gerçek hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerçek hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Baba Evi, Avare Yıllar ve Orhan Kemal Müzesi



Mehmet Raşit Öğütçü nam-ı diğer Orhan Kemal ile Nazım Hikmet'in yolu mapusta kesişmiş. Orhan Kemal şiirlerini Nazım Hikmet'e okur o da pek beğenmezmiş. Nazım Hikmet bir gün Orhan Kemal'in bir öyküsünü dinlemiş ve şiirle uğraşmamasını mutlaka öykü yazmasını tavsiye etmiş. Orhan Kemal'in şiirlerini okumadım Nazım şiir meselesinde ne kadar haklıydı bir şey diyemem ama öykü anlatma konusunda Nazım haklıymış. Orhan Kemal iyi ki yazmış. Neden bu yaşıma kadar Orhan Kemal okumamıştım, neden kimse beni bu yüzden kınamamıştı bilmiyorum.

Orhan Kemal'i seven bir arkadaşımın övgüleri kulağımın bir köşesinde kalmış; artık bir romanını okuyayım dedim. Hem edebiyatını hem de onu tanımak için otobiyokgrafik romanlarından oluşan Avare Yıllar serisinin güzel olacağını düşündüm. Yazarın çocukluk yıllarını anlatan Baba Evi ve aynı baskıda yer alan, yazarın gençlik yıllarını anlatan Avare Yıllar romanlarını okudum. Küçük Adamın Romanı serisinin üçüncü kitabı Cemile'yi hemen listeye ekledim.

Baba Evi


Baba Evi Orhan Kemal'in Adana'da geçen çocukluk ve ilk ergenlik yıllarını anlatıyor. Önemli ve sert bir babanın ve merhametli bir ananın oğlu olan Orhan Kemal çiftlik hayatının keyfini sürerek başlıyor hayata. Babasından da az çekmiyor. Babasının siyasi faaliyetleri artık Türkiye'de barınma imkanı kalmayınca aile Lübnan'a göçüyor. Böylece hasretlik, yabancılık başlıyor. Zamanla aile elindekini avucundakini tüketiyor, yavaş yavaş fakirliği de aşan bir yokluk içine düşüyor. Önemli adamın çiftliklerde yetişen bey oğlu olmaktan, lokanta komiliğine boş gezenin boş kalfalığına kadar çeşitli hallere giriyor. En çok da top peşinde koşuyor Orhan Kemal.

Avare Yıllar


Avare Yıllar Orhan Kemal'in gençlik yıllarını, kendini bulma sancısını anlatıyor. Futbol peşinde koşarken fakirlkten, çaresizlikten, itilmişlikten bunalan ve Adana'ya dönerse eski günlere de dönebileceğini, daha da önemlisi babasının baskısından kurtulabileceğini uman Orhan Kemal zar zor Adana'ya dönüyor. O zamanlar edindiği güngörmüş bir arkadaşının söylediği gibi sorun kendisinde, zora gelememesinde, sebat edememesinde ama onun bunu anlamasına çok var. Önce ırgatığı beceremeyişini, işçiliğe cesaret edemeyişini görüyoruz sonra İstanbul'da şansını deniyor ama yine tutunamıyor. Fabrikada düşük ücretli bir memurluk ve daha önemlisi aşk küçük adamın hayatında yeni bir sayfa açıyor… Sanıyorum devamı Cemile'de.

İki romanda da yazarın diline bayıldım. Son derece doğal, akıcı diyaloglar beni hüzünlendirdi, güldürdü, sanki yanımda konuşuyorlarmış, seslerini duyuyormuşum gibi oldum. Güçlü anlatımıyla Orhan Kemal Adana'nın sıcağını da, aç bir midenin kazınmasını da, bir dükkanın arka bölümünde içilen şarabın mahmurluğunu da yaşattı. Anlattıkları zaten kendi başından geçen veya tanık olduğu, insancıllığı ve gözlem gücüyle kavradığı şeyler. O yüzden romanlarda kısalığından ve sade anlatımından beklenmeyecek bir derinlik ve doku vardı.

İşte bahsettiğim palto.
Kaynak: www.orhankemal.org

Orhan Kemal Müzesi


Bunun üzerine yapılacak en güzel şey Cihangir'deki Orhan Kemal Müzesi'ne gitmekti. Taksim'den yürüyerek 10 dakikada varabileceğiniz müze aslında 2 odalı küçük bir sergi. İlk bölümde fotoğraflar, Orhan Kemal'in romanları, bazı yaşızmaları ve özel eşyaları var. Bu odada göredüğüm fotoğraflar bana bunlar nasıl ortamlar dedirtti. Bir karede Haldun Taner diğerinde Halit Kıvanç  bir başkasında Nazım Hikmet. Nazım Hikmet'in hapisten Orhan Kemal'e yazdığı mektupla Orhan Kemal'in eşine yazdığı mektubu okumak çok güzeldi. İkinci oda ise yatak ve çalışma odası olarak tanzim edilmiş, Orhan Kemal'in meşhur paltolarına, kitaplığına, daktilosuna, plaklarına ve pek çok özel eşyasına ev sahipliği yapan bir oda. Burada da Orhan Kemal neler okumuş, el yazısı nasılmış, siyah-beyaz foroğraflarda gri görünen paltosu balıksırtı desenliymiş diye diye dolaştım. Yazdıklarıyla benim için zaten bir isim değil bir insan olan Orhan Kemal'in artık kanlı canlı bir adam olduğunu söyleyebilirim.

Baba Evi ve Avare Yılları okumuş olmak müzenin benim için anlamını kat kat artırdı. Keşke Cemile'yi de okumuş olsaydım dedim. Şimdi Cemile'yi okumak daha da zevkli olacak. Eğer Orhan Kemal'i okuyup sevdiyseniz müzeyi ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Eğer müzeyi gezmeye niyetliyseniz Orhan Kemal'in hayatını şöyle bir araştırmanızı veya Küçük Adamın Romanı serisini okumanızı daha şiddetli tavsiye ederim. Ben makinamı yanıma almayı unutmuştum ama fotoğraf çekmek serbest. Müracaat müzenin alt katında bulunan İkbal Kahvesi ve Kitabevi'ne, giriş 5 lira.

22 Haziran 2014 Pazar

Son Sultan Ahmet Ertegün ve Rock'n Roll'un Yükselişi


Baştan uyarıyorum bu yazı çok sert olacak. Hayata karşı duyduğım öfkeyi bu kitaba patlatacağım. Hunharca, empatiyle filan uğraşmadan, çat çaaat eleştireceğim. Bence yazıyı sonuna kadar okursanız siz de bana hak vereceksiniz.

Kitabımız Robert Greenfield tarafından kaleme alınmış olan Ahmet Ertegün biyografisi: Son Sultan Ahmet Ertegün ve Rock'n Roll'un Yükselişi. Gerçek hikayelere ve hayat öykülerine olan ilgim yüzünden bu kitap elime geçince çok sevindim. Burada bahsettiğimiz hayat da öyle böyle değil eğlence ve müzik dünyasının efsanelerini yaratan efsanenin hayatı. Hal böyle olunca hemen okumaya başladım. Kitap 500 küsür sayfa olsa da okumam ayları aldı. Çünkü bu kitap olmamış (Aha başlıyor…).

Aylarca bitiremedim ve zevk almadım çünkü ne okuduğumu anlamadım. Bir kitabın her sayfasında düşük cümle, her sayfasında anlatım bozukluğu olabilir mi? Bir lise bahçesine gidip ''Ahmet açık renk takım elbise ve kravat takmıştı'' cümlesindeki anlatım bozukluğunu sorsam yüzde elli doğru cevap alırım. Peki bir kişinin ifadesi aktarılırken İngilizcedeki noktalama işaretleriyle tümce dizilişini aynen kullanmak nedir? Kimin ne dediği belli olmadığı, gibi kelimenin tam anlamıyla anlamadım paragraflar oldu bu yüzden.

Zaten çevirisi bence çok sıkıntılı. Örnek veriyorum: Ertegün'ün yakın arkadaşlarından biri de Henry Kissinger. Kissinger kitapta devlet bakanı diye geçiyor. Çünkü kitabın aslında 'secretary of state' diyor. Yanlış tabi, Diplomasi diye tuğla gibi kitabı olan, ABD dış politikası tarihine damga vurmuş adamın titrini devlet sekreteri (!?) olarak çevirmek gerekirdi. Dışişleri Bakanı ise olabilecek en yanlış tarcih olurdu.

Tüm bu güzellikler bir de uçsuz bucaksız yazım hatalarıyla süslenmiş. MS Office Word'ün yazım denetim eklentisine güvenerek oluşturulan metinlerde elma ağacı yerine alma ağacı yazılıp gözden kaçırıldığı oluyor. Bu kitapta ise bu bile yok. Direk ''… listelerde Nash'ın 'Teach Your Childern2 şarkısını geride bıraktı'' (s. 317) yazılmış ve kimse düzeltmemiş. Bir değil beş değil. Ortalama her sayfa da bir yazım hatası vardır, eder 400 imla hatası… Oku okuyabilirsen.

Bütün bunların sebebi kitabı çeviren ve yayına hazırlayan ekip olmayabilir, belki de orjinal metin kötüdür. Elbette ben bunu aslını okumadan söyleyemem ama bir cümle yazarı da kitabın aslını da gözümden düşürmeye yetti. İşte o klişelerden cahilliklere koşan epik cümle:
''Bodrumda her gün, ''ekmek, bal, gül reçeli, yoğurt, taze incir, kayısı ve şeftaliden oluşan kahvaltıyla'' başlıyordu. Hala deve sürülerinin ana caddede serbestçe dolaştığı kent merkezine gazete almak için yapılan kısa bir gezinti sonrasında, Ahmet, Mica ve konukları, sipariş üzerine bir gecede gömlek ve panyolon diken terzilere giderler, kilimler ve toplarla pamuklu kumaş satın alırlardı.'' (s. 482)
Şimdi gel de kitapta yazan diğer detayların gerçek olduğuna, yazarın hayal dünyasının ürünü olmadığına inan.

Kitap hakkında Ertegün'ün karakterini yansıtan daha çok anektod olsa daha az teknik bilgi olsa tercih ederdim, jaz sevenler mutlaka okusun, kitap okurken bir de CD yapıp onu dinlemek lazım filan demek isterdim ama bunlara sıra gelemedi. İnsanlar bir kitaba 25 lira verip daha da önemlisi haftalarını ayırıp kitabı okuyorsa kitapta kötü çeviri ve imla hatalarından daha fazlasını bulmalılar. Ahmet Ertegün bu kitabı görse emeği geçenleri tefe koyardı herhalde. Siz de Ertegün'ün hayatını merak ediyorsanız başka bir kitaptan okuyun, okuma zevkinize yazık olmasın.

