casament'i anlatıyor. Casament bir açıdan kahraman olsa da uzun bir dönem boyunca sadece 'vatan haini' ve 'sapık homoseksüel' diye bilinmiş biri. Llosa, Casament'in ikilemlerle, çelişkilerle, sırlarla dolu özel hayatını da anlatıyor. Bunu yaparken de Casament'in diğer yüzünün gizemini, doğallığını tam dozunda vermiş bence. Şİmdi bunu söze pek dökemiyorum ama okuyunca anlayacaksınız.

Roman Casament'in idam cezasının temyiziyle başlıyor, yani sonu başından belli gibi. Bu benim gibi Casament'i hiç tanımayanlar için sürprizin bozulması etkisi yaratabilir. Özellikle uzun betimlemeler sırasında merak unsurunun da azalmasıyla motivasyonunu bozulabilir. Diğer yandan bir iki tıkla tüm hayat hikayesine ulaşabildiğiniz bir figür için kurgunun sondan başa doğru geri dönüşlerle inşa edilmiş olması hata sayılmaz. Hem Llosa'nın duygu yüklü anlatımı sömürgelerdeki ve Casament'in ruhundaki acıyı içinizde hissettirirken bir sayfa sonra ne olacağını bilmeniz önemini kaybedecek. Bir de çok şey öğreneceksiniz, acı ama önemli şeyler.

Ne Nedir - Dave Eggers


Ne Nedir bir Dinka efsanesi, tanrının insana verdiği yegane hediye "Ne". İşte böyle başlıyor insanın neden yaşıyorum, neden bunlar oluyor, hayat ne, ben neyim yolculuğu. Valentino Achak Deng'in öyküsü de bir yolculuk. Henüz altı yaşındayken yalın ayak iç savaş vahşetinden kaçan bir çocuğun öyküsü. Bu yüzlerce çocukla paylaşılan, aç susuz çöller aşılan, kurşunlara, aslanlara rağmen devam eden yürüyüş, kayıp çocukların bedenleri büyüse de yaralı ruhlarında hiç bitmeyen bir göç ve arayışa dönüşüyor. Sudan'dan Etiyopya'ya, oradan ABD'ye; suyun dereden taşındığı kulübelerden müteşekkil bir köyden Atlanta'nın yürüyen merdivenli binalarına, kablolu televizyona, süper markete...

Eggers da yukarıdaki romandaki gibi hikayenin sonunu en başta yazmış. Öykü çok sürükleyici olsa da yer yer bu bir handikap olmuş bence. Diğer taraftan son ile baş arasındaki gidip gelmeler okuyucunun zihnini tazeleyen hoş bir değişiklik de oluşturuyor. Eggers öyküyü anlatırken birinci tekil kişiyi kullanıyor ve sürekli kahramanımızın etrafında kahramanımıza yabancı veya düşman kim varsa ona sesleniyor. Kitap bir iç dökmeye, son sözde de ifade edildiği üzere bir "beni duyun" çağrısına dönüşüyor. Zaten kitabın sonuna doğru Eggers'ın kaleminden Deng'in aslında hep sizinle konuştuğunu seziyorsunuz. Anlatımda hayatı travmalarla şekillenmiş ve dramatik değişiklikler geçirmiş, her şeye rağmen naif ve affedici bir Afrikalı'nın sesini duymanız;   ancak böyle bir adamın kullanabileceği kelimelerin, cümlelerin satırlarda yer alması etkiyi daha da artırıyor. Deng'in sesinin okuyucuya bu kadar net geçmesi Eggers'ın başarısı. Fakat kimileri de bu başarıyı fazla bularak bu kitabın aslında Deng'in kendisi tarafından yazıldığını, beyaz ve bağlantıları olan bir adam olmadan yayınlanma ihtimali az olduğundan Eggers adıyla az bir değişiklikle yayımlandığını iddia etmişler. Bu konuda benim yorumum yok.

Yazar Eggers ve kayıp çocuk Valentino Deng,
okul inşaatında.
Son olarak sürükleyici, macera dolu ve duygulu bu roman için yüzeysel gibi görünse de bir okuyucu için maalesef önemli olan bir konuya değinmek istiyorum: uzunluk. 576 sayfalık bu kitap elbette bir çırpıda okunup bitmiyor. Yazar anlatmak istediklerini bu kadar sayfaya sığdırmış demek ki diyip saygı duymak gerek ama yer yer tekrara düşmenin eşiğinden dönüldüğünü, ger yerse temponun çok düştüğünü gördükçe acaba bir 70-80 sayfa tasarruf edilse daha iyi olmaz mıydı diye düşünmeden de edemedim. Uzunluğuna ve sonunun baştan belli olmasına rağmen, severek okuduğum, bende yer eden ve yaşanmış öyküleri merak edenlere hemen tavsiye edeceğim bir romandı Ne Nedir.

