bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2014 Salı

Stokholm'deki Kitapçılar

Yurtdışına çıktınız, bir turist olarak vazifelerinizi yerine getiriyorsunuz. Aklınızda yerlilerin arasına karışıp yapmak istediğiniz ne var? Kitap severler için kitapçıları gezmek olabilir. Belki de gözünüze kestirdiğiniz bir yerde oturup biraz okumak. Yolunuz Paris'e düştüyse kitapçılar için bu yazıya, kitaplar içinse şu yazıya bakabilirsiniz. Stokholm içinse doğru yerdesiniz.

The Science Fiction Bokhandeln


Bilimkurgu, fantazi, çizgi roman… ne tür gerçek üstülük arıyorsanız burada var. Kitapların hemen hepsi İngilizce. İki katlı bu büyük dükkanda sadece kitaplar yok; kutu oyunları, temalı eşyalar (tişört, kupa, takı, çanta, aksesuar, vs.), filmler hatta kocaman Darth Vader maketi bile var.

Tarihi merkezdeki dükkanın adresi: Vasterlanggatan 48, Gamla Stan. Ayrıca Malmö ve Göteborg'da da şubeleri var.
İnternet adresi: https://www.sfbok.se. Sayfa İsveççe ama tarayıcınızın çeviri eklentisi bugünler için var.

The English Bookshop

Kaynak: Lovisa H., yelp.com
Tarihi şehir merkezinde sakin, güzel bir kitapçı. Tüm kitaplar İngilizce. Hem İngilizce yazılan kitapları hem de özellikle İskandinav edebiyatından eserlerin İngilizce çevirilerini bulmak mümkün. Eğer son dönemde yükselen İskandinav polisiyelerine meraklıysanız hazırlanan özel standı beğeneceksiniz. Benim gibi İsveç edebiyatından kısmen habersizseniz yardım isteyebilirsiniz. İlgili ve bilgili görevli zevkinize göre pek çok kitap öneriyor.


Uppsala'da da bir şubesi var. Stokholm adresi: Lilla Nygatan 11, Gamla Stan


İnternet sitesi: http://bookshop.se

Comics Heaven


Çizgi roman sevdalıları için bir dükkan var sırada. Ağırlıklı olarak ikinci el çizgi romanlar satılan dükkanda kitaplar, tşörtler, oyunlar ve posterler de var. Kitaplar genelde fantazi/bilimkurgu türünde. İkinci el kitap satan yerlerde sık karşılaşılan ve bazen de hayatı çok zorlaştıran karılıklık sorunu burada yok. Her şey düzenli ve fiyatları da makul. 


Fotoğrafta gördüğünüz dükkan Stora Nygatan 23, Gamla Stan adresinde. Şubesi yok ama http://www.comicsheaven.se adresindeki sayfadan online alışveriş yapabilirsiniz.

3 Ağustos 2014 Pazar

Solaris

Bilimkurgu diyince aklımıza hemen uzaylılar gelir. Bu uzaylıların genelde bizim gibi iki kolu iki bacağı vardır ve sözleri normalden biraz daha iridir. Bir adım ileri gidersek uzaylılar canavara benzer, iri böcekler gibi düşünebiliriz.

Bilimkurgu edebiyattan ne okumalıyım diye araştırdığınızda karşınıza çıkan ilk kitaplardan biri de Stanislaw Lem'in Solaris'idir. Solaris, Terran gezegeninden gelen insanlar tarafından uzun süredir incelenmekte olan bir gezegendir ve roman da Kelvin'in Solaris'i inceleyen ekibe destek vermek için bu gezegene doğru yaptığı uzay yolculuğu ile başlar. Romanın ilk sayfalarında her şey bir bilimkurgudan bekleyeceğiniz gibi devam eder ve siz uzaylıların uzay istasyonunun koridorlarını istila etmesini beklerken işin aslının farklı olduğunu anlarsınız. Uzay istasyonundakiler ya ölmüş ya çıldırmıştır ya da çıldırmamaya çalışmaktadır. Ortalıkta uzaylılar yoktur, düşmanlar, ani keşifler, tüm dünyanın gözlerini dikkatle diktiği çalışmalar, kahramanlıklar yoktur. Solaris'in neden önemli bir bilimkurgu kitabı olduğunu anlamaya başlarsınız.

Romanın İletişim Yayınları'ndan çıkan baskısında (resimdeki kitap) tam anlar gibi olurken içinde kaybolduğum bir önsözü var. Bu önsözde özetle romanın büyük felsefelere ve psikolojik kuramlara göndermelerde bulunduğu, bunlar hakkında akıl yürüttüğü söyleniyor. Bense bu romanın iki yönünden çok etkilendim. Birincisi yazarın hayal gücü ve yarattığı evren. Solaris plazmaya benzer bir okyanusla kaplı, bu plazma sürekli dalgalanıyor, çalkalanıyor. Bu dalgaların kasın kasılması gibi reaksiyon verdiği fark ediliyor ama neye reaksiyon veriyor, neden ve bu tepki ne işe yarıyor anlaşılamamış. Tüm gezegen tek bir canlı, koca bir tek hücreli gibi. Aynı zamanda canlı mı o da kesin değil. İşin ilginç yanı gezegeni izleyenler bilinçlerinin gerisinde tuttukları sırları, korkuları bir bir karşılarında görüyorlar. Bunlar halisünasyon değil, karşınızda duran eski sevgilinizi yıllar evvel öldüğü halde tekrar öldürebiliyorsunuz ama ertesi sabah her şey baştan başlıyor. Solaris'in gönderdiği bu canlı kabuslar araştırmacıların bir maddeden zehirlenmelerinin sonucu mu? Tamamen psikolojik bir bozukluk mu? Gezegenin bir iletişim kurma şekli mi yoksa savaş yöntemi mi?