29 Mart 2014 Cumartesi

İrlanda'da Çocuk Olmak

İrlanda'nın meşhur olan şeylerinden biri, İrlandalıların hoşuna gitmese de, fakirliğidir. Osmanlı Devleti'nin İrlanda'ya gemiyle yardım gönderdiği hikayesinden, açlık sırasında patatesten başka bir şey yenemediğine kadar pek çok öykü anlatılır. Bu yazıda da ortak noktaları fakirlik, İrlanda ve çocukluk olan iki gerçek öyküden bahsedeceğim.

Angela's Ashes (Angela'nın Külleri) - Frank McCourt


Angela's Ashes (Angela'nın Külleri) şöyle başlıyor:

''When I look back on my childhood I wonder how I survived at all. It was, of course, a miserable childhood: the happy childhood is hardly worth your while. Worse than the ordinary miserable childhood is the miserable Irish childhood, and worse yet is the miserable Irish Catholic childhood.'' *

Gerçekten de Frankie'nin anılarında fakirlikten de öte yokluktan ve bu yokluğu süsleyen İrlandalılık ile dindarlıktan başka bir şey yok. Süt yerine suya katıp bebeğe vermek için şeker yok, Guiness var. Gece altına girilecek yorgan yok, vaftiz kıyafeti var. İki ay hastane yatağında kaldığı için yürüyemeyen çocuğu eve götürecek otobüs parası yok, iyileşsin diye her gün  dua eden sınıf arkadaşları var. Gece aydınlanmak için bırakın elektiriği, gaz lambasında gaz bile yok, kilisede günahlar affolunsun diye bir kuruşa mum yakmak var. Rutubetli, köhne evlerdeki aç insanları ısıtacak güneş yok, Shannon ırmağının öldüren nemi ve buruk İrlanda şarkıları var.

Anlatılanlar genel olarak "para var, imkan var, huzur var" değişini doğrularken satır aralarında anlıyorsunuz ki, para olmadan ahlak bile olmuyor, olamıyor. İngilizler ve İngiltere'nin İrlandalılar açısından ne demek olduğu, dinin fakirlerin tek avuntusu olduğu, ekonomik sınıfların başta kilise olmak üzere her kapıda ayrımcılık nedeni olduğu da kitaptan okunuyor.

Baş döndürücü bir olay kurgusu, sizi merakta bırakacak gizemler, hayran olunacak kahramanlar, nefret edilecek düşmanlar yok bu kitapta. Kitabı okunur kılan en önemli şey Frank McCourt'un anlatımı. İrlanda ağzını yazım diline de yansıtan yazar, diyaloglar için de paragraflar kullanmış. En önemlisi de bir çocuğun gözünden anlatabilmiş olanları.Yazarın kurgulayarak, boşlukları doldurarak anlatığı anılarına çocuğun kendine has kaygıları ve neşesi hakim. Yazarın ustaca anlatımıyla bu neşe ve kaygılar Frankie büyüdükçe yavaş yavaş değişiyor. Frankie koyu dindarlığın verdiği suçluluk duygusuyla, kalp kırıklığıyla, gelecek hayalleriyle tanışıyor.

Bu derece bir fakirlik bana Knut Hamsun'un Açlık kitabını hatırlattı. Sol Ayağım'da anlatılanlarla birbirini tamamladığını da düşünüyorum. 

Soldan sağa: Frank, kardeşleri Alphie, Michael, Malachy
Kaynak: http://www.independent.ie
Paris'teki Shakespeare & Co.'nun önündeki sepetten 2 avroya almıştım. O günden sonra bir-iki ay rafta bekledi ama bir o kadar zamanı da elimde oradan oraya sürünerek geçirdi. Benimle dört şehir dolaşan kitabın anlatımı onu okumaya devam etmemi sağlayan tek şey oldu. Kitap okurken sıkmıyordu ama kapağını kapattığım anda da yeniden elime almak için hiçbir istek uyandırmıyordu. Yokluğun ve çaresizliğin verdiği kasvetle birleşince çok insanın bu kitabı yarıda bıraktığını tahmin ediyorum. 

Yüreğim kaldırır, güzel bir üslup olduktan sonra müthiş sürükleyici olması da gerekmez diyenler  bu 1996 Pulitzer Ödüllü kitaba buyursun. Buyuranlar da mümkünse aslında okuyup İrlanda argosunun ve aksanının tadına baksın. Çok beğenenler 1999 yapımı filmiyle ve Frankie'nin gençliğinin anlatan Umuda Doğru ('Tis) ile devam etsin.

Sol Ayağım - Christy Brown


Bu kitabı çok duymuş, gerçek hikayelere olan merakım nedeniyle hep okumak istemiş ama okuyamamıştım. Sonra Tunalı'da kurulan kütüphanede görünce birkaç gün içinde okuyup bitirdim. 

Bu kitabı okumak bile aslında bir deneyim. Çünkü bu kelimeler, bırakın kitap yazmayı, adını söylemeyi becermesi bile beklenmeyen birine ait. Beyin felci nedeniyle bitkiden farksız bir bebekken annesinin inancı ve sevgisiyle tek tutan yeri olan sol ayağıyla kitap yazmaya kadar işi vardıran Christy Brown'un öyküsü bu. Kitap hakkında setaylı bir yazıyı Mor Kitaplık'ta yazmıştım. O yüzden burada sadece yazarın azminin ve ürkütücü derecedeki samimiyetinin çok etkileyici olduğunu söylemekle yetineyim. Brown hayatını ne bir acılar denizi ne de bir kahramanlık öyküsü olarak sunmuş. İyisiyle kötüsüyle kendini anlatmış ve kendinden kötü durumdaki hastaları görünce avunduğunu, kızlarla flört eden erkekleri gördükçe kıskandığını, kederinden kendini öldürmeyi düşündüğünü söyleyecek kadar da dürüst davranmış.

Neyse benim esas bahsetmek istediğim yine fakirlik, yine çocukluk neşesi ve yine İrlanda. Bu sefer aile dirayetli ana-baba sayesinde açlık tehlikesiyle karşı karşıya değil ama bu Christy'nin tek seyahat aleti olan el arabasının kırılması durumunda tamir parasının bile bulunamadığı gerçeğini değiştirmiyor. Yukarıdaki kitapta olduğu gibi kalabalık kardeşler arasında kıskançlık, çekişme, sevgi, fedakarlık dolu bir bağ var. Yine şarkılar, yine hüzünler... 

Brown'un hikayesinde dindarlık McCourt'un kitabındaki kadar baskın değil. Bunda dini vecibelerden muaf bir engelli olmasının da payı olabilir. Yine de Christy'nin hacca gidişinden, aldığı yardımlarda kilisenin rolüne kadar pek çok yerde Katoliklik karşımıza çıkıyor. Ama iki kitap  arasındaki ortak en önemli özellik bence bir çocukluğa has neşe. Christy eksikliklerinin farkında bile olamayacak kadar masum bir çocukken diğerlerinden mutluluğunun hiçbir farkı yok. Onun da büyüdükçe algıları, kaygıları, mutluluk nedenleri değişiyor. Brown'un hayatı keşke hep çocuk kalsam denecek bir hayat, McCourt içinse büyümek kurtuluş için tek umut. Yine de ikisinden de yaşla birlikte giden neşe, yerine gelen kaygılar.

Kaynak: http://www.christybrown.info

McCourt'un anlatımı edebi açıdan bence çok daha başarılı, ama adını yazması bile mucize olan Christy Brown'u gayet etkileyici bir kitap yazdığı halde üslup açısından eleştirmek bana haksızlık gibi geliyor. Sol Ayağım'da sizi kolunuzdan tutup sürükleyecek olan şey, anlatım inceliği değil Brown'un mucizevi hayatı ve azmi olacak. Elbette filmi de var :)

İki kitabın başta düşünemediğim sonra da nasıl düşünemediğime şaşırdığım ortak noktası ise şu: dürüstlük, içtenlik. Günlük küçük utançlarınızı düşünün ve gerçekten travmatik anlarını tüm içtenlikleriyle anlatan bu iki adamın cesaretine bakın. İşte etkiletici olan bu.


* ''Dönüp çocukluğuma baktığımda nasıl hayatta kaldığıma şaşıyorum. Elbette sefil bir çocukluktu: mutlu bir çocukluk zaman ayırmanıza değmez. Sıradan sefil bir çocukluktan daha kötü olan sıradan sefil bir İralndalı çocukluktur, daha da kötüsü sefil Katolik İrlandalı çocukluktur.''

5 Şubat 2014 Çarşamba

Hamburg Barikatları

Hayatımda içtiğim en iyi bira ve gördüğüm en soğuk hava.
Bazı kitapları okumanız için kader ağlarını örer: Siz çok alakasız bir zamanda bir çok şeyin bir araya gelmesiyle bir şehre gitmeye karar verirsiniz. Çok önceden planlarınızı yapmaya başlarsınız. Gitmenize bir ay kala o şehirde protesto gösterileri başlar. Ülkenizde de yaz aylarnda gösteriler olduğu için bir anda çok ilgi görür bu olaylar. Sonra gezmeye gittiğiniz yerlerle ilgili  kitapları özellikle oradayken okumayı sevdiğinizden kitap araştırırsınız ve on yıllar önce aynı şehirde yaşanmış bir isyan hakkındaki kitaba rastlarsınız. Eh okumayıp da ne yapacaksınız?

Olaylar


Bu kitap 1923 yılında, Weimar Cumhuriyetinin yoksulluk, hiperenflasyon, adaletsizlik ve siyasal kutuplaşma ortamında yaşanan silahlı ayaklanmayı anlatıyor. Ayaklanma Komünist Parti tarafından örgütlenmiş ve başka şehirlerde de harekete geçilse de yoğunlukla Hamburg'da cereyan etmiş. Kitaba göre 60 saat, Wikipedia'ya göre birkaç saat içinde bastırılan isyan sırasında 26 karakol basılmış ve 17'sinden alınabilen silahlarla isyancılar silahlanmış. Çoğu isyancı olmayan vatandaşlar olmak üzere 100 kişi ölmüş. İsyan bastırıldıktan sonra binlerce insan tutuklanmış. 

Yazar


Larissa Reissner de bu isyan sırasında adanmış bir devrimci olarak oradaymış. Çatışmaktan ve çalışmaktan arta kalan zamanlarda Rusya'da çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan yazılar yazmış. Reissner, Polonya doğumlu olmasına rağmen babasının siyasi faaliyetleri nedeniyle Berlin'e kaçması sonucunda 1903-1907 yılları arasında Almanya'da yaşamış. Ekim Devrimi'nden sonraysa Saint Petersburg'a yerleşip Bolşevik Partisi'ne katılmış. Eğitim komitesinde çalışmış, Maxim Gorki'nin çıkardığı dergide yazmış, diplomatik görevle Afganistan'a gitmiş… Bütün bunları da 30 yıllık ömrüne sığdırmış.