Kelebek - Henri Charriere


1970 yılına ait bir gazete kupürü
 Charriere'in ölümünü haber veriyor.
Kelebek diğerlerinden biraz farklı. Birincisi diğerlerinde başkahraman ile yaza farklı. Kelt Rüyası'ndaki gibi aralarında onlarca yıl olan, hiç yüz yüze gelmemiş bir adam ve onun öyküsünü anlatan bir yazar veya Ne Nedir'deki gibi birbirlerini yakından tanıyıp dost olmuş iki insandan bahsetmiyoruz. Charriere hem suçsuz yere kürek mahkumu olarak yaşamış, firar etmiş ve türlü maceralar atlatmış hem de oturmuş bunları bir güzel romanlaştırmış. Bir insan kendisinin yaşadığı bir şeyi neden otobiyografi veya anı biçiminde değil de roman gibi biraz kurgusu bol bir biçimde anlatmak ister bilemiyorum. Birinin gözleriyle görüp kulaklarıyla duyduğu bir şeyi baştan kurgulaması çok acayip geliyor. Yaşananların büyük oranda gerçek olmasının yarattığı cazibeye bu acayiplik de eklenince okumamak zor.

Kimsenin sağ çıkamadığı bir cehennemde ömür boyu çalışmaya mahkum, kendisini mahkum eden sisteme hınçlı bu adamın teninde dövme olarak taşıyacağı son şey narinliğin, uçuculuğun ve özgürlüğün simgesi bir hayvan olması gerekirdi. Oysa kahramanımız sadece bir kelebeği teninde taşımıyor, zamanla onu lakabı olarak da benimsiyor. Haksız yere bir cinayetle suçlanıp birkaç yıl içinde ya hastalıktan öleceği ya da bir kavgada öldürüleceği Fransız Guyanası'na sürgün edilen Kelebek pes edip kaderine razı olmak veya sonu gelinceye kadar özgürlük için tırmalamak seçenekleriyle baş başa kalıyor. Böylece on üç yıllık kaç-yakalan-hazırlan-kaç döngüsünde nefes nefese geçen bir öykü başlıyor. Okurken benim sinirlerim bozuldu, ben ruhen yoruldum, çöktüm hatta en sonunda kitabı bitiremedim ama Kelebek her gün hayatta kalmanın bile bir macera olduğu bir yerden kaçmak ve uzaklaşmak için anlaşılmaz bir enerjiyle mücadele ediyor. O kadar çok şey yaşayıp o kadar çok badire atlatıyor ki, parası çalınmasın diye onu bir tüpün içine koyup yutan ve bu işlemi ger gün tekrarlayan adamla, yerli bir halk arasına karışıp burada tutunan, bir eş alıp bir kulübede okyanusa karşı uyanan adam aynı kişi miydi, aynı romanda mı okumuştum karıştırıyorsunuz.

Nefesiniz kesilerek okuyacağınız bir yaşanmış hikaye arıyorsanız 30 yıldır ilgiyle okunan bu kitabı gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Hatta hikayenin devamını da Charriere'nin Banko adlı romanından öğrenebilirsiniz.



Diğerleri:

Hayatın Kurgusu: 1- Otobiyografiler
Hayatın Kurgusu: 2- Biyografiler
Hayatın Kurgusu: 3- Günceler

30 Haziran 2012 Cumartesi

Hayatın Kurgusu: 3- Günceler

Günceler hep çok merak uyandırır ve çoğu zaman da sır olarak kalır. Ama bazıları sahiplerinin başına gelenler nedeniyle milyonların gözleri önüne serilir. Bahsedeceğim güncelerse ücüzü bir ortak paydada buluşuyorlar: üç genç kız, üç mücadele, üç trajik ve erken ölüm.  

Mavi Saçlı Kız - Burçak Çerezcioğlu

Bu lösemiye yakalanmış bir kızın günlüğü; hastane odalarında çektiği acıların, ailesinin mücadelesinin, yaşıtları gibi olma hevesinin, ilk gençlik çağının heyecanlarını taşıyor. Kitabın adıysa Burçak'ın hastalığının ağırlaştığı bir dönemde bitkin bedenine, ıskaladığı gençliğine inat saçlarını maviye boyamasından geliyor. 

Günlükler belki de okuyucuyla yazar arasında en kişisel bağlardan birinin kurulmasına imkan verenler. Buna ilaveten kitabı okuduğumda ben de Burçak'ın yaşlarındaydım ve sanki onu tanıyormuşum gibi yazdıklarını duygulanarak okumuştum. Belki de bu yüzden kitabı bitirdiğimde ondan da kitaptan da soğumuştum. Onu şımarık ve sorumsuz bulmuş, kendimi ve ailesini haksızlığa uğramış gibi hissetmiştim. Çünkü Burçak iyileşmesinin ardından sağlığına dikkat etmiyor, düzensiz yaşamıyla hastalığın nüksetmesine davetiye çıkarıyordu. 