Kitabın beni etkileyen ikinci yönü de bu oldu. Tüm bu belirsizlikler karşısında çaresiz kalıyorsunuz. Bir an bu dev plazmanın canlı olduğunu, kendisini araştıranların zihnine girerek onların korkularıyla dalga geçtiğini düşünüyor, sonra bu okyanusun bir bilinci olmadığına, kabuslarda payın okyanus kadar kabusu görenin olduğuna kanaat getiriyorsunuz. Benim için bu romanın en anlamlı noktası da burada yatıyor: Bir gün bir uzaylı görsek kendi bilincimizle onu algılayabilecek miyiz? Onu anlayıp onunla iletişim kurabilecek miyiz? Kendi bilincimizi ve zihnimizi karşılatığımız varlıktan ayrı tutabilir miyiz? Onun hakkında nesnel bir şey söyleyebilir miyiz?


Zihin açıcı, yavaş yavaş okunup sindirilmesi gereken bir roman. Romanın yavaş okunmasını gerektiren bir başka neden de yaratılan evrenin garipliği. Çift güneşli dev bir plazmik gezegenin canlı ve bilinçli olup olmadığını düşünürken somut kabuslarla baş etmeye çalışmak hayal gücünü çok yoruyor. Bir kitabı çok beğensem de genelde kitaptan uyarlanan filmin peşine düşmem. Oysa bu romanı okur okumaz filmleri izlemek istedim, hem de hepsini. Çünkü benden başkalarının nasıl hayal ettiğini, ne anladığını öğrenmeye muhtaçtım. Ne kadar zorlarsam zorlayayım bazı şeyleri tam kavrayamamıştım. Başkalarının kavrayışlarını merak ediyordum. Yukarıda tanıtımını gördüğünüz Steven Soderbergh'in 2002 yapımı Solaris filmini izledim, size de tavsiye ederim.

Kitabın hiç kolay bir dili yok ve zor okunuyor. Bunun bir nedeni bu garip evreni yazarın ana dilinde anlattığı gibi çevirmenin zor olması olabilir. Ayrıca kitabın aslından çevirilindiğinden de emin değilim. İngilizce çevirilerden faydalanılmışa bu da akıcılığın bozulmasına neden olmuş olabilir. Okuduğuma göre Lem kitabın İngilizce çevirisinden hiç memnun kalmamış zamanında.

Özetle bilimkurgunun psikolojik ve felsefik tarafıyla tanışmak ve zihninize egzersiz yaptırmak isterseniz okumanız gereken kitap Solaris. Ben bu kitabı okuduğuma çok memnunum ve bana bir şeyler kattığını hissediyorum. Size de tavsiye ederim.

8 Ocak 2013 Salı

Şehir ve Şehir


İki şehir-devlet var: Beszel ve Ul Qoma. Bu şehirler komşu ama aynı evde oturuyorlar. Evet, yan yana değil ama iç içe ama yine de ayrı. Belirli bir toprak parçası üstünde sokak hatta kaldırım kaldırım, bir trafik ışığından bir apartmana kadar ufak birimlerle birinden ayrılmış ve iç içe yaşayan şehirler. Rakipler, düşmanlar. Mimariden insanlarının giyinişlerine, dillerinden adetlerine kadar her şeyleri ayrı. İki şehrin arasındaki esas sınır insanların kafasında. İki ülke vatandaşları ufaklıktan beri diğer taraf yokmuş gibi yaşamayı, diğer tarafı görmemeyi, duymamayı, sınırları ihlal etmemeyi, üst üste binen karmaşık sınırları ayırt etmeyi, bir Beszelli ile Ul Qomalıyı anında birbirinden ayırt etmeyi öğreniyorlar. İki toplumun tek ortak noktası bu konudalki disiplini ve çabası.

Yoksa değil mi? Aslında Beszel'de konuşulan dil ile Ul Qoma'da konuşulan dil aynı kökten gelen ve biraz çabayla anlaşılan diller mi? Ekonomik kalkınma da bir Beszel'in bir Ul Qoma'nın öne geçmesinden ama hep benzer seviyede kalmalarından görünen o ki küresel ekonomik düzende bulundukları sınıf da aynı. Bazı kendini bilmezler çok önceden iki şehrin tek devlet olduğunu, sonradan ayrıldığının bile söylemeye cesaret ediyor. Hatta yasaklanmış olmalarına rağmen ''birleşmeciler'' örgütleniyor.

Bu iki şehrin üstünde gölge bir zırh gibi İhlal var. Sınırların her türlü ihlali onların sınırsız gücüyle cezalandırılıyor. Turistler ve yabancıların (ki onların da bu şehirlere girmeleri eğitilmelerini ve zorlu prosedürleri gerektiriyor) ihlali İhlal tarafından anında sınır dışı edilmekle son bulurken yerlilerin hatasının sonucu bilinmiyor; çünkü onlardan bir daha haber alan olmuyor.