1979, 1. baskı.

Kitap


Hamburg Barikatları beş-on sayfalık yazılardan oluşuyor. Kitap işçilerin ve siyasetin o dönemde içinde bulunduğu durumu anlatarak başlıyor. Açlıktan bir yaşına gelmeden öleceği kesin olan bebekleri doğuran anneleri, sefaletten bebeklerini doğururken öleceğini bildiğinden bari babaları çocuklarını kucağına alabilsin diye evde doğurmak isteyen kadınları, ay başında aldıkları para enflasyonla eriyip ayın onunda ekmek almaya yetmez hale gelen işçileri, yorgunluğu, bezginliği anlatıyor. Sonra isyanın başlangıcı ve gelişimini anlatıyor, Hamburg, Barmbeck (ayaklanmanın en güçlü olduğu yer), Schiffbek ve Hamm'daki çatışmayı portrelerle birlikte aktarıyor. Bu yazılarda ve son yazısında isyanın bastırılışına ve bıraktığı etkiye değiniyor.

Yazarın devrimci düşüncelerinin coşkusunu paylaşan bugün az insan vardır. Belki Reissner de bugün yaşasa başka düşünceleri olurdu. Her neyse, sonuçta onun silahlı bir devrimle komünizmin gelmesinin tek ve kaçınılmaz kurtuluş olduğunu fikrine takılıp kalırsanız kitabı hiç beğenmeyebilirsiniz. Ben kitabı insanların devlet gücüne ve adaletsizliğe karşı verdikleri bir mücadelenin birinci ağızdan anlatımı olarak okudum. Yazarın tutkulu, güzel benzetmeler ve betimlemelerle dolu anlatımının tadını çıkardım.

Peki 90 yıl önceki bu ayaklanmanın öyküsünden ne anladım? Bazı şeyler hiç değişemiş. Mesela masumların polis kurşunuyla öldürülmesi, mesela cadı avları, mesela çifte standart. Bazı şeyler biraz değişmiş ama yeterince değil. Mesela (Almanya'da) açlık, sefalet. Yazarın özellikle kadınların 'kahramanlığını', çocukların açlıktan okulda bayıldığını ve hatta öldüğünü, küçük-burjuvanın küçük dünyasındaki mutluluğunu anlattığı bölümlerden etkilendim. Silahlı çatışmaların anlatıldığı ve şiddetin kutsandığı bölümlerse pek bana göre değildi. Eğreti bulduğum tek nokta isyanın bastırılmasının bir yenilgi olmadığını, militanların kimsenin zarar görmemesi için geri çekildiğini, psikolojik bir zafer kazanıldığını  telkin ettiği satırlar oldu.

Rote Flora

Hamburg ve Son Olaylar


Malumunuz 2013'ün son haftalarında Hamburg'da protestolar, direniş olayları yaşandı. Bu olaylar hakkında pek bilgim yok. Orada yaşayan arkadaşımın söylediği yukarıda gördüğünüz Rote Flora zamanında işgal edilmiş, 80'lerden bu yana da kültür merkezi olarak kullanılmış, evsizler filan da orada kalıyormuş.  Binanın sahibi artık binanın boşaltılmasını istiyormuş, mahkeme de bu yönde karar vermiş fakat insanlar buna direnmiş, zaten bir süredir özellikle göçmenlere karşı polisin tutumu da beğenilmiyormuş, sonra protestolar, vs... Biz gittiğimizde ortam sütlimandı, tehlike bölgesi ilan edilen sokaklarda da gezdik, her şey çok normaldi. Acaba dedik o anda göremediğimiz polisler göstericileri dayaktan geçirmiş, ortamı gaza, suya, copa boğmuştu da ortam öyle mi durulmuştu. Polis her yerde polis tabi ama öyle dayak filan yokmuş.

Peki bütün bunların Hamburg'da olması tesadüf mü? Almanya'nın en liberal şehri diye biliniyor. Göçmeni, yabancısı çok. Haliyle ötekine bir karşı hoşgörü mevcut. Son zamanlarda ekonomik liderliğini Berlin'e kaptırsa da sanaiyisiyle, limanıyla canlı bir ekonomisi var. Güçlü bir sol damar var, direniş geçmişi var. Daha önce Almanya'nın başka kentlerinde bulunmuş ve hep Almanya'da bir Türk olmanın korkunç olduğunu düşünmüştüm. Frankfurt'ta İngilizce menü istediğim garson Almanca bilmiyorum diye bana kırmızı kaplı İngilizce menüyü ''Al sana kırmızı kart'' diye vermiş, trende yaşlı bir kadın Alman arkadaşıma ayaklarını koltuğa dayadı diye bağırmıştı. Hamburg'da ise yarın sabah taksi nasıl buluruz diye sorduğumuz garson seferber oldu, bizi havaalanına götürecek taksiyi bizim yerimize ayarlayıp iyi yolculuklar diledi, bir bardaysa mekan sahibi getirdiği yüklü hesaba ''Çüş'' diyerek takıldı. Herkes nazik ve güler yüzlüydü.

Yani Hamburg'u anlamamda Hamburg Barikatları'nın büyük katkısı oldu. Hamburg Barikatları'nı anlamamda da Hamburg'ta gördüğüm tavrın katkısı müthişti. İmkanınız varsa sıcak aylarda gidip gezin gezerken de bu kitabı okuyun. Tavsiyemdir.

17 Kasım 2013 Pazar

Paris, Hemingway ve İki Kitap

Herkes yapar mı bilmem, ben şehir dışına çıkarken gideceğim şehirde geçen bir roman, orayla ilgili bir kitap veya o şehirle özdeşleşmiş birinin hayatını okumaya bayılırım. Paris'teki Eş de çok önceleri görüp beğendiğim ama sonra okumadığım bir kitaptı. Paris arifesi yeniden bu kitabı fark edince pek sevindim çünkü Paris'teki Eş Ernest Hemingway'in ilk eşi Hadley Richardson'ı ve Hemingway çiftinin evliliği ile Paris'teki hayatlarını anlatıyor. Elbette Ernest Hemigway'in yazarlık kariyerinin başındaki mücadelesi ve kişiliği de geniş yer alıyor kitapta. Yani hem Paris'te geçen bir roman, hem de Hemingwaylerin hayatı, daha ne isterim?

Paris'teki Eş Hadley ile Ernest'in tanıştığı gece ile başlıyor. Evlendikten kısa bir süre sonra Paris'e taşındıkları için kitabın neredeyse tamamı Paris'te geçiyor. Çiftin ayrılıp ABD'ye dönmesine kadar devam ediyor. Romanın kapsadığı dönem sadece dört kez evlenen Ernest Hemingway'in ilk eşiyle yaşadıklarını anlatması açısından değil, bir yazar olarak kendini kabul ettirmesi ve ilk eserini yayınlatması mücadelesini de içermesi açısından ilgi çekici. 

Hemingway'in hayat hikayesine hakim olanlar kitapta elbette büyük sürprizler bulamayacaklar. Benim gibi Hemingway'in savaş muhabirliği yapmış, I. Dünya Savaşı ve İspanya iç savaşına katılmış, maço ve çapkın bir doğa adamı olduğu dışında bir şey bilmeyenler için ise heyecanlı bir hikaye. Her şeyden önce tutkulu bir hikaye. Hadley'in tutkusu Ernest, Ernest'in tutkusu ise edebiyat. Ernest de Hadley'i seviyor aslında, Hadley ise kendinden sekiz yaş küçük bu macera sever adamda şüphesiz o yaşına kadar ıskaladığı hayatı, kendine biçilmiş sıkıcı yaşamdan kaçış imkanını buluyor. 

Fedakarlık, hırs, gözyaşı, eğlence, kıskançlık, bencillik, lüks ve yokluk... Hepsinin yaşandığı evliliği yazar Paula McLain Hadley'in ağzından anlatıyor. Nadiren de anlatıcının kim olduğunu içeriğinden anladığımız kısa bölümlere yer veriyor. Hadley'in anlayışlı ve şefkatli tarafını anlatıma da yansıtarak sevdiği sevmediği herkesi iyi ve kötü taraflarıyla sunuyor. Bu tarz ve aradaki kısa bölümler karakterlerin karikatürleşmeden yeniden hayat bulmasını sağlıyor. Böylece benim önceden antipatik bulduğum Ernest'e karşı en azından bir acıma ve anlayış geliştirmeme de neden oldu bile diyebilirim.

Anlatım akıcı, bazen detaylara yer verse de okutuyor kendini. Öykü zaten belli ama ben yazarın da kurgularken fena iş çıkarmadığını düşünüyorum. Okuduğunuz en güzel romanlardan biri olmayabilir ama özellikle Paris'te kitapta bahsedilen caddelerden geçip o kafelerde otururken okumak, özellikle de edebiyat sever biri için harika bir deneyim.

McLain, Hemingwaylerin Paris hayatını birçok kaynaktan derleyip romanlaştırmış, hatta kitabın sonuna bir kaynakça ve son söz eklemiş. Dilerseniz buradan devamla ister Ernest veya Hadley'in hayatı hakkında yeni kitaplara, ister Ernest'ın o dönemde yazdığı yaşadıklarından izler taşıyan romanlara ulaşabilirsiniz.

Hadley, Jake (nam-ı diğer Bumby), Ernest.
Aralık 1925
Kaynak: wikipeadia.com

*   *   *

Nitekim ben de hızımı alamayıp Hemingway'in ilk romanıyla devam ettim okumama. Fiesta: The Sun Also Rises (Güneş de Doğar) roman Paris'teki Eş'te de uzun uzun anlatılan ve çiftin ilişkisinde önemli bir dönemeci imleyen bir tatilden esinlenilerek yazılmış. Romanın anlatıcısı ve baş karakterlerinden biri olan Jake Barnes aslında yazarın kendisi. Savaş arkadaşı delikanlı Bill Gorton ve sıradan ve sıkıcı Robert Cohn ile Panplona'daki şenliğe katılıp yapılacak boğa güreşlerini izlemeye karar veriyor. Jake dahil herkesin hastası olduğu Leydi Bret Ashley ve nişanlısı içkici Michael Campell'ın da onlara katılmasıyla olaylar gelişiyor. Sonrası kısa cümleler... Paris'i, balık avlama gezisini ve boğa güreşlerini anlatan doğa dolu sayfalar. Savaşın yıprattığı kayıp ruhlar, bohem bir hayat, içki, neşe, depresyon, içki, içki...