Ne yazık ki sonraki yıllarda ben büyüdüm ve bu sırada Burçak'ın öyküsüne çok benzer başka hayatları kendi gözlerimle gördüm. Şimdi anlıyorum ki asilik, tasasızlık dediğim ve tepki duyduğum tutum, çok genç yaşta böyle tehlikeli hastalıklarla karşılaşanların tükenişlerinin, artık dayanamayışlarının, hastane odalarında geçen gençliklerine isyan edişlerinin bir yansımasıymış. Garip şekilde gençlikleri, fiziki olarak onlara hayat verip güçlü kılsa da, ruhsal olarak yıpratıp ölüme yaklaştırıyor.

Edebi olarak özel bir değeri bulunmayan bu kitap tüm etki gücünü gencecik bir kızın dramından alıyor. Özellikle ölümcül hastalıklarla mücadele eden gençlerin iç dünyalarını merak edenlere ve anlamak isteyenlere öneriyorum.


Eroin Güncesi - Kanat Güner 

Aslında bu kitap tam bir günce değil. Bazı yerler kurgu, bazı yerler okuyucuya hitaben, bazı yerlerse tarih atılarak bir günlük sayfası şeklinde yazılmış. Kitapta yazılanlar o kadar sahici ve kitabın yayınlanmasından yaklaşık bir sene sonra yazarın televizyonlara haber olan ölümü o kadar genç ve trajik ki, bu kitabı yazıya almadan edemedim.


Yeraltı klasiklerinden olmuş bir kitap bu. Çapa Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi ve eroinman Kanat Güner'in bağımlılığı, hayatı, ölüme ve çevresine bakışı anlatılıyor kitapta; yazara göre bu kitap son bir iletişim  kurma denemesi.


Güner, çarpıcı şekilde ve son derece akıcı bir kalemle hayatına dair hemen her şeyi anlatıyor. Bütün bu anlattıklarının içine sinmiş bir anlaşılmama, yalnızlık, tepki ve cesaret var. Bunlardan da öte beni m ilgimi çeken yazarın üstü kapalı çelişkileri oldu. Bir noktada "...aptal olmadığım için eroinman olduğumun farkındayım..." derken yazdıklarının bir uyarı olduğunu vurgulaması; eroinin kendisine bazı insanlardan çok daha az zarar vermiş olduğundan bahsederken onu bırakmak için sayısız deneme yapması; onu bağımlılığı nedeniyle anlamak istemeyen ve aşağılayanları eleştirirken kendisinin de "koyun" olmakla itham edip aptal diyerek "normal"leri aşağılaması... 

Kaynak: kanatguner.com
Yer yer gençler için özendirici olabilecek ifadeler içerdiğinden bu kitabı 16 yaş altına öneremiyorum. Ben kitabı 20 yaşımda okumuştum; belki ortaokul yıllarımda Christiane F.'nin Eroin kitabını iki kere okuduğumdan, belki hiçbir zaman "farklı"lığa özenmediğimden veya o zamanlar artık ergenliğimin son demlerini yaşadığımdan, kitap beni birçok okuyucusunu ağlattığı kadar ağlatıp dağıtmadı. Öte yandan yine bir bağımlılığın psikolojisine herhangi bir tıbbi veya psikiyatrik kitap kadar (belki bazen daha fazla) ışık tutabilecek bu kitabı konunun meraklılarına ve sahici bir şeyler okumak isteyenlere öneriyorum.

Anne Frank'in Hatıra Defteri - Anne Frank

Hollanda'da yaşayan küçük Yahudi kızı Anne'in günlüğü herhalde dünyanın en meşhur günlüğüdür. Önce ergenliğin başındaki bir kızın sıradan küçük dünyasından yansımalarla başlar; elbiseler, erkekler, günlük olaylar, anne-baba... Hatta bazen insana garip ve manasız gelir yazılanlar. Eğer siz de o yaşlarda günlük tutmuşsanız ve onu şimdi okusanız ne derece garip ve manasız gelecekse, o derece işte. Çünkü bunlar gerçekten sıradan bir kızın sırf kendisi için yazdığı notlar. 


Onun hayatında sıradışı olan şey günlüğünün ilk bölümlerinde ikinci planda kalan II. Dünya Savaşı'dır. Aile, 1942 yazında şirket ofislerinin arkasındaki bir yapının çatı katında kendilerinden başka dört kişiyle birlikte (toplam sekiz kişi) saklanmak zorunda kalınca Anne'in de gündemi savaşa doğru kayar. Hollanda'nın sürgündeki Kültür ve Bilim Bakanı, Radyo Oranje'daki konuşmasında halkın çektiği acıları belgeleyen her tür evraka, örneğin günlüklere, savaştan sonra yayınlanması ve araştırmalarda kullanılması amacıyla sahip çıkması isteğinde bulunur. Bu noktadan sonra Anne de günlüğünü yayınlamaya karar verir; savaşa ve acılara ilişkin detayları daha yoğun şekilde kaydetmeye başlar. 


