polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2015 Perşembe

Belalı Avukatlar

Bu yazıda iki romandan bahsedeceği: John Grisham'ın Türkçeye Şirket adıyla çevrilmiş romanı The Firm ve Matthew Quirk'in The 500 adlı (Türkçesi 500) romanı. İki roman birer başlarına heyecanlı macera/polisiye romanları ama birlikte okuyucuya ilginç bir tecrübe yaşatıyorlar çünkü The 500, The Firm'e açıkça bir saygı duruşu (tribute). O zaman önce The Firm ile başlayalım:

The Firm


John Grisham Missipi'de ceza avukatlığı yapmış, çalıştığı dosyalarda ve mahkeme salonlarında öğrendiği hikayeler nedeniyle yazarlığa merak sarmış. Daha sonra ABD Temsilciler Meclisi üyesi de olan Grisham yazarlık kariyerine geç girse de, ilk romanı defalarca yayıncılar tarafından reddedilmiş olsa da daha sonra en çok kazanan ve en çok yazan romancılardan biri olmuş.

1992 yılında basılmış olan The Firm, Grisham'ın ilk yazdığı en popüler romanlarından biri. Fakir, ailesi parçalanmış ama aklı ve hırsıyla Harvard Üniversitesi hukuk fakültesinden mezun olmuş, çiçeği burnunda bir avukatın burnunun nasıl da boka battığını anlatıyor. Elemanımız Mitch güç, prestij ve hepsinden öte para için öyle bir hukuk bürosuna (yani firm) giriyor ki kısa sürede silahlı adamlar, FBI ajanları, dinleme cihazları, şüpheli ölümler hayatının sıradan parçaları haline geliyor.

Grisham Mitch'in öyküsünü 3. tekil kişiyle anlatmış. Kullandığı dil polisiye-macera romanı için yeterince basit ve sürükleyici ama onu iyi bir roman yapacak kadar da güçlü ve edebi olmasa da keyifli. Ben The 500The Firm'den önce okumuştum. O yüzden başıma neler geleceğini tahmin ediyordum. Bundan mı yoksa The 500'un çılgın temposundan mı bilmem The Firm bana biraz yavaş geldi. Hem öykünün ilerleyişi hem de aksiyon açısından yavaştı. Eğer bu tip kitaplarda ters yönde son hız giden arabalardan, patlayan camlardan, kırılan kapılardan, bol silah ve kandan hoşlanıyorsanız The Firm size bunu sunmayacak.

Bence The Firm'ü ilginç yapan kitapta iyiler ve kötüler şeklinde iki tarafın değil üç tarafın olması. Üstelik mafyanın içine sızan polis, mafyaya ihanet eden iyi çocuk gibi bir klişe yok ortada. Hikaye çok ince ince düşünülmüş. Yazar avukatlığı da, bankacılığı da, vergi işlerini de, mafya pazarlığını da tadınla anlatıyor. Hiçbirinin detayına okuyucuyu bayacak kadar girmiyor. Konuyu çok iyi bilen birinin iyi özetleyebilmesi gibi... İnsanın parayla ve hırsıyla nasıl kandırılabileceğini de güzel özetliyor.

Yalnız Mitch'le ilgili bazı sorunlarım da yok değil. Mitch ki süper çocuk gibi bir şey; akıllı, azimli, yakışıklı, hayat tecrübesine sahip, çalışkan… Nasıl oluyor da üstüne para ve daha çok para atarak onu cezbetmeye çalışan bu hukuk bürosunun ağına düşebiliyor? Nasıl bunun gerçek olamayacak kadar iyi olduğunu, işin içinde bir bit yeniğinin olduğunu düşünemiyor? Ayrıca başta böyle ölümcül bir hata yapan bir adam nasıl oluyor da sonra mafyacılıkta olanca tecrübesizliğiyle tam bir stratejist kesiliyor?

Özet: Orijinal fikir, akıcı dil, sürükleyici ama yavaş ilerliyor, aksiyon tarafı eksik ve insanın kafasında bazı sorular da oluşmuyor değil.


The 500


The 500 de The Firm gibi ailesi parçalanmış, parasızlık çeken genç bir hukuk mezunu var. Yalnız kahramanımız Mike Ford Mitch'ten biraz farklı. Onun gibi çalışkan, onun gibi zeki ama bence daha gerçekçi bir karakter. Mesela Mike ufak tefek de olsa suç geçmisi de olan, çıkarları için sınırları zorlayabilen biri. Mitch gibi çok parlak bir avukatken sadece lükse kapılarak mafyanın ortasına düşmüyor. Harç parasını ödeyemediği, bu yüzden belki de mezun olamayıp tüm emeklerini hiç edecekken Davies Group'tan bir teklif alıyor. Zaten o sırada kendisine iş verecek başka bir yer de yok.

Davies Group dünyanın en güçlü 500 insanını elinde tutan bir danışmanlık/lobi şirketi. Bir kanun mu çıkartmak istiyorsunu Davies Group'a parayı veriyorsunuz onlar hallediyor. Biri hakkında her şeyi öğrenmek veya bir iş anlaşması mı yapmak istiyorsunuz, Davies Group hizmetinizde, siz paradan haber verin. Bu elbette Davies'e büyük bir güç veriyor. Burada garip olan Davies'in bunu nasıl becerdiği? İşte o soru zaten Mike'ın başına olmadık işler açıyor.