Paris ziyareti üzerine hele de Paris'teki Eş'te (olabildiğince) işin gerçeğini okuduktan sonra roman ayrı bir tat veriyor. Örneğin matadorun öldürdüğü boğanın kulağını beğendiği kadına göndermesi merasiminin aslında Headley'in başına geldiğini, başkahramanın iktidarsız olmasının belki de Ernest'ın evli olduğu için kendini eli kolu bağlanmış hissetmesine yorulabileceğini bilerek okuyorsunuz.

Kitap, Hemingway'in buzdağı da denen 'bırak eylemler kendisini anlatsın, sadece gerekli olanlar kalsın, gerisini sil at' felsefesinin sonucu kısa cümleli net anlatımının da tipik bir örneği. Diğer yandan Hemingway'le aynı şeyleri gerekli bulmuyorsanız romanın sokak adları, kahramanların yemek saatleri gibi gereksiz detaylarla dolu olduğunu düşünebilirsiniz.

Kurgunun yaşanmış bir olaya dayanması olayın çok da enteresan olduğunu düşündürmesin size. Anlatmakta usta olduğu kayıp nesli simgeleyen klasik bir öykü olsa da herkesi doyurmayabilir. Sürekli bir şeyler olmasını, çarpıcı bir şeylerin gelişmesini beklerken kendinizi kitabın sonuna gelmiş bulabilirsiniz. Ben çok zevk alsam da kitabın bu tarafını da görmezden gelemem. Bu özelliğiyle büyük yazarın büyük romanlarından önceki bir alıştırması izlenimi veriyor.

Yine de yazarın hayatından bir kesit, bir gezi/anı kitabı değerlendirilerek yazarın özgün üslubunun tadına varılabilir. Anlatımı benim için ilginç kılan, dönemin sokak ağzını da romana yansıtmış olması. Bu başta anlamayı zorlaştırsa da 'chap' (panpa, eleman), 'start' (yola çıkmak, gitmek), 'tight' (sarhoş, kafası kıyak), 'rot/rotten'(çok kötü, berbat) gibi kelimelerin anlamını çözdükçe okumak keyifleniyor. Yalnız yazar bol bol Fransızca ve İspanyolca kelime kullanmış. Kitapta bunlara bir dip not bile verilmediğinden kayıplar oluşuyor. Keşke bunları bilmediğimizi yayınevi de kabul edebilseydi.
Soldan sağa: Ernest (Jake), Harold Loeb (Robert), Lady Duff Twysden (Bret),
Hadley (romanda yok), Donald Steward, Pat  Guthrie (Mike)
Bill bu fotoğrafta yok.
1925, Pamplona
Kaynak: wikipedia.com

İki kitabı da gönül rahatlığıyla önerebilirim. İkisini birlikte okumanız iki kattan fazla zevk verirken bir de kitapta bahsedilen yerlere aşinaysanız, hele de hal-i hazırda oralardaysanız, fevkalade keyifle okuyacağınızı düşünüyorum.

16 Temmuz 2013 Salı

Adı: Aylin

Gerçek öyküleri, ilginç hayatları okumayı ne çok seviyorum! Ayşe Kulin gibi popüler bir yazarı okumamışlığımı da onun en ünlü ve gerçek romanıyla sonlandırayım dedim. Bunu dedikten sonra üstünden yıl geçti. En sonunda Kuğulu Parkı'nda direnişçiler tarafından kurulan kitaplıkta görünce hemen aldım. (Sol Ayağım'ı da bu sayede okudum, iki kitabı da bitirince kitaplığa geri bıraktım.)

Adı: Aylin yanlış çıkarımda bulunmadıysam Ayşe Kulin'in akrabası Aylin Devrimel'in maceralı hayatını anlatıyor. Aslında Aylin'in hayat öyküsünden ziyade onun kişiliğini, ruhunu anlatıyor. Zira kendi kendisinin kölesi, başka da hiçbir şeye boyun eğmeyen bir kadın bu. Dedeleri padişaha vezirlik yapmış, kolejlerde okuyup yazlarını Boğaz'daki yayılarda geçirmiş bir kadın. Acayip hatalar yapmış, sonra dönmüş takdir edilesi başarılar kazanmış, sevmiş sevilmiş, kırmış kırılmış bir kadın.

Kulin'in de anlatımı son derece akıcı, derli toplu. Aylin'i, ailesini ve arkadaşlarını yakından tanıması, roman için yaptığı çalışmalarda bu yakınlıkla bilgi toplaması romanın Aylin'in kişiliğini böyle güçlü bir şekilde yansıtmasına, olayları bu kadar akıcı ve düzenli anlatmasına büyük katkı yapmıştır kanaatindeyim.

Diğer yandan yazarın öykünün içine bu derece girmesi sanki bazı şeyleri de gözden kaçırmasına neden olmuş. Özellikle 100. sayfa civarında aniden Tayibe diye birinden ve ablası Nilüfer'in başına gelen kazadan bahsedilirken ben herhalde iki üç sayfa atladım, baskı hatası olmuş arada birkaç sayfa gitmiş diye düşündüm. Yazar Aylin'i hiç tanımayan bizim, olanlardan habersiz olduğumuzu unutmuş gibi. Aylin'in annesi gibi olan ablasının ölümden dönmesinden bahsedilmemesi bana garip geldi.

Dilde de bir özensizlik var sanki. Aylin'in hayatının çoğu ABD'de geçtiğinden birçok kurum adı da İngilizce yazılmış ama ben bunu da özensizlik gibi algıladım. Bence okulsa okul, klinikse klinik, okuyucu İngilizce bilmek veya cümlenin gelişinden tahmin etmek zorunda kalmamalı, yazar bunları Türkçe ifade etmeli. Ayrıca Dallas'taki JR'ı Jear diye yazmak komik. Profesyonel bir yazarın kitabında ise "olabilemez", "evraklar"*, "kordiplomatik ve sefaretler"** gibi ifadeler de yer almamalı.

Peki kitap benim damağımda nasıl bir tat bıraktı?

Öncelikle ağzım yüzüm burjuvalık içinde kaldı. İçimden hafif bir beyaz Türk hoşnutsuzluğu kabardığını hissettim. Ee, şimdi benim için lüks sayılan şeyler bundan 50 yıl önce Aylin için sıradanmış, onu gördüm. Tamam o da biraz para sıkıntısı çekmiş bazen ama doğuştan hayatlarımızın farklı kalibrelerde olduğu belli. Paradan da önemlisi bir imkanlar ve güçlü bağlantılar cumhuriyetinin içine doğmak ne güzel.

Bir de yazar Aylin'in ne müthiş biri olduğunu sayıklayıp dururken ben çoğunlukla tatminsiz, mutsuz, huzursuz bir kadın gördüm orada. Üstelik bunca varlığa, güçlü aileye, geniş imkanlara, mutlu çocukluğa rağmen... Yazar ne kadar Aylin'i hiç eleştirmeksizin güzellese de ben ne Aylin gibi olmayı ne de Aylin gibi bir kardeşimin olmasını isterim. Belki yazar da Aylin'i güzelliklerden oluşma bir varlık yerine artı ve eksileriyle gerçek bir insan gibi anlatabilseydi onu tatminsizliğine de burjuvalığına da daha kolay alışırdım, kitaptan daha çok etkilenirdim, hatta onu doğallığıyla olduğu gibi severdim.

Son olarak; Aylin çok garip bir şekilde öldü ve öldüğüyle de kaldı. Sonra soruşturma oldu mu, nasıl öldüğüyle ilgili teoriler neler hiç bilmiyoruz. Yazar akrabası olduğu için sadece onun hatırasına odaklanmış her halde ama iyi bir biyografın bence bunu atlamaması lazımdı.

Tüm bu nedenlerle kitaba beş pekiyi veremesem de gerçek bir öykü okumanın heyecanyla kitapla arkadaşça ayrıldık. Siz de kolayca okuyup kendinizi kaptıracağınız bir öykü arıyorsanız doğru kitaptasınız.



* Evrak, Arapça sayfa demek olan varak kelimesinin çoğulu zaten. (http://m.nisanyansozluk.com/?k=evrak )
** İki kelimenin anlamı hemen hemen aynı.

Not: Gerçek hikayeler seviyorsanız Hayatın Kurgusu'na bir bakın.

14 Mayıs 2013 Salı

Hayatın Kurgusu: 4- Gerçek Hikayeler

İnsanoğlunun yaratıcılığı, hayal gücü çok etkileyici ama hayatın kendisi kadar değil. Hayat bazen öyle hikayeler kurguluyor ki yazarların onları üslubunca anlatmaktan başka çaresi olmuyor. Otobiyografiler, biyografiler, günlükler güzel ama hem yazarların sanatlarını daha özgürce kullandıkları hem de hayatın kurgusunu barındıran gerçek öyküler bambaşka. İşte size mücadele ve macera dolu üç örnek:

Kelt Rüyası - Mario Vargas Llosa


Mario Vargas Llosa'yı ('yosa' diye okunur) edebiyat sevenler zaten biliyordu. 2010 yılınd Nobel Edebiyat Ödülü'yle birlikte ülkemizde de tanınırlığı arttı. Ödülü aldığı yıl yayımlanan romanı Kelt Rüyası İrlandalı Roger Casement'in mücadelesini anlatıyor.

Roger Casement dünyayı tanımak isteyen cesur bir genç olarak 1903 yılında Afrika'ya gidiyor. Orada çalışıp Amazonların derinlerine seyahat ederken kauçuk ticareti için Kongoluların köle edilip öldürülmesini, uğradıkları işkenceyi ve çaresizliklerini kabullenemiyor. Bu düzenin yıkılması için çoğu zaman tek başına insan üstü bir iradeyle çaba harcıyor. Sonra benzer bir mücadeleyi yazarın memleketi Peru'daki Putumayo yerlileri için de veriyor. Casement tüm bu kölelik karşıtı çalışmalarının olgunluk döneminde kendini hiç hissetmediği kadar İrlandalı hissetmeye ve aslında İngiliz yönetmi altındaki İrlandalıların, Belçika yönetimi altındaki Kongolulardan pek farklı olmadığını düşünmeye başlıyor. Son görev olarak İrlandalıları özgürleştirmeye kendini adıyor. 

