hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2014 Salı

Mahur Bey'in düşleri!

Grand tuvalet giyinmeyi çok severdi. Hafta içi rengarenk kravatlar takar, üzerine mükemmel oturan, hiç bir potluk ya da darlık yapmayan, özel terzisi Yorgo'nun diktiği takım elbiseleri giyerdi. "Yorgo da çok yaşlandı, O'na bir şey olursa ne yaparım!" diye  düşünüp telaşlandı bir an için. Ailesinden böyle görmüştü, “İnsanın kendisine özen göstermesi, çevresine duyduğu saygıyı yansıtır” derdi babası. İşi olsun ya da olmasın her sabah erkenden kalkar, özenle duşunu alıp traşını olur, dikkatlice giyinirdi.
Hafta sonları ise özlediği keyif zamanlarıydı. Boynuna fularını takar, üzerine spor bir kazak geçirir, piposunu da yakıp, en sevdiği aromalı kahvelerden yudumlayarak kitaplarını okurdu.

Hayatı seviyordu, artık seviyordu diyelim. Kırklı yaşlarına geldiği bu zamanlarda anlayabilmişti değerini ama olsundu, en azından anlamıştı ya, bu da bir şeydi..  Eskiden televizyonun karşısına geçip politikacıların saçma sapan, vizyonsuz, cahilcahil konuşmalarına sinir olarak vakit geçirdiğine şimdilerde kendisi de inanamıyordu. Ne politikanın entrikaları biterdi, ne de bu cahil adamların hırsı tükenirdi!




Mahur Bey bir sabah kalktı ve o kararı aldı:

Bu ülkenin çivisi çıkmış düzenini protesto ediyorum artık!” dedi kendi kendine. 

Zaten ömrü boyunca protesto etmemiş miydi? Yok yok bu sefer başkaydı, bu sefer aldığı karar çok radikaldi, artık televizyon izlemeyecek, gazetelerde gördüğü o paçavra yüzlü insanların ruhunu kirletmesine izin vermeyecek, internette “son dakika!” diye yanıp sönen spotlarla verilen “Başbakan şunu dedi, cumhurbaşkanı bunu yedi..” gibi içi son derece boş, ruhunu kirleten hiçbir saçmalığa bundan sonra hayatında asla izin vermeyecekti. “Oh be!” dedi kendi kendine, “Ruhumu arındırmalıyım artık!”


Aldığı bu karara çok sevindi Mahur Bey, kim ne diyebilirdi ki hem! Bencil mi diyeceklerdi, duyarsız mı diyeceklerdi, 'zevklerine düştü Mahur Bey bu yaştan sonra, nerede kaldı vatan sevgisi, nerede kaldı soldan bakış açısı!' da diyen olurdu mutlaka. Gülümsedi hafifçe; gülümseyişinde “böyle söyleyecek olanlara da artık hayatımda yer yok!” mânâsı vardı sanki, istemsizce baba yâdigâri gramofona doğru yöneldi.

Kimselerin el sürmesine izin vermediği, gözü gibi baktığı gramofonunu zaman zaman Kapalıçarşı'daki Mehmet Usta'ya götürüp bakımını yaptırırdı. Çevresinde Gramofon Baba diye bilinen Mehmet Usta'nın 1900'leri andıran küçücük sevimli dükkanına ne zaman gitse, içine buruk bir huzur çöker, boğazı düğümlenirdi..


Nereden de geliyor aklıma bu karışık hikayeler, az önce aldığım karar etkisini göstermeye başladı bile “ dedi kendi kendine, uzandı eli taş plak koleksiyonuna.
Tabi ya, Seyyan Hanım'dan o tangoyu dinlemek yakışırdı böyle bir âna..





Şu müzikteki zarafet, şu şarkı sözlerindeki derinlik.. Dışarıda bir yerlerde milyonlarca insan PSY denilen pop starın Gam Gam Style şarkısıyla coşup anlamsızca dans ederken, O daha kırklı yaşlarının başında olmasına rağmen taş plakların serinliğiyle ruhunu dinlendirebilecek bir derinliğe sahipti ya, gerisi hikayeydi. Varsın dışarıda birileri politikacılara, birileri pop starlara, kalanları da teknolojik ürünlere tapsınlardı, Mahur Bey'in yolu belliydi artık, “ne gam, ne de gam gam bu saatten sonra!" dedi kendi kendine.

Vücudu iki binli yıllarda yaşasa da ruhu 1930'larda nefes alıyordu Mahur Bey'in. Pera'da ellerinde yelpazeleri, tüllü şapkaları, uzun eldivenleri ile akşam üzerlerinde gezintiye çıkan, köşedeki pastahanede sakızlı muhallebi yiyerek sohbete dalan o zarif kadınlara, başlarında şapkaları, şık takım elbiseleri, sinek kaydı traşları ile eşlik eden beyefendilerin çağında yaşamalıydı oysa!

İki binli yıllar demek görgüsüzlük demekti, yüksek perdeden konuşmak demekti, cehaletin pohpohlanması demekti... Daraldı yine bunları düşününce. “Nerede o eski kadınların Fransız dantelleriyle süslü zarif elbiseleri, nerede koltuk örtüsü giymiş gibi etrafta salınan politikacı eşleri!” dedi, “Nerede piyano çalmayı bilen, iki dili ana dili gibi konuşan eski ev kadınları, nerede yüzlerine botoks yaptırmaktan başka bilgisi olmayan, sözüm ona devlet büyüklerinin eşleri!” de diyordu ki, durdurdu zihnindeki akışı.




Hoop dur bakalım, karar aldın, artık böyle şeylere takılıp kalmayacaksın” dedi kendi kendine. Kalbi mi sıkışıyordu ne! Gözlerini ovuşturarak şöyle bir etrafına baktı, burası neresiydi, Mahur Bey de kimdi, neler oluyordu böyle... Doğruldu yataktan, elini başına götürdü, terden saçları birbirine karışmıştı. Yastık kılıfına dokundu sonra, sırılsıklamdı o da.




Ne Mahur Bey kalmıştı, ne taş plaklar, ne Seyyan Hanım, ne de Pera'nın tüllü şapkalı hanımefendileri... Mahur Bey diye biri yoktu ki, yoksa var mıydı? Kafası karman çorman olmuştu, kimdi bu yataktan kalkan kişi, dışarıda olan biten neydi?

Elini yerde duran pantolonuna uzattı, cebinden ehliyetini çıkardı ve orada yazan isme baktı bir an...

Tabi ya, her şey yerli yerinde duruyordu, Mahur Bey diye biri yoktu, zaten hiç olmamıştı ki!

Sokaktan geçen simitçinin bet sesiyle kendine geldi:
Taze bunlaaarr, tazeeee, çıtııır çıtıııırrr!...”

.........................

Evet sevgili dostlar, bu yazı, sevgili Minelse'nin beni mimlemesi sonucunda yazıldı, umarım beğendiniz. Konu biraz zordu, ama çok keyifli bir mimdi, kendisine teşekkür ediyorum.
 İçinde (pipo, cahil, taş plak, PSY,yelpaze, sakızlı muhallebi, yastık kılıfı,ehliyet) sözcükleri geçen bir şey yazmam isteniyordu, hiç düşünmeden başladım yazmaya ve okuduğunuz şey çıktı. Adına öykü deyin, öykümsü deyin, doğaçlama deyin, karalama deyin, saçmalık deyin, yani ne derseniz deyin...

 Bu yazıyı okuyup beğenen herkesi mimliyorum ben de, merakla bekliyor olacağım yazılarınızı..

Sevgiyle ve sözcüklerin büyüsüyle kalın...



15 Ocak 2014 Çarşamba

Yedi Güzel Yıl

Yedi Güzel Yıl 2013'ün Kasım ayında tüm dünyada ilk Türkiye'de raflara çıkan Etgar Keret kitabı. Çıktığı günden beri de aklımdaydı. Hele de kitabın Keret'in son yedi yılda yaşadıklarını öyküleştirdiğini öğrenince iyice heveslendim.

Heveslendim çünkü Keret'i Gazze Blues adındaki Samir El-Youssef ile birlikte yazıdığı öykü kitabıyla tanıdım ve Keret'in öykülerine bayıldım. Kitabın adına tıklarsanız yorumlarımın detaylarını görebilirsiniz. Neyse efenim, bu kitabın teması Filistin-İsrail çatışmasıydı ve biri Yahudi biri Arap iki yazarın çatışma bölgesinin sesini duyurma amacıyla yazıdğı öykülerle doluydu. Keret'in askerliği, terörist saldırıları, ortodoks Yahudileri, korkuları öyle trajikomik öyle gerçek üstü ama öyle gerçek anlatıyordu ki…

Bu kitapta da Keret son yedi yılında yaşadıklarından kısa hikayeler devşirmiş. Kendi üslubunca anılarını aktarmış, bunu yaparken de gerçek üstücü mü denir büyülü gerçekçilik mi denir işte o tarzını kullanarak anılarını yeniden şekillendirmiş. Kronolojik sırayı takip etmeyen öykülerinde kimi zaman aslında başkalarının hayatlarını, kimi zaman da son yedi yılda yaşanmamış, çocukluğuna ya da anne babasına ait anılara yer vermiş. Bazen de bir küçük detaydan deneme vari hikayeler kaleme almış. 