İki yıl boyunca gizli odada dostlarının yardımıyla saklanırlar. Yok olmamak için yokmuş gibi yaparak, evden dışarı çıkmayarak, geceleri ışık yakmayarak, sifonu çekmeyerek hatta bir noktadan sonra pencereleri dahi açmayarak... Fakat sanki savaş hemen yarın bitebilirmiş gibi gayretli; ders çalışarak, özel günleri hatırlayarak...ta ki isimsiz bir ihbar SS'lere Frank ailesinin saklandığı yeri ihbar edinceye kadar...


10 Ekim 1942, Anne Frank'in günlüğünden alıntı:
“Bu benim her zaman görünmek istediğim gibi bir fotoğraf.
Belki böylece hala Hollywood'a gitme şansım olur.
Ama şimdi korkarım çok farklı görünüyorum”.
Amsterdam, Hollanda. Anne Frank
kaynak: ushmm.org
Anne günlüğünün ilk sayfalarından birine şöyle yazmıştır: İleride ben de dahil hiç kimse on üç yaşında bir kızın içinden geçenlerle ilgilenmeyecekmiş gibi geliyor. Oysa ailenin savaştan tek sağ çıkabilen üyesi baba Otto Frank, günlükleri derleyerek basılmasına izin verdikten sonra kitap 65'ten fazla dile çevrilmiş, 30 milyondan fazla kişi tarafından okunmuş, sinema ve tiyatroya uyarlanmış. 15 yaşında 1945 yılında bulunduğu toplama kampı kurtarılmasından kısa süre önce tifüsten ölen Anne, günlükleriyle isteğini gerçekleştirmiş hatta hayal ettiğinden de fazlasını başarmış.


Frank ailesi ve arkadaşlarının saklandığı Amsterdam'daki ev bugün müzeye dönüştürülmüştür. Müze ve kitap hakkında www.annefrank.org adresinde detaylı bilgi bulmak mümkün.


Bkz: Hayatın Kurgusu: 1- Otobiyografiler
        Hayatın Kurgusu: 2- Biyografiler

9 Mart 2012 Cuma

Hayatın Kurgusu: 2- Biyografiler

Hayat en büyük kurgu ustası. En yaratıcı hayalleri zorlayan öyle hayatlar yaşanıyor ki... İşte bu hayatların sahipleri ya zaman ya da yetenek eksikliğinden öykülerini kayıt altına alamazsa devreye yetenekli kalemler giriyor. Belki bu durum, özellikle kahraman artık hayatta değilse, birinci ağızdan dökülen itirafları, sırları, duygu ve düşünceleri engelliyor ama yetkin biyografi yazarları, geniş araştırmaları kısmi bir tarafsızlıkla harmanlayıp etkileyici kitaplar ortaya çıkarıyorlar. Yine de hayatların kendisinin yanında sönük kalıyorlar sanki...  Ne hayattan daha etkileyici olabilir ki?


Akıl Oyunları - Sylvia Nasar


Akıl Oyunları kitabı Türkiye'de filminin gösterime girmesinin hemen ardından
basıldı.  Film o kadar tuttu ki kitap kapağını baş rol oyuncusu Russle Crowe 
süsledi. Kupürler 2002 yılına ait. 

İktisat, matematik, politika, sosyoloji, biyoloji veya fizik okumadıysanız John Forbes Nash, Jr.'i duymamış olabilirsiniz. Bir  bilim adamının birbirinden böylesine farklı alanların tümünde adından söz ettirmesi sanırım en son mimarların aynı zamanda astronomi ve matematik, doktorların ise kimya ve felsefeyle de uğraştığı Rönesans döneminde yaşanmıştır. İnsanların bir akademik disiplinin bir branşındaki tek bir konunun bir yönüne tüm hayatlarını adadıkları bir çağda, Nash kişilerin rekabet ve işbirliği davranışlarını matematiksel bir modele dönüştürmeyi ve yüzyıldır cevaplanamamış matematik ve geometri sorularını çözmeyi başararak tüm bu alanlara önemli katkılar sağladı. Bunlar öyle önemli katkılardı ki katkıları "Nash..." (Örn: Nash Dengesi) formülüyle anılmaya başlandı ve adı artık makalelerine referans verilmesini gerektirmeyecek bir marka seviyesine ulaştı. 