Sanmayın ki bu Kelt Rüyası Casament'in kahramanlıklarına bir övgü romanı. Ezilenleri böylesine canla başla koruyan biri için övgüden başka ne yazılabilir ki diye de düşünebilirsiniz fakat roman anlattığım onurlu mücadelenin hikayesi kadar bir insan olarak Casament'i anlatıyor. Casament bir açıdan kahraman olsa da uzun bir dönem boyunca sadece 'vatan haini' ve 'sapık homoseksüel' diye bilinmiş biri. Llosa, Casament'in ikilemlerle, çelişkilerle, sırlarla dolu özel hayatını da anlatıyor. Bunu yaparken de Casament'in diğer yüzünün gizemini, doğallığını tam dozunda vermiş bence. Şİmdi bunu söze pek dökemiyorum ama okuyunca anlayacaksınız.

Roman Casament'in idam cezasının temyiziyle başlıyor, yani sonu başından belli gibi. Bu benim gibi Casament'i hiç tanımayanlar için sürprizin bozulması etkisi yaratabilir. Özellikle uzun betimlemeler sırasında merak unsurunun da azalmasıyla motivasyonunu bozulabilir. Diğer yandan bir iki tıkla tüm hayat hikayesine ulaşabildiğiniz bir figür için kurgunun sondan başa doğru geri dönüşlerle inşa edilmiş olması hata sayılmaz. Hem Llosa'nın duygu yüklü anlatımı sömürgelerdeki ve Casament'in ruhundaki acıyı içinizde hissettirirken bir sayfa sonra ne olacağını bilmeniz önemini kaybedecek. Bir de çok şey öğreneceksiniz, acı ama önemli şeyler.

Ne Nedir - Dave Eggers


Ne Nedir bir Dinka efsanesi, tanrının insana verdiği yegane hediye "Ne". İşte böyle başlıyor insanın neden yaşıyorum, neden bunlar oluyor, hayat ne, ben neyim yolculuğu. Valentino Achak Deng'in öyküsü de bir yolculuk. Henüz altı yaşındayken yalın ayak iç savaş vahşetinden kaçan bir çocuğun öyküsü. Bu yüzlerce çocukla paylaşılan, aç susuz çöller aşılan, kurşunlara, aslanlara rağmen devam eden yürüyüş, kayıp çocukların bedenleri büyüse de yaralı ruhlarında hiç bitmeyen bir göç ve arayışa dönüşüyor. Sudan'dan Etiyopya'ya, oradan ABD'ye; suyun dereden taşındığı kulübelerden müteşekkil bir köyden Atlanta'nın yürüyen merdivenli binalarına, kablolu televizyona, süper markete...

Eggers da yukarıdaki romandaki gibi hikayenin sonunu en başta yazmış. Öykü çok sürükleyici olsa da yer yer bu bir handikap olmuş bence. Diğer taraftan son ile baş arasındaki gidip gelmeler okuyucunun zihnini tazeleyen hoş bir değişiklik de oluşturuyor. Eggers öyküyü anlatırken birinci tekil kişiyi kullanıyor ve sürekli kahramanımızın etrafında kahramanımıza yabancı veya düşman kim varsa ona sesleniyor. Kitap bir iç dökmeye, son sözde de ifade edildiği üzere bir "beni duyun" çağrısına dönüşüyor. Zaten kitabın sonuna doğru Eggers'ın kaleminden Deng'in aslında hep sizinle konuştuğunu seziyorsunuz. Anlatımda hayatı travmalarla şekillenmiş ve dramatik değişiklikler geçirmiş, her şeye rağmen naif ve affedici bir Afrikalı'nın sesini duymanız;   ancak böyle bir adamın kullanabileceği kelimelerin, cümlelerin satırlarda yer alması etkiyi daha da artırıyor. Deng'in sesinin okuyucuya bu kadar net geçmesi Eggers'ın başarısı. Fakat kimileri de bu başarıyı fazla bularak bu kitabın aslında Deng'in kendisi tarafından yazıldığını, beyaz ve bağlantıları olan bir adam olmadan yayınlanma ihtimali az olduğundan Eggers adıyla az bir değişiklikle yayımlandığını iddia etmişler. Bu konuda benim yorumum yok.

Yazar Eggers ve kayıp çocuk Valentino Deng,
okul inşaatında.
Son olarak sürükleyici, macera dolu ve duygulu bu roman için yüzeysel gibi görünse de bir okuyucu için maalesef önemli olan bir konuya değinmek istiyorum: uzunluk. 576 sayfalık bu kitap elbette bir çırpıda okunup bitmiyor. Yazar anlatmak istediklerini bu kadar sayfaya sığdırmış demek ki diyip saygı duymak gerek ama yer yer tekrara düşmenin eşiğinden dönüldüğünü, ger yerse temponun çok düştüğünü gördükçe acaba bir 70-80 sayfa tasarruf edilse daha iyi olmaz mıydı diye düşünmeden de edemedim. Uzunluğuna ve sonunun baştan belli olmasına rağmen, severek okuduğum, bende yer eden ve yaşanmış öyküleri merak edenlere hemen tavsiye edeceğim bir romandı Ne Nedir.

Kelebek - Henri Charriere


1970 yılına ait bir gazete kupürü
 Charriere'in ölümünü haber veriyor.
Kelebek diğerlerinden biraz farklı. Birincisi diğerlerinde başkahraman ile yaza farklı. Kelt Rüyası'ndaki gibi aralarında onlarca yıl olan, hiç yüz yüze gelmemiş bir adam ve onun öyküsünü anlatan bir yazar veya Ne Nedir'deki gibi birbirlerini yakından tanıyıp dost olmuş iki insandan bahsetmiyoruz. Charriere hem suçsuz yere kürek mahkumu olarak yaşamış, firar etmiş ve türlü maceralar atlatmış hem de oturmuş bunları bir güzel romanlaştırmış. Bir insan kendisinin yaşadığı bir şeyi neden otobiyografi veya anı biçiminde değil de roman gibi biraz kurgusu bol bir biçimde anlatmak ister bilemiyorum. Birinin gözleriyle görüp kulaklarıyla duyduğu bir şeyi baştan kurgulaması çok acayip geliyor. Yaşananların büyük oranda gerçek olmasının yarattığı cazibeye bu acayiplik de eklenince okumamak zor.

Kimsenin sağ çıkamadığı bir cehennemde ömür boyu çalışmaya mahkum, kendisini mahkum eden sisteme hınçlı bu adamın teninde dövme olarak taşıyacağı son şey narinliğin, uçuculuğun ve özgürlüğün simgesi bir hayvan olması gerekirdi. Oysa kahramanımız sadece bir kelebeği teninde taşımıyor, zamanla onu lakabı olarak da benimsiyor. Haksız yere bir cinayetle suçlanıp birkaç yıl içinde ya hastalıktan öleceği ya da bir kavgada öldürüleceği Fransız Guyanası'na sürgün edilen Kelebek pes edip kaderine razı olmak veya sonu gelinceye kadar özgürlük için tırmalamak seçenekleriyle baş başa kalıyor. Böylece on üç yıllık kaç-yakalan-hazırlan-kaç döngüsünde nefes nefese geçen bir öykü başlıyor. Okurken benim sinirlerim bozuldu, ben ruhen yoruldum, çöktüm hatta en sonunda kitabı bitiremedim ama Kelebek her gün hayatta kalmanın bile bir macera olduğu bir yerden kaçmak ve uzaklaşmak için anlaşılmaz bir enerjiyle mücadele ediyor. O kadar çok şey yaşayıp o kadar çok badire atlatıyor ki, parası çalınmasın diye onu bir tüpün içine koyup yutan ve bu işlemi ger gün tekrarlayan adamla, yerli bir halk arasına karışıp burada tutunan, bir eş alıp bir kulübede okyanusa karşı uyanan adam aynı kişi miydi, aynı romanda mı okumuştum karıştırıyorsunuz.

Nefesiniz kesilerek okuyacağınız bir yaşanmış hikaye arıyorsanız 30 yıldır ilgiyle okunan bu kitabı gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Hatta hikayenin devamını da Charriere'nin Banko adlı romanından öğrenebilirsiniz.



Diğerleri:

Hayatın Kurgusu: 1- Otobiyografiler
Hayatın Kurgusu: 2- Biyografiler
Hayatın Kurgusu: 3- Günceler

22 Ocak 2013 Salı

Üç Kitap Daha


Malumunuz Mor Kitaplık'ta da yazıyorum, her ayın ortasında en yakın zamanda ne okumuşsam onun hakkında atıp tutuyorum. Buradaki yazılarımı bazen Kitap Notları'ndakinden çok beğeniyorum ne yalan söyleyeyim. İlk üç yazımı ''Peki Bu Yazıları Okudunuz mu?'' diyerek dikkatinize getirmiştim şimdi de yeni üç yazı ve kitapla (bir öykü kitabı, bir roman, bir anlatı) karşınızdayım.


Şans eseri okuyup farklı bir kalemden farklı bir tat almanın keyfini yaşadığım kısa öykülerden oluşan kısacık bir kitap. Öykülerde hüzün ve keder ile neşe ve umut yan yana, iç içe. >>>


Kitapçıda gördüğüm ilk andan beri okumak istediğim Tavan Arasındaki Buda beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Farklı anlatım tekniğiyle de beğenimi kazandı. Kimi okurlar bunu garipseyebilir ama ben ve annem, ki kolay kolay kitap beğenmez, çok keyif aldık. >>>


Allin Paris'teki hayvanat bahçesini o denli seviyormuş ki araştırmaları sonucu orada yüz yıl önce yaşamış olan zürafa Zarafa'nın Sudan'dan Paris'e uzanan öyküsünü arşivlerden, bilirkişilerden, seyahatlerden, müzelerden toplamış. Biraz tarih, biraz magazin, biraz hayvanlar alemi... Bu kitabı Sunay Akın'ın İstanbul'da Bir Zürafa, ki orada anlatılan zürafa da Afrika'dan İstanbul'a geliyor, adlı kitabıyla birlikte Kitap Notları'nda yazmayı düşünüyorum. >>>



Yazıları okumak için başlıklara veya oklara tıklamanız yeterli.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Ödüller ve Ödüllü Kitaplardan Bir Tutam (ABD)

Ödüller edebiyat dünyası için çok önemli. Yazarları ve yayınevlerini daha iyiye teşvik ederken okuyuculara da yol gösteriyor ve onların ilgilerini canlı tutuyor (ya da en azından beklenen bu). Ben de ABD'de verilen önemli ödüllerden ve bunları kazananlardan bir tutam seçtim: Bel Canto (PEN/Faulkner), Gilead (Pulitzer), Travma (Edgar). 

PEN/Faulkner Ödülü ve 2002 Kazananı: Bel Canto - Ann Patchett

William Faulkner Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından biri. 1949 yılında Nobel Ödülü'nü kazanan Faulkner, aldığı para ödülünü (yaklaşık 1 milyon dolar) kendi adını taşıyan bir vakfa bağışladı. International PEN ile de bağlantılı olan bu vakıf 1980 yılından bu yana yeni kurgu yazarlarını desteklemek amacıyla, yaşayan Amerikan vatandaşları içinden seçilen finalistlere 5 bin, kazanana ise 15 bin dolarlık ödül veriyor.