Quirk kitabı birinci tekil kişinin ağzından biraz da konuşur gibi yazmış. Mike akıllı, eğitimli ama özünde bir arka sokak çocuğu olarak kendine has bir mizah anlayışı ve üslupla hikayesini anlatıyor. Bu Mike'ı benim gözümde daha etten kemikten biri haline getirdi. Mizah anlayışını da sevdim.

The Firm ne kadar yavaşsa The 500 bir o kadar aksiyon dolu. Çalıntı arabayla takla atmaktan kötü adamlardan soğuk suda yüzerek kaçmaya, dolapta kilitli kalmaktan binaları havaya uçurmaya ne ararsanız var. Çok sürükleyici ve heyecanlı. Yalnız bazen öyle şeyler oluyor ki iş Rambo Rus ordusuna karşı tadında bir şeye dönüyor. Buna pek kafayı takmamaya çalışırsanız zevkle okunuyor.

Olay örgüsü de hoşuma gitti. Alışıldık bir mafya meselesinden farklı, yirmi yıllık acayip bir mesele,  muazzam bir şebekeyle karşı karşıyayız. Mike'ın karşılaştığı ikilemler ve yaptığı tercihler, hele de finali pek güzel.

Özet: Kişilikli anlatımı ve temposuyla hoşuma gitti. 'Mike herkese karşı' seviyesindeki aksiyonunu pek çekici bulmasam da zevkle okudum. Ne yalan söyleyeyim galiba The Firm'den çok sevdim.

12 Ocak 2015 Pazartesi

LGBTİ Edebiyatta

Edebiyatımızda az gördüğümüz şeyler var; mesela İstanbul dışındaki şehirler, distopik öğeler, eşcinseller, travestiler... Ayşe Kulin'in yazdığı bir seri roman ile LGBTİ kendine popüler edebiyatta yer bulmuş olsa da böyle şeyler sık olmuyor. Durum bu olunca yakın zamanda kahramanı LGBTİ bireyler olan iki roman okumam yetmiyormuş gibi ikisinin de cinai romanlar olması ilginç bir tesadüf oldu. Ben de yazayım dedim.

Çocuklar ve Canavarları - Ahmet Tulgar


Çocuklar ve Canavarları bir mafya babasını vahşice öldüren yazar Sarp Kaya'nın teslim olmasıya başlıyor. Onu sorgulayan isimsiz komiser kısa sürede cinayeti çözmekten çok Sarp Kaya'nın kendisiyle, onun anlattıklarıyla ve kendisiyle ilgilenmeye başlıyor. Roman boyunca hem Sarp Kaya'nın hem de komiserin hikayesini okuyoruz. Bu roman hakkında Mor Kitaplık'ta bir yazı yazmıştım, dilerseniz detayları oradan okuyun. Ben şimdi kitaptaki eşcinsel unsurdan bahsetmek istiyorum.

Eşcinsellik romanın tam orta yerinde değil ama roman için önemli. Aile, sevgi, anne-baba gibi kavramları sorgulayan bir roman bu. En yoğun eleştirisini de topluma yöneltiyor. Onun kısır değerlerinden, yok eden baskısından, ailelerin yarattığı travmalardan bahsederken eşcinselliğe yer vermek kaçınılmazdı herhalde. Onlara yaşatılanlar çok şeyi tetikliyor romanda.

Yazının başında eşcinsellere ve diğer cinsel kimliklere edebiyatta ne kadar az yer verildiğini söylemiştim. Bu romanı okurken bu durum yüzünden gafil avlandım ve kendimden utandım. Sarp Kaya'nın sevgilisi olacak erkeğe markette rastladığı sahneleri okurken başta kesinlikle anlamadım. Şort, terlik dedikçe aklımda mini şortlu ve parmak arası terlikli bir kadın canlandırdım ama başka detaylar hiç o kadına uymadı. Diğer insanın da bir erkek olduğunu anlayınca yazar o mumları başkası için alıyor, hazırlığı bu sahnede olmayan bir kadın için yapıyor diye kendimi ikna ettim. Heteroseksüellikle şartlanmış beynim bir erkeğin başka bir erkeği beğenebileceğini almadı!

Romanın sevdiğim bir özelliği eşcinselliğin kendine diğer her şey gibi doğal ve sıradan yer bulması oldu. Ne kınan, ne küçük görülen, ne de acınan bir şeydi. Büyük olay hiç değildi.

Huzur Cinayetleri - Mehmet Murat Somer


Bir travesti; başarılı, güzel, güçlü… Bir televizyon programına çıkıyor ve programı izleyen biri ona kafayı takıyor. Onun gibi etrafa huzursuzluk veren pisliklerin huzurunu bozarak ders vermeye niyetli. Ya kahramanımız bu katili bulacak ya da tek tek etrafındakiler canından olacak.