İşte Sylvia Nasar'ın yazdığı Akıl Oyunları (A Beautiful Mind) böyle bir dehanın hayat hikayesi. Üstelik yukarıda anlatılanlar hikayenin sadece ilk kısmı. Her zaman insanlardan uzak, kibirli, kolayca yoğunlaşabilen ve sosyal becerileri kısıtlı bu dahinin 30 yaşında profesörlüğe terfi etmesi aynı zamanda aşırı bilinç, huzursuzluk, sanrılar ve gerçeklikten kopma gibi şizofreni belirtilerinin yoğunlaştığı bir döneme denk geliyor. Böylece Nash'in birkaç sayfalık devrim niteliğindeki makalelerinin klasikleştiği, ama kendisinin kimi zaman kliniklerde kimi zaman eşi Alicia'nın yanında yaratıcılığını ve dehasını felç eden paranoit şizofreni ile savaştığı ikinci dönem başlıyor. Genç matematikçiler onu öldü sanıyor, eskiler unutuyor, bir zamanlar kibri ve dehasından ötürü ona takılan "Gnash" adı, üniversite koridorlarında hayalet gibi dolaşması nedeniyle "Phantom of the Hall" ile değişiyor. Rahatsızlığı nedeniyle hak ettiği ödül ve onurlardan da mahrum bırakılan Nash, 25 yılın sonunda usulca geri dönüyor. Bilgisayar programları yazıp hastalığı başlamadan önce ilgilendiği problemleri araştırmaya koyuluyor. Bu üzücü hikayeye mutlu bir paragraf eklemek, unutulmuş ve hak ettiği ödülleri alamamış bu dehaya bir takdir sunmak için sevenleri tarafından yapılan yoğun lobiler sonucunda, ama en çok da Oyun Teorisi'ne kattıklarıyla 1994 Nobel Ekonomi Ödülünü alıyor. 

John Forbes Nash, Jr.
Kaynak:  wvencyclopedia.org
Kitap sadece Nash'in hayatını değil, akademik camia, Soğuk Savaş dönemindeki ABD toplumu, siyaseti ve bilim dünyası, Nobel Ödülü, şizofreni ve psikiyatri hakkında da çok ilginç ve değerli bilgiyi de içeriyor.  Gazetecilik profesörü olan Nasar'ın kitap için yaptığı derin araştırma müthiş. Nasar öyle çok araştırmış ve aktarmış ki biyografinin içinde birçok popüler bilim makalesi saklanmış gibi. Ayrıca Nash'in kişiliği hakkındaki tahliller doyurucu. Öte yandan yazının akıcılığı inanılmaz. Bu yazıyı yazmak için elime aldığım kitabın yine fark etmeden 100 sayfasını bir çırpıda okudum. Fotoğraflar siyah beyaz ve saman kağıda basıldığı için pek iç açıcı değil ama anlatılanların etkisiyle insan bunu pek önemsemiyor. Ayrıca kitap da konu aldığı deha gibi başarılı: biyografi dalında Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü (1998), Pulitzer Ödülü adaylığı, Rôhne Poulenc Ödülü kısa listesi (1999), New York Times Best-Seller listesi...


Onun Parlak Işığı - Danielle Steel


Danielle Steel'i sayısız aşk-macera romanlarından biriyle tanıyor olabilirsiniz. Bu kitap belki dili, anlatımı ve duygusallığı açısından diğer Steel kitaplarına benziyor olabilir. Oysa içeriği ve şüphesiz yazarına yaşattıkları açısından bambaşka. Çünkü bu ünlü yazarın 8 çocuğundan biri olan Nick Traina'nın kısa ve üzücü hayat hikâyesi.

Önsöze göre "Bu, bir hastalığın, bir yaşam savaşının ve ölüme karşı yarışın öyküsü." Bahsedilen hastalık manik depresyon. Kimi zaman manik (aşırı, saplantılı, uçlarda) kimi zaman da depresif (mutsuz, karamsar, yılgın) uçlara savrulan zeki ve sevimli çocuk büyüdükçe hastalığının da boyutları büyüyor. Aile,  belirtilerin ağırlaşmasıyla Nick'e tehşis konulmasından ona destek olmak için gereken şartları sağlamaya, onu kendinden korumaktan kendi ruh sağlıklarına sahip çıkmaya amansız bir mücadeleye girişiyor.

Steel'e göre bu kitabın yazılmasının iki nedeni var. Birincisi, kendisinden başka bir kitabı ona adamasını istemiş olan oğlunun hatırasını onurlandırmak. İkincisi ise bu hastalıkla mücadele eden ailelere kendi bilgi ve tecrübelerini aktararak onlara umut vermek, yardımcı olmak. Belki de biraz da hastalığın ölümcül olduğu konusunda insanları uyarmak. 

