Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2015 Perşembe

Eze - Fransa

Eze Cote d'Azur da denilen güney Fransa'da küçük ve çok sevimli bir kasaba. Geçmişi ortaçağa (12.yy'a) kadar dayanıyor. Nice ve Monako arasında yer alıyor. Kışları nüfusu neredeyse 100 kişiye kadar düşen köy yazları ise turist akınına uğruyor ve nüfusu 2000-3000'e kadar çıkıyormuş. Bu köyün en önemli özelliklerinden biri ünlü düşünür Nietzche'nin bir dönem burada yaşamış olması ve dünyada çok az olduğu söylenen parfüm fabrikalarından (daha doğrusu öz üreten fabrikalardan) Fragonard ve Galimard'ın burada bulunması. Alfred Hitchcock ise "Kelepçeli Aşık" filmini burada çekmiş.
Bu arada yanlış hatırlamıyorsam ilk fotoğraftaki evlerden biri eskiden ünlü film yıldızı Zsa Zsa Gabor'unmuş. Çok büyük bir Atatürk ve Türkiye hayranı olan Gabor evi satışa sunduğunda tek bir şartı varmış. O da çatıda bulunan bayrak direğine her gün mutlaka Türk bayrağı dikilmesiymiş. Ben hangi ev olduğunu göremedim ama rehberimizin dediğine göre yeni ev sahibi ünlü yıldızın bu isteğine saygı göstermiş ve kötü havalar haricinde bayrağımız dalgalanmaya devam ediyormuş...
(Zsa Zsa Gabor'un ilk eşi 4 yıl evli kaldığı siyasetçi Burhan Asaf Belge Türkmüş)


Nietzche burada yaşadığı dönemde "Böyle buyurdu Zerdüşt" kitabını burada yazmış. Hatta köyde "Nietzche yolu" denen bir yol da var. Nietzche bu yolu hergün kullandığı için adı öyle kalmış.




Benim ne yazık ki bu büyüleyici köyü çok fazla gezme şansım olmadı ama parfüm fabrikalarından Fragonard'ı gezdim. Fragonard 1926 yılında kurulmuş ve şu anda tam olarak 75 parfüm bazını üretiyor. Burada bütün ürünler geleneksel yöntemlerle işleniyor. Çalışanlar hala çoğu ürünü el ile paketliyor. Dünyanın her yerinden malzeme alınıyor. (Isparta'dan da gül alıyorlar). Rehber eşliğinde fabrikayı gezdirdikten sonra ürün tanıtımı ve satış yapıyorlar. Fiyatlar oldukça yüksek ama ben yine de birkaç şey almadan duramadım doğrusu…
Parfümün yanısıra saf argan yağı, sabun, cilt bakımı kremleri de ürünler arasında...

http://www.fragonard.com

29 Aralık 2014 Pazartesi

Nice - Fransa

Nice Fransanın güneyinde Fransız rivierasında bulunan Fransa'nın 5. büyük kenti. Benim en sevdiğim şehirlerden biri oldu bu gezide. Belki de güneşin etkisiyle çok keyif aldım ve rahatlamış hissettim bu güzel şehirde.
Tarihine gelince; 
Nice M.Ö 500'lerde Yunanlılar tarafından kurulmuş. M.Ö. 200'ler gibi de romalıların hakimiyetine geçmiş. Uzun yıllar İtalyanların hakimiyeti altında kalan şehir 1860 yılında Fransızların eline geçmiş.
Ama bu güzel yeri sadece Fransız ve İtalyanlar değil, herkes hakimiyet altına almaya çalışmış. Bunlardan biri de Osmanlılar.
Osmanlıların attığı top güllelerinden birisi