Bu korkunç hikayesine rağmen roman esprili, hafif, rahat bir atmosfere sahip. Çok fazla zorlukla mücadele edip çok acı çeken insanlarda dirençten gelen bir neşe vardır ya, sanki bu roman da öyle. Hayati tehlikeyle yaşayan, basit şeyler için herkesten çok mücadele etmesi gereken LGBTİ insanların neşesine benzer bir şey sanki.

Somer'in LGBTİ dünyasının neresini ne doğrulukta aktardığını bilemiyorum. Romanda klişeleri besleyecek şeyler var; travestilerin ''ayol, nonoşum'' gibi kelimelerle konuşması gibi. Ancak açık bir zihnin bu romanı okuduktan sonra travestileri ve diğer kimlikleri ''daha normal'' görebileceğini düşünüyorum. Çünkü romandaki travestiler ve transeksüeller sapık değil, saldırgan değil, hatta gündüz vakti sokakta simli makyaj ve fosforlu mini etekle dolan insanlar bile değil. Aksine neşeli tipler, aralarında iyiler de var kötüler de. Hepsi bir hayatta kalma mücadelesi içinde. Onlarla dostluk eden, çalışan, onlara güvenen kısaca kalıcı ve normal ilişkiler kuran ''normal'' insanlar da var.

Bu roman hakkında detaylı atıp tutmadım ama özetle eğlenceli bir kitap. Size kurguda yaratıcılık veya dil kullanımında yetkinlik sunmaz belki ama hoş zaman geçirtir.


LGBTİ temasının geçtiği diğer bazı romanlar için şu listeye bakabilirsiniz. Listede Selim İleri'nin Her Gece Bodrum'unu gördüğüme şaşırdım çünkü bu romanı okudum hatta burada hakkında atıp tuttum ama bu yönünü hiç fark etmemişim. Listedeki İki Genç Kızın Romanı (Perihan Mağden) ve Üç Aynalı Kırk Oda (Murathan Mungan) da kitaplığımda okunmayı bekleyenlerdendi. Artık okudukça onlar hakkında bilahare yazarım.

8 Kasım 2014 Cumartesi

İsveç'te Ne Okumalı?



İşte bu soru bir dönem aklımı çok meşgul etti. Aşağı yukarı şu sonuca vardım sizinle de paylaşmak isterim.

İsveç'in resmi internet sitesine göre okunması gereken 10 İsveç kitabı şöyle:
1. April Witch (Nisan Cadısı) - Majgull Axelsson
2. Simon and the Oaks (Simon ve Meşe Ağaçları) - Marianne Fredriksson
3. The Hundred-Year Old Man Who Climbed Out of Window and Disappeared (Yüz Yaşında Camdan Atlayıp Kaybolan Adam)- Jonas Jonasson
4. Gösta Berling's Saga - Selma Lagerlöf
5. Let the Right One In (Gir Kanıma) - Johan Ajvide Lindqvist
6. The Road - Harry Martinson
7. Popular Music from Vittula - Mikael Niemi
8. Let Me Sing You Gentle Songs - Linda Olsson
9. The People of Hemsö - August Strindberg
10. The Serious Game - Hjalmar Söderberg

Hizmette sınır tanımayarak Türkçeye çevrilmiş olanların Türkçe başlıklarını da parantez içine yazdım. Açıklamalarıyla birlikte listeye https://sweden.se/culture/10-swedish-must-read-books/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Aşağıda nereden bulduğumu hatırlamadığım bir ekran görüntüsünü görüyorsunuz:


Polisiye ağırlıklı listenin meali:
- Ejderha Dövmeli Kız Serisi - Stieg Larssons
- Bir Adım Geriden - Henning Mankell
- Ölümün Sesi - Arne Dahl
- Kolay Para - Jens Lapidus

Bense Mankell'den Huzursuz Adam'ı okudum. Kitap hakkında nasıl atıp tuttuğuma buradan erişebilirsiniz.

Bir de orada bir kitapçıyla sohbet sırasında aldığım tavsiyeler oldu. Dalından sofraya:

- The Summer Book - Tove Jansson 
(Yazar aslında Finlandiya vatandaşı ama oranın İsveççe konuşan azınlığındanmış ve kitaplarını da İsveççe yazmış.)
- Doktor Glas - Hjalmar Söderberg 
(Klasik olarak geçiyor. Yazarın başka bir kitabı da ilk listede vardı dikkat ederseniz.)
- Gregorius - Bengt Ohlsson 
(Doktor Glas'taki bir karakter Gregorius. Bu roman da modern bir yorumu. August Ödülü'nü kazanmış)

 Eklenmeli dediklerinizi yorum olarak bırakırsanız güzel olmaz mı?

3 Kasım 2014 Pazartesi

Huzursuz Adam


Yabancı bir memlekete gitmeden önce gideceğim şehirde geçen bir roman araştırırım. Yabancısı olduğum şehirlerle aramda kurgudan da olsa tanışıklık yaratmak, başkahramanın oturduğu kafenin önünden üç gün sonra gelip geçmek hoşuma gidiyor. Stokholm'e gitmeden önce de araştırmalarıma başladım ve bütün yollar Stieg Larsson'a çıktı. Biraz daha zorlayınca Henning Mankell'e ulaştım. Edebiyat sektörünün yükselen yeni değeri İskandinav polisiyesine büyük katkı yapmış, seveni çok olan bu yazarın kitaplarından birini neden okumayayım ki dedim. Üstelik Mankell sadece yazar olarak değil, aktivist olarak da ilginç biri, bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/Henning_Mankell#Political_views .