Ve bir cinayet işleniyor. Dedektif Tydor Borlu konuyu araştırırken önce cinayet sırasında ihlal yapıldığını düşünüyor ancak işler hiç beklemediği gibi gelişiyor. Borlu ile hem bu iki şehirli, çok yapılı, garip ama gerçekçi evrende dolaşıyor hem de bir cinayeti çözmeye çalışıyorsunuz.

Miéville, yazdıklarını ''tuhaf kurgu'' (weird fiction) olarak tanımlıyor. Haklı da çünkü yazdıkları bilimkurgu ve fantaziden unsurlar taşısa da belli bir türe girmeyecek kadar özgün. Yazarın sevdiği diğer yazarlardan, mesela Arthur C. Clarke, Kafka, Orwell'dan da izler taşıyor. Polisiye ve bilimkurgu olarak iki parçalı bir yapısı olduğu söylenebilir. Polisiyenin getirdiği sade ve kısa cümleler anlatım gücünden bir şey çalmıyor. Katil kim, cinayet neden işlendi, hatta maktül kim soruları uzun süre çözülmüyor. Dedektif Borlu sürekli cinayete ilişkin yeni teoriler kurup sonra onların yalnış olduğunu yine kendisi buluyor. Her seferinde de klişelerden biraz daha uzaklaşıyor.

Bir polisiye olarak başarılı bulsam da bu tür özellikle ilgimi çekmediğinden bilimkurgu kısmı beni daha çok etkiledi. Uzun süre anlamakta zorladığım ikili yapıyı hayal etmeye çalıştım. Google, ipad, Starbucks, Atatürk, Chuck Palahniuk (bir harfi yer değiştirmişti) gibi bizim dünyamızdan kelimelerin ve şeylerin satır aralarında belirivermesi, Orta Avrupa-Balkanlar arasında bir yerlerde bulunduğunu tahmin ettiğim ikiz düşman şehir devletlerine müthiş bir gerçeklik hissi kattı.

Çevirisinden de genel olarak memnunum. ("Barış ültimatomu" bir çeviri hatası mı yoksa "tuhaf kurgu"nun bir ürünü mü bilemedim.) Romanın son bölümünde olaylar çözülürken her şey bir anda karıştı. Birkaç sayfada her şey çözülürken anlatımdan mı, çeviriden mi, benden mi kaynakladığını anlamadım bir zorluk yaşadım. Kitabın üstünden 3-4 hafta geçti ve şimdi katilin kim olduğundan emin değilim. Çok mu önemli? Benim için değil çünkü ben yazarın akademik ve entelektüel birikimini yansıtarak incelikle kurduğu dünyayı sevdim.

Şehirler, siyasi bir cinayet, derin devlet derken alttan alta bir siyasi mesaj verildiği, bir toplum eleştirisi sunduğu beklentisi oluşuyor. Yazarın uluslararası ilişkiler ve antropoloji eğitimi, akademik altyapısı, sosyal aktivizmi buna da imkan veriyor aslında. Bölünmüş şehirler, hemen hemen tüm okuyuculara burada bahsedilen acaba Lefkoşe mi, Kudüs mü (benim en ikna olduğum buydu), Berlin mi yoksa başka bir yer mi sorularını sordurmuştur diye düşünüyorum. Romanda da bu şehirlerden bir konferans vesilesiyle bahsedilip Beszel ve Ul Qoma'nın çok farklı olduğu belirtilmiş. Elbette bu beni kesmedi ve ufak bir araştırma yaptım. Yazar bir röportajında şöyle diyor (çeviriyorum) : "Şehir ve Şehir'de niyetim sınırların nasıl olabileceğine dair kendi büyülü mantığımı icat etmek yerine sınırların mantığını abartarak mübalağlı ve kurgusal bir şey çıkarmaktı. Bu ulus-devlet sınırlarının gündelik, hukuki ve sosyal taraflarına dayanan bir kestirimdi: Bunu politize bir sosyal filitrelemeyle birleştirdim ve sosyolojik açıdan makul bir temelde kestirimde bulundum ve abarttım, nihayet tuhaf bir uç noktaya vardı".  Yani bu gölünmüş şehirlerin değil, ülkeler arası sınırların abartılarak yeniden kurgulanmış haliymiş. Kemal Sunal'ın baş rolünü oynadığı Propaganda filmini hatrıma geldi. Sonra şehir ve siyaset ilişkisini en iyi yorumlayacak kişilerden Prof. David Harvey bu kitabı okumuş mudur, okuduysa ne düşünmüştür diye merak ettim.

Böyle insanın zihnini oradan oraya sürükleyen güzel bir kitap işte. Öte yandan kitabın polisiye unsuruna rağmen 200. sayfadan sonra heyecanlandığını, sonunun ise yukarıda belirttiğim gibi çabucak ve biraz karışık toparlandığı için anlaşılmasının kolay olmadığını söylemek zorundayım. Bölünmüş düşman şehirler ve bir cinayet fikri hoşunuza giderse okuyun pişman olmazsınız.



