19 Nisan 2013 Cuma

Philippa Gregory Ne Okuyor?


Philippa Gregory adı size bir şeyler çağrıştırmadıysa bir de şunu deneyin: Boleyn Kızı. Evet, meşhur İngiliz kraliyet ailelerinden Tudorların entrikalarını romanlaştıran ve son dönemde hem ülkemizde hem de yurtdışında artan, hanedanlar ve asillere ilgiyi zirveye taşıyan isimlerden.

Ben de Boleyn Kızı'nı bayılarak okumuş, tuğla gibi kitabı bir haftada bitirmiştim. Şimdi yeniden o dönemle ilgili bir roman okumayı düşünüyorum. Aklımda Hilary Mantel'in Wolf Hall (Kurt Hanedanı) ve Bring up the Bodies (Ölüleri Getirin) kitapları var. Konuyu dağıtmayayım - böyle düşünüp araştırırken elbette aklıma acaba Gregory ne ve kimi okuyor sorusu takıldı.

Önce şunu söyleyeyim; Gregory'nin favorileri arasında tarihi kurgular yok! Tarihi romanları hiç okumuyormuş zira baştan savma buluyormuş.



Yukarıda gördüğünüz video da yurtdışında bir zamanlar ünlü ve büyük bir kitapçı zinciri olan (sonra kapandı) Borders tarafından hazırlanmış. Gregory, Michigan'daki mağazayı dolaşarak sevdiği kitapları anlatıyor. İlk eline aldığı kitaplar; The English Roses (David Austin) ve Amazing Rare Things (David Attenboroug) . Başka röportajlarında da her türlü kitabı sevdiğini, hatta çoğu sevdiği kitabın esas olarak okunmak için değil daha çok incelenmek için basılmış kitaplar olduğunu söylemiş. Belgesellerine bayıldığım David Attenboroug'un kitabının gerçekten ilginç şeylerle dolu olabileceğini düşünüyorum.

Edebiyat bölümüne geçtiğindeyse eline aldığı kitaplar ve hakındaki yorumları şöyle: 
"Lottery (Loto): Bu gerçekten enteresan bir kitap. Patricia Wood adlı yazarın ilk kitap. Zihnen geri değil sadece yavaş olduğu konusunda çok kararlı bir genç adam hakkında. Roman boyunca fark ediyorsunuz ki o aslında yavaşlığının içinde çok daha akıllı ve akıllı ve hızlı olduğu iddia edilenlerin sahip olmadığı bir çekiciliği var.''
''The Age of Innocence (Masumiyet Çağı): Edith Wharton'a insanlar neden tapmıyor anlamıyorum. Gerçekten çok çok harika bir romancı. Onun harika gözlemleme yeteneği ve son derece hafif dokunuşu var. Düşünüyorum da bu kadın yazarların zaman zaman yaptığı bir şeydir. Jane Austen, kesinlikle Wharton, ve benim de yapmayı arzuladığım bu; bir hikayeyi arap saçına çevirmeden anlatmak. Bütün yaz Edith Wharton okudum ve sonuç olarak söylemeliyim ki tarzımın neredeyse gün be gün geliştiğini düşündüm. O harika bir yazar.''
Tabi, Gregory'nin edebiyat kadari belki daha fazla tarih okuması beklenir. Yazar da kitapçı gezisin de romanlardan çok tarih kitaplarına yer vermiş. Konuşmasına Alison Weir'in büyük hayranı olduğunu söyleyerek başlıyor ki bunu başka röportajlarında da defalarca belirrtmiş. Burada da şöyle devam etmiş:
''Onun sevdiğim tarafı benim gibi detaylar konusunda çok hassas. Bir dönemin gerçek havasını veren detaydır. Çalışmakta olan çok az kadın tarihçi var ve bir anlamda yeniden yorumlanması gereken çok materiyal var. Alison Weir bu konuda çok iyi. O aynı zamanda referans konusunda da çok iyidir. Bi kitabını alıp da dip notlarına bakarsanız ne arıyorsanız büyük ihtimalle oradadır.''
2004 yılında Barnes&Noble'ın en sevdiği kitaplar sorusuna My Own Executioner (Nigel Balchin), Pincher Martin (William Golding), The Sandcastle (Irıs Murdoch) ve The Spanish Bride (Georgette Heyer) cevabını vermiş. Yukarıda da yazdığı gibi tarihi kurgu okumayan yazarımız için Heyer bir istisna ve ona göre en büyük tarihi romancı!