Mizah anlayışı herkesin çok farklıdır, hele de kağıt üstündeki mizahta zevkler çok değişir. Evvela Keret'in dozundaki dalga geçişleriyle çok eğleniyorum. Mesela Bütün Samimiyetsizliğimle başlıklı hikayeside uydurduğu atıflara çok güldüm. Mesaisi olmayan baba olarak diğer çocukların anneleriyle yaptığı konuşmalar, oğluna yaptığı yakıştırmalar, perişanlığını anlattığı satırlada naif, ince bir mizahı var. Bu, özellikle zor durumları esprili bir yaklaşımla anlatım, herhalde Ortadoğu gibi acı dolu, her anı tehlikelere gebe bir coğrafyada daha önemi bir yetenek. Bu ortam da yeteneği bileyliyor.

Öykülerde çok insani şeyler var. Yeni doğacak bebeğin sorumluluğu karşısında ince ince korkan bir baba adayı, bütün felaketleri aynı gün gösleyen bir ademoğlu, babasının öleceği gerçeğiyle karşılaşan bir oğul, Yahudi olduğu için bir kertenkele gibi garip görüldüğünü düşünen ama pek de dine inanmayan bir İsrailli, abisi ilk öyküsüyle köpek kakası temizlemiş olan bir yazar, sirenleri duyunca oğlu ve karısıyla toprağa yatıp bunu bir oyuna çeviren bir adam… 

Tüm bunları anlatırken ben tek bir şeyin özlemini çektim: Gazze Blues'daki çılgın kurguların. Başka biri anlatsa çok saçma olabilecek şeylerin onun anlatımında ilgi çekici olması hoşuma gidiyordu.Yazar yaşantısını ne kadar eyip bükse de elbette tamamen kurgu olan öykülerindeki uçarılığı bu kitapta bulmak mümkün değil. 

Beğenerek okuduğum bu öykü kitabını 3 gruba tavsiye ediyorum: Bir, Keret'i sevip onu daha yakından tanımak isteyenler; iki ben çok uçuk kaçık şeylerden hoşlanmam diyip yine de Keret okumak isteyenler ve üç, Ortadoğulu olmak ve edebiyattaki yansımalarıyla ilgilenenler.

18 Eylül 2013 Çarşamba

Üç Kitap Bir Arada



Mor Kitaplık yazılarımla yine karşınızdayım. Öykü, otobiyografi, kuram... ne ararsanız.


Eğlenerek öğrenmek için çizgi bilim! Günlük hayatta karşılaştığınız sorun ve çelişkilere ışık tutabilecek olan eleştirel teoriyi içerikten çalmadan özetleyen bir kitap. Ne kadar ''giriş'' seviyesinde olduğu iddia edilse de kuramla az da olsa tanışık olanların daha fazla verim alacağını düşünüyorum. >>>


Gerçek hikayelere duyduğum tutuku malum. Müthiş bir mücadele, etkileyici bir dürüstlük ve yalın bir dille anlatılmış. Özellikle gençlere tavsiye ediyorum. >>>


Cinselliği ve ilişkileri konu alan 13 kısa öykü. Belki bir şaheser değil ama anlatımı, cinselliği bayağılaştırmadan sunabilmesi kitabı keyifle okutuyor>>>


Daha önce yayınlanmış yazılara ulaşmak isterseniz o da düşünüldü:

8 Ağustos 2013 Perşembe

Dumankara: Hayat Bir Yangındı

Dumankara, kitap tanıtımından da anlaşılacağı gibi arka sokaklarda, kenar mahallelerde geçen Ankara dekorunda 21 hikaye anlatıyor. Hikayeler eskiden yeniye doğru sıralanmış; 1916'da Ermeni mahallesinin ateşe verilmesiniyle başlıyor. Sonraki hikayelerin hepsinde bir cinayet, bir mapusluk, bir kabadayılık, bir fakirlik var. Birbirine benzer şekilde o kadar çok adam harcanıyor ki insan bir süre sonra acaba hepsi böyle mi diye endişelenmiyor değil. 1950'lere geldiğimizde hikayeler biraz daha çeşitleniyor ve benim beğendiklerime geliyorsunuz. İlk öykü olan Ankara 1916'dan sonra Mazhar ile Galip, Neşet Coşar, Ferdi, Bilmiyorum Fatma ve Koltuk benim favorilerim. Bunlardan birer satır da olsa bahsetmezsem olmaz…

Mazhar ile Galip… bence kitaptaki en detaylı kurgularından birini içeriyordu. Okurken iri yarı, diğerini önder bellemiş Galip ile kısa boylu, akıllı görünen Mazhar'ı Steinbeck'in Lenny ile George'una banzettim. En sevdiğim yazar Steinbeck diye her gördüğümü ona yoruyorum, edebi derinliğim burada boy veriyor diye bunu hemen aklımdan çıkardım. Öyküleri okuduktan sonra Cantek'in giriş yazısını okuyunca gördüm ki gerçekten de varmış böyle bir şey.

Neşet Coşar… bazen arkadaşlarım bak çok komik diye bir video, film veya dizi izletirler; ben film veya diziyse ilk on dakikasında sıkılır kalkarım video ise sabrederim; ikinci videoyu açmaya kalkana da mani olurum. Meğerse ben absürd komedi sevmiyormuşum. Buradaki Angaralı süper kahraman absürd mizaha girer mi bilmem ama bunu beğendim. Bu duygulu kahramanın ''Deliye kudur koydurmayın… Len beni oynattırmayın. Hepicinizi portlatırım. Beni küfretirmeyin!'' diyerek gözlerinden ışın çıkararak düşmana saldırmasını göz yaşlarıyla izleyen ''vay ulubatlım'' diye diye methiyeler düzen polisleri gülerek okudum. ''Kim la bu bebe?'' tavrını da Neşet'le birlikte iliklerimde hissettim (BA burada koşarak gidip la bebe tişörtünü giyip geliyor). Çizim hakkında yorum yapabilecek değilim ama öykünün bana komik gelmesinde çizimlerin de özel etkisi olduğunu düşünüyorum.
Ferdi… Böyle bir şeyin olabilecğini hiç düşünmemiştim. Okuyunca da maalesef gayet olabilir göründü gözüme. Yalnız bu Ankara'da yaşamış büyük adamların anılarında göremeyeceğiniz, eski haber kupürlerinde bulamayacağınız türden bir hikaye. Buna ancak yazar şahit olmuştur diye düşünmüştüm ki evet otobiyografik bir tarafı varmış. Kitapta başka hikayelerde de irkilerek görüldüğü üzere memlekette linç etmek, döverek adam öldürmek, suçlayıp etiketlemek ne kolay ne sıradan bir olaymış arkadaş!

Bilmiyorum Fatma… O aile o cümleler o orta sınıflık o kadar bilindik ki… Gerçek bir öyküye dayanıyormuş ama bunu yazarın açıklamasına da gerek yok aslında. Şu günlerde de yaşananları acı acı anlattı bana. Hele o alkışlama…

Koltuk… Hikaye sıradan ama anlatımı, kurgulanışı güzel. Üç kişilik bir grup bahçedeki bir koltuk hakkında bir hikaye uyduruyorlar. Hikaye bir aşk üçgenini ve bir cinayeti içeriyor ama bu hikayeyi anlatanlarla hikayenin kahramanları arasındaki hem fiziki hem de ilişkisel benzerlikler insanın aklına değişik değişik şeyler getiriyor. Okuyan biri o da aynı şeyi mi düşünmüş paylaşırsa memnun olurum.

Yazarın kitabın başında bu çalışmayla ve genel olarak Ankara'yla ilgili düşüncelerini anlattığı bir giriş yazısı var. Bu yazıyı kitabı bitirdikten sonra okumanızı tavsiye ederim. Hikayeleri okuduktan sonra o açıklama ve yorumların çok daha anlamlı oluyor. Bu yazıda öykülerin esinlenildiği eser ve yazarların adı da var ki bence buradan iz sürerek pek güzel şeyler okunabilir. Bir de ben bu hikayeler Ankara'ya özgü değil, başka herhangi bir yerde geçiyor olabilirdi diye düşünürken bahsettiğim bölümde yazarın şu sözleriyle karşılaştm alıntılamak zorundayım:

''Bu hikayeler İstanbul'da veya Adana'da da geçebilirdi. Sofya'da veya İskenderiye'de… Ankaralı hikaye olmaz olsa olsa Ankara'da geçen hikaye olur. … aslolan insandır, ona dair hikayelerdir. Bu albumu o gözle okursanız sanki daha doğru olur. Ankara'da geçen çizgi roman yokmuş, öykü ve roman azmış, o da başka mesele. En azından benim öyle bir derdim, telafi etme arzum yok, bu da bilinsin isterim.''
Bunu çizen bunu da çizdi.

Ben Levent Cantek'i Birikim dergisindeki yazılarından tanıyordum, siz de diğer mizah çalışmalarından tanıyorsunuzdur belki. Yazarın Dumankara'yla ilgili röportajını Öteki Sinema'da bulabilirsiniz.

Bu kitabı ODTÜ'deki kitapçıda görüp müthiş bir keşif yaptım diye düşündüm. Elbette çizgi roman ve grafik roman ilgilileri bu albumu çoktan gündemine almıştı. Haklılar da çünkü bu grafik roman türünün ülkedeki ilk örneği. Grafik ve çizgi romancılık hakkında bilgim olmadığından çizimler konusunda atıp tutamayacağım. Çizerler hakkında bilgiye ise hem kitabın son sayfalarından hem de internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Yalnız çizerlerden biri olan Murat Başol'un yanda gördüğünüz güzel çizimin de sahibi olduğunu belirtmek isterim.