Not: Bu kitap 2010 yılında Nebula, Hugo, Dünya Fantezi ve Arthur C. Clarke ödüllerini almış. Miéville ise bilimkurgunun "Nobel"i Arthur C. Clarke Ödülü'nü 3 kere kazanan tek yazarmış.
Not 2: Kitabın yabancı baskılarında da kullanılan kapağını pek beğendim. Şehirlerden birinin silüeti Londra'ya ait ama diğeri neresi bilemedim.

16 Mart 2012 Cuma

Carl Sagan: Bir Kitap, Bir Film, Bir Belgesel Dizisi

Kaynak: blogs.agu.org
Kitaplar üzerine yazıyorum aslında ama bugün kısmen bunun dışına çıkacağım. Bir kitaptan, bir filmden ve bir belgeselden bahsedeceğim. Ortak noktaları içlerindeki çocuksu bir bilgi tutkusu, kainatın gerçekleri karşısında duyulan saf bir hayranlık ve saygı, kolay anlaşılan etkileyici bir sunum. Bütün bunları bu eserlere kazandıransa parlak bilim insanı, astronomi profesörü, fen bilimlerinin gülen yüzü: Carl Sagan. 

Bir Kitap: Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı

Bu Sagan'ın en meşhur kitaplarından biri. Adını Orta Çağ Avrupası'ndaki cadı avlarına tepki olarak 1656 yılında yazılmış olan Thomas Ady'nin A Candle in the  Dark (Karanlıkta Bir Mum) isimli kitabından alıyor. Kitabın aralarında çocukların da bulunduğu milyonlarca masumun hiçbir kanıt yokken, para, güç, kişisel çıkar ve otorite için yakılarak öldürülmesini eleştirmesi gibi, Sagan'da yine aynı amaçlarla çağımızda insanların kolay inanırlıklarının ve ilkel istek ve ihtiyaçlarının sömürülmesine, insanların aldatılıp daha umutsuz ve mutsuz bir duruma itilmesine karşı çıkıyor. Kendimizi şarlatanlardan korumak için eleştirel düşünceyi, merakı ve kuşkuculuğu nasıl kullanabileceğimizi anlatıyor. Bu arada verdiği örneklerle birçok aldatmacayı gün ışığına çıkarıyor. Bu aldatmacaların içinde neler mi var? Uzaylılarca kaçırılma hikayeleri, dini metinlerdeki şifreler, her türlü fal, ruhlar alemiyle temas, uzaylılarla bağlantı kurma, algı ötesi yolculuk, ruh-beden değiştirme, tılsım, büyü, üfürükçülük, bunlarla şifa verme... Bu listenin bu kadar uzun olması üzücü.

Yazar sık sık Musevi be Hıristiyan inancından hurafeleri de örnekleyerek çürütüyor. Mesela Meryem Ana'nın sıradan insanlara görünerek nispeten basit bir istekte bulunması - adına sunak yapılması veya vergilerin zamanında ödenmesi (!) gibi. Sanırım İslam'la ilgili yeterince bilgisi olmadığı için buradan pek örnek vermiyor. Ama kadınların dövülebileceğini fetva eden kimi dini otoriteleri, cin çıkarmak bahanesiyle kadınlarla ilişkiye giren hocaları, arsası istimlâk edilmesin diye üstüne bir "yatır" konduranları, birkaç üniversitelinin şaka amaçlı yazdıkları "Bardakçı Baba Türbesi" yazısının şifa bulma umuduyla insanların akın ettiği bir yere dönüşmesini, geleceği görebildiği halde neden at yarışı veya loto oynayarak değil de insanların parasını alarak geçindiğini anlamadığım medyumları görünce ne İslamiyet'in ne ülkemizin şarlatanlık yarışında geri kalmadığını görüyorum.

Sagan çok akıcı, kolay anlaşılan, ilginç örneklerle dolu bir kitapla yalan, boş inanç ve çakma bilimin gerçek bilimden nasıl ayırt edileceğini, şarlatanların foyasının nasıl ortaya çıkarılacağını bilimsel yöntemlerle anlatıyor. İddialarını bilimsel testlerle karşılaştırıyor, iddialardaki boşlukları akıl yürütme ve soru sorma yöntemleriyle ortaya koyuyor, iddiaları açıklayıcı gerçek üstü değil bilakis son derece doğal ve basit nedenler sunuyor. Hiç kibirli ve dominant bir tavrı olmamasına rağmen okuduğunuz astroloji sayfaları ve baktırdığınız kahve falları için suçluluk duyuyorsunuz. Gerçek olmadıklarını biliyoruz; sadece eğlence olsun diye yapıyoruz belki ama bunlara inanan ve inanları sömüren çok insan var. Onların ekmeğine yağ sürdüğünüz, aynı sürede gerçeklerin ve bilimin kat kat eğlenceli dünyasına bir şans vermediğiniz için kendinizi kötü hissediyorsunuz.

İlk iki bölüm kitabın amacını ve mantığını anlatmaya adandığı için biraz kendini tekrarlayan ve durağan bölümler gibi gelebilir ama sonra eğlence başlıyor. Ben özellikle cadı avlarının iç yüzünü, UFO'lar ve uzaylılarla ilgili iddiaların bilimsel açıklamalarını (hayır uzaylılarca kaçırılmak diye bir şey yok:)), sanrılar ile sözde ölüler dünyası arasındaki bağı anlattığı bölümleri çok sevdim. Genel olarak "En hakiki mürşit ilimdir" ilkesine bayıldım.