Danielle Steel ve oğlu Nick, 1997
Bu biyografiyi diğerlerinden ayıran şeyse yazarın hayatı anlatılan kişiyi belki de kendisinden iyi tanıyan kişi olması. Steel'in kitapta anlatılanlara şahit olmasının, birinci elden bilgi edinmesinin kitaba yaptığı katkı bir yana bu duygu yoğunluğuna da yansımış. Duygusal kitaplar yazan Steel'in kaleminin işlekliği oğlunu kaybedeli henüz 1 yıl olmamış olan bir annenin acısıyla birleşince sık sık gözlerinizin dolduğunu veya boğazınıza bir yumrunun oturduğunu hissediyorsunuz. Bu duygusallık kimilerine fazla gelebilir. İtiraf etmeliyim ki kuzguna yavrusu şahin görünür misali Steel'in sürekli oğluna güzellemeler yazması, Nick'in acısını anlamaya çalışırken diğer aile bireylerinin çektiklerinden yeterince bahsetmemesi kitabın eksileri. Ancak yazarın hayatına, manik depresyona ve bu hastalıkla mücadelede karşılaşılan zorluklarla ilgili önemli ve ilginç bilgilere verdiği için okumaya değer olduğunu düşünüyorum. Özellikle bu alanda çalışan profesyoneller ve benzer rahatsızlıklar mücadele edenlerin yakınları tarafından...

Kitabın etkileyiciliğini artıran başka bir unsur da fotoğraflar. Fotoğraflar siyah-beyaz olsa da çok ilginç. Yandaki fotoğraf bunlardan biri. (Arka kapakta kullanıldığı için renkli.) Nick'in ölümünden kısa süre önce ablası Beatie'nin düğününde çekilmiş bir fotoğraf. Ayrıca kitapta müzisyen olan Nick'e ait şarkı sözlerine, onu tanıyanların ifadelerine, anne-oğul arasındaki mektuplara ve Nick'in günlüklerinden alıntılara da yer verilmiş.


Zarafet - Donald Spoto


Hepburn bu kitaba kadar benim için zarif bir kadın, retro eşyalarda veya mekanlarda dekorasyon amaçlı kullanılan bir yüz ve bir de uçakta izlemeye başlayıp sonra uykunun cazibesine kapılarak yarım bıraktığım Breakfast at Tiffany's demekti. Bu kitabı da bana bir buçuk liraya mâl olduğu için aldım. Kitabı okuyunca anladım ki Hepburn aslında orta-üst sınıftan bir adamın karısı olmayı, 4-5 çocuk doğurup hayır işlerinde çalışarak yaşlanmayı isteyen ama ekmek parası kazanayım derken meşhur olmuş zarif ve çalışkan bir kadın.

Hepburn istisnai bir yeteneği olmasa da disiplini, sabrı, çalışkanlığı ve insan ilişkilerindeki olumlu tavrıyla başarılı işler yapmış.  Başarılı filmleri kadar kötü işleri de olmuş. Hollywood yıldızı olmasına rağmen Avrupa'da filmler çekip Avrupa'da yaşamış. Ölümden döndüğü müthiş zorlu bir çocukluk geçirmiş. Bu çocukluğun, alçak gönüllü yetiştirilmesinin ve sevip sevilme ihtiyacının bir sonucu olarak hayatının son döneminde kendini özellikle çocuklarla ilgili hayır işlerine vermiş. Hepburn'u anlamak için Breakfast at Tiffany's ve Roman Holiday kadar , belki daha fazla The Nun's Story'ye bakmak gerek. Hepburn'ün çocukluk yılları ve The Nun's Story filminin hazırlık dönemini en çok beğendiğim kısımlar oldu. Yalnız kitap Hepburn'ün özel hayatından çok kariyerine yer vermiş. Özellikle oyuncunun özel hayatını merak edenler başka biyografilerini okumayı tercih edebilirler.

Yazarın sinema tutkusu ve detaylı araştırması kendini gösteriyor - özellikle kitabın sonundaki 22 sayfalık referans listesinde.  Hepburn'ün rollerine nasıl hazırlandığı, filmlerinin güçlü ve zayıf yönleri,   o dönemde aldığı eleştriler, Hollywood ve Avrupa film sektörleri arasındaki farklar gibi konularda açıklamlar var. Bu açıdan sıradan okuyucuların yanı sıra sinema severlerin ve sinema öğrencilerinin de faydalanabileceği bir kitap. Siyah-beyaz da olsa fotoğrafların kuşe kağıda basılması güzel olmuş; hem daha net görünüyor hem de ileride solup bozulmayacağa benziyor. Fotoğraflar genelde filmlerinden ve setlerden alınmış. Çocuklarının veya düğün, tatil, kutlama gibi özel hayata ilişkin fotoğrafların olmaması biraz hayal kırıklığı yarattı. 

Spoto doktora seviyesinde teoloji eğitimi almış, 12 yıl üniversitede profesörlük yapmış sonra da sinemaya olan tutkusunu film endüstrisinin ünlülerinin biyografilerini yazmaya akıtmış. Bu dramatik kariyer değişimine bir de teoloji eğitimi almış birinin homoseksüel olmasını ekleyince birileri de Spoto'nun hikayesini yazmalı diye düşünüyorum. Ama Spoto'nun cevabı farklı: "Yo, bir yazarın hayatına ilgi duyacak birini hayal edemiyorum. Bütün gün bir odada küçük kağıt parçalarıyla tek başımıza oturup onlardan bir anlam çıkarmaya çalışıyoruz."