Huzursuz Adam da Mankell'in yeni romanlarından, Dedektif Kurt Wallander'in başından geçen mazeraların sonuncusu. Wallander'in kızının bir adamla birlikte yaşamaya başlaması ve genç adamın yüksek rütbeli deniz subayı emeklisi olan babasının bir gün garip şekilde ortadan kaybolmasıyla olaylar başlıyor. Wallander istemeye istemeye aman torunum dedesi, aman bu son deneme diye diye olayı gayri resmi şekilde araştırıyor. Olaylar kısa sürede bir casusluk hikayesine dönüşüyor.

Öncelikle şunu söyleyeyim bu romanı İsveç'i tecrübe etmeden okusaydım, bir polis başka bir polise dosyası hakkında neden bu kadar bilgi versin ki diye düşünüp her şey bu kadar güvene dayalı ve bürokrasisiz ilerlesine inanmayarak bunu saçma bulurdum. Yalnız İsveç gerçekten bürokrasinin az olduğu, aklın ve güvenin saçma kuralların, formalitelerin ve angaryanın önünde tutulduğu bir yermiş. Yine de bir komiser dünürünün kaybolmasını görevi olmadığı halde bu kadar rahat şekilde soruşturabilir mi, neden olmasın?

Kaybolan dünür romanın bir vehçesi. Diğer yanda da Wallander ve Wallander'in geçmişi, yaşlanması, kendini sorgulaması var. Unutkanlık ataklarıyla karşılaşan Wallander sadece yaşlandığı gerçeğiyle başa çıkmaya çalışmıyor, eski eşi ve ölmek üzere olan eski sevgilisiyle de yüzleşiyor. Torunu vesilesiyle kızıyla olan ilişkisini, onun çocukluğunu, bir baba olarak neleri yapıp neleri yapamadığını da sorguluyor.

Böyle söyleyince kulağa hoş gelse de bu iki damar birbirini baltalıyor. Kaybolan subayın anlattığı casus denizaltılar hikayesi, bulunan ceset, garip arkadaşlar, aile sırları okuyucuya nefes nefese geçecek karmaşık bir polisiyenin müjdesini verir gibi. Yalnız Wallander'in eski eşiyle yaşadığı tartışma, eski sevgilisinin ani ziyareti, torunun doğumu, kızıyla olan diyalogları, unutkanlığı ve başına açtığı belalar polisiye kısmın heyecanını, temposunu öldürüyor. Polsiye içine sıkışan Wallander'in geçmişi ve yüzleşmeleri de bölük pörçük, kısa, duygusuz kalıyor. Komiser Wallander ile yaşlı adam Kurt iki farklı romana ait olmalıyken aynı romana hapsolmuş uyumsuz başkahramanlar sanki. Durum böyle olunca da ortaya ne yaşlı bir adamı anlatan bir dram ne de heyecanlı bir polisiye çıkabiliyor.

Durumun böyle olmasının bir nedeni de Huzursuz Adam'ın Komiser Wallander'in başkahraman olduğu onuncu ve sonuncu roman olması. Daha önceki dokuz romanda başkahramanın başından geçenler, derinlemesine bildiğimiz düşünülen anılar ve ilişkiler onuncu romanda yeni okuyucular için anlamsız ve sıkıcı bir gölge oluşturuyor. Sonuncu roman olduğu için de Mankell Wallander'in hem insan hem de polis olarak hikayesini toparlamaya, bir sonuca vardırarak tabloyu tamamlamaya çalışıyor. Bu yüzden okuyucu casusluk macerasıyla ilgisi olmayan birçok gelişmeyi de sayfalarca okumak durumunda kalıyor.

Özetle Mankell belki de doğru seçim olsa da Huzursuz Adam kesinlikle yanlış seçimdi. Kesinlikle kötü bir polisiye değildi ama son derece heyecansız ve temposuzdu. Ne kadar gerçekçi olursa olsun heyecan olmadıktan sonra polisiye neden okunur ki? Üstelik olay ağır ağır çözülse de aslında çok karmaşık değildi ve romanın sonu açığa kavuştuğunda da büyük bir aydınlanma yaşamadım. Wallander'in özel hayatı ise hiç ilgimi çekmedi ve beni etkilemedi. Belki önceli romanları okumuş olsam ve oradaki olayları, karakterleri bilsem benim için daha ilgi çekici olabilirdi.

Bütün bu nedenlerle bir ayda ancak bitirebildiğim, okumaktan heyecan duymadığım bir kitaptı. Yine de Stokholm ve İsveç hakkında romanda yakaladığım detaylar beni keyiflendirdi. Size de tavsiyem İskandinav polisiyesi seviyorsanız Mankell'in ilk romanlarından başlamanız.

Not: Tamam İsveç diyince aklımıza kar geliyor ama yaz aylarında geçen bir romanın kapağı neden bu kadar karlı?