Bu sefer bir 'ilk 10' listesi hazırlayamadım ama bütün bu yazarlar, kitaplar ve yorumların Gregory'nin okuma zevk ve alışkanlığını anlamaya epey yardımcı oluyor, değil mi?





Yazarların sevdiği kitaplar yazılarının hepsi için buradan buyrun: Yazarların Sevdiği Kitaplar

2 Nisan 2013 Salı

Yedinci Gün




İhsan Oktay Anar'ın son kitabı Yedinci Gün raflara çıkarken büyük tantana koptu. Çok da hoşuma gitti. Bir edebiyatçının sırf yazdıklarıyla, okuyucu kitlesine yaşattığı heyecanla bunu başarması nasıl hoşuma gitmesin? Yazarın ilk romanı Puslu Kıtalar Atlası'nı okuyup hayran olmuş bir okuyucu olarak Yedinci Gün de hediye edilince hemen okudum.
 

Özet:

Romanımız üç bölümden oluşuyor: Baba, Oğul, Hayalet. İlk bölüm zeki, üç kağıtçı ve bencil biri olan İhsan Sait'in sadece fotoğrafını ve mektubunu görerek aşık olduğu prensese ulaşmak için kendisini atiye götürecek zeplini yapma hikayesini anlatıyor. İkinci bölüm ilkinden yaklaşık on yıl sonra Osmanlı Devleti'nin sancılı bir dönemine denk geliyor. Burada da bir genç erin Sarıkamış'taki savaş tecrübesi aktarılıyor. Son bölüm ise cumhuriyetin ilk yıllarında, 1934'te İstanbul'da geçiyor. İhsan Sait'in hayaleti geleceğe ulaşıyor, kamil insanın bulunması çabası sırasında yaşananlar anlatılıyor. Kamil insan Amil Zula'nın ise başına çeşitli işler geliyor.
 

Yazar Bize Ne Anlatmak İstiyor?
 
Adetim olmamasına rağmen özet geçmemin nedeni yazarken bir umut kafamda bir çerçeve oluşur demem. Zira kitabı okuyup yazarın ağır dilinden çekmeden rahatça anlamış olsam da işin özünü anlayamadım. Anladıysam bile anlayamadığımı zannediyorum. Beni anlıyor musunuz?

Ben de elbette yorumlara, okuyucu görüşlerine sığındım. Kitap eklerinde ve dergilerde yazılan yorumlar övgüler seli. Bunlardan bir kısmı sadece övüyor. Diğer yarısının bazıları kitabın adından (dünyanın altı günde yaratılması ve yedinci günde dinlenme) ve bölümlerinden (baba-oğul-kutsal ruh) başlayan dini ve efsanevi atıfları değerlendirmiş. Romanın insanın sonsuza erişme çabasının, iyiyle kötünün mücadelesinin, efendime söyleyeyim insanın tanrıyla ilişkisinin, tanrılaşma isteğinin hikayesi olduğu söyleniyor. Diğer grup ise babanın Osmanlı Devleti olduğunu, son bölümde zaten Osmanlı'nın Cumhuriyet üzerinde gezinen hayaletine gönderme yapıldığı, son dönem aydınlarının, dönüşümün eleştirildiği ve saire ifade ediliyor.