Aşağıda kitabın orjinalini .pdf formatında bulabilirsiniz. Türkçesini isteyenler için Tübitak Popüler Bilim Yayınları çok ucuz :)



Bir Film: Contact (Mesaj)

1997 yapımı olan ve başrolleri Jodie Foster ile Matthew McConaughey'in paylaştığı Contact filmi, Carl Sagan'ın 1987 yılında yayınlanan aynı isimli bilimkurgu romanın sinema uyarlaması. Sagan bu filmin öyküsünü de yazmış.

Hikâye, diğer galaksilerde yaşayan akıllı varlıkların tespit edilebilmesi için büyük radyo radarlarla düzenli şekilde bir taranması projesinin sessiz sedasız uzun yıllar devam etmesiyle başlıyor. Projenin işe yaramaz olduğu düşünülürken evrenin derinliklerinden gelen ve kendini tekrarlayan radyo dalgaları tespit ediliyor ve olaylar gelişiyor.

Filmin güzel yanı, bu tip bilimkurgularda, özellikle günümüzde, kullanılan  müthiş görsel efektler ya da yaratıcı kostüm ve makyaj tasarımları değil. Belki de tam bu noktadaki sadelik ve ayakların yere basması filme eskimeyen bir güzellik veriyor. Filmin en güçlü noktası Sagan'ın yazdığı hikâyesi. Hikâyedeki radar projesi, alınan ilk mesaj, dünyanın tepkisi ve uzaydaki boyutlarla solucan delikleri gibi parçalar gerçeğe dayanıyor. Örneğin olası mesajları tespit etmek için kurulan dev radarlar gerçekten de SETI (Dünya Dışı Akıllı Yaşamı Araştırma) programı çerçevesinde 1960'lardan günümüze değin kullanıldı. SETI çalışmalarında yer alan ve kariyerini uzay araştırmalarında yapmış olan Sagan'ın bilimkurgu meselesinin kurgu kadar bilim kısmında da doyurucu olması şaşırtıcı değil. Birçok bilimkurgu kitabı bu öyküye kıyasla "fantezi" kalıyor. Üstelik filmin kimi bölümleri din, insanın biricikliği, köktencilik gibi konularda önemli mesajlar de içeriyor. 

Filmi sevmemin bir başka nedeni, ünlü televizyoncuların (mesela Larry King, Jay Leno, Robert Novak), Biyolog Ann Duryan, Amerikalı Siyasetçi Geraldine Ferraro ve ABD eski Başkanı Clinton'ın (görüntüleri dijital olarak oluşturulmuş) filmde yer alması. Bu, güçlü bilimsel altyapının inandırıcılığıyla birleşince müthiş bir gerçeklik hissi veriyor. 

Buraya bir fragmanını koymak istedim ama fragmanları fazla detaylı, özet gibi. Filmin heyecanı kaçmasın; siz de benim gibi NASA tarafından tüm zamanların en iyi ikinci bilimkurgu filmi seçilen bu filmi bir mesaj geldiğinden başka bir şey bilmeden izlemeye başlayın :)


Bir Dizi Belgesel: Cosmos

Cosmos: A Personal Voyage,1980 yılında PBS için çekilmiş birer saatlik 13 bölümden oluşan bir belgesel dizisi. Evrenin ve Dünyanın oluşumu, Bing Bang, hayatın başlangıcı, evrim, doğal seçilim, Güneş Sistemi, Mars ve Venüs'ün yapısı, Voyager uzay aracının keşifleri, yıldızların hayat döngüsü (pulsarlar, kara delikler, kuasarlar), bilim tarihi, Eisntein'in Görecelilik Teoremi, boyut-zaman ilişkisi, akıl kavramı, insan beyni, dünya dışı akıllı yaşam, insanlığa ve dünyamıza karşı sorumluluklarımız gibi konuları ele alıyor. 

Ben bunları sayarken sizin içiniz daraldıysa buna kanmayın. Efsaneler, popüler kültür, günlük hayattan örnekler ve harika görsellerle Sagan'ın çocuksu hevesi birleşince 2-3 bölümü bir arada izliyorsunuz. "30 yıl önce çekilen belgesel ne işe yarar?!" da demeyin. Birincisi, evrenin yapısı, doğal seçilim, dünyanın oluşumu gibi konularda son 30 yılda değişen bir şey olmadı, milyarlarca yıldır bunlar hep aynı... İkincisi, gerektiğinde bölüm sonlarında güncellemeler yapılmış. Bu bölümlerde Sagan'ı kır saçlarıyla görüyoruz. Üçüncüsü, çekildiğinde zamanının o kadar ilerisindeymiş ki, kıyafetler ve saç modelleri dışında dizinin geçtiğimiz yıllarda çekilmiş olduğuna inanmak mümkün. Burada ufak bir not: Geçen yaz Neil deGrasse Tyson'ın sunacağı yeni bir "Cosmos" serisinin çekileceği duyuruldu.