Bel Canto sevginin ve sanatın var ediciliğiyle, şiddetin ve nefretin yıkıcılığını bir arada sunuyor. İkisinin çarpışmasını, birbirine dönüşmesini, birbirini yok etmesini anlatıyor.

Fakir bir Latin Amerika ülkesinde belki yatırım yapar ümidiyle dünya devi Japon bir elektronik şirketinin sahibine doğum günü partisi düzenleniyor. Partiye patronun saplantılı bir hayranlık duyduğu opera sanatçısı da konser vermek üzere davet ediliyor. Bu fırsattan istifadeyle dünyanın her yanından insanlar bu şeçkin partide ülkenin başkan yardımcısının güzel evinde buluşuyor. Sonra BAM! Bir grup terörist havalandırmadan süzülerek konseri basıyor ve yüzden fazla kişiyi rehin alıyor. Çamurlu postallarlar makosen ayakabılar, üniformalar ve şifon gece elbiseleri, çelik namlular ve gümüş şamdanlar birbirine karışıyor.

Romanın devamında rehin alanlar ve rehin alınanlar arasında ve bu iki grubun kendi içlerindeki ilişkileri, kişilerin iç dünyaları, insanlık halleri; özenle seçilmiş detaylar, güçlü tasvirler, çarpıcı sahnelerle işleniyor. Kitap kendine ait bir evren yaratıyor. Zaman geçtikçe iki grup arasındaki duvarlar yavaş yavaş yıkılıyor. Sanki yıkılan duvarlar içerdekilerle dışardakiler arasında yükselmeye başlıyor. Çok yavaş ve doğal olmasına rağmen ben bu yakınlaşmanın ulaştığı son raddeyi abartılı ve naif buldum. Öte yandan anlatımın güzelliği yanında bu hayalperest tavırdan hiç rahatsız olmadım.

Roman gerçek bir olaydan esinlenilerek yazılmış. 1997 yılında Peru'da dört buçuk ay süren ve Japon Büyükelçiliği Krizi diye bilinen rehin alma olayının ana hatlarıyla romanın kurgusu bire bir örtüşüyor. Ben heyecanı kaçmasın diye kitabı okuduktan sonra olayı araştırdım; size de okuduktan sonra mutlaka bu olayı araştırmanınızı tavsiye ederim. Tabi merakınıza yenilip de önce Peru olayını öğrenirseniz de üzülmeyin çünkü kitap olaylar ve maceradan ziyade duygular ve insan ilişkileri üzerine kurulu.

Roman üç yüz küsür sayfa boyunca kadın bakış açısını da koruyor. Roxanne, Carmen, Beatriz... Sayıca azlar ama romana yön veriyorlar. Nefretin ve sevginin karşı karşıya geldiğini söylemiştim ya; ister rehine olsun ister terörist kadınlar hep var eden taraftalar sanki. Bu açıdan bakınca kitabın sadece kadın kurgu yazarlarına verilen Orange Ödülü'nü 2002 yılında kazanması hiç şaşırtıcı değil. 

Kısaca kitabı beğendim ve tavsiye ediyorum. Ayrıca kapağını pek beğendiğimi söylemeden geçemiyorum.

Pulitzer Ödülü ve 2005 Kazananı: Gilead - Marilynne Robinson


Gazete yayımcısı Macar asıllı Joseph Pulitzer'in vasiyetiylegazetecilik okulu ve ödülleri için Columbia Üniversitesi'ne yaptığı yüklüğü bağışın 250 bin dolarlık kısmı Pulitzer Ödülü ve Bursu için kullanılıyor. 1917 yılında kurulan Pulitzer Ödülü diğer ödüllerin aksine sadece edebiyat alanında değil gazetecilik ve müzik alanlarında toplam yirmi bir dalda veriliyor. Edebiyat alanında (biyografi, kurgu, tarih, şiir, oyun ve genel kurgu olmayan yazı) ödül alabilmek için Amerikalı olmak ve tercihen Amerikan hayatı üzerine eser vermek gerekiyor. Kazanan prestijin yanında 10 bin dolarlık bir çekin de sahibi oluyor. Yalnız bu yıl (2012) jüri kurgu dalında hiçbir eseri ödüle layık görmeyerek tartışma yarattı.

Gilead, ABD'nin Iowa eyaletinde hayali bir kasaba. Adını İncil'de geçen Gilead tepesinden alıyor. ABD İç Savaşı sırasında ve sonrasında yaşamış 3 kuşak din adamı bir aileyi anlatıyor. Bu üçlü birbirinden çok farklı. Dede eline silah alıp kölelik yanlılarına karşı savaşırken baba bunun günah olduğunu, çünkü ne olursa olsun kan dökmenin meşru olamayacağını düşünüyor. Oğul John Ames ise bunları ve kendi hayatından süzdüklerini kendi oğluna anlatıyor. Tüm bunları okuyup sizi bir macera bekliyor sanmayın. Kitap anılar, dini alıntılar, iç hesaplaşmalar ve felsefi fikirlerle dolu.

Kitabın en güçlü yanının anlatım tekniği olduğunu düşünüyorum. Anlatımın başında John Ames bu 'mektubun' ne yazdığı resmi evraka ne de vaazlarına benzeyeceğini, sadece düşündüğü gibi yazacağını belirtiyor. Öyle de oluyor. Peder Ames gerçekten de kendi kendine düşünür gibi yalın kelimelerle bir konudan diğerine yumuşak geçişler yaparak içtenlikle yazıyor. Kendinizi yaşlı bir adamın beynine girmiş dolaşır gibi hissediyorsunuz.

Yazar Ames aracılığıyla aile bağları, hayatın kıvrımlarında saklı ufak mutlukluk ve zevk anları, doğmak ve ölmek konularını hoş satırlarla işlemiş. Ruhaniyeti sevenlere özellikle hitap edecektir bu bölümler. Bu satırlar bir pedere ait olunca bol bol İncil alıntısı ve din felsefesi de eksik olmamış tabi.

Ve ben bu kitabın yarısından fazlasını okuyup yarım bıraktım. Hem de kitabı yurtdışından getirttiğim ve kitaba büyük şevkle başladığım halde! Nedeni ne kadar hoş olsada yukarıda bahsettiğim konular üstünde bir takım sipritüel fikirlerin herhangi bir ana olay örgüsüne bağlı olmaksızın tekrarlanıp durması. Öyle ki 70. sayfadan sonra hiçbir yere varamadığım, on sayfa atlayıp okumaya davem etsem farkına varmayacağım hissine kapıldım.

Ben böyle söylüyorm ama kitap aynı zamanda Ulusal Kitap Eleştiri Çevresi Ödülü (National Book Critics Circle Award) sahibi. Tercih sizin.

Edgar Ödülü  ve 2011 Kazananı: Travma - Steve Hamilton


Tam adı Edgar Allen Poe Ödülleri olan bu ödüller 1946 yılında kuruldu. 1954'ten bu yana her sene Amerikan Gizem Yazarları Derneği tarafından roman, kısa hikâye, televizyon, film, tiyatro ve gerçek konulu yazı dallarında veriliyor. Bu ödülü alabilmek için diğerlerinin aksine ABD vatandaşı olmak gerekmiyor yalnız eserin ABD'de erişilebilir olması yani oyunsa ABD'de sahnelenmesi, kitapsa kitapçılarda satılıyor olması şart. Ayrıca ödüller suç, gizem, gerilim veya entrika konulu eserlere veriliyor.

Bu kitap bir çok-satan olmak için işe yarar tüm unsurları içeriyor: gizem, macera, romantizm, dram... Son yıllarda popüler olduğu üzere kahraman ergenliğinin ortasında travmaya uğramış bir genç adam. Bir baş kahraman olmak için kitap boyunca (sonu hariç) fazla edilgen olsa da, onu kitabın yıldızı yapacak pek çok özelliğe sahip. Micheal konuşamadığı için hep gizemli, temiz yüzlü hatta yakışıklı, bir gördüğünü bir daha bakmadan tüm detaylarıyla çizebilecek kadar resme yatkın ve her türlü kilidi açma konusunda kendi kendini yetiştirmiş bir usta. 

Kitaptaki ergen romantizmi, sevdiği kız için tehlikeye atılma ve "Seni bu işe bulaştıramam" klişesi ile Micheal'ın son sayfalara kadar sürdürdüğü edilgenliği beni kitaba bayılmaktan alıkoysa da kitabın takdir ettiğim taraflarını vurgulamayı tercih edeceğim. 

Öncelikle özensiz hatta yer yer hatalı çevirisine rağmen anlatım tekniğini çok beğendim. Yazar, Micheal'ın travmatize olmuş zihninin duyarsızlığını ve hatta boşvermişliğini anlatımının içinde çok güzel vurgulamış. Başkaları onunla konuşurken onun aklından geçenler hem durumunu hem de yaşını çok güzel ifade etmiş. 

İkinci olarak da kitaptaki her olayın, her detayın bir diğeriyle eklemlenişi çok başarılı. Travma nedeni ile kilitler konusundaki bilinçdışı takıntısı, konuşamaması ile başının giderek daha çok belaya girmesi, zor çocukluğu ile suça karışması gayet güzel örtüşüyor. Kurguyla ilgili tek şikayetim Micheal'ın sevdiği kızın babası tarafından mafyaya bulaştırılması sürecinin biraz zorlama gelmesi.

Son olarak, yukarıda bahsettiğim olumsuz taraflarına ilaveten, sonun (Micheal'ın hapse girmesi) baştan söylenmiş olmasının verdiği rahatlık nedeniyle kitabın iddia edildiği gibi kalbimi güm güm attırmasa da iyi dozda macera içerdiğini söyleyebilirim. Bu kolay okunan diliyle birleşince sayfalar su gibi akıp geçiyor.

Kitap ayrıca ALA Alex Ödülü (2011) ve Suç Yazarları Birliği Ian Flemming Steel Dagger Ödülü (2011) sahibi.

30 Haziran 2012 Cumartesi

Hayatın Kurgusu: 3- Günceler

Günceler hep çok merak uyandırır ve çoğu zaman da sır olarak kalır. Ama bazıları sahiplerinin başına gelenler nedeniyle milyonların gözleri önüne serilir. Bahsedeceğim güncelerse ücüzü bir ortak paydada buluşuyorlar: üç genç kız, üç mücadele, üç trajik ve erken ölüm.  