Belki hepsi doğru ya da hepsi yanlış. Yalnız bu yorumları yapanların itiraf etmese de çok büyük bir kısmı benim yaşadığım anlamamışlık hissini yaşıyor. Ya da anladım diyenler romanın kendisinden bile karmaşık konuşarak bende ters intiba bırakıyor. Örnek:
"İddiayla değil sükûnetle ifade edeyim, “Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen/ Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen” beytine çıkar bütünüyle romanın özü. Ama bu yazarın eylemiyle değil, okurun bilgisiyle, dopingiyle belirginleşir. Yediuyurlardan, Ashab-ı Kefh’in her devirde uyanık duran öyküsünden Servet-i Fünun içlenişlerine, biraz Güneş Dil Teorisi, biraz Saatleri Ayarlama Enstitüsü, biraz Abdullah Cevdet, işte, ta Meşrutiyet’ten ilk Cumhuriyet’e değin, “hakiki zamanın hikâye zamanına eşit”lenmesi çabasıdır bu. “Hayalete havlayan köpek” kaderinden çıkamayan bir öykü. Dilsel parodinin çenebaz bir romancının elinde yoğruluşu. Bu ülkenin son yüzelli yıl içindeki “…bir nevi, haşa, dünyevi ilahiyat” kurma macerası. “Kitlelerin baruttan sonra keşfedilen en ölümcül silah olması” karşısında duyulan sessiz isyan. Fikir ve tasavvur derecesinde kalmak şartıyla öyle."       - Ömer Erdem (Radikal Kitap)

 
Sonuç:

Ben sonunda bu işin içinden roman yazarın okuyucudan çok kendisi için yazdığı bir eser diyerek çıktım. Yani belki de özellikle bize bir şey anlatmak istemiyordur. Önce kitaplarında görülmeyen derecede güncel ve siyasi atıfların olması da belki yazarın edebi kurguları kadar şahsi fikirlerini de yansıtmasına delil teşkil edebilir. Bir bütün olarak tek bir cümle ile mesajının, hedefinin ne olduğunu söyleyemesem de bölüm bölüm yazarın görüşlerini sezdim ve bunların yarısına şiddetle karşı çıkarken yarısını da gönülden destekledim. Yazarın mizahı uzun sayfalar boyunca beni ayakta tutan önemli unsurlardan biriydi. Sık sık iğrençliğe dayanan komikli bölümleri ise genelde yüzümü buruşturarak okudum. Kitanbın son beş sayfasında her şeyin birbirine bağlanması ve aydınlığa kavuşması beni kesmedi. O beş sayfa bana yetmedi.

Ben kitabı okuduğuma memnun olduğum halde kitap boyunca ilerlemek için çırpınmış olmamın verdiği yıpranmayla kimseye şiddetle tavsiye edemiyorum. Görüyorum ki benim bu “anlamadım, yıprandım” halim diğer okuyucularda da var. Okuyucu yorumları hala Puslu Kıtalar Atlası ve Suskunlar’ı yeğliyor. Olsun. Yine de okumak isteyenleri caydırmak istemem. Hatta biraz yardımcı olurum belki diye aşağıdaki ufak notlarla bu yazıyı burada noktalıyorum.

 
Okurken Bunlar Aklınızda Bulunsun:
 
Paşaoğlu: Padişahla akrabalığı bulunan dinle arası hiç olmayan ama kendini ilme fenne adamış bu adamın Prens Sabahattin’den esinlenilerek yaratıldığı iddia ediliyor.

Tekvin: Yaradılış demek. Eski ahitteki kitaplardan ilki. Dünyanın ve insanın yaratılmasını anlatıyor. Siz artık buradan tekvinhane ne demek, asi çiftçi kim, ateşçi ne anlarsınız.

Emile Zola: Kitabın kahramanlarından biri olan Amil Zula'ya adı çok benzeyen bu Fransız yazar ve düşünür Yahudi olduğu için askeri mahkemede haksızlığa uğrayan Yüzbaşı Dreyfus'u savunmuş ve Fransız devlet başkanına hitaben "İtham Ediyorum" (veya "Suçluyorum") başlıklı bir makale kaleme almıştır.

Kıtmir: Yedi uyurlar kültündeki yedi uyurlardan biri olan çobanın köpeğinin adı.

Als ikh kan: “Als ich kann”a  benzetip herhalde elimden geldiği kadar demek diye düşünerek araştırdım ki pek yanılmamışım. Ortaçağda eser sahiplerinden bazıları alçak gönüllülüklerinin timsali olarak eserlerini “yapabildiğimin en iyisi” anlamına gelen bu kalıpla imzalarmış. 