Cosmos'la tanışmam ortaokulda İngilizce öğretmenimizin sınıfta bir bölümünü izletmesiyle oldu. Sagan'ın o tane tane İngilizcesini kâh anlıyor kâh da anlamayıp kendimizi görüntülerin büyüsüne kaptırıyorduk. Yani Türkçe alt yazılı olmayan versiyonları da korkmadan izlenebilir. Ayrıca isteyenler belgeseli Sagan'ın Türkçeye de çevrilmiş olan Kozmos: Evrenin ve Yaşamın Sırları adlı kitabıyla destekleyebilir.

Belgeseli internetten izleyebilirsiniz. Görüntü ve ses kalitesi açısından DVD'de ısrarlıyım ama nereden bulursunuz bilemem. (Amazon?) Ben Türkiye'deki en büyük DVD dükkânlarında görmedim, taa Meksikalardan aldım. Bu vesileyle zır zop, her tür Hollywood yapımını ve "Dünyanın Sonu: 2012" gibi saçma hurafeleri burnumuza dayayan ama Emmy (1981) ve Peabody (1980) Ödüllü, IMDB skoru 9,5/10 olan, 60 ülkede 600 milyondan fazla insanın izlediği bu klasiği satmayan kültür-sanat sektörümüze teessüflerimi sunuyorum!



Mart 2014 Güncellemesi

Cosmos: Bir Uzay Serüveni, Neil deGrasse Tyson tarafından yeniden çekildi. National Geographic Channel'da her cumartesi saat 21:00'de izleyebilirsiniz.


25 Ocak 2012 Çarşamba

Distopyalar: Yaptığınızı (İdeal Düzeni) Beğendiniz mi?

Edebiyat güçlü...edebiyat sanatı, fikri, duyguyu bir arada taşıyan bir asa. Asa, aşıkların kalbini sızlatmak için de, eskilerin gücünü ve asaletini anlatmak için de, insanları güzel şeylere inandırmak, eğlendirmek veya bilgilendirmek için de kullanılabilir. Bazen de bu asa içinde bulunulan toplumu eleştirmek, hakim düşünce yapılarını kırmak, bambaşka bir düzen mümkün ve olmalı demek için de kullanılır. Bunun - benim en çok sevdiğim - yollarından biri de distopyalar.

Distopyaların bazı ortak özellikleri: utopik olma iddiasındaki bir düzen, baskıcı otoriter/totaliter devlet, sınıflara ayrılmış bireysellikleri bastırılmış kişisel/özel ilişkiler kurmaları önlenmiş insanlar, ileri teknoloji/teknik ve doğadan soyutlanmışlık. Baştan bir dünya kurmayı gerektiren bu eserlerin ön hikayelerinde kötü bir durumdan (savaş, doğal afet, yokluk, terör) ani ve keskin biçinde ayrılarak (savaş, devrim, isyan) yeni bir toplumsal düzen kurulması yatar.(Kaynak: okuduklarımdan anladıklarım.)

Distopyaların lafı dolandırmadan doğrudan eleştiri kılıçlarını çekmesine ve bunu yaparken insanın hayal gücünü harekete geçiren kurgular kullanmasına bayılıyorum. İşte bayıldıklarım:

Zaman Makinesi - Herbert George Wells

Wells, Jules Verne ile birlikte bilim-kurgunun babalarından biri. Bu adam nasıl bir adamki sanki bir edebiyat türüne öncülük etmesi yetmiyormuş gibi Zaman Makinesi ve şimdi hatırlayamadığım başka bir kitabıyla birlikte distopyanın da ilk örneklerini vermiş. Ben bu kitabı okuduğumda henüz ortaokuldaydım, henüz sınıf, evrim, güç gibi kavramların pek farkında değildim. Geleceğe giden başkahraman ne zaman ki kısa boylu, hantal, tembel, tombul ve uykucu üst sınıfla onlara bu refahı sağlamak için yer altında karın tokluğuna (!) sürekli çalışan atletik, güçlü ve beyaz tüylü alt sınıfı gördü (gerisini söylemiyorum; 'spoiler'a girer); ben aklımı kaçıracak gibi oldum. Ben bu kitabı bir daha okuyayım en iyisi.

Biz - Yevgeni Zamyatin

Resimde görüdüğünüz kitabı kendime yeni yıl hediyesi olarak aldım. Bu kitap Orwell, Huxley ve Le Guin'in etkilendiği, bildiğimiz anlamda distopyayı başlatmış olan kitap. Başkahramanımız ideal düzenin ideal üyesi olarak başlıyor hikayeye, bir kadına aşık oluyor (ama o bunun aşk olduğunun farkında değil, kitapta aşk lafı hiç geçmiyor), birey olmaya, bazı isteklere sahip olmaya başlıyor... Sonunda kahraman özgürlük mü mutluluk mu diye sorakalıyor. Ben kahramanın adım adım dönüşümünü çok beğendim. Bülent Somay'ın önsözünü mutlaka okuyun! Kitaptan anlacağınız verimi ikiye katlayacak bir önsöz! Mutlaka!