Mavi Saçlı Kız - Burçak Çerezcioğlu

Bu lösemiye yakalanmış bir kızın günlüğü; hastane odalarında çektiği acıların, ailesinin mücadelesinin, yaşıtları gibi olma hevesinin, ilk gençlik çağının heyecanlarını taşıyor. Kitabın adıysa Burçak'ın hastalığının ağırlaştığı bir dönemde bitkin bedenine, ıskaladığı gençliğine inat saçlarını maviye boyamasından geliyor. 

Günlükler belki de okuyucuyla yazar arasında en kişisel bağlardan birinin kurulmasına imkan verenler. Buna ilaveten kitabı okuduğumda ben de Burçak'ın yaşlarındaydım ve sanki onu tanıyormuşum gibi yazdıklarını duygulanarak okumuştum. Belki de bu yüzden kitabı bitirdiğimde ondan da kitaptan da soğumuştum. Onu şımarık ve sorumsuz bulmuş, kendimi ve ailesini haksızlığa uğramış gibi hissetmiştim. Çünkü Burçak iyileşmesinin ardından sağlığına dikkat etmiyor, düzensiz yaşamıyla hastalığın nüksetmesine davetiye çıkarıyordu. 

Ne yazık ki sonraki yıllarda ben büyüdüm ve bu sırada Burçak'ın öyküsüne çok benzer başka hayatları kendi gözlerimle gördüm. Şimdi anlıyorum ki asilik, tasasızlık dediğim ve tepki duyduğum tutum, çok genç yaşta böyle tehlikeli hastalıklarla karşılaşanların tükenişlerinin, artık dayanamayışlarının, hastane odalarında geçen gençliklerine isyan edişlerinin bir yansımasıymış. Garip şekilde gençlikleri, fiziki olarak onlara hayat verip güçlü kılsa da, ruhsal olarak yıpratıp ölüme yaklaştırıyor.

Edebi olarak özel bir değeri bulunmayan bu kitap tüm etki gücünü gencecik bir kızın dramından alıyor. Özellikle ölümcül hastalıklarla mücadele eden gençlerin iç dünyalarını merak edenlere ve anlamak isteyenlere öneriyorum.


Eroin Güncesi - Kanat Güner 

Aslında bu kitap tam bir günce değil. Bazı yerler kurgu, bazı yerler okuyucuya hitaben, bazı yerlerse tarih atılarak bir günlük sayfası şeklinde yazılmış. Kitapta yazılanlar o kadar sahici ve kitabın yayınlanmasından yaklaşık bir sene sonra yazarın televizyonlara haber olan ölümü o kadar genç ve trajik ki, bu kitabı yazıya almadan edemedim.


Yeraltı klasiklerinden olmuş bir kitap bu. Çapa Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi ve eroinman Kanat Güner'in bağımlılığı, hayatı, ölüme ve çevresine bakışı anlatılıyor kitapta; yazara göre bu kitap son bir iletişim  kurma denemesi.


Güner, çarpıcı şekilde ve son derece akıcı bir kalemle hayatına dair hemen her şeyi anlatıyor. Bütün bu anlattıklarının içine sinmiş bir anlaşılmama, yalnızlık, tepki ve cesaret var. Bunlardan da öte beni m ilgimi çeken yazarın üstü kapalı çelişkileri oldu. Bir noktada "...aptal olmadığım için eroinman olduğumun farkındayım..." derken yazdıklarının bir uyarı olduğunu vurgulaması; eroinin kendisine bazı insanlardan çok daha az zarar vermiş olduğundan bahsederken onu bırakmak için sayısız deneme yapması; onu bağımlılığı nedeniyle anlamak istemeyen ve aşağılayanları eleştirirken kendisinin de "koyun" olmakla itham edip aptal diyerek "normal"leri aşağılaması... 

Kaynak: kanatguner.com
Yer yer gençler için özendirici olabilecek ifadeler içerdiğinden bu kitabı 16 yaş altına öneremiyorum. Ben kitabı 20 yaşımda okumuştum; belki ortaokul yıllarımda Christiane F.'nin Eroin kitabını iki kere okuduğumdan, belki hiçbir zaman "farklı"lığa özenmediğimden veya o zamanlar artık ergenliğimin son demlerini yaşadığımdan, kitap beni birçok okuyucusunu ağlattığı kadar ağlatıp dağıtmadı. Öte yandan yine bir bağımlılığın psikolojisine herhangi bir tıbbi veya psikiyatrik kitap kadar (belki bazen daha fazla) ışık tutabilecek bu kitabı konunun meraklılarına ve sahici bir şeyler okumak isteyenlere öneriyorum.

Anne Frank'in Hatıra Defteri - Anne Frank

Hollanda'da yaşayan küçük Yahudi kızı Anne'in günlüğü herhalde dünyanın en meşhur günlüğüdür. Önce ergenliğin başındaki bir kızın sıradan küçük dünyasından yansımalarla başlar; elbiseler, erkekler, günlük olaylar, anne-baba... Hatta bazen insana garip ve manasız gelir yazılanlar. Eğer siz de o yaşlarda günlük tutmuşsanız ve onu şimdi okusanız ne derece garip ve manasız gelecekse, o derece işte. Çünkü bunlar gerçekten sıradan bir kızın sırf kendisi için yazdığı notlar. 


Onun hayatında sıradışı olan şey günlüğünün ilk bölümlerinde ikinci planda kalan II. Dünya Savaşı'dır. Aile, 1942 yazında şirket ofislerinin arkasındaki bir yapının çatı katında kendilerinden başka dört kişiyle birlikte (toplam sekiz kişi) saklanmak zorunda kalınca Anne'in de gündemi savaşa doğru kayar. Hollanda'nın sürgündeki Kültür ve Bilim Bakanı, Radyo Oranje'daki konuşmasında halkın çektiği acıları belgeleyen her tür evraka, örneğin günlüklere, savaştan sonra yayınlanması ve araştırmalarda kullanılması amacıyla sahip çıkması isteğinde bulunur. Bu noktadan sonra Anne de günlüğünü yayınlamaya karar verir; savaşa ve acılara ilişkin detayları daha yoğun şekilde kaydetmeye başlar. 


İki yıl boyunca gizli odada dostlarının yardımıyla saklanırlar. Yok olmamak için yokmuş gibi yaparak, evden dışarı çıkmayarak, geceleri ışık yakmayarak, sifonu çekmeyerek hatta bir noktadan sonra pencereleri dahi açmayarak... Fakat sanki savaş hemen yarın bitebilirmiş gibi gayretli; ders çalışarak, özel günleri hatırlayarak...ta ki isimsiz bir ihbar SS'lere Frank ailesinin saklandığı yeri ihbar edinceye kadar...


10 Ekim 1942, Anne Frank'in günlüğünden alıntı:
“Bu benim her zaman görünmek istediğim gibi bir fotoğraf.
Belki böylece hala Hollywood'a gitme şansım olur.
Ama şimdi korkarım çok farklı görünüyorum”.
Amsterdam, Hollanda. Anne Frank
kaynak: ushmm.org
Anne günlüğünün ilk sayfalarından birine şöyle yazmıştır: İleride ben de dahil hiç kimse on üç yaşında bir kızın içinden geçenlerle ilgilenmeyecekmiş gibi geliyor. Oysa ailenin savaştan tek sağ çıkabilen üyesi baba Otto Frank, günlükleri derleyerek basılmasına izin verdikten sonra kitap 65'ten fazla dile çevrilmiş, 30 milyondan fazla kişi tarafından okunmuş, sinema ve tiyatroya uyarlanmış. 15 yaşında 1945 yılında bulunduğu toplama kampı kurtarılmasından kısa süre önce tifüsten ölen Anne, günlükleriyle isteğini gerçekleştirmiş hatta hayal ettiğinden de fazlasını başarmış.


Frank ailesi ve arkadaşlarının saklandığı Amsterdam'daki ev bugün müzeye dönüştürülmüştür. Müze ve kitap hakkında www.annefrank.org adresinde detaylı bilgi bulmak mümkün.


Bkz: Hayatın Kurgusu: 1- Otobiyografiler
        Hayatın Kurgusu: 2- Biyografiler

16 Nisan 2012 Pazartesi

Yazarların Maskesini Düşüren Kitaplar

Yazarlar, hele de eserleri klasik mertebesine ulaşmış olanlar, zihnimizde bizden çok farklı insanlar. Yaratıcılığın verdiği ruhsal gerilim ve bunalımlarının yanı sıra yalnız, sürekli yazan ve okuyan, entelektüel belki biraz çok içki veya tütün tüketen ama kendilerini edebiyata adamış ulu adamlar. Hatta Shakespeare gibilerini etten kemikten bir insan olarak tahayyül etmek bile pek güç. 

Oysa aşağıda bahsedeceğim üç kitaba göre hiç de böyle değiller. Kimisi inanılmaz derecede pinti veya çapkın, kimileri o sanatçı kimlikleriyle ters düşecek derecede ırkçı, bazıları madde bağımlısı, bazıları da garip huylarının ve takıntılarının esiri. Evet yine sizin bizim gibi insanlar değiller (öyleler mi yoksa?) ama hayal ettiğimiz gibi hiç değiller!

Yazınsal Yaşamlar - Javier Marias

Yazarlar, özellikle de kurgucular karakterler yaratırlar, hatta bazen o karakterler - başka yazarlar eliyle - başka karakterleri doğurur. Kendisi de önemli bir romancı olan, belki de bir gün anlattığı yazarlarla birlikte anılabilecek Marias bu sefer yazarları birer roman kahramanı gibi kurgulamış. Üç Kuzey Amerikalı, üç İrlandalı, iki Rus, iki Fransız, iki İskoç, iki İngiliz (biri Hindistan'dan diğeri İngiltere'den), bir Alman, bir İtalyan, bir Çek, bir Polonyalı, bir Danimarkalı toplam 20 edebiyat kişisi hakkında yazılmış 4 sayfalık kısacık biyografileri okurken büyük yazarları değil, roman kahramanlarını okur gibi oluyorsunuz. Sonra edebiyatçıların hayatlarında yer etmiş kadınlar (Gelip Geçen Kadınlar) ve edebiyatçıların fotoğraflarının yorumlandığı (Kusursuz Sanatçılar-benim favorim) bölümler var. Bir yandan yazarların özel hayatlarının ilginç taraflarına göz atıyor, bir yandan da Marias'ın hoş anlatımının -ve uzun cümlelerinin- tadını çıkarıyorsunuz.

Yer verilen yazarlar Marias'ın kişisel ve kendi ifadesiyle rastgele tercihleri. İçlerinde hiç İspanyol yok. Belki de ülkesinin edebiyat camiasında bir tartışmaya yol açmak istemeyişinden. Şu örneklere bakın ve tartışma yaratıp yaratmayacağına siz karar verin.