Son olarak daha fazla Ankara'da geçen kitap isteyenleri 06 Plakalı Kitaplarbaşlıklı yazıya davet ediyor, Dumankara'yı da sıra dışı işlerden hoşlanıyorsanız kaçırmayın diyorum.

* Ankara'da geçen romanlar listemi paylaşacağım yakında. Az olunca bulmak da zor oluyor, böylece okumak isteyenlere yardımcı olurum belki.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Yeni Kitaplar, Yeni Yazılar



Mor Kitaplık yazılarımla yine karşınızdayım. Önceki yazılarımı ''Peki Bu Yazıları Okudunuz mu?'' ve "Üç Kitap Daha" diyerek dikkatinize getirmiştim, şimdi bu güzel kitapların ne eksiği var diyerek onları da derledim. Buyrun:


Büyük beklenti ve hevesle okuyup zaman zaman çok zorlanarak da olsa bitrdiğim, büyülü gerçekçilik akımından, gepgenç bir yazarın ödüllü romanı. Başkahramanımız dedesiyle ilişkisini, Bosna Savaşı'nı ve dedesinin öykülerini anlatıyor.  >>>


Şiir sevmediğim için dilediğimce içli dışlı olamadığıma üzüldüğüm Orhan Veli'nin nesirlerini bulunca kaçırmadım. Öyküyle deneme arası metinleri aynen hayalimdeki Orhan Veli'yi yansıtıyor ama en güzel tarafı alıntılarına da yer verdiğim ropörtajı. >>>


Ödüllü, uykunun, psikiyatrinin, sinemanın, garip tesadüflerin ve ilginç kararların cirit attığı bir roman. Yazdıklarım içinde en çok bu yazıyı beğendim laf aramızda. >>>



Yazıları okumak için başlıklara veya oklara tıklamanız yeterli.

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Satranç

Satranç Amerika'dan Arjantin'e yapılan uzun gemi yolculuğu sırasında oynanan bir dizi satranç maçının öyküsü. Maçlar kültürsüz, bilgisiz, iletişim kuramayan, yaratıcılıktan uzak, soğuk ama satranç oynamayı iyi bilen akıllı bir şampiyonla gemideki satranç sever yolcular arasında yapılıyor. Oynayanlar arasında parasıyla bu zevki tatmak isteyen ama kaybetmeye dayanamayan da var, maçı bu garip satranç dehasını daha yakından tanımak için fırsat bilen de. Ama bu uzun öykünün merkezindeki maçlar, şampiyon Czentovic ile Dr. B arasındakiler.

Dr. B'nin nasıl satranç oynamayı öğrendiğini, nasıl bu gemiye bindiğini, maçları kimin kazanacağını, her bir hamlede odanın içinde neler yaşandığını, oyuncu seyirci herkesin nasıl hislerle hareket ettiğini okurken kendinizi o gemi salonunda buluyorsunuz. Klişe gibi ama gerçekten o havayı solumaya başlıyorsunuz. Yazar ince ince karakterlerin psikolojilerini öyle işliyor ki siz de hissediyorsunuz. Öykü bir sayfadan diğerine nabız atışı gibi ritmik ve ahenkli akıyor. Yalnız bu nabız giderek hızlanan bir nabız. Sayfalar ilerledikçe sizin de nabzınız hızlanıyor, giderek geriliyor, meraklanıyor, gelenleri görüyor ve daha da hızlı devam ediyorsunuz. 

Bu uzun öyküyü bu denli meşhur kılansa sadece yukarıda saydığım harika özellikleri değil. Bu novella Stefan Zweig'ın 1942 yılındaki intiharından önce yazdığı son eser. Birçokları bu hikayenin onun ölüme gidişini, bu kararının arkasındaki dinamikleri anlattığını düşünüyor. Yazarın hayat hikayesi biraz araştırıldığında böyle düşünmemek zor.

1881 yılında Viyana'da zengin ve saygın bir Yahudi ailenin oğlu olarak doğan Zweig iyi eğitim almış, üst sınıf içinde steril bir hayat yaşamıştır. I. Dünya Savaşı sırasında vatanseverlik ve insancıllığının getirdiği pasifizm arasında kalır. Zweig tüm Avrupa'da dostlar edinmiş, kendini bir Yahudi veya Avusturyalıdan ziyade Avrupalı ve insan olarak tanımlamıştır. Eline silah almaz ama askeri arşivlerde çalışır. Ancak Hitler'in iktidara gelmesinin ardından eserleri yasaklanır ve baskılar sonucu Avusturya'yı 1934 yılında terk eder. İsviçre, İngiltere, ABD ve Brezilya'yı kapsayacak sürgün hayatı başlar. II. Dünya Savaşı ile birlikte Avrupalı, barış yanlısı ve insan Zweig için keder dolu günler yaşanmıştır. Dünyanın kendisinin inanıp savunduğu tüm değerleri çiğnediğini, faşizmin, totaliterizmin her geçen gün yeni felaketlere yol açtığını gördükçe hayat onun için çekilmez bir hal almıştır. Brezilya'da yaşarken Rio de Jenario'daki karnavala katılmak için eşiyle birlikte yola çıkar fakat o sabah Nazilerin savaştaki son başarılarıyla ilgili gazete haberleri dayanma gücünün de son kırıntılarını götürür. Karnavala gitmekten vazgeçerler ve bundan birkaç hafta 22 Şubat 1942 tarihinde eşi Lotta ile birlikte intihar eder.

Satranç da Avrupa'daki mücadelenin ve kendi hislerinin sembollerle bir ifadesidir. Soğuk, cahil, sanattan ve kültürden anlamayan, iletişim kuramayan, kuralcı, çocukluk ve ilk gençliğini akıl geriliğinin tüm belirtilerini göstererek geçirmiş ve bir papazın merhametiyle büyümüş olan Mirko Czentovic, Nazilerin, faşistlerin bir sembolüdür. Her maçını kazanmakta, satrancı sadece kazanmak için oynamaktadır. Karşısında ise satrancı seven bilen ama hepsi bir birinden farklı, biribirini tam anlamayan ama birbirini tamamlayan rakipler bulur. Bu rakiplerden biri olan anlatıcının satranç şampiyonunu Avrupa'dan Amerika'ya giden bir gemide görünceye kadar tanımaması daha sonra da onun hakkında bilgileri bir gazeteden okuması tesadüf değildir. Bu rakipler, Nazilere karşı koyan güçleri sembolize etmektedir. Anlatıcı ya da McConnor kimleri, hangi kesimleri temsil ediyor tam bilemiyorum ama zengin ve kazanmayı seven McConnor'ın ABD'yi temsil ediyor olabileceğini düşünüyorum. 

Şampiyonun karşısında çıkan en dişli rakip olan Dr. B ise yazarın duygularına tercüman olmaktadır. Onun gibi iyi bir aileden gelmiştir. Onun gibi Nazilerce kabaca işkence edilmek yerine ince ince yıldırılmıştır. Onun gibi sürgündedir. Rakibi çok iyi tanımakta, neler yapacağını adı gibi bilmektedir. Üstelik doğru hamleler konusunda da şaşmamaktadır. Ancak onun hassas ruhunun başka zayıf tarafları vardır ve bu mücadele ancak Dr. B'yi ölümüne yıpratacaktır. Dr. B'nin maç boyuncaki ve sonundaki ruh hali ölüme yaklaşan Zweig'ın ruh halini anlatmaktadır. Bu elbette faşizmin ve şiddetin karşıdındakilerin hemen hepsinin yaşadığı bir çöküştür. 

Satranç, hem kendi içinde müthiş anlatımı ve heyecanıyla okumaya değer bir novella hem de yazarının hayatında tuttuğu önem ve anlattığı dönem itibariyle kıymetli bir eser.  Ne kitaptan ne edebiyattan haz edenlerin bile heyecanla okuyacağı (hatta okuduğunu bildiğim) bu kitap, biraz da yazarı ve dönemi düşünülerek okunursa müthiş zevk verecektir, eminim.

20 Mart 2013 Çarşamba

Benim de Var

Becerebilseydim bu sefer Umut Sarıkaya gibi yazmak isterdim. En azından deneseydim yazıya okuyucuya seslenerek başlayabilirdim: Okuyucu, evet sen, hiç yazdığını okuduğun bir adamla kanka oldun mu? Ya da hikayenin ortasından girebilirdim: Meksika'daydım ve ulaşmasını hiç beklemediğim posta ellerimin arasındaydı. Elbette Sarıkaya'yı taklit edeceksem tam yerinde mümkünse detay bir tespit yapmalıyım. Neyse onu da sonra yapmaya çalışayım.



Bütün bunlar Sarıkaya'yı okumamış olanlara ''Ne diyorsun ya?!'' dedirtmiş olabilir. Uykusuzdaki yazılarını köşesinin de adı olan Benim de Söyleyeceklerim Var kitaplarında toplayan yazarın kanımca en dikkat çekici özellikleridir bunlar. Mizahlı öyküler yazar, çoğunda başkahraman kendisidir. Kızlarla amansız uğraşısı, hiçbir noktasını ıskalamadığı standart öğrenci hayatı, aynı tipiklikteki bekarlık maceraları, yine dayanılmaz standarttaki ailesi, az bulunur kendini tiye almasıyla birleşince onun kitap boyunca sizle sohbet ettiğini, onu tanıdığınızı, arkadaş olduğunuzu, hatta büyük ihtimalle size de çok tanıdık gelen şeyler anlattığı için onunla anılarınız olduğu düşünmeye başlayabilirsiniz. Hani otobüs durağında karşılaşsanız ''abi dobloya ne oldu?'' diye sorabilirsiniz ve onu çıkarabildiğinize hiç şaşırmazsınız. Ben şaşırmam en azından çünkü ben de dobloyla Ayvalığa gidip litrelerce zeytinyağı almış insanım.