11 Kasım 2013 Pazartesi

Kavim

Ahmet Ümit okumayan var mı?! Şimdi malum reklamdaki gibi bir sessizlik bekliyorum. Kavim'in resimdeki kapağında 31. baskı diyor ama siz ona bakmayın, şu an 32. baskısında ve bundan ayrıca cep boyu da 9 baskı yapmış. Ahmet Ümit gibi en çok satan bir yazarın en çok beğenilen romanlarından. Konusu elbette bir cinayet ve Başkomiser Nevzat.

Bu sefer genç bir adam haç saplı bir bıçakla öldürülüyor, baş ucunda bir İncil var. Ekip katilin bıraktıklarından bir ipucu çıkarmak için Süryani, Nusayri derken... Gizli bir tarikatin işi mi bu? Mafya hesaplaşması mı? Kaçakçılık mı? Ne kadar çok yazarsam polisiyenin yegane unsuru gizemi öldürebilirim o yüzden susuyorum ama şunu söylemeliyim [yarı spoiler] Behzat Ç: Ankara Yanıyor'u izlerken aklıma Kavim geldi [yarı spoiler].

Ahmet Ümit için hep soluksuz okudum veya benzer bir şeyler derler. Gerçekten de akıcı, yormayan, okuyucuyu bağlayan bir anlatımı var. Misal Başkomiser Nevzat'ın kendi kendine düşündüğü/konuştuğu bölümler çok hoşuma gitti. O çelişkileri, kendine kızışları, tam kendisini ikna ederken başladığı noktaya dönüşü çok doğaldı. Diğer yandan dinler, Anadolu kültürleri ve cinayetle ilgili verdiği bilgilerde sanıyorum hiç bilmeyen de anlasın, en dikkatsiz okuyucu da hiçbir şeyi kaçırmasın düşüncesiyle tekrarlara düşmesi ve konuyu uzatması beni biraz sıktı. Birinci tekil kişili anlatımın yukarıda bahsettiğim başkahramanın iç dünyasına açılan samimi bir kapı sağlaması avantajının yanında dezavantajı da vardı. Kurgu gereği Nevzatsız gelişen olaylar yer yer yapay diyaloglarla aktarılıyordu.

Hikayeyi ise genel olarak beğendim. Sıkı bir polisiye okuru değilim o yüzden katili tahmin etmedim, tahmine de çalışmadım. Romanın sonunda aralara serpiştirilen ipuçları birleşti (bunun bir de yapay konuşmalarla özetlenmesi benim için gereksizdi) şok edici değilse de romanın genel seviyesini düşürmeyen bir final oldu. Bazı kısımların ise romanın ana kurgusuna ne kattığını anlayamadım. Örneğin Evgenia'nın Yunanistan'a gidişinin nasıl bir işlevi vardı? Başkomserimin özel hayatı bir kitaptan diğerine dizi gibi takip edebiliyorsak, oradan tutunabilir belki.

Bir arkadaşım Kavim'i okuduğumu öğrenince "Hayatta bir Ahmet Ümit iyidir, fazlasına da gerek yok" mealinde bir şey söyledi. Ahmet Ümit'in hep aynı romanı yazdığı eleştirisini de birkaç kez duymuştum. Ben ilk Ahmet Ümit'imi Sis ve Gece ile yaklaşık sekiz yıl önce okuduğum ve pek bir şey hatırlamadığım için bir şey söyleyemeyeceğim ama geçtiğimiz haftalarda çıkan Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'nin kapağındaki yazı dikkatimi çekti. "Aşk yaşamı, cinayet ölümü sıradanlıktan kurtarır." Buradaki ana fikri 2006 yılında basılmış olan Kavim'de de hemen hemen aynı kelimelerle bulmak mümkün. Bunun Ümit'in bir "motto"su olduğunu düşünmek istiyorum. Sanırım tüm bu kuşkularımın cevabını bir Ümit romanı daha okuyarak bulabilirim. Beyoğlu'nun En Güzel Abisi de çok yakın geliyor bana.

8 Ocak 2013 Salı

Şehir ve Şehir


İki şehir-devlet var: Beszel ve Ul Qoma. Bu şehirler komşu ama aynı evde oturuyorlar. Evet, yan yana değil ama iç içe ama yine de ayrı. Belirli bir toprak parçası üstünde sokak hatta kaldırım kaldırım, bir trafik ışığından bir apartmana kadar ufak birimlerle birinden ayrılmış ve iç içe yaşayan şehirler. Rakipler, düşmanlar. Mimariden insanlarının giyinişlerine, dillerinden adetlerine kadar her şeyleri ayrı. İki şehrin arasındaki esas sınır insanların kafasında. İki ülke vatandaşları ufaklıktan beri diğer taraf yokmuş gibi yaşamayı, diğer tarafı görmemeyi, duymamayı, sınırları ihlal etmemeyi, üst üste binen karmaşık sınırları ayırt etmeyi, bir Beszelli ile Ul Qomalıyı anında birbirinden ayırt etmeyi öğreniyorlar. İki toplumun tek ortak noktası bu konudalki disiplini ve çabası.