20 Mart 2013 Çarşamba

Hoşgeldin İlkbahar


İlkbahar demek doğanın uyanışı, yeni bir maceraya yine yeniden başlamak ve aslında her seferinde yeni bir seyahat demek. Ben doğanın bu yolculuğunda hep sevince boğulurum ve her bahar yeni bir yazı yazmak isterim. Her bahar dediğime bakmayın Gezgindir Gezenin Adı tarihinde bu ikinci geleneksel bahar yazısı :)
YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

Benim de Var

Becerebilseydim bu sefer Umut Sarıkaya gibi yazmak isterdim. En azından deneseydim yazıya okuyucuya seslenerek başlayabilirdim: Okuyucu, evet sen, hiç yazdığını okuduğun bir adamla kanka oldun mu? Ya da hikayenin ortasından girebilirdim: Meksika'daydım ve ulaşmasını hiç beklemediğim posta ellerimin arasındaydı. Elbette Sarıkaya'yı taklit edeceksem tam yerinde mümkünse detay bir tespit yapmalıyım. Neyse onu da sonra yapmaya çalışayım.



Bütün bunlar Sarıkaya'yı okumamış olanlara ''Ne diyorsun ya?!'' dedirtmiş olabilir. Uykusuzdaki yazılarını köşesinin de adı olan Benim de Söyleyeceklerim Var kitaplarında toplayan yazarın kanımca en dikkat çekici özellikleridir bunlar. Mizahlı öyküler yazar, çoğunda başkahraman kendisidir. Kızlarla amansız uğraşısı, hiçbir noktasını ıskalamadığı standart öğrenci hayatı, aynı tipiklikteki bekarlık maceraları, yine dayanılmaz standarttaki ailesi, az bulunur kendini tiye almasıyla birleşince onun kitap boyunca sizle sohbet ettiğini, onu tanıdığınızı, arkadaş olduğunuzu, hatta büyük ihtimalle size de çok tanıdık gelen şeyler anlattığı için onunla anılarınız olduğu düşünmeye başlayabilirsiniz. Hani otobüs durağında karşılaşsanız ''abi dobloya ne oldu?'' diye sorabilirsiniz ve onu çıkarabildiğinize hiç şaşırmazsınız. Ben şaşırmam en azından çünkü ben de dobloyla Ayvalığa gidip litrelerce zeytinyağı almış insanım.

Bu 'bu benim başıma da gelmişti' silsilesi bazen garip bir boyuta ulaşabiliyor. Mesela Meksika'dayken bir dostunuz size Benim de Söyleyeceklerim Var! (İki) gönderir ve içinde şöyle başlayan bir hikaye vardır: Mainstreet caddesindeki et paketleme fabrikasında çalışıyordum. Fabrikanın tam karşısında bir Meksika barı vardı. İş çıkışlarında oraya giderdim. Meksika barları her zaman iyidir. Tamam hikayenin gerisinde Meksika lafı edilmiyor ama bu da fena sayılmaz. En azından yatılı misafirlikte herkesten önce kalkan çocuğun gerginliğini, düğün salonunda sütun arkası masaya düşen annenin memnuniyetsizliğini, doluşta para üstünün bir türlü gelmemesinin verdiği sıkıntıyı yaşamayan yoktur.


Sarıkaya'nın yazdıklarında komik olanın ne olduğunu bilmiyorum. Yalnız bazen tek bir kelime sinirim bozulmuş gibi gülmeme neden oluyor. Durduramadığım gülmenin sebebini bulmak için cümleyi bir daha okuyorum ve ilk kez okumuşum gibi yeniden gülüyorum. Bu aslında daha çok Benim de Söyleyeceklerim Var! (İki) kitabının etkisi. Üç numara da mizah dolu ama iki numara gibi beni yabancıların içinde engellenemez sırıtışlara sürüklemedi. Madem iki kitabı kıyaslamaya başladım devam edeyim. Üç numarayı karakterler ve kurgular açısından daha güçlü buldum. Özellikle Kalamar, Mala Gider'i hem mizah hem de öykücülük açısından çok beğendim. Siyup ve Biz ise beni çok güldürdü. Ancak bir Meriç'e Mektup olsun bir Gitmek olsun, Rahmi Koç'la ilgili hayaller olsun iki numarayı hala benim favorim yapıyor. Evet biraz da ikinci kitaptaki birkaç istemsiz imla hatasının etkisi var.