Kitap iki İngilizce baskıdan çevrilmiş. Biliyorum, kitap ilk olarak İngilizce basılmış, biliyorum Rusça ilk baskısı da İngilizceden çeviriymiş, tamam biliyorum. Ama artık itibarı iade edilmiş olan bu yazarın bu en önemli kitabının bir Rusçası da vardır değil mi? Neden bundan çevirmek yerine hala İngilizce? Kitap zaten günlük formunda yazıldığı için - yani içsel konuşmalar, yüzleşmeler içerdiği için -  sık sık yarım, örtük cümleler var. Zaten bilmediğimiz bir dünyadan bilmediğimiz, bir jargonla konuşuyor kahramanımız. Kısaca zaten kolay anlaşılmıyor, neden bir de çevirinin çevirisini okuyoruz?... Beni ikna edecek tek neden Rusça orjinalinin artık kayıp olması olabilir. Ayrıca 5 tane de bariz yazım hatası vardı. (3. Basım? 203 sayfa? Hadi ama dostum!?) Sevgili Ayrıntı Yayınları, sana önsöz - (çeviri + yazım) = 3 buçuktan 4 (iyi) veriyorum.

Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley

Bu kitap benim açımdan biraz araya gitti, maalesef, çünkü lisenin başında İngilizce dersi için okumamız istenmişti. Yalnız kendimi kitaba o kadar kaptırdım ki, sınav mı olduk özet mi çıkardık hatırlamıyorum. Bendeki bu distopya merakına da bu kitap neden oldu. Kitabın bazı çarpıcı sahneleri hala aklımdadır. Kitap ironik bir şekilde mutsuzluktan ve acıdan kaçarken ve tam kurtuldum derken insanın bunun göbeğine düşmesini anlatıyor gibi geldi bana. Hiç adetim olmadığı halde kitabın ilk sayfasına şöyle bir not düşmüşüm: "Life is nasty, brutish and short. - Hobbes".

Huxley'in Zamyatin'den esinlenip esinlenmediği şüpheli. Distopyaların paylaştığı yukarıda bahsettiğim bazı özelliklerin dışında, korunaklı medeniyetin dışında yaşayan bir grup 'vahşi'nin varlığı gibi benzerlikler varken Huxley'de edebiyat ve sanat ortadan kalmış, Zamyatin'de ise düzenin emrine amade olmuş. Ayrıca İngilizce kitap okumaya cesaret edemeyenler Longman hala bu kitabın sade versiyonunu basıyorsa edinip okusun; ilaç ilaç!

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - George Orwell

Bu kitap iskelet olarak Biz'i andırıyor: kesintisiz kamu gözetimi, başkahramanı düzene karşı çıkmaya teşvik eden bir kadın ve kahramanın adım adım değişimi. Hatta ben Biz'in kahramının alkolle ve 1984'ün kahramanının gerçek çikolatayla esas kızın elinden tanışması gibi daha minor benzerlikler de gördüm. Öte yandan Orwell daha hırçın (işkence sahneleri), daha karamsar (kaçış yok), daha imalı (1948-->1984). Bu kitabı okurken de yazarın içinde bulunduğu tarihi dönemeci bilmekte fayda var. Kesinlikle okumaya değer ama Biz ile arasına biraz zaman koymak lazım yoksa doz aşımı olabilir.

Mülksüzler - Ursula K. Le Guin

İşte bu en sevdiğim, en beğendiğim, en önerdiğim, en en en... Şimdiye kadarki distopyaların askine yeni kurulmuş ideal olma iddiasındaki dünyayı değil, onun karşı tezi olduğu eski dünyayı da anlatıyor; ikisini karşılaştırıyor. Yukarıda saydığım distopyalara göre daha ümitli, daha iyimser. Yine diğerlerinin aksine kitapta sadece sisyasal düzen, toplum vs gibi temalar yok; kadın var, aile yapısı var, cinsellik var, yemekler var, sanat ve bilimin üretim süreci var... Neyse beş yıldız verdiğimi belirtmekle yetiniyorum çünkü çok sevdiğim Le Guin ile ilgili yeni bir yazı yazmaya karar verdim şu an.

Genesis - Bernard Beckett

Yayınevi 21. yüzyılın Cesur Yeni Dünyası dese de tabiki öyle bir şey yok. Buna rağmen yeni çıkmış olması ve yukarıda saydıklarım gibi ezberden adı geçen bir distopya olmaması hasebiyle (bu kelimeyi de cümle içinde ilk kullanışım) buraya ekledim. Çok sürükleyici ve bilimkurgu yönü de kuvvetli güzel bir kitap. Detaylı değerlendirme için buradan buyrun.

Bu ay 2 haftada 2 distopya okumuş biriyim. Kanımdaki distopik değerler normale dönünce hedefimde Fahrenheit 451 ve Metro 2033 var. (Kafiyeyi ben de yazınca fark ettim.)

13 Ocak 2012 Cuma

Genesis: İnsansak Ne Olmuş Yani?!