Yoksa değil mi? Aslında Beszel'de konuşulan dil ile Ul Qoma'da konuşulan dil aynı kökten gelen ve biraz çabayla anlaşılan diller mi? Ekonomik kalkınma da bir Beszel'in bir Ul Qoma'nın öne geçmesinden ama hep benzer seviyede kalmalarından görünen o ki küresel ekonomik düzende bulundukları sınıf da aynı. Bazı kendini bilmezler çok önceden iki şehrin tek devlet olduğunu, sonradan ayrıldığının bile söylemeye cesaret ediyor. Hatta yasaklanmış olmalarına rağmen ''birleşmeciler'' örgütleniyor.

Bu iki şehrin üstünde gölge bir zırh gibi İhlal var. Sınırların her türlü ihlali onların sınırsız gücüyle cezalandırılıyor. Turistler ve yabancıların (ki onların da bu şehirlere girmeleri eğitilmelerini ve zorlu prosedürleri gerektiriyor) ihlali İhlal tarafından anında sınır dışı edilmekle son bulurken yerlilerin hatasının sonucu bilinmiyor; çünkü onlardan bir daha haber alan olmuyor.

Ve bir cinayet işleniyor. Dedektif Tydor Borlu konuyu araştırırken önce cinayet sırasında ihlal yapıldığını düşünüyor ancak işler hiç beklemediği gibi gelişiyor. Borlu ile hem bu iki şehirli, çok yapılı, garip ama gerçekçi evrende dolaşıyor hem de bir cinayeti çözmeye çalışıyorsunuz.

Miéville, yazdıklarını ''tuhaf kurgu'' (weird fiction) olarak tanımlıyor. Haklı da çünkü yazdıkları bilimkurgu ve fantaziden unsurlar taşısa da belli bir türe girmeyecek kadar özgün. Yazarın sevdiği diğer yazarlardan, mesela Arthur C. Clarke, Kafka, Orwell'dan da izler taşıyor. Polisiye ve bilimkurgu olarak iki parçalı bir yapısı olduğu söylenebilir. Polisiyenin getirdiği sade ve kısa cümleler anlatım gücünden bir şey çalmıyor. Katil kim, cinayet neden işlendi, hatta maktül kim soruları uzun süre çözülmüyor. Dedektif Borlu sürekli cinayete ilişkin yeni teoriler kurup sonra onların yalnış olduğunu yine kendisi buluyor. Her seferinde de klişelerden biraz daha uzaklaşıyor.

Bir polisiye olarak başarılı bulsam da bu tür özellikle ilgimi çekmediğinden bilimkurgu kısmı beni daha çok etkiledi. Uzun süre anlamakta zorladığım ikili yapıyı hayal etmeye çalıştım. Google, ipad, Starbucks, Atatürk, Chuck Palahniuk (bir harfi yer değiştirmişti) gibi bizim dünyamızdan kelimelerin ve şeylerin satır aralarında belirivermesi, Orta Avrupa-Balkanlar arasında bir yerlerde bulunduğunu tahmin ettiğim ikiz düşman şehir devletlerine müthiş bir gerçeklik hissi kattı.

Çevirisinden de genel olarak memnunum. ("Barış ültimatomu" bir çeviri hatası mı yoksa "tuhaf kurgu"nun bir ürünü mü bilemedim.) Romanın son bölümünde olaylar çözülürken her şey bir anda karıştı. Birkaç sayfada her şey çözülürken anlatımdan mı, çeviriden mi, benden mi kaynakladığını anlamadım bir zorluk yaşadım. Kitabın üstünden 3-4 hafta geçti ve şimdi katilin kim olduğundan emin değilim. Çok mu önemli? Benim için değil çünkü ben yazarın akademik ve entelektüel birikimini yansıtarak incelikle kurduğu dünyayı sevdim.

Şehirler, siyasi bir cinayet, derin devlet derken alttan alta bir siyasi mesaj verildiği, bir toplum eleştirisi sunduğu beklentisi oluşuyor. Yazarın uluslararası ilişkiler ve antropoloji eğitimi, akademik altyapısı, sosyal aktivizmi buna da imkan veriyor aslında. Bölünmüş şehirler, hemen hemen tüm okuyuculara burada bahsedilen acaba Lefkoşe mi, Kudüs mü (benim en ikna olduğum buydu), Berlin mi yoksa başka bir yer mi sorularını sordurmuştur diye düşünüyorum. Romanda da bu şehirlerden bir konferans vesilesiyle bahsedilip Beszel ve Ul Qoma'nın çok farklı olduğu belirtilmiş. Elbette bu beni kesmedi ve ufak bir araştırma yaptım. Yazar bir röportajında şöyle diyor (çeviriyorum) : "Şehir ve Şehir'de niyetim sınırların nasıl olabileceğine dair kendi büyülü mantığımı icat etmek yerine sınırların mantığını abartarak mübalağlı ve kurgusal bir şey çıkarmaktı. Bu ulus-devlet sınırlarının gündelik, hukuki ve sosyal taraflarına dayanan bir kestirimdi: Bunu politize bir sosyal filitrelemeyle birleştirdim ve sosyolojik açıdan makul bir temelde kestirimde bulundum ve abarttım, nihayet tuhaf bir uç noktaya vardı".  Yani bu gölünmüş şehirlerin değil, ülkeler arası sınırların abartılarak yeniden kurgulanmış haliymiş. Kemal Sunal'ın baş rolünü oynadığı Propaganda filmini hatrıma geldi. Sonra şehir ve siyaset ilişkisini en iyi yorumlayacak kişilerden Prof. David Harvey bu kitabı okumuş mudur, okuduysa ne düşünmüştür diye merak ettim.