Sarıkaya'nın karikatürleri bana çok karmaşık ve bu vesileyle yorucu geliyor. Çoğu zaman o karmaşaya bakıp okumaya üşeniyorum, oysa detaylardaki zenginliği ve her birinin bir şey anlatmasını takdir ediyorum ama karikatürde daha çok bir Fırat insanıyım. Öte yandan mizah dergilerindeki yazılara yüz vermesem de Benim de Söyleyeceklerim Var'a dayanamıyorum. Galiba bir numarayı da okuyacağım. Size de tavsiye ederim.

Tatlıtuğ gücü!

6 Mart 2013 Çarşamba

Midas Tümülüsü - Gordion


Midas tümülüsü Polatlı yakınlarında Gordion'da bulunuyor. 300 m'lik çapı ve 55m.'lik yüksekliği ile bölgede bulunan tümülüslerin (Tümülüs: Latince bir sözcük olup , bir mezar ya da mezarlık içeren, toprak yığılarak oluşturulmuş tepeciklere verilen addır. Höyük ve kurgan (Orta Asya'da) da denilen tümülüs yapma geleneğine sahip ulusların sayısı fazla değildir. Bunlara en çok Anadolu'da, Trakya'da, Orta Asya'da, Rusya'da ve Meksika'da rastlanır.) en büyüğü olması sebebi ile efsanevi Frig kralı Midas'a atfediliyor (Kral Midas: MÖ 738 - MÖ 696 yılları arasında, Frigya'nın Ankara civarında kurulmuş olan başkenti Gordion'da, yaşamış olan efsanevi Frigya kralıdır. Krallığı gibi yaşamı ve ölümü üzerine de mitolojiler yazılmıştır. Yaşamı boyunca acılar çekmiş olan Midas, "eşek kulak"larıyla ya da "dokunduğu herşeyi altına çevirmesiyle" ünlenmiştir.

Yapılan bilimsel çalışmalarda, Midas'ın anne karnında bir hastalığa yakalandığı ve kulak kanalları asimetrik olarak doğduğu anlaşılmıştır. Asimetrik kulak yapısı nadir görülen bir hastalık şeklidir. Önden veya arkadan bakıldığı zaman bir kulağın diğerinden çok daha yukarıda veya aşağıda olduğu görülür. Çirkin bir görünüm oluşturan bu hastalık Midas'ın kafatasında belirgin izler de bırakmıştır. Halkından utanan Midas'ın sürekli olarak başına geçirdiği bir "serpuş"la gezdiği, kulaklarını hiçbir zaman göremeyen halkının ise, krallarının kulakları hakkında yorum yaparak, göremedikleri kulakları eşek kulağına benzeterek kralları hakkında dedikodu yaptıkları düşüncesi kuvvet kazanmıştır).
Tümülüs dışarıdan bakıldığında gerçekten de inanılmaz ihtişamlı. Böyle bir tepenin nasıl toprak yığılarak bir mezar odasına çevrildiğini insan anlayamıyor. Tümülüsün içinde mezar odasına giden dar koridor ise Mısır Piramitlerine girmiş hissi uyandırıyor. Ama klostrofobik biri olmadığım halde özellikle mezar odası beni inanılmaz rahatsız etti ve bir an önce oradan çıkmak istedim...

Not: Fotoğrafları bir iki gün içinde ekleyeceğim...

8 Şubat 2013 Cuma

Effi Briest




Klasik denince aklıma hep İngilizer ve Ruslar geliyordu. Sefiller filan derken belki biraz da Fransızlar. İstanbul Kitap Fuarı'nda stant görevlisinin övgüsü ve ''Türk okuyucusuna bu kitabın değerini anlatamadık'' mealindeki sözleri üzerine Theodor Fontane'ın Effi Briest romanı okuma listeme ve kitaplığıma eklendi.