Bu 'bu benim başıma da gelmişti' silsilesi bazen garip bir boyuta ulaşabiliyor. Mesela Meksika'dayken bir dostunuz size Benim de Söyleyeceklerim Var! (İki) gönderir ve içinde şöyle başlayan bir hikaye vardır: Mainstreet caddesindeki et paketleme fabrikasında çalışıyordum. Fabrikanın tam karşısında bir Meksika barı vardı. İş çıkışlarında oraya giderdim. Meksika barları her zaman iyidir. Tamam hikayenin gerisinde Meksika lafı edilmiyor ama bu da fena sayılmaz. En azından yatılı misafirlikte herkesten önce kalkan çocuğun gerginliğini, düğün salonunda sütun arkası masaya düşen annenin memnuniyetsizliğini, doluşta para üstünün bir türlü gelmemesinin verdiği sıkıntıyı yaşamayan yoktur.


Sarıkaya'nın yazdıklarında komik olanın ne olduğunu bilmiyorum. Yalnız bazen tek bir kelime sinirim bozulmuş gibi gülmeme neden oluyor. Durduramadığım gülmenin sebebini bulmak için cümleyi bir daha okuyorum ve ilk kez okumuşum gibi yeniden gülüyorum. Bu aslında daha çok Benim de Söyleyeceklerim Var! (İki) kitabının etkisi. Üç numara da mizah dolu ama iki numara gibi beni yabancıların içinde engellenemez sırıtışlara sürüklemedi. Madem iki kitabı kıyaslamaya başladım devam edeyim. Üç numarayı karakterler ve kurgular açısından daha güçlü buldum. Özellikle Kalamar, Mala Gider'i hem mizah hem de öykücülük açısından çok beğendim. Siyup ve Biz ise beni çok güldürdü. Ancak bir Meriç'e Mektup olsun bir Gitmek olsun, Rahmi Koç'la ilgili hayaller olsun iki numarayı hala benim favorim yapıyor. Evet biraz da ikinci kitaptaki birkaç istemsiz imla hatasının etkisi var.

Sarıkaya'nın karikatürleri bana çok karmaşık ve bu vesileyle yorucu geliyor. Çoğu zaman o karmaşaya bakıp okumaya üşeniyorum, oysa detaylardaki zenginliği ve her birinin bir şey anlatmasını takdir ediyorum ama karikatürde daha çok bir Fırat insanıyım. Öte yandan mizah dergilerindeki yazılara yüz vermesem de Benim de Söyleyeceklerim Var'a dayanamıyorum. Galiba bir numarayı da okuyacağım. Size de tavsiye ederim.

Tatlıtuğ gücü!

27 Ocak 2013 Pazar

Ortadoğu'dan Kitaplar

Ortadoğu meselesi en çok konuşulan ve taraflarınca da (hatta en az onlar tarafından) olmak üzere en az anlaşılan sorunların başında. Ortadoğu öylesine karışık ki zirveler, krizler, saldırılar arasında insanlar kaybolup gidiyor. Konu üstüne on binlerce araştırma kitabı yazılmış olsa da edebiyat kadar olayın insani boyutunu iyi anlatan nadir. Ben de hem Arapların hem de Yahudilerin öykülerini abartısız, içten ve barışçıl şekilde anlatan iki edebi kitabı ele aldım: Limon Ağacı ve Gazze Blues.


Limon Ağacı - Sandy Tolan

Limon Ağacı bir roman ama onu sadece böyle tanımlamak yetersiz olur. Yirmi sayfalık kaynakçasıyla Limon Ağacı kapsamlı ve derin araştırmaların sonucu, içinde kurgu ve öyküleme de olan bir tarih kitabı neredeyse. Tolan, iki tarafın da kendi açısından defalarca anlattığı Arap-İsrail çatışmasını iki tarafa da eşit (uzaklıkta değil) yakınlıkta durarak ve gerçeklere dayanarak anlatmış. Beşir ve Dalia'nın öyküsü ise olayın insani boyutunu yansıtmada başarılı olmuş.

Limon ağacı Ramla'daki bir evin bahçesinde yeşermiş, önce Beşir'in ailesine eşlik etmiş, sonra Filistinliler evlerini terk etmek zorunda kalınca ve Avrupa'daki zulümden kaçan Yahudiler Filistin'e gelince ev Eşkenazi ailesine tahsis edilmiş ve ağaç Dalia'ya arkadaş olmuş. Bu iki insanın ve ailelerinin hayatı ülkelerinin kaderiyle bir şekillenirken evini ziyaret eden Beşir ile aynı evi yurt bellemiş olan Dalia'nın diyaloğu bölgede özlenen bir şeylerin emsali gibi. 

Kitap iki baş kahramanın öyküsünden çok tarihi bilgilere sayfa ayırmış. Çoğu zaman kronolojik olmayan anlatım olayların doğal karışıklığı ve uzun cümleleriyle de birleşince sadece bir roman okumak isteyen okuyucu için bezdirici olabilir. Bu konuları az biraz bildiğim halde ben de yeter artık kaç sayfa daha müzakereleri okuyacağım dedim. Sırf bu yüzden çok güzel bir roman alın okuyun diyemiyorum. Diğer yandan Ortadoğu meselesine meraklı ama nerden başlayacağını bilemeyenler, meselenin bir tarafını tutup diğer tarafını şeytan olarak görenler, olayları sadece gazete haberlerinden takip edip fikir sahibi olanlar için çok faydalı olacak bir kitap.

İlk baskısında çevirinin ve düzeltinin düşük niteliğinden şikayet edilmiş; benim okuduğum ikinci baskıda ise bunlar bir ölçüde giderilmiş. Yazardan mı çeviriden mi kaynaklandığını bilemediğim bir tutukluk (yer yer) var ama okuma zevkinizi öldürecek kadar değil.


Gazze Blues - Etgar Keret & Samir El-Youssef


Etgar Keret İsrailli, Samir El-Youssef ise Filistinli. Kitabın arka kapak yazısına bakarsak yine bir bomba salsırısından sonra çok önceden beri birbirini tanıyan ve benzer görüşleri paylaşan iki arkadaştan Samir Etgar'ı arayarak ortak bir öykü kitabı yayımlamayı önermiş. Sonuç da hiç  fena olmamış hani. 

Kitap Keret'in on beş kısa (2-3 sayfalık) öyküsüyle başlıyor. Vakumlama, Şoşi, Ayakkabılar gibi bazı öyküler Yahudilik ve Arap-İsrail çatışması ile ilgili, bazılarıysa Ortadoğu özelinde bir gönderme veya konu içermiyor. Kitaba adını veren Gazze Blues da Keret öyküsü, kitabın en silik öykülerinden biri olmasına rağmen adı kitaba verebilmesini kitabın temasını on ikiden vuran bir çağrışım yapmasına bağlıyorum. Yazarın hikayelerinin çoğu daha önce başka kitaplarında yayınlanmış. Eğer daha önce Keret öyküsü okuduysanız önce bir kitabın içine bakın, hayal kırıklığına uğramayın. 

Böylece ilk kez Keret okumuş oldum ve dozunda gerçeküstücülüğü ile mizahı çok hoşuma gitti. Anlatımı akıcı, kurgusu birkaç sayfalık öykülerde bile kıvrak. Bu benim için deneme boy Keret gibi oldu, şimdi bir roman/novella yazsa da okusam diyorum.

Youssef ise Canavarın Susadığı Gün adlı tek ve uzun bir öyküyle kitapta yer almış. Lübnan'daki mülteci kampında yaşayan ve Batı'ya göçmenin yollarını arayan Bassam'ın hayatından, çevresindekilerin hayatından bir kesit. Dolandırıcılık, arkası boş söylemler, zor şartlara dayanmayı sağlayan hayalperestlik diz boyu. Öyküde hiçbir şeyin güvenilir ve değişmez olmadığını, zeminin kayganlığını hissediyorsunuz. Anlatımı son derece akıcı, karakterleri güçlü. Bu yüzden öykü macera dolu olmasa da sayfaları arka arkaya çeviriyorsunuz.  Youssef'in de Keret gibi hoşuma giden, buruk bir mizahı var. Olumsuzluklara dayanmak ve onları anlatmak için iki yazarın da geliştirdiği ortak bir silah mı bilemem.

Yazarların güzel alatımıyla birleşen güzel bir çeviri var bu kitapta. Okurken ''siktirici'' (fucking? siktiğimin?) ''sihirli gerçekçilik'' (büyülü gerçekçilik?) gibi bana garip gelen birkaç kelime dışında okuduğumun çeviri olduğunu unuttum. Birkaç yazım hatası da olmasaymış müthiş olurmuş.

Eğer başka bir acılı bölge Afganistan'dan okuyacak bir şeyler arıyorsanız şöyle buyrun: Housseini'den Afgan Manzaraları

22 Ocak 2013 Salı

Üç Kitap Daha


Malumunuz Mor Kitaplık'ta da yazıyorum, her ayın ortasında en yakın zamanda ne okumuşsam onun hakkında atıp tutuyorum. Buradaki yazılarımı bazen Kitap Notları'ndakinden çok beğeniyorum ne yalan söyleyeyim. İlk üç yazımı ''Peki Bu Yazıları Okudunuz mu?'' diyerek dikkatinize getirmiştim şimdi de yeni üç yazı ve kitapla (bir öykü kitabı, bir roman, bir anlatı) karşınızdayım.