"Yazarın [Arthur Conan Doyle - Sherlock Holmes'ün yazarı] boks yaptığını göz önünde bulundurursak, gençliğinden beri kadınları savunmak için türlü alçakla karşı karşıya geldiği açıktır: Bir tiyatroda, aralarından biri genç bir kıza dirsek attığı için bir tabur askerle dövüşmüş, bir doktor olarak yerleşmeyi düşündüğü Portmouth'a daha varır varmaz bir kadına vurduğu için adamın birini tanınmaz hale getirmiştir. İster adına talih deyin, ister talihsizlik ertesi gün muayenehanesine gelen ilk hasta da bu adamdır, görünüşe göre bir gece önce gece karanlığında kendisini pataklayan doktoru tanıyamamıştır."

"İki yazar [Turgenyev ve Tosloy] arasında büyük farklılıklar ve bir dereceye kadar da arkadaşlık vardır kuşkusuz. Bir tartışmada konu gelip Rusya'nın batılılaşmasının uygun olup olmadığına dayanınca bu farklılıklar doruk noktasına ulaşır ve Tosloy Turgenyev'e meydan okuyarak onu düelloya davet eder, mesele bir-iki çiziğin ardından kutlamayla ve şampanyayla sona ermesin diye de, düello silahının tabanca olmasını önerir. Turgenyev özür diler ve iş tatlıya bağlanır, ama Tosloy'un onu sağda solda ödleklikle lekelediğini duyunca bu sefer o Tosloy'u düelloya davet eder, ancak uzun bir yolculuğa çıkmak üzere olduğu için davetini dönüşüne erteler. Bu kez özür dileme sırası Tosloy'a gelmiştir, böyle birbirlerini düelloya davet ede erteleye tam on yedi yol geçirirler..."

Jorge Luis Borges
Kaynak: wikipedia.org
"Zavallı Borges sabırlı ve pişman görünüyor. Elli üç yaşında bir tabureye tünemiş, züppelikten çok engellenmemiş bir görüntü alması gereken fotoğrafçının işini kolaylaştırmak için gözlüğünü çıkarmış. Onu geçici olarak elinde tutar; içinde hiçbir kötülük olmayan, masum ve kesinlikle çaresiz biridir. Bir tabureye dik mi oturulur, yoksa insanın rahatça bacak bacak üstüne atması mı gereklidir, bilemez. Yeni çıkardığı gözlüğünü objektiften sakınması gerektiğinden de, tüm düğmeleri ilikli ceketinin ... fazlasıyla doğrucu bir hava verdiğinden de bihaberdir. Şık giyinmiştir ama nedense fotoğrafı bir pazar günü çektirmiş gibi durur." (Kusursuz Sanatçılar'dan)

Aslında aşağıda bahsedeceğim Schnakenberg kitabına bakıldığında iki kitapta da yer alan yazarlar hakkında yazılan özel notların benzediği görülüyor. Yazınsal Yaşamlar'ın sonundaki kaynakçaya bakarak bazıları inanılmaz olan bilgilerin doğru, en azından gerçeğin -abartılı veya değil- yansıması olduğunu düşünüyorum.

Kitabın yeni kapağı koyu mavi renkli, Can Yayınları'nın klasik kitap kapağından farklı. Ben resimde gördüğünüz 2008 yılı baskısının kapağının hem resmini, hem standarttan biraz geniş oluşunu, hem de dizgisini daha çok sevdim ve bu baskıyı okudum. (Esas favorim Google'a "written lives" yazmanız halinde bulacağınız renkli kitap sırtlarında oluşan kapak!) Tek geliştirilebileceğini düşündüğüm nokta fotoğrafların netliği. Saman kağıt zamanla siyah-beyaz fotoğrafları zevk vermez hale getirebiliyor ve o güzelim fotoğraflara yazık oluyor.


Büyük Yazarların Gizli Hayatları - Robert Schnakenberg


Bu kitabı kitapçıda gördüm ve Tolkien hakkında birazdan alıntılayacağım kısmı okudum, sevdim. Birkaç yerde hakkında vasat yorumları okudum. Açıkçası illüstrasyonları, renkli baskısı, kullanılan kâğıt ve "esprili" dil bu yorumlarla birleşince beklentimi düşürdükçe düşürdüm. Hatta neredeyse okumayacaktım ki kütüphanede Yazınsal Yaşamlar kitabının durduğu rafın hemen üstünde görünce alıverdim. Pişman mıyım? Asla!

Öncelikle "beklenti ayarları" iyi yapılırsa son derece eğlenceli ve neredeyse öğretici bir kitap. Çoğunlukla, İngilizce eser vermiş yazarlardan ve edebi değerlerinden çok eksantriklikleri ölçü alınarak gayet sübjektif şekilde seçim yapılmış. Her bir yazar için ortalama 7-9 sayfa ayrılmış. Bölümler yazarın milliyetini, doğum ve ölüm tarihlerini, önemli eserlerinin adını ve edebi üslubunu belirten künye ile başlıyor. Hemen ardından bir buçuk-iki sayfalık ilginç bir kısa hayat hikâyesi yazılmış. Sonra bu kısımda dikkat çekilen noktalarla ilgili 6-7 anekdot aktarılmış. İçlerinden en tuhafı veya karikatürleştirmeye en uygunu Mario Zucca'nın elleriyle illüstrasyonlara dönüştürülmüş ve renkli, tam sayfa basılmış.

Peki bu "garip"likler arasında neler var? Buyurun size tadımlık bir kaç alıntı*...

"Balzac'ın edebi üretkenliğini tetikleyen şey neydi? Ne olacak, milyonlarca insanın şu bitmek bilmez akşam toplantılarını atlatmasını sağlayan şey: bildiğiniz yüksek oktanlı kahve. Gecelerini gündüze katan Fransız yazar, günde yaklaşık elli adet koyu Türk kahvesi içiyordu. Starbucks'ın olmadığı bir çağda bu miktarda bir tüketim, hakiki bir maharet gerektiriyordu. Kahvesini pişirilmiş halde önüne getirtemediği zamanlarda yazar, Limbaugh stiline başvurarak bir avuç çekirdeği öğütüp ağzına atıyordu."


"Dickens şimdi, insanların seri şekilde yayınlanan uzun romanlarını satın almak için kuyruklar oluşturduğu bir dünyada yaşıyordu. 1841'de New York'ta altı bin kişi Antikacı Dükkânı'nın en son çıkan bölümlerinin gelişini beklemek için bir limanda toplanmıştı. Romanın gözü pek genç kahramanının kaderini merak edenler, yaklaşan buharlı gemideki denizcilere 'Küçük Nell ölüyor mu?' diye sesleniyordu ... Dickens zamanının Stephen King'iydi; eleştirmenler tarafından sevilmez ama çok sayıdaki tutkulu hayranından saygı görürdü."


Balzac, Kafka, Tosloy, Wilde                                      Kaynak: domingo.com.tr
"J.R.R. Tolkien Hobbit'i yalnızca yazmakla kalmadı. İçten içe kendisinin de bir Hobbit olduğuna inandı. Milyonlarca hayranından birine 'Ben aslında (boyutlarım hariç) bir Hobbit'im' demişti. 'Bahçeleri, ağaçları, traktörlerle sürülmemiş tarlaları severim. Pipo içer iyi ve basit (dondurulmamış) yiyecekleri severim ama Fransız yemeklerinden nefret ederim. Şu yavan çağda süslü yelekler giymeyi sever, hatta göze alırım. (Tarladan toplanmış) mantara bayılırım, (beni beğenen eleştirmenlerimin bile bezdirici bulduğu) çok basit bir espri anlayışım vardır. Geç yatar (mümkün olduğunda) geç kalkarım. Fazla seyahat etmem.'"


"Franz Kafka: Öldür beni yoksa katilsin!" (Son sözler bölümünden)

Şunu da demeden geçemeyeceğim kitabın baskısı işgüzarlık örneği. Domingo Kitap aslında o kaliteli ve kalın kağıt seçimiyle, renkli baskısı, düzgün dizimi ve az sayıdaki imlâ hatasıyla güzel iş yapmaya çok yaklaşmış. Yalnız benim gibi okurken kitabın estetiği değil benim konforum önce gelir diyenlerdenseniz baskı size göre değil. Bir kere belki de renkli baskıyı kaldırabilmesi için kullanılmış olan o kalın kâğıt 300 sayfalık kitabı 1000 sayfalık kitapların ağırlığına ulaştırmış. Kapak ve ciltleme öyle acayip ki normal şekilde kitabı açık bir masaya koymanız mümkün değil, katlanmıyor, kapanıyor. Mutlaka elinizle zapt etmeniz gerek ki bu da zamanla çok yorucu bir hal alıyor. Yorulup benim gibi aman ya şunu biraz zorlayayım iyice açayım bakalım dediğinizde hemen yaprak aralarından cildin dibi yapışkan zemini görünmeye başlıyor. Cilt sağlam sanırım, dağılacak gibi durmuyor ama yine de moral bozucu.

Son bir şey daha: Tebrikler çevirmen Duygu Akın'a! Bu mizahi dili, popüler kültüre atıflarla dolu metinleri çevirmek kolay olmasa gerek. Akın başarıyla tüm şakaları, kapaktan da görüleceği üzere argo, deyim ve şarkıları sanki aslında Türkçe yazılmışlar gibi çevirmiş. 

Tanımadığımız Meşhurlar - Hikmet Feridun Es


Peki Türk yazarlar hakkında böyle bir kitap var mı? Münhasıran yazarlara ayrılmış benim bildiğim bir kitap yok. Eğer olsaydı lise edebiyat derslerine renk katardı; hangi yazar hangisiyle dönemdaş, kim kimi neyle eleştiriyor, önemli eserlerdeki biyografik unsurlar neler ya da belki sadece kim hangi kitabı yazmış gibi konuların öğrenilmesi kolaylaşırdı. 

Öte yandan zamanında Tanımadığımız Meşhurlar kitabında birçok yazar hakkında çok ilginç bilgilere yer verilmiş. İncelediğim kadarıyla meşhurlar 1900'lerin başında yaşamış fikir adamları, edebiyatçılar, sanatçılar, bilim insanları ve siyasilerden oluşuyor. Kitaptan tadımlık bir parça Ahmet Hakan'ın Ne Varsa Eskilerde Var başlıklı yazısında sunulmuş.

* Şimdi baktım da Schnakenberg'in kitabından seçtiğim alıntılar "en garipler" değil de en beğendiklerim olmuş galiba (Sanırım aynı şey Marias'ın kitabı için de geçerli). Yoksa gariplik arıyorsanız çılgın fantezilerden aile boyu intiharlara, idrar içenlerden simetri ve hijyen hastalarına kadar her şey var kitapta.