Effi, romana 17 yaşında Alman aristokrasisinin genç bir üyesi olarak başlıyor. Kendinden 21 yaş büyük soylu Baron Geert von Innstetten ile evleniyor. Effi çocuksu, kıpır kıpır, değişken, olayları akışına göre yaşayan, coşkulu bir genç kız. Aynı zamanda da hırslı, yükselmek (elbette kendisinin yükselmesi değil söz konusu olan, kocasının terfi etmesi) bakan hanımı olmak istiyor. Gel gör ki kocasının memuriyetinin gerektirdiği sosyal ilişkiler, yani asillerin katı kuralları ve değerleri, küçük kasaba hayatı, kasvetli ev, kocasının iyi niyetli ama baş öğretmen tavrı Effi'ye zor geliyor. Aile özlemi, yalnızlık, başa bela cazibesi derken evlilik dışı ilişki kaçınılmaz oluyor. Olayların gerisini anlatmayayım. Kitabın arka kapağını okursanız birkaç detay daha öğrenebilirsiniz.

Yukarıdaki paragrafı ve kitabın arka kapağını okursanız sakın ''buralar hep spoiler olmuş'' diye isyan etmeyin. Birincisi okumasanız da bunların olacağını tahmin ederdiniz herhalde. İkincisi de Effi'nin bebek sahibi olması da, Crampas ile flört etmesi de kitapta o kadar teğet geçilmiş, asil hayatının ağır kurallarını anlatan onlarca diyalog detaylıca aktarılırken bunlar öyle aralara sıkışmış ki bunları önceden bilmek kitabı anlamayı kolaylaştırabilir. Tabii bu es geçiş tesadüf değil. Ben bu olayların anlatılmadan geçilmesinin zamanında toplumun kadına ve cinselliğe bakışının bir sonucu olduğu fikrindeyim. Kurguda bir çok şey klişe gibi gelse de bunların 120 yıl önce henüz klişeleşmemiş olabileceğini de akılda tutmakta fayda var. Hatta kocasını aldatan bir kadını lanetlemeyen hatta bu kusrun faturasını topluma kesen, olayları kadının açısından anlatan bu roman o zamanlar radikal bulunmuş olmalı.

Alman realizminin önemli örneği, Fontane'ın şaheseri sayılan bu roman toplumun kural ve değerlerinin bir kadını nasıl boğduğunu, toplumun değerlerine göre yaşamanın da kişisel felaketlere neden olabildiğini anlatıyor. İlginç şekilde, toplumun onun konumundaki bir kadından istediği gibi davranamayan Effi de, tam da onun durumundaki soylu bir adamdan beklendiği gibi hareket eden von Innstetten de nihayet perişan oluyor. 

Kitap şiirsel gerçekçiliğin önde gelen temsilcisi olmakla birlikte Thomas Mann'a göre kitaplığını altı kitaba indirecek olsa yanına alacağı altı romandan biri. Hatta Mann'ın Buddenbrooks adlı romanında bu romanın izleri görülüyor. Effi Briest, Anna Karanina ve Madam Bovary ile birlikte başkahramanı kadın olan 19. yüzyıl aldatma romanları üçlüsünde anılıyor. Dört kez de sinemaya aktarılan roman halen Almanya'daki liselerde derse konu ediliyor, öğrencilere okutuluyor. Yalnız filmlerde ve kitap kapaklarında neden Effi hep sarışın temsil edilmiş anlamadım. Demek ki Alman sarışın olur fikri sadece bizde değil Almanlarda da var. Zira hem kitapta Effi koyu renk saçlı tarif edilmiş hem de romana esin olan Elisabeth von Ardenne gördüğünüz üzere sarışın değil.

Elisabeth von Ardenne
Kaynak: onomat.de 
Evet, roman Barones Elisabeth von Ardenne'nin gerçek hikayesinden esinlenilerek yazılmış. Roman ile geçrek olaylar ana hatlarıyla benzeşse de gerçekle kurgu arasında önemli farklar var. Fontane olayları daha trajik kılmak ve toplumun etkisine vurgu yapmak için baş kahramanın yaşını küçültmüş, çift arasındaki yaş farkını dört katına çıkarmış. Benzer şekilde kitaptakinin aksine von Ardenne evlilik dışı ilişkisini hiç bitirmemiş ve kendini hayır işlerine adamış, insan arasına karışmış ve doksan küsür yaşına kadar yaşamış. Yine de Elisabeth ve Effi'nin ailelerinden dışlanmasından, aşıklarının başına gelenlere kadar çok çarpıcı parallelikler romanda da korunmuş.