Şans eseri okuyup farklı bir kalemden farklı bir tat almanın keyfini yaşadığım kısa öykülerden oluşan kısacık bir kitap. Öykülerde hüzün ve keder ile neşe ve umut yan yana, iç içe. >>>


Kitapçıda gördüğüm ilk andan beri okumak istediğim Tavan Arasındaki Buda beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Farklı anlatım tekniğiyle de beğenimi kazandı. Kimi okurlar bunu garipseyebilir ama ben ve annem, ki kolay kolay kitap beğenmez, çok keyif aldık. >>>


Allin Paris'teki hayvanat bahçesini o denli seviyormuş ki araştırmaları sonucu orada yüz yıl önce yaşamış olan zürafa Zarafa'nın Sudan'dan Paris'e uzanan öyküsünü arşivlerden, bilirkişilerden, seyahatlerden, müzelerden toplamış. Biraz tarih, biraz magazin, biraz hayvanlar alemi... Bu kitabı Sunay Akın'ın İstanbul'da Bir Zürafa, ki orada anlatılan zürafa da Afrika'dan İstanbul'a geliyor, adlı kitabıyla birlikte Kitap Notları'nda yazmayı düşünüyorum. >>>



Yazıları okumak için başlıklara veya oklara tıklamanız yeterli.

10 Kasım 2012 Cumartesi

Yaz Yalanları

Bernhard Schlink'in Yaz Yazlanları isimli kitabını kitapçının rafında ilk gördüğüm an içimde kitabı okumak için sonsuz bir istek oluştu. Kapağı öyle güzeldi ki... Hele kitabın adıyla uyumu ve renklerin yansıttığı hava öyle çekiciydi ki kitabın neyle ilgili olduğunu bilmeden kararımı vermiştim. Kitabın arka kapağını da okuyunca durum kesinleşti. Çoğunluğun bol ödüllü bir filme de konu olan Okuyucu adlı romanıyla tanıdığı Alman yazarın yedi öyküsünü içeren kitabını işte böyle seçip aldım.

Önce uzun süre rafta ve masada bekledi. Okuyamadığım günlerde gidip gelip kapağını seyrettim. Beklentimi kendi kendime ne çok yğkselttiğimi siz düşünün. Sonra ilk öyküye başladım. İlk öykü Mevsim Sonu yaz sonunda ıssızlaşmış bir tatil beldesinde tanışan bir kadınla bir erkeğin kısa sürede gelişen ilişkisini ve erkeğin kadın hakkında öğrendiği bir gerçekle başa çıkmaya çalışmasını konu alıyor. Hikâyenin sonunda adamın iki tercihin ortasında oturup kalması hoşuma gitse de beklediğim çarpıcılığı bulamadım. İtiraf edeyim içime kitapla ilgili bir şühhe de düştü.

Sonraki, Baden-Baden'daki Gece ise çok uzun süredir devam eden bir ilişkinin son turlarını anlatıyor. Öykü İtalya, gala, seyahat gibi birçok çekici şeyden bahsediyor. İçince ayrıca aldatmak, gerçeği saklamak, yalan söylemek, doğruyu saklamak ve doğru söylemek, yalanı ortaya çıkarmak için gizli işler çevirmek de var. Peki bu öykü beni etkileyebildi mi? Hayır.

İşte kesinlikle vasat olmayan ama "kesin hayran kalacağım" beklentimi de karşılamayan bu iki öyküyü aşınca sıra pek beğendiğim Ormandaki Ev'e geldi. Öykü kendisi hayatını ailesine adamış olan artık yazmayan bir yazarın, aile hayatının kendi istediği şekilde devam edebilmesi için çok meşgul ve başarılı bir yazar olan eşinin hayatını kontrol etme çabasını konu alıyor. Bir düşünün bu ikiliden hangisi kadın? Kendisini aile hayatına adayan mı? Zevkle cevap veriyorum: hayır. Benim için öyküyü ilginç kılan bir özelliği aile içi rollerin cinsiyetler arası değişimiydi. Değişmeyen tek şey çocuğun erkek tarafından kadına istediğini yaptırmak için koz olarak kullanılma düşüncesiydi sanırım. Adamın önce çok masumane çabaları öyle boyutlara ulaştı ki öyküyü heycanla okudum.

Dördüncü hikâye Geceleyin Bir Yabancı bana önce çok tanıdık detaylarıyla hitap etti. Diplomatlar, davetler, Meksiko trafiği, havaalanları... Bir adam transatlantik uçuş sırasında yanında oturan yabancıya kendi öyküsünü anlatmaya başlıyor. Çok garip bir öykü bu. Hem hayır bu yalan diyemiyorsunuz hem de tamamen güvenemiyorsunuz. Öyküyü dinleyen de aynı şeyleri hissediyor ama adamın istediklerini vermekten de kendini alıkoyamıyor. Macerasına kapılıp iştahla okudum.

Son Yaz en beğendiğim öykü olmuş olabilir. Emekli bir profesör ölümcül bir hastalığa yakalanıyor ve kendisinin son günleri olmasını planladığı yaz aylarında tüm ailesini bir kır evinde bir araya topluyor. Aile üyelerinin ise baş kahramanın acılarına son verme planlarından haberi yok. Bu öyküde mutlulukla ilgili tartışma beni çok etkiledi. Gerçekten de bir araya gelirse mutlu olacağımıza şartlandığımız şeyleri toplamaya çalışıyoruz hep, sonra mutlu oluyor muyuz bilmem.  Kahramanın ölümü planlaması ama ona bir türlü razı olamaması da etkileyiciydi.

Rügen'de Johann Sebastian Bach kitabın en kısa öykülerinden biriydi. İlişkileri son derece soğuk olan baba-oğlun bunu aşmak için Rügen adasındaki Bach festivaline gidişlerini konu alıyor. Bol bol konuşuyorlar, hiç yol alamıyorlar... ya da son sahneye kadar öyle görünüyor, ya da evet gerçekten bir gelişme olmuyor. Bilemedim ama hoşuma gitti.

Kitabın son hikâyesi Güneye Yolculuk'un başkahramanı yine geniş bir ailesi olan yaşlı bir insan. Bu hanım bir sabah uyanıyor ve çocuklarına karşı duyduğu sevginin tükendiğini fark ediyor. Çocuklarının nezaketen söylediği yalanlar veya sakladığı gerçekleri yüzlerine vurmaktan geri durmuyor. Bence bu hikayenin ilk kısmıydı. İkinci kısmında ise torunuyla, üniversite yıllarını geçirdiği şehre gidiyor. Burada yalanların en güzelini, insanın kendine söyleyip kendini inandırdığı yalanı görüyoruz. Yaşlılıkla ilgili anlattıklarıyla, içinceki yalan çeşitliliğiyle en beğendiklerimde ikinci sırayı bu öykü aldı.
  

Kitaptaki öykülerin sonları açık. Yazarın vurgusu olaylar ve bağladıkları sonuçtan ziyade olayların gelişim şekli ve muallak durumlar üzerinde. Bu muallaklar çoğunlukla yalan ve doğrunun ayrılamadığı, hangisinin iyi hangisini kötü olduğunun bilinemediği durumlardan doğuyor. Kadın-erkek ve aile ilişkileri merkezde. Karakterler genelde ya akademisyen ya da yazmak, bestelemek gibi yaratıcı bir işle uğraşıyor. Çoğunda dış dünyaya karşı huzur ihtiyacından doğan bir mesafe var. Bir de Almanlar ve Amerikalılar, uluslararası hayatlar, New York, Frankfurt, şehirden kıra kaçan şehirliler, yolculuklar...

Kitabın en beğendiğim tarafı öykülerin bir tema etrafında toplanması ve ayrı ayrı oldukları kadar birlikte de bir anlam yaratmaları oldu. Sadece temalarıyla değil, işlenen unsurlar, karakterler ve atmosferiyle de öyküler birbirine tutunuyordu. Zevkle okudum, rahatlıkla tavsiye ediyorum.



Not: Yazarın adı kapakta doğru şekilde Bernhard, iç kapaktaysa Bernard şeklinde yazılmış. Şükür kitabın içinde pek imla hatası yok. Çevirmene de kötü iş çıkarmış diyemem ama "vıraklayan ördekler" gibi birkaç gariplik olmasaymış daha iyi olurmuş. Sonuçta Doğan Kitap şekle şemale (ki yukarıda öve öve biritemedim) verdiği emeği ne zaman içeriğe de yansıtacak heyecanla bekliyorum.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Son Perde

Gremlinleri bilir misiniz? Charlie ve Çikolata Fabrikası diye bir şey duydunuz mu? Oswald Amcamı, Matilda'yı? Bütün bu güzelliklerin yazarı Roald Dahl... ve ben onunla bu kadar geç tanıştığım için hayıflanıyorum. Artık roman kadar sık öykü okumamamın nedenini yeterince iyisini okumamış olmama bağlıyorum. Saydıklarım Dahl'ın çocuklar için yazdıkları ama yetişkinler için kaleme aldıkları da bir o kadar şöhreti hak ediyor - ki meşhur zaten.