Böyle insanın zihnini oradan oraya sürükleyen güzel bir kitap işte. Öte yandan kitabın polisiye unsuruna rağmen 200. sayfadan sonra heyecanlandığını, sonunun ise yukarıda belirttiğim gibi çabucak ve biraz karışık toparlandığı için anlaşılmasının kolay olmadığını söylemek zorundayım. Bölünmüş düşman şehirler ve bir cinayet fikri hoşunuza giderse okuyun pişman olmazsınız.



Not: Bu kitap 2010 yılında Nebula, Hugo, Dünya Fantezi ve Arthur C. Clarke ödüllerini almış. Miéville ise bilimkurgunun "Nobel"i Arthur C. Clarke Ödülü'nü 3 kere kazanan tek yazarmış.
Not 2: Kitabın yabancı baskılarında da kullanılan kapağını pek beğendim. Şehirlerden birinin silüeti Londra'ya ait ama diğeri neresi bilemedim.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Azrail Aynası

Kapak başarılı!
Geçenlerde Bumarang'ın Twitter hesabından yaptığı bir yarışmada Cüneyt Ülsever'in Azrail Aynası adlı romanını kazandım. Böylece hiç aklımda yokken, polisiye-gerilim türü kitapları pek okumazken kendimi romanın sayfalarına gömülmüş buldum.

Konu hem ilginç hem çok işlenmiş; ikizler, seri cinayetler, psikiyatri. Belli ki yazar konuyu çok araştırmış. Hatta kitabın 86. sayfasında bir kaynakça bile vermiş. Şöyle:

A'dan Z'ye Seri Katiller Ansiklopedisi - Harold Schechter & David Everitt
Koliçi Bir Seri Katilin Öyküsü - Sevinç Yavuz
Seri Katiller (İki Cilt) - Fikret Topallı

Kitap klasik bir polisiyeden farklı olarak suçlunun kim olduğu, polis/dedektif karakterinin çabaları gibi unsurlara odaklanmıyor. Kitap kapağında gerilim-polisiye yazsa da gerilim yok, polisiye çok az. Katil hemen kitabın başında ortaya çıkıyor; sayfaların üçte birinden fazlası katilin çocukluk ve gençlik yıllarına, bir katili yaratan psikozların nasıl ortaya çıktığına ayrılmış. Bu açıdan kitap gerilimden çok dram tadı veriyor. Her ne kadar öykü sürükleyici olsa da özellikle Amerika yolculuğu aşaması ve sonrasının zorlama olduğunu söylemeliyim. Ülkemizde seri katillik yaygın değil diye gençleri ta ABD'ye göndermeye gerek yokmuş bence. Yüz binlerce Türk'ün yaşadığı Almanya'ya gitseler de olurmuş, ya da özgün bir vaka olsalar da. Tabi yazarın bir ABD geçmişi olduğu için ona burada geçen öykü kurgulamak daha kolay ve çekici gelmiş olmalı.

Öykü klişeye çok yatkın. Bunu engellemek için yazar son anda sanki hikayenin ucu açıkmış gibi bir hava yaratmış. Oysa polislerin ulaştığı sonucun doğruluğunu destekleyen o kadar çok unsur var ki: (dikkat spoiler!) katilin neşteri doktor kadar profesyonelce kullanması, orta yaşa gelmiş olmalarına ve çok farklı hayat tarzları olmasına rağmen ikizlern görünüşlerinin saç traşlarına kadar aynı olması, nöbetçi polislerin ikizler evde buluşmasına rağmen sadece birinin eve girip çıktığını görmesi...

İkizler gerçekten karakter güçlü; onlarla birlikte anneleri, dedeleri, babaları da gayet canlı. Yazar öldürülen kadınların bile hayat hikayelerini anlatarak onları ete kemiğe büründürmeye çalışmış. Öte yandan belki de en canlı karakterler olması gereken polisler yok gibiler. Üç komiser siyasi görüşlerine kadar anlatılmış ama sayfalardan bağımsız bir kişilik oluşturamamışlar çünkü olay boyunca Arka Sokaklar dizisindeki "Adam tam bir pislik çıktı Rıza baba!" benzeri laflardan başka bir şey söylemiyorlar. Uzun uzun anlatılan özellikleri olay boyunca hiç rol oynamamış. Belki Harun diğerlerinden biraz ayrılıyor ama yeterli değil.

Şimdiye kadar birçok eleştiride bulundum ama benim için en önemlisi dil meselesi. Gazetecilerin kitaplarını okudukça bende bir yargı oluşmaya başladı: Gazeteci adamın yazdığı kitap dil açısından vasattır; hatta kötüdür. Bunun bence iki nedeni var. Birincisi dildense içeriğe önem veren, dilin basit olmasının özellikle istendiği bir meslekten geliyorlar. Ne kadar yazmaya yakın bir iş yapıyor gibi görünseler de herhangi birinden daha iyi yazar değiller. Üstelik basının içinde olduklarından senden benden çok daha kolay kitap yayımlayabiliyorlar. Anlatım ve dil açısından bunca zayıf metinler, yazarlarının adı ve bağlantıları nedeniyle şans buluyor.