19. yüyıl romanlarında karakterlerin hep uzun uzun ve süslü konuşması garip gelmiştir. İnsanlar geçen yüzyılda gerçekten bu kadar süslü mü konuşuyordu, yoksa yazarlar şov yapmak için karakterlerinin ağzından döktürüyor muydu bilemiyorum. Galiba ikisinden de biraz. Bu romanda da diyaloglarda uzun ve gösterişli cümeleler, ayrıntılı betimlemeler var. Yalnız garip şekilde çok kolay okunuyor, insanı yormuyor, sıkmıyor. Bu özelliğiyle de okunası bir klasik. Çeviri rahatsız edici bir hata içermiyor, birkaç yazım hatasını da ben görmezden geliyorum çünkü maalesef yayımcılarımızın bu konudaki standardı çok çok düşük.

Özetle hiç aklımda yokken okuduğum bu romandan gayet memnunum. Okumazsanız büyük şeyler kaybetmezseniz ama okursanız kolay okunan bu klasikten tat alacağınızı düşünüyorum.

3 Şubat 2013 Pazar

Blog, Reklam, Anket

Geçtiğimiz ay boyunca Kitap Notları'nda bir anket vardı: ''Blogların reklam almasına nasıl bakıyorsunuz?'' diye soruyordu. 

Önce bu anket sorusunun nereden çıktığını anlatayım. Bir arkadaşıma Bumerang'dan* çok uzun zamandır hiç reklam teklifi gelmiediğini, belki de bunun daha iyi olduğunu, okuyucuların da reklama sıcak bakmadığını söyledim. O da, bir şey itiraf edeyim mi bence reklam siteyi daha profesyonel gösteriyor, böyle düşünmem belki kötü ama öyle, dedi. 

Resmin üstüne tıklayarak sonuçları büyük halde görebilirsiniz.

Hiç beklemediğim bir cevaptı ve ben de bu soruyu başkalarına da sormak istedim çünkü ben bloglardaki reklamlar konusunda kararsızım. Her köşeden ayrı reklam göz kırptığında bunalıyorum ama  az reklam olan sevdiğim bir sitede sırf faydam olsun diye reklamlara tıkladığım da oluyor. Kitap Notları'na da reklam almak konusunda okuyuculardan ziyade kendimi düşünüyorum. Buraya bu kadar emek veriyorum sonra da üç satırlık metninde yazım hatası olan bir şeyi nasıl yayınlayayım (ki evet bu nedenle kabul etmediğim teklif oldu) ya da bu kadar parlak yanar döner reklam karşılığında karşılığı kuruşlar mıdır yani olmasın daha iyi diyorum.

Ankette de kararsızım şıkkını seçmiştim. Sonuç da durumu pek netliğe kavuşturamamış.  Yukarıda anket sonuçlarını görüyorsunuz. 45 kişi 58 seçenek işaretlemiş. 58 tercihten 6 tanesi gerçekten de ''Daha profesyonel görünüyor'' yönünde olmuş. Reklama olumsuz bakanların önemli kısmının blogculukta reklam olmaz demesi önemli. Diğer seçeneğini tercih edenlerin nedenleri ne onu da merak ediyorum. 

Kabaca reklamı onaylamayanlar çok az farkla önde bitirmiş anketi. Böylece ben yine okuyucular reklamı kesin olarak onaylıyor mu yoksa hiç tasvip etmiyor mu yine bilememiş oldum. Bu yazı da Kitap Notları'ndaki kitaplarla ilgisi olmayan ilk yazı olarak arşivdeki yerini aldı :)



* Hürriyet'in blog yazılarınızı paylaşıp BumAds denilen reklam tekliflerinden alabileceğini blogcu platformu.