Dahl'ı, Tomris Uyar'ın seçtiği ve çevirdiği Son Perde başlıklı öykü derlemesiyle tanıdım. Kitabın arkasında ne kadar bildiğiniz korku öykülerinden değil dese de emin olabilirsiniz, kitapta hiç korkulacak bir şey yok. Ancak yine arka kapak yazısının haklı olduğu bir nokta var: "Çağdaş toplumun bireye yaşattığı "temel kaygı" duygusunun, zaman zaman alaycı, nükteci bir dille ve sağlam bir kurguyla işliyor yazar." Bu temel kaygı unsurlarını ben şöyle sıralayabilirim: ölüm (ölüm korkusu, ölüme seyirci kalma veya sevinme), aldatma, kandırma, hırs, iki yüzlülük,  geçmişle yüzleşme, değişim. Böyle söyledim diye içiniz kararacak sanmayın. 


Ayrıca kurgular gerçekten saat gibi işliyor ve kitap Tomris Uyar'ın güzel çevirisi vasıtasıyla eğlenceli ve zeki üslubunu İngilizceden Türkçeye bile taşıyabiliyor. Öykülerin en sevdiğim yanı, sonun açıkça yazılmamasına rağmen akıllıca, güçlü ipuçlarıyla okuyucuya sezdirilmesi ve keşfetme hazzının yaşatılması oldu.

Lafı fazla uzatmayıp kitaptaki her öykü hakkında birkaç ufak yoruma geçiyorum. (Bazıları spoiler içerebilir.)

1. Pansiyoncu Kadın
İlk okuduğum öyküydü ve beni, nasıl bu kadar az şey söyleyip hikâyenin sonuyla ilgili bu kadar çok ve detaylı şey düşündürebildiği çok etkiledi. Yazar bazı ipuçlarını o kadar dozunda, o kadar doğal ve yerinde vermiş ki öykünün son satırını okusanız da zihniniz tıkır tıkır işleyip sizi çok enteresan bir sona götürüyor. Ben de yazarın ipuçlarına belki de spoiler olabilecek bir katkıda bulunayım siyanür belli belirsiz bir acıbadem [kurabiyesi] kokusu yayar...

2. Cennete Çıkan Yol
Bu öykü sanki kapak resminin öyküsü. Öyküde detaylıca anlatılan yine de gerçek manasını tam kavrayamadığınız bir sahnenin resmi bu. Öykünün finalinde yazar yine hikayenin nihayetini açıkça yazmamış, birçok parçayı birleştirerek ne olduğunu biz buluyoruz. O parçalardan bir ve en sarsıcısı da işte başta anlatılıp tam olarak kavranamayan sahne. Final de aynı şekilde kapıdaki o sahneyi ve geri kalan kısımda anlatılanları anlamlandırıyor.

3. Son Perde
Bu öyküde de ölüm, yine insanların ölüme karşı takındıkları tutum ve kelimelere dökülmemiş ama ipuçlarıyla  neredeyse apaçık yazılmış bir final var. Murathan Mungan'ın Kadınlığın 21 Hikâyesi adlı kitabında da yer verilmiş olan bu öykü bir kadın kadar ölüm ve sevginin halleri üzerine de bir anlatı. Belki intikam üzerine de... bu konuda emin değilim, okuyanlar fikrini paylaşırsa belki kesin kararımı verebilirim; finalde intikam isteği var mıydı?

4. Bayan Bixby ve Albayın Kürkü
Bu öyküyü de çok beğendim. Herkes farklı şekillerde birbirini o kadar çok kandırıp birbirine sık kazık atıyor ki kimseye üzülemedim. En masumun en kurnaz, en kurnaz olması beklenenin en adil çıktığı, aklımdan yer edecek bir parça. Beğendim!

5. Çeşni
Şarap tadımı üzerinden akan bu öykünün orjinal başlığı "taste" yani tat, lezzet. Neden degüstasyonla da ilgisi olmayan "çeşni" başlığı bu öyküye uygun görülmüş bilmiyorum. Hoş bir öyküydü ama diğerleri kadar çarpıcı gelmedi. Gelişimi fazla tahmin edilebilirdi.

6. Deri
Bana Steinbeck'in İnci adlı novellasını hatırlattı. "Sanatsever" ince hanımların ve kibar beylerin yamyamlıkları da düşündürücüydü. Hırs, iki yüzlülük, fakirlik...
Roald Dahl

Kaynak: newcastke.gov.uk 

7. Dilek
Yazarın çocuklar için kaleme aldığı eserlerin neden bu kadar tutulduğunu açıklar gibi. Bir halının üzerinde yürümek bu kadar heyecanlı olabilir mi? Üstelik küçükken bunu hepimiz yaptığımız halde, buna şaşırılabilir mi?

8. George Porgy
İki yüzlülüğün ve bastırılmışlığın öyküsü. İki yüzlülük her yerde; George Porgy'de, kadınlarda, toplumda...Okurken öyle hissetmesem de bitirince hüzünlü geldi.

 9. Çakırpençe Foxley
Bu hikaye güzel güzel okunuyor ama pek bir yere gitmiyor...derken son paragraf insanda hem bir "ah be!" keşkesi hem de kabulünde zorlandığı bir rahatlama bırakıyor. Geçmişle yüzleşmek, geçmişi hep içimizde taşımak gerçekten de modern insanı kaygılandıran unsurlar. Hele bu öyküdeki kahraman gibi belki de geçmişiniz yüzünden huzuru rutinlerde ve tekrarlarda buluyorsanız, en ufak bir değişim en büyük acılarınızı önünüze serebilir.

10. Dev Otomatik Gramatizör
En sevdiklerimden biri de bu oldu. Bu günden onlarca yıl önce, bir yazarın edebiyatın seri üretime bağlanmasını, yayıncıların dar görüşlülüğünü, basma kalıplığı böyle taşlaması nefis. Öyküde yine hırs, açgözlülük, kandırma ve ikiyüzlülük var. Zevkle okurken hikayenin sonunu tahmin etmeye çalıştım; başaramadım. Oysa okuyucuyu da işin içine çeken çok kolay ama güzel bir sonu varmış.

Kitapla ilgili tek şikayetim sonsuz sayıdaki bariz imlâ hataları (herkez, birşey vb.) ve olanca itinamla okumama rağmen dağılma eğilimine girmiş olan kötü cildi. 


Ayrıca yazar gördüğüm en eğlenceli sitelerden birine sahip: http://www.roalddahl.com/

Not: Bu yaz bu kitabı D&R'lardan 5 tl'ye alabilirsiniz.

17 Mayıs 2012 Perşembe

06 Plakalı Kitaplar

Ankara'da doğdum, büyüdüm, okudum, çalıştım... Severim Ankara'yı. Başka yer bilmediğimden sanmayın. Çok şehir gezdim, Türkiye hariç üç ayrı memlekette yaşadım ama dönüp dolaşıp Ankara'ya geldim. Yalnız fark ettim ki Ankara hakkında pek okumamışım. Ankara Kitap Fuarı'ndan aldığım beş kitaptan dördünü bir şekilde Ankaralı kitaplardan seçerek bu açığı kapatmaya çalıştım. İşte onların bazılarından notlar...

Burası Ankara - Kurthan Fişek

Kurthan Fişek bir Ankara fanatiği! Burası Ankara da onun Hürriyet Ankara ekine yazdığı köşe yazılarının bir derlemesi. Yazılarda her şey var; Ankara'nın tarihi, hayvanları, ninnileri, üniversiteleri, mahalleri, insanları... en çok da siyaseti. Ankara söz konusu olunca siyasetten, siyasetçilerden bahsetmemek olmuyor galiba. Hele kendisi de bir siyaset profesörü olan, siyasi aktivizmi nedeniyle çok badireler atlatmış bir üstat için böyle bir şey düşünülemez. Ama siyaset dedim diye hemen yüzünüzü asmayın. Kurthan Hoca'nın dilinden ve anılarından Ankara siyaseti basbayağı eğlenceli, ilgi çekici. İnanmazsanız şunu okuyun:
"Gazeteye haber geldi. 'Ecevitlerin efsanevi kedileri kayıp...' Herkes kötüyü düşünür. Herkes seferber oldu. Birileri mi kaçırdı, birileri mi zehirledi? Ara da bulasın! Ecevit familyasının kedileri nihayet bulundu. Kapı komşusu Alpaslan Türkeş'in bahçesine iltica etmişlermiş meğerse... Orada daha iyi besleniyorlarmış... Kedilerden, kurtlardan al haberi... Genel seçimlerdeki oy kaymalarının, sapmalarının haberini al kedilerden!"

Ben özellikle ODTÜ ve Mülkiye hakkındakiler ile "bir anım" veya "hayal ürünü" diyerek kaleme aldığı hiciv dolu yazıları pek beğendim. Bu beğenim sadece Kurthan Hoca'nın kişisel özellikleri ve kitabın konusundan kaynaklanmıyor. Kitapta, yoğun bir mizah ve kinaye, en kasvetli konularda bile insanı neşelendiren bir hava var. Bakın:
"'Burası Ankara'nın Hayvanları' diye iki bölümlük yazı yazmıştım. Ankara'da en çok bulunan hayvanın inek olduğunu, sonra sırayla katır, eşek gibi mahlûkatın geldiğini anlatıyordum. 
Yakın siyasi büroklatik çevremden sürekli aradılar: "Benden ne zaman bahsedeceksin? Haberim oldun, birkaç bin tane alıp seçmenlerime dağıtayım..."
Kendilerine zor anlattım. "Bu politik yazı değildir. Ankara'nın sahici hayvanlarından söz ediyorum. Sonradan olmalarından değil...""
"Harbiye-Mülkiye ikilemi ilginçtir. Olağandışı rejimler oldu mu, Fakülte Profesörler Kurulu'nun yarısı bakan olur, yarısı hapse girer.
Demokrasiye dönüldü mü, yarısı eksi görevine, hocalığa döner, mapus yatanlar "üst bürokrat" olur. İlişkinin esası hoşgörüdür, işbölümüdür."
Yalnız ODTÜ'lüler için şu söyledikleri hem doğru hem üzücü: "Kimimiz profesör oldu. Kimimiz devlet büyüğü... Kimimiz mevta..." 