Bir "geek" olduğumdan yeni yıl hediyesi olarak kendime kitaplar aldım. Bunlardan biri de Bernard Beckett'ın Genesis adlı kitabıydı. Kitap bir distopya/bilim-kurgu.Roman hiç de kurgu olmayan günümüz şartlarında başlıyor: ABD Orta Doğu'da savaşa giriyor, ilkim değişimi ve çerve kirliliği artıyor, ülkeler/toplumlar/insanlar arasında güvensizlik had safhaya çıkıyor... Plato(!) isimli çok zengin bir iş adamı felaketi öngörüp parasını bir adaya kaydırmaya başlıyor, dünyadaki büyük savaşın sonuna kadar bu adaya yatırım yapıp kendi kendine yeten bir ülke kurmayı başarıyor, adına da Devlet (Republic!) deniyor. Adaya dış dünyadan sadece radyo dalgaları ulaşabiliyor. Savaş ve salgın hastalık tehlikesiyle karşı karşıya olan Devlet adaya yaklaşan her yabancıyı yok ediyor. Bir gün son radyo dalgası da kesiliyor. Dışarıda ne olup bittiğini bilmeyen halk artık bir zamanlar onları kurtarmış ve onlara hizmet etmiş olan Devlet'e hizmet etmeye başlıyor. Birçok distopyadaki bireyselliği kaybolmuş insanlar, baskıcı yönetim için yaşayan bir toplum, sınıflar, pozitivizmin çarpıtılması burada da ortaya çıkıyor. Ama Adam (!) adında biri sistemi atlatıyor, bir birey olarak vicdanını dinliyor ve insiyatif alıyor. Sonra bir başkahramanımız var: Anaximander. O ülkesinin tarihinden bir sınava giriyor. Uzmanlık konusu Adam ve neden oldukları. Sözlü sınav 4 saat sürüyor. Sınav bitince kitap da bitiyor.

Sonra başlıyorsunuz düşünmeye; insanı insan yapan nedir, bu özellikler en sevmediğimiz, en çok yok etmeye çaıştığımız taraflar olabilir mi, yoksa bizi diğer canlı ve cansızlardan ayıran bilincimiz midir, peki bilinç nedir, kendimiz ve toplumumuz hakkındaki algılarımız aynı zamanda sınırlarımız mı, yapabileceğimizi bilmemekle yapamamak arasındaki fark nedir, sınırlarımızı çizme hakkı kime ait, devlete mi bireyin iradesine mi yoksa doğaya mı? Tabi yine en önemli soruya geliniyor: insanı hayvandan, yapay zekadan, bitkiden ayıran nedir? Aslında gerçekten ayrı mıdır?

Eflatun'un Devlet'ini bilenler için söylüyorum; kitap sadece Plato, Republic, Aristotales gibi isimler veya devletin "filazoflar" sınıfınca yönetilmesi gibi unsurlarıyla değil şeklen de bu kitaba benzerlik gösteriyor. Kitap boyunca Anax-Sorgucular, Adam-Art/Joseph, hep sokratik bir şekilde cevaplar arıyorlar, akıl yarıştırıp fikir yürütüyorlar. Bu sade bir dille de birleşince kitaba müthiş bir akıcılık kazandırmış. Ben bir gecede bitirdim kitabı ki bu pek adetim değildir. Böyle olması iyi de oldu çünkü ne kadar ilgi çekici olaylar da olsa esas mesele yarıştırılan görüşlerde olduğu için bütünlük hiç bozulmamış oldu ve kitabın verimi arttı. 

Kitap bir sürpriz sonla bağlanıyor. 168. sayfada bu sonun bir kısmını tahmin etmiştim. Yani böyle bir şeyin geldiğini görseniz dahi bu finali daha az etkileyici yapmıyor. Sona mutlu son denemez ama 20. yüzyılın ilk yarısında yazılmış distopyalar gibi karamsarlığa, çaresizliğe bulanmış bir kitap değil. Son satırlarında vurguyu yenilemez bir virüse, hep var olan bir güce yapıyor; umut taşıyor. Genel olarak ise çokça işlenmiş bir konuyu taze bir şekilde sunmayı başarıyor.

Kitabın internetten seçtim. Seçiminin en önemli nedeni distopya merakımdı. Arka kapak yazısında 21. yüzyılın Cesur Yeni Dünya'sı denmesi tuz biber oldu. Dostum April Yayıncılık, 21. yy'ın CYD'si demişsin ama bu bildiğin kalbur üstü bir bilimkurgu! Üstelik bu iddiana kaynak gösterdiğin Amazon.com'a ben de baktım böyle bir şey göremedim; onun yerine çok daha mütevazı "2009 Nisan ayının en iyisi" ünvanını vermiş. Ne güzel iri puntolarla neredeyse (!) yazım hatasız bir baskı yapmışsın, hoş kapak tasarımı (orjinali kadar değil ama olsun) çeviri de birkaç cümle dışında gayet başarılı, neden bu gençlik bilimkurgusunu çağımızın klasiği diye iteliyorsun? Daha 11 yılı geçmiş olan bir yüzyılı ipotek altına almasan ben daha çok seveceğim kitabı...yine beğendim yani düşün!

Son olarak da yazar hakkında iki satır döşemek istiyorum. Beckett, Yeni Zellandalı bir lise hocası, gençlik kitapları yazıyor (bu kitap da o kategoride ama yetişkinlere de hitap ediyor) yazarın resmi internet sitesine göre bu kitabı DNA mutasyonları konulu bir araştırmaya katılırken yazmış. Yazar belki insansak ne olmuş yani siye sormuş ama ben "Peki bizim neden böyle lise hocalarımız olmadı?!" diye sormak istiyorum. Neden?


 
Kitabın tanıtım videosu