1543 yılında Barbaros Hayreddin Paşa 110 kişilik bir donanmayla İstanbuldan yola çıkar. Niyeti akdenizde İspanyolların hakimiyeti altında bulunan liman şehirlerini ele geçirmektir. Ostia, Messina gibi İtalyan şehirlerini bombalar, Marsilyadan sonra Savoi düklüğünün hakimiyeti altındaki Nice şehrini kuşatır ve bir kaç gün içinde de şehri ele geçirir. Fakat şehirde bulunan kale hala savunmaya devam etmektedir. En sonunda kalenin direnci kırılır, askerler teslim olmak üzereyken kalenin surlarında bir kadın belirir (Catherine Segurana) Söylenceye göre burçların üstünde askerlere cesaret veren kadını gören bizim levendler bir anda çok şaşırırlar. Catherine "ben bu askerleri popomla yenerim" diyerek poposunu açıp levendlere gösterir. Bizim askerler de "tövbe estağfurullah" diyip arkalarını dönerler.  Bu anı fırsat bulan fransız askerleri de kalenin kapılarını açıp saldırıya geçerler ve kuşatmayı püskürtürler. Kaleyi almaktan ümidini kesen Barbaros Hayreddin Paşa da kuşatmayı kaldırmak zorunda kalır.  Kimi yerde Barbarosun kuşatmayı kaldırmadan önce Catherine'yi bulmak için şehirdeki bütün kadınları gemilere bindirip İstanbul'a getirdiği de söylenmektedir. Kuşatma Catherine yüzünden mi yoksa kışın gelmesi sebebi ile mi kaldırıldı bilinmez ama sonuçta Osmanlı donanması Nice'i alamamıştır. Segurana ise Fransanın milli kahramanlarından biri olmuştur.

Nice'de gezilecek yerler
Açıkçası Nice'i yıllardır Fransız sosyetesinin gözde tatil yeri diye duya duya gözümde çok büyütmüşüm. Gerçekten de çok güzel ama gidip de tatil yapamayacak pahalılıkta bir yer değil (aynısı Cannes için de geçerli ama orayı bu kadar sevmedim) Türkiye'ye döndükten sonra baktığımda kalınabilecek gayet keyifli ve uygun fiyatlı oteller buldum booking.com'da. Hatta eşimle özellikle bir yaz buraya tatile geliriz diye plan bile yaptık. Nice tatil şehri olmasının yanı sıra müzeleriyle de ünlü. Sahili bizim sahillerimiz gibi kum değil taşlık ama deniz pırıl pırıl. Birçok otelin deniz kenarında beach club'ı var. Kurulan iskeleler üzerinden denize giriliyor.
En keyifli yerlerinden birisi Promenade des Anglais (İngiliz yürüyüş yolu) denilen sahilde bulunan yol. Bu yol 1822 yılında yapılmış. O sene hasatlar kötü gidince boşta kalan işçilere İngilizler bu yolu yaptırmış. Yolun adı da böyle konulmuş.
Antika pazarı

Nice'de hergün kurulan Cours Saleya pazarı ise görülmesi gereken en keyifli yerlerden. Bu pazarda normalde meyve ve çiçek pazarı oluyormuş. Sadece pazartesi günleri antika ve ikinci el pazarı varmış. Bizim şansımıza da antika pazarına denk geldik. O kadar güzel şeyler satılıyordu ki aklım kalmadı desem yalan olur. Taşıyabileceğimi, bavula sığdırabilceğimi bilsem bir sürü şey alırdım buradan.


Ayrıca hep söylenen Fransız ukalalığı mı desem bilemedim o tavır yok burada. Herkes çok sıcakkanlı, çok yardımcı turistlere. Her yer rengarenk evler, pencereler... Sokaklarda gösteri sanatçıları, parklarda, meydanlarda gençler, güneşin keyfini çıkaranlar her yer cıvıl cıvıl. Nice'de yaşam sevinci fışkırıyor sanki her yerden...


Gelmişken sadece geceleri açılan ve en eski barlarından biri olan La Trappa'da birşeyler içmek de keyifli olabilir...
Place Massena Meydanı ise şehrin en önemli ve en büyük meydanı sanırım. Meydana açılan sokaklarda birçok cafe bulunuyor. Ayrıca meydanda bulunan ışıklandırma ve yaz aylarında serinletme amacıyla verilen soğuk su buharı da çok ilginç ve keyifli.

Massena meydanı ve su buharı

Nice'e gitmişken Hotel Negresco da görülmesi gereken yerlerden. Otel Pariste bulunan Eiffel kulesinin mimarı Gustav Eiffel tarafından tasarlanmış. Biz içini görmedik ama asıl görülmesi gereken yer içiymiş duyduğumuza göre.


Ayrıca Nice'de sanat severlerin mutlaka görmesi gereken iki müze var. Bunlar Matisse ve Chagall müzeleri. Turun gafletinden orayı da göremedim çok içimde kaldı ama tursuz bir dahaki sefere artık. Nice'e çok yakın olan Cagnes sur Mer kasabası da bir zamanlara Renoir'ın yaşadığı yermiş. Güzel sanatlar mezunu olan benim için en büyük hayal kırıklıkları oraları görememek...