Burası Ankara, çok görmüş geçirmiş, hayat dolu, şakacı ve azcık sivri dilli, babacan bir büyük amcayla sohbet etmek gibi. Hem bilge hem sıcak.

Başka Kent Ankara - Feridun Büyükyıldız

Burası Ankara, Ankara üzerine keyifli bir sohbet. Ankara'yı öğreneceğiniz, resimlerle referanslarla ilginç bilgilere dalacağınız kültür ve tarih turu ise Feridun Büyükyıldız'ın Başka Kent Ankara'sı.

Büyükyıldız Ankara âşığı, meşhur Milli Kütüphane'nin kütüphanecilerinden. Anlaşılan bu iki unsur (Ankara sevgisi ve kitap ile arşivlerle tanışıklık) birleşince ortaya bu harika kitap çıkmış.

Kitap, antik çağdan başlayıp 1960'lara uzanan bir dönemde, Ankara'nın tarihi, kültürü, toplumu ve yaşayışı hakkında ilginç bilgiler sunan yaklaşık üçer sayfalık yazılardan oluşuyor. Yazıları destekleyen bol fotoğraf ve gazete kupürü var. Anlatım bazen aynı anlama gelen cümlelerin tekrarlanması nedeniyle zedelense de akıcı ve açık. Sayfalar su gibi akıp geçiyor. Bu kısacık hazineyi okuyup bitirdiğinizde tadı damağınızda kalıyor. Dileyen kitabın sonundaki kaynakçadan istifadeyle okumalarına devam edebilir. Gerçekten kitabın kaynakçası kendi başına bir değer.

Ankara'ya "memur şehri, gri, sıkıcı" diyenler de okumalı. Zira bu kitap "gri ve yavan Ankara" kalıbının, yeni devletle bütünleşecek tarafsız ve geçmişsiz bir kent yaratma amacının bir dayatması olduğu yönündeki fikrimi kuvvetlendirdi.

Ama hepsinden öte, 1940'larda belediye otobüsüne arkadan binilip önden inildiğini, Ankara'dan nasıl yüzme şampiyonlarının çıktığını, İsrail'deki Ankara gününü, Gençler Birliği'nin nasıl kurulduğunu, son Anadolu parsının akibetini, üzerine Ankara Cinayeti isimli bir roman da yazılmış olan esrarengiz cinayeti, Çankaya Köşkü'nün ilk sahiplerini, Ankara'nın İncil'deki yerini, ve başka bir sürü enteresan konuyu bulacak, eğlenerek bilgi dağarcığınızı genişleteceksiniz. Ağzınıza bir parmak bal çalarak bu kitap hakkındaki sözümü bitireyim:
"Garson Süreyya, 1942 yılına gelindiğinde Kızılay'da ünlü Süreyya Gazinosu'nu açmıştır. 1963 yılına kadar hizmet vermeye devam eden Süreyya Gazinosu, Sezen Aksu'yu solist olarak ağırlamış, ünlü sanatçının "Minik Serçe" isminin kadınlar matinesinde Ankaralı hanımefendiler tarafından verilmesine vesile olmuştur."
Eğlenecek ve şaşıracaksınız dedim ama belki biraz da benim gibi sahip çıkılmayan kültür ve tarih mirasını okudukça üzüleceksiniz.

Kadın Öykülerinde Ankara - Efnan Dervişoğlu (Hazırlayan)

Bu kitabı hiç aklımda yokken aldım. İki şey beni bu kitaba çekti. Bir, seçkiye katılan yazarlar; Adalet Ağaoğlu, İnci Aral, Fürûzan, Nazlı Eray, Sevgi Soysal... ve Ankaralı diğer kadın yazarlar. İki, Ankara ve kadın gibi iki ilgilendiğim unsurun yan yana gelmesi.

Öykülerin hemen hepsinde başkahraman kadın, yazarlar zaten kadın. Konularda ise dikkatimi çeken edebiyatın en popüler konularından "aşk" mevzusunun çok az işlenmiş olması. İstanbul aşkın Ankara sevginin/arkadaşlığın şehridir derler. Sanki bunu ispat edercesine yirmi iki öyküden sadece ikisinde aşk konu edilirken diğer öykülerde insan ilişkileri, siyasi olaylar, şehir hayatı, bireysel meseleler işleniyor. Bunlar arasında bir denge olsa da Ankara deyince siyaset ve özellikle darbe dönemlerindeki baskı ve işkence ön planda. Yalnız nasıl aşk teması aşırı kullanılmaktan yıprandıysa Ankara için de siyaset ve işkence konularının aynı durumda olduğunu düşünüyorum.

Kitabı hazırlayan Dervişoğlu'nun önsözüne göre 13 öykü bu seçkiye özel yazılmış, 9 öykü ise yukarıda isimlerini saydığım meşhur yazarların evvelen yayımlanmış öykülerinden seçilmiş. Bu dokuz öykü neden yazarlarını bu denli isim yaptığını kanıtlar gibi kitabın genelinden ayrışıyor. Aral ve Firuzan'ın hikâyeleri beklentimi pek karşılamasa da Suzan Samancı'nın Radyodaki Ankara'sı tüm kitap içindeki favorim oldu.  Ağaoğlu'nun Üç Dakikası'nı ve Eray'ın Karanfil Gece Kursu'nu da çok beğendim. Soysal'ın Zulmet Sevinci adlı öyküsü birkaç paragrafla nasıl bir karakter (Polis Zafer) yaratılır dersi. Kitaba özel yazılan öyküler ise daha sıradan. Özellikle İç Deniz, Ankaralı Olmak, Lapa Lapa Kar Yağıyor gibi bazı öyküler biraz zorlama ve yavan. Bu ikinci gruptan favorim ise Sevgi Özel'in Bizim Kasaba adlı öyküsü.

Bence sipariş üzerine yazılan öykülerden 5-6 tanesi kitap dışı bırakılmış olsaydı çıta yükselebilir; çok daha tat veren, daha kısa ve daha çarpıcı bir kitap yayımlanabilirdi. Kitabın kapağını da beğenmediğimi söylemek zorundayım. Bu da kitaptaki bazı öyküler gibi yavan ve sıradan. Yine de okuduğuma memnunum. Böyle temalı seçkilerin benim gibi belirli konularda okumak isteyen okuyucular ve o konudaki edebi birikimi görmek isteyenler için önemli olduğunu düşünüyorum.


Bu yazıyı yazarken Ayvalık yazısındaki gibi şehir fotoğrafları koysam mı diye düşündüm. Tam bu sırada buradaki yazıyı gördüm, kitaplarda bahsi geçen çoğu mekânı içeren fotoğraflarını pek beğendim.


"Bir de Ankaralı bir roman söyle bari de tam olsun" diyorsanız yukarıdaki kitaptan hemen önce okuduğum İnci Aral'ın Şarkını Söylediğin Zaman'ını önerebilirim. Sonra Yüzleri Arayan Adam, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, Ankara Mon Amour... O kadar çok ki 06 Plakalı Romanları yakında üç bölüm halinde  yazacağım. Az sabır :)

Not: Hala Ankara'da geçen romanları yazamadım ama bunu yazdım: DumAnkara: Hayat Bir Yangındı

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Stephen King'in İlk 10'u

Kaynak: stephenking.com
Stephen King bir marka. On yıllardır dünyanın en çok satan ve sevilen yazarının başında gelmekle kalmayan, korku-gerilim türünü temsil edecek kadar çok ve nitelikli eserler vermiş bir yazar. Bu türü sevmeyenlerin (mesela ben) bile çoğu en az bir King romanı okumuştur. Korkuyu sevenlerin çoğu ise King kitaplarının tümünü! İlgi bu denli büyük, yazarın kitapları sayıca bu kadar çok olunca yapılan "en iyi King romanları" listelerinin haddi hesabı yok. Hatta King'in en sevdiği King kitabı hakkında bile bilgi bulmak mümkün. 

Hal buyken King'in en sevdiği kitaplar da merak konusu. Sizce King neler okuyup neleri beğenmiştir? Korku ve gerilim dolu kitapları mı? Eğer böyle düşünüyorsanız aşağıda yazarın açıklamalı listesini görünce şaşıracaksınız. Belki de hep dram türünde duygusal kitaplar yazmak istemiş ancak yeteneğinin rehberliğinde ve biraz da yayıncıların beklentileriyle hep korku-gerilim türünde ürün vermiş* bir yazar için liste hiç de şaşırtıcı değil. 

"1. The Golden Argosy - Van H. Cartmell & Charles Grayson (editörler)
The Golden Argosy'yi** ilk olarak Maine'ın Lizbon Şelaleleri'ndeki*** The Jolly White Elephant (Neşeli Beyaz Fil) adlı bir ucuzlukçuda, indirimde 2,25 dolara buldum. O an sadece dört dolarım vardı ve yarısından fazlasını ciltli bile olsa tek bir kitaba harcamak zor bir karardı. Hiç pişman olmadım.