10 Şubat 2012 Cuma

Hayatın Kurgusu: 1- Otobiyografiler

En büyük kurgu ustası hayatın kendisi. Öyle karakterler, maceralar, rastlantılar, düşünceler ve sürprizlerle dolu ki tüm yazarlar için en büyük esin kaynağı. Hatta bazen hayat onu yaşayanı yazar bile yapıyor. Hayatın cilvelerini birinci ağızdan bazen itiraflar, bazen hesaplaşmalar, bazense sadece içten düşünce ve duygularla süslenmiş şekilde dinliyoruz. İşte size bir devlet başkanının, bir Hollywood yıldızının ve bir eroinmanın hayatları...

Hayatım - Bill Clinton

Bu 1200 sayfalık kitap raflardaki yerini aldığında Bush’un başkanlığının ilk yıllarıydı, Clinton dönemi tüm güncelliğiyle tartışılmaya devam ediyordu. Tartışılan konulardan biri de başkanlığının son ödeminde ona zor zamanlar geçirten bir ilişkisiydi. Türkiye’de de maalesef bu önemli eserin sadece bu skandal ve Türkiye’ye ilişkin bölümleri (Bosna, Kardak, Türkiye ziyareti) konuşuldu. Hatta birçok programda “1000 sayfa da okunmaz ki hacı, özet geçiyoruz biz yeter işte” diyenler oldu.

Oysa kitap, doğmadan babasını kaybetmiş, çocukluğunu fakir mahallelerde, her tür insanın arasında geçirmiş William Jefferson Blythe III'ün, sosyal ilişkilerdeki başarısı, zekâsı ve Hillary’nin hırslı desteğiyle adım adım "dünya başkanlığı"na yükselmesini ve Başkan Bill Clinton'ın bu görevde başardıklarını ve başaramadıklarını anlatıyor. Clinton, bir taraftan Soğuk Savaşı’nın ardından göreve gelen ilk ABD Başkanı olarak tam bir belirsizlik ortamındaki ABD’ye ve dünyaya yeni bir uluslararası politika rotası çiziyor, ABD ekonomisine gelmiş geçmiş en parlak günlerini yaşatıyor, oylarını artırarak üst üste 2 dönem başkan seçiliyor bir taraftan da dedesinin zenci mahallesindeki dükkanında eşitliği ve hoşgörüyü öğreniyor, üvey babasının soyadını alıyor, saksafon çalıp hukuk fakültesinde hocalık yapıyor, başkan seçilince iki yarım-kardeşinin olduğunu öğreniyor, annesinin ölümünün ardından alışkanlıkla her pazar ona telefon etmek için mutfağa gidiyor ve  yeni duruma alışması aylar sürüyor...


Clinton'ın çocukluk ve gençlik dönemlerini anlattığı ilk sayfalar su gibi geçerken, siyasi hayatının yoğunluk kazanmaya başladığı noktadan itibaren metin genel okuyucu için zaman zaman durağan olabiliyor. Bir eski başkanın politikalarını açıklamak ve bazen de savunmak için Amerikan/dünya siyasetinin derinliklerine inmesinin ve daha da önemlisi ABD siyasetine ve karakterlerine uzak olmamızın bunda payı var. Ancak ben, bu kitabın, bir siyasetçinin geçmişinin politikalarına nasıl yansıdığını, çok kritik bir dönemde uzun yıllar dünyanın en güçlü ülkesini yöneten adamın hangi kararları nasıl aldığını, krizlerin perde arkasını, siyasi hesapları, ABD dış politikası ve iç siyasetini anlamak için önemli olduğunu düşünüyorum. Tarih, siyaset ve dış politika meraklılarına özellikle tavsiye ediyorum. Kitaptaki bol sayıdaki fotoğrafın saatlerce incelenebilecek kadar güzel olduğunu da söylemeliyim. Hala kararsızsanız Clinton'ın başkanlıktan ayrılırken çektiği ve işsizlikten Hillary'ye yemek hazırladığı, çamaşır yıkayıp kriz odasında amiral battı oynadığı şu acıklı videosunu izleyin ve öyle son kararınızı verin. (Bu adamın hastasıyım!)

Eroin - Christiane F.

Bu kitap iki Alman gazetecinin Berlindeki gençlerin durumunu gözler önüne sermek için başlattıkları bir çalışma sırasında, Christiane ile bir röportaj yapma niyetliyle başlayan görüşmelerinin 2 aylık bir çalışmaya dönmesinin ürünü. Kitap Christiane hakkında uyuşturucu edindiği gerekçesiyle hazırlanmış olan bir savcılık iddianamesiyle ve suçlu bulunduğu kararla başlıyor, sonra Christiane bu iki sayfada ruhsuzca özetlenen durumun iç yüzünü anlatmaya koyuluyor. Basit ergenlik bunalımlarıyla başlayan ve arkadaş çevresiyle ivmelenen arayışlar o kadar hızlı biçimde öyle tehlikeli ve korkunç boyutlara varıyor ki insan ne olduğunu şaşırıyor.