Nice' de alışveriş
Buraya gelmişken lavanta ürünleri almamak olmaz tabii. 7-8 eu gibi fiyatlara çok şık lavanta torbaları satılıyor dükkanlarda. Bazılarında ise karışık kokulu otlar var. Ayrıca el yapımı sabunları da müthiş. Ünlü markaların da mağazaları var bolca. Zeytinyağı ve zeytinyağlı diğer ürünler de harika. Ayrıca buraya gelmişken Niçoise salatasını da denemenizi tavsiye ederim...

9 Ekim 2014 Perşembe

Amatör Gezgin'in İtalya - Fransa notları: Harika yerler ve başımıza gelenler...

Aslında İtalya'dan önce Gürcistana gitmiştim ama İtalya daha detaylı olduğu için unutmadan önce yazmam daha iyi olur diye düşündüm.

Evet yazacak, paylaşacak çok şey var nereden başlayacağımı bilemesem de. Her halde bu seyahat planımızı nasıl yaptığımızla ilgili başlasam daha iyi olacak. Eşimle bu yaz Kıbrıs ve Gürcistan gezimizin ardından (onları da daha sonra yazacağım) İtalya'ya gitmeye karar verdik. Eşim iş gereği sık sık İtalya'ya gittiği ve iyi bildiği için planımız ilk aşamada uçakla belli bir noktaya gidip oradan araba kiralayıp istediğimiz gün, istediğimiz şehirde kalmaktı. Fakat bu sıralarda ben gazetede bir tur ilanı gördüm (Fransa ve Monako dahil olan büyük İtalya turu) ve turla gidersek daha çok yer göreceğiz diye ısrar ettim ve eşim de mecburen kabul etti. Ve hayatımızın - daha doğrusu hayatımın demek lazım eşimin de benim yüzümden burnundan geldi- hatasını yaptık...
Neden hata dediğimi şöyle açıklayayım:
Biz daha önce yaptığımız bütün seyahatlerimizi kendimiz planladık (otel, havayolu şirketi, araba, vs.) ve son derece keyif aldık. Daha önce yurtdışında bir tur deneyimimiz olmadığı için de nelerle karşılaşacağımızı bilemedik. (Birazdan yazacaklarım yabancı dil bilip gittiği yerlerde kendi başına gezebilecek, maddi durumu tek başına program yapabilecek ve aşağıdaki gibi durumlara katlanamam diyebileceklere sanırım daha çok uygun. Bu arada neden 45 kişi olduğumuza gelince; aynı tarihlerde tur düzenleyen firmalar tek rehber eşliğinde bir araya geliyormuş. Mesela bizim turda yanlış hatırlamıyorsam 3 yada 4 tur şirketinden gelenler vardı).


Şöyleki;
- İyi otellerde kalmak istiyorsanız turla gitmeyin (otel maceralarımızı ilerleyen günlerde yazacağım. Size verilen isimler süper olsa da ilk baktığınızda tur son bir kararla değişiklik yapabiliyor)
- Bizim gibi detaylı müze, çarşı-pazar gezmeyi sevenlerdenseniz tur asla size göre değil verilen bir saatlik boş zamanlar yetmiyor hiçbir şeye
- Yarısı sizden yaşça çok küçük balayı çiftleri (tabi herkes aynı değil, çok tatlı bir çiftle de tanıştık burada) ve kalan yarısı da yaşça çok büyük ve her dakika bir şeylere söylenen her kafadan bir ses çıktığı hiç tanımadığınız 45 kişiyle takılmak istemiyorsanız turu boşverin
- Lezzet tutkunuyum kaliteli bir yerde oturup bir kadeh şarapla aheste aheste akşam yemeğimi yerim, sabah da kral gibi kahvaltı ederim diyorsanız yine turu boşverin (bu arada gittiğimiz tur firmasının adını yazıp yazmamakta kararsızım ama uyduruk bir firma da değildi. İlk programa sadık kalsak ekstralarla beraber verdiğimiz aynı rakamlara çıkar, en azından da keyif alırdık)
- 15 - 20 yıllık otobüslerle bacaklarınız uyuşana kadar "