Aslında 1947'de basılmış ve 1955 yılında yeniden yayımlanmış - ama o tarihten beri bir daha güncellenmemiş veya yeniden basılmamış - olan The Golden Argosy kabaca elli beş hikâyelik bir antoloji. Editörlerin "kaliteli kurgu" gibi bir zanları yok, sadece 19. yüzyıl ve II. Dünya Savaşı'na kadarki dönemde 20. yüzyılda yayımlanan en sevilmiş öyküleri yayımlamaya çalışmışlar.

Korkunç derecedeki güncelleme ihtiyacına rağmen, (mesela Raymond Carver, Joyce Carol Oates yok çünkü böyle yazarlar çok daha sonra ortaya çıktılar) okuyucular ve yazarlar için müthiş bir kaynak olmayı sürdürüyor, kelime anlamıyla bir hazine, Bret Harte'nin "Outercasts of Poker Flat"i gibi duygusal bir şaheserden Willa Cather'in "Paul's Case"i gibi gerçekçi karakter incelemesine kadar her şeyi kapsıyor.

Her okuyucu aşikâr eksiklikler bulacaktır (örneğin Dorothy Parker'ın "Big Blond"u); fakat Faulkner klasiğiniz (A Rose for Emily), Hemingway'iniz (The Killers), Poe'nuz (The Gold-Bug) var. F. Scott Fitzgerald'ın meşhur "zenginler senden benden farklıdır" gözlemini yaptığı "The Rich Boy" ve Sherwood Anderseon (I'm a Fool) ve John Collier'in (Back for Christmas) göz ardı edilmiş mücevherlerini de içeriyor.

The Golden Argosy bana iyi yazma konusunda aldığım tüm derslerden daha çok şey öğretti. Harcadığım en iyi 2,25 dolardı.

2. Adventures of Huckleberry Finn (Huckleberry Finn'in Maceraları) - Mark Twain (1884)
Hemingway "Bütün modern Amerikan edebiyatı ... Huckleberry Finn'den gelir" diye buyurmuştur. Bir kişi  doğrudan iki kader arkadaşının; ebeveynlerince istismar edilmiş Huck ile kaçak köle Jim'in, salla Mississippi'den aşağı kanundan ve toplum teamüllerinden  kaçışının serüveni olarak okuyabilir. Veya kitap, Twain'in, sadece görünüşte naif olan Huck'ı, genelde antipatik  karakterlerin ev sahipliğinde gördüğü ırk bağnazlığının kötülükleri, dini ikiyüzlülük ve kapitalist hırs hakkında iğneleyici yorumlarda bulunmak için kullandığı yıkıcı bir hicivdir. Huck'ın "medeniyet"in defolu standartlarına uymaktansa "diğerlerinin önündeki topraklara doğru sıvışma"**** kararını alması özgün Amerikan bireysellik çabasını ve Daniel Boone'dan Easy Rider'a uzanan  uyum göstermeyi reddetmeyi yansıtır.

3. The Satanic Verses (Şeytan Ayetleri) - Salman Rüşdi (1988)
Teröristler uçaklarını havaya uçurduktan sonra iki Hint aktör gökyüzünden düşer. Yere indiklerinde birinin haresi diğerinin boynuzları vardır. Bu dolgun, lirik, etkileyici ve gerçek üstü roman iyi ve kötü, sevgi ve ihanet,  bilgi ve cehalet arasındaki bulanık çizgi boyunca kayan birbiriyle bağlantılı iki ana olay örgüsünü takip eder. İlk olay örgüsü bu adamların karışık hayatlarını ve Londra ile Bombay'daki garip dönüşümleri detaylandırırken, ikinci olay örgüsü Muhammed'in hayatını yeniden kurguluyor, bu öylesine kritik ki İran'dan Ayetullah Humeyni, Rüşdi'yi idam cezasına çarptırdı.

4. McTeague - Frank Norris (1899)
Cesur gerçekçilik, sosyal vicdan ve Amerikan rüyası, San Francisco'da diplomasız dişçi olan beceriksiz maden işçisinin bu öyküsüne güç veriyor. Genç bir kadınla evleniyor ve kadın piyangodan ufak bir servet kazanıncaya kadar mutlu bir hayatı paylaşıyorlar. Bu talih, çiftin hırsını ve arkadaşlarının hasetini ateşliyor. Herkes için felakete ve en akılda kalıcı edebi finallerden birine yol açıyor: Death (Ölüm) Vadisi'nde birbirlerine kelepçeli biri sağ, biri ölü iki adam.

5. Lord of Flies (Sineklerin Tanrısı) - William Golding (1955)
Genelde dokuzuncu sınıf okuma listesinin en sarsıcı - kim domuzun kafasını unutabilir ki? - kitabı, Nobel Ödüllü yazarın en ünlü romanı bir uçak kazasından sonra bir adaya çıkan bir grup genci anlatır. Bazıları, entelektüel Piggy gibi, kurallar ve toplum geliştirmeye çalışır fakat vahşet üstün gelir ve gençler şiddet, kabilecilik ve uğursuz törenlere dayalı bir düzene dönerler.

Dickens en çok Viktoryen toplumun her köşesinin izini süren muazzam olay örgüleriyle bilinir ve Kasvetli Ev de bu mükemmeliyet beklentilerini karşılar.  Kurgu, utanılacak ebeveynlik bağlarından habersiz bir öksüzün dokunaklı hikâyesi ile görünüşe göre tüm Londra'yı ilgilendiren ironik ve trajikomik bir davayı birbiriyle örer. Bunu yaparken roman, diğer Dickens romanlarının hepsinden çok yazarın olgun yeteneklerini barındırır ve insanın içten içe yanması vakasını içeren tek Viktoryen romandır.

7. 1984 - George Orwell (1948)
Orwell'ın antiotoriter ünü büyük oranda vatandaşların Düşünce Polisi ve birbirleri tarafından gözetlenirken kendilerine sürekli "Büyük Birader sizi izliyor" diye hatırlatılan otoriter bir gelecekte kurulu bu romanından kaynaklanır. Bu ortamda Winston Smith sırf hafızası işliyor diye tehlikede olan bir adamdır. Parti'nin vatandaşlar üzerindeki tüm denetiminin mesajlarını ve vatandaşların hafızalarını kontrol etme gücüne bağlı olduğunu anlar ve yavaşça önce tehlikeli bir gönül macerasına sonra Kardeşlik denen Büyük Birader ile mücadele etmek için birleşmiş kadın ve erkeklerden oluşan bir ittifakın içine çekilir. Orwell'ın 1984 için yarattığı kelimeler (çiftdüşün, Büyük Birader, yenisöylem) ise bugünün kelime dağarcığının bir parçası haline gelmiştir.

8. The Raj Quartet - Paul Scott (1966-1975)
Popüler televizyon dizisinin ün kazandırdığı bu zengin roman dörtlemesi birkaç ilginç yaşamın incelenmesi vasıtasıyla Hindistan'daki İngiliz hâkimiyetinin (the Raj) son yıllarına hayat veriyor. Hintli Hari Kumar'ın  İngiliz kadın Daphne Manners ile ırklar arası ilişkisi, polis müfettişi Ronald Merrick'in kariyer ve seks fırsatçılığı, idealist misyoner Barbie Barchelor'un gizlice yayılan deliliği ve çaresizliği, Hindistan bilmecesinin çözmeye çalışan iyi niyetli diplomat Guy Perron'un başarısızlığı; devasa, unutulmaz ve kapsamlı bir  anlatımın içinde titizlikle işleniyor.

9. Light in August (Ağustos Işığı) - William Faulkner (1932)
Bu roman Faulkner'ın en anlamlı karakterlerini; doğmamış çocuğunun babasını arayan azimli iyimser Lena Grove ve bilinmez bir ırktan ve güçlü bir öfkeden gelen kaderine terk edilmiş yetim Joe Christmas'ı içerir. Faulkner'ın klasik ilgileri olan doğum ve kalıtım, ırk, din, geçmişin kaçınılmaz yükleri bu ateşli, gözü kara ama umutlu romana güç verir.

10. Blood Meridian: Or the Everything in the West - Cormac McCarthy (1985)
D.H. Lawrence tipik Amerikan kahramanının acıya dayanıklı, yalnız ve katil olduğuna dikkat çekmiştir. Cormac McCarthy'nin 1840'ların sonunda Meksika'nın kuzeyinde bir kafatası avcısı grubunun oluşumunu ve dağılışını anlatan hikâyesi bu dehşetli vecizenin vücuda gelişidir. Glanton isimli bir askerin ve "Yargıç" denen gizemli, saçsız bir ahlak ucubesinin liderliğinde, çapulcular Kızılderilileri ve Meksikalıları temizler ve her biri kendi arasında heybetli kederin ruhlarına kene gibi yapıştığını hisseder."



Sunum& Çeviri: BA                      Kaynak: J. Peder Zane, toptenbooks.net




Not: Türkçe çevirisi bulunan kitapların adını parantez içinde Türkçe karşılığı ile veriyorum.


*Yeşil Yol, yazarın bu döngüyü kırma çabasının sonucu ilk "duygusal" romanıdır. Benim de okuduğum ilk ve tek King romanı. Roman gerilim ve kurgu unsurlarıyla dolu ama anlaşılan yine de King çizgisinin olabildiğince dışında. 
** "Altın Ticaret Gemisi" olarak çevrilebilir.
*** Maine, Lizbon Şelaleleri, King'in doğup büyüdüğü ve hatta üniversite eğitimini aldığı yerdir.
**** Orjinal deyiş "light out for the territory ahead of the rest".