Ülsever'in de gayet basit bir anlatımı var. Kelime hazinesi kısıtlı. Bazen paragraflar bile tekrar ediyor. Sözcük zenginliğini sağlamak için yazar iğreti birkaç Arapça kökenli kelimeyi tekrarlayıp durmuş ama bu komik olmaktan öteye gidememiş. Komik çünkü diğer yandan Türkçe deyimleri bile doğru kullanamamış. İşte birkaç örnek: "baltayı sapa vurmak", "çıldırmamak içten değil", "denetim ve kontrol" (defalarca!), "eski çıkı"... Komik değil mi?

Özetle dil ve gerilim unsurundaki eksikliklere rağmen, ilginç konusu ve yazarın geniş araştırmasının hatrına çabucak okunan bir kitap; iyi vakit geçirmenizi sağlayabilir.  Hatta beğenirseniz yazarın kitabın ilk sayfalarından selam gönderdiği yine aynı üç komiserin yer aldığı Hisarüstü Cinayetleri adlı romanını da okuyabilirsiniz.

4 Haziran 2012 Pazartesi

Kara İstanbul

Propris, kitap boyunca batılı yaşamı, onun parçası olan turist
 kavramını (hatta turistlerin fotoğraf merakını) o kadar çok alaya alıyor ki 
bu kitabı bir gezi sırasında almam ve böyle "turistik fotoğraf"ını çekmem çok ironik.

Bir uyuşturucu kuryesi bir turist kafilesinin arasına karışarak İstanbul'a gelir. Çeşitli aksilikler takası hem geciktirir hem de zorlaştırır. Bu olay örgüsü ilk anda sıradan bir suç ve polisiye romanı görüntüsü verebilir. Fakat bu yolculuk Franco'nun eleştirel, dikkatli, kara mizaha yatkın kişiliğiyle farklı bir boyut kazanıyor. Kurgu, bir suçun işlenişine adım adım yaklaşırken bir yandan da İtalya ve Türkiye, batı ve doğu, önyargılar ve keşifleri karşı karşıya getiriyor.

Kurgu okurken cümlelerin altını çizmek adetim değil. Öykü olsun roman olsun beni metnin tümü etkiler. Fakat bu kitap basit bir polisiyenin kalıbına sığmayan, "çağdaş" yaşamı eleştiren ve doğu ile batıyı karşılaştırarak ikisini de daha iyi anlamaya çalışan cümleleriyle beni etkiledi. Hemen alıntılıyorum:

"Turist yerel renk arıyordu.... Yerel renk diye bir şey yoktur. Yerel renk bir yalandır, sadece fakirlik vardır."

"Banyo bataryası: Dünya üzerinde insan olmayan canlılar arasında en alıngan ve anlaşılmaz varlık. Genelde sadece iki cümleyi tanıyordu: çok sıcak ya da çok soğuk. Sersem bir aygıttı." (Burada "canlılar arasında" diyerek biraz karıştırmış ama düşünce güzel:))

 "Sersem ürer, genişler ama bir türlü kendini geliştirmez."
Kitabı klasik bir polisiyeden ayıran diğer bir özelliği de olayı suçlunun gözünden izlememiz. Polisiyelerde genelde bir komiser ve peşinde olduğu, merak unsuru bir suç ve suçlu vardır. Buradaysa suçlu belli, suç hakkında bir fikrimiz var ama tüm detaylar net değil. Kaçma kovalamaca uzun süre yok. Garip şekilde burada belirsiz olan polis. Kim dost kim düşman kesin değil. Suçlu profili de farklı. Beyaz yakalı, akıllı, eğitimli insanlar; geçmişlerinde travma ya da büyük sorunlar yok. Kitabın polisiye denklemini böyle tersten kurması çok hoş.

Kitabın ilk yarısı acı bir mizah eşliğinde sunulan gözlemler ve tasvirlerle dolu. Düşünceler, mekânların olay ve kişilerle eklemlenişi, o bekleyiş hali hiç ummadığınız şekilde sizi sürüklüyor. Son yüz sayfada finale nefes nefese bir koşu başlıyor. En son sayfalar romanı taçlandıracak bir son sunuyor.

Yazar Fabio de Propris Roma Üniversitesi'nde edebiyat üzerine dersler verirken 1997'de İstanbula gelmiş ve üç yıl kalmış. Bu dönemde İstanbul'daki İtalyan Lisesi'nde ders de vermiş. İstanbul'la ilgili söyleşileri, çeviri çalışmaları da var. Bu kitap yazarın Türkiye deneyiminin sonucu yazılmış. Güzel de yazılmış.

Not: Kitaba J C Grangé Türkiye'nin üyeleri arasında yaptığı anketle oluşturduğu Kara Liste'de de yer verilmiş.  Liste hem benim gibi polisiye-gerilim türüne uzak olanlar hem de bu türü sevenler için  faydalı. Daha fazlasını isteyenler kitap hakkında bir yorum da şurada bulabilirler:  Kara İstanbul - Fabio de Propris