Kitaptaki fotoğraflar gayet sade olsa da etkiyi iyice artırıyor. Kitap boyunca anlatım birinci tekil kişi ama bölüm bölüm kahramanın annesinin ve ilçe yetkililerinin (emniyet müdürü, rahip, dayanışma merkezi psikologu) görüşlerine de yer verilmiş. Bu bir otobiyografi/anı kitabı için ilginç bir özellik, okuyucu için farklı bir deneyim.

Ben orta okuldayken bu kitabı okumak istediğimde annem izin vermemişti. O zaman annemden kaçak ilk ve tek hareketimi yaptım ve onun işten dönüşüyle benim okuldan dönüşüm arasındaki 45 dakikalık zamanda düzenli olarak bu kitabı okuyup bitirdim. Ben annemden gizli kitap okurken Christiane aynı yaşlarda annesinden gizli odasına içinde uyuşturucu hazırlayacağı tatlı kaşığını götürüyordu. Çok sarsıcıydı. Onun hayatından o kadar uzaktım ki dehşeti tam olarak anlayamamıştım. Öte yandan bu anlayış kıtlığı başka durumlarda kitabın bir macera veya isyan/bohem gibi anlaşılmasına ve saçma fikirlere yol açabilir. Bunu şimdi görüyor; annem haklıymış diyor ve 16 yaşından küçüklerin okumasını önermiyorum.

Son sözüm ise Türk arabeskliğine! Zaten her manada 'damardan' olan bu kitabı daha da kanırtarak kuru kafalı bir kapakla basmak ve adını "Eroin" koymak da neyin nesi? Kıt Almancamla anladığım kadarıyla kitabın orjinal adı (Wir Kinder vom Bahnhof Zoo), 'Biz Hayvanat Bahçesi İstasyonu Çocukları' anlamına geliyor. Orjinal kapakta ise karanlık, yüzleri görünmeyen gizli veya hoş olmayan bir şey yaptıkları hissini uyandıran bir adam ve bir genç kız var. Yani sadece C.F.'nin değil o istasyon ve o semt nezdinde tüm gençliğin durumunu ve sadece eroin değil, her türlü bağımlılığı, gençlerin arasındaki gaddarlığı, ailevi sorunları ve bir bağımlının psikolojisini anlatan bu kitabı "Abi kızın olayı eroin, eroin de çok korkunç bir şey; kuru kafa, iğne, falan" kafasıyla kısıtlamak bir hata, kitabın özüne aykırılık.

Terkedenler - Mia Farrow

Kupür: Allen ve eşi Soon-Yi (Farrow'un üvey kızı)
Cannes Film Festivali'nin açılışında.
Mia Farrow'u benim gibi sinemaya özel bir merak duymayanlar bilmeyebilir. Bu kitaba kadar ben de bilmiyordum. Hollywood'da şöhretli ve kalabalık bir ailenin içine doğmasıyla başlayan macerası okumaya değer çünkü Hollywood'daki kariyeri kadar Frank Sinatra ile yaptığı evlilik, Salvador Dali ile olan dostluğu ve birçok efsaneyle olan ilişkisi okuyucuyu sürekli şaşırtıyor. Bu efsanelerden biri de Woody Allen. Farrow, Allen ile 12 yıllık bir birliktelik sürdürüyor ve çiftin 1'i biyolojik 3 çocuğu oluyor. Bu ilişki Allen'a karşı çocuk istismarı suçlamaları ve Allen'ın Farrow'un üvey kızı Soon-Yi ile birlikte olması üzerine gürültülü şekilde bitiyor. Kitap bir noktada Allen'ın gücü karşısında sesini yeterince duyuramamış, güveni sarsılmış ve incinmiş bir kadının, kimi evlatlık kimi öz 14 çocuk sahibi bir annenin, en mahrem anlarını kameralarla yaşamış bir ünlünün kendini anlatma çabasına dönüşüyor.

Fotoğraf kısmı zayıf ama Woody Allen'a karşı verdiği vesayet savaşının sonucunu belgeleyen mahkeme kararı kitabın sonunda verilmiş. Hukuki bir metinden çok bir köşe yazısına benzediğinden mahkeme kararını okumak ilginç.

Mia Farrow'un kariyerinin en önemli filmlerinden,
 Polanski filmi "Rosemary's Baby"


Not 1: Bu kitaptan sonra Woody Allen denince aklınıza yönetmenden çok bir tacizci gelebilir.
Not 2: Farrow ve Allen'ın oğlu Ronan Farrow, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın gençlik konularındaki danışmanı olarak çalışıyormuş. Bu da böyle bir bağlantı olsun :)

Bkz: Hayatın Kurgusu: 2- Biyografiler
       Hayatın Kurgusu: 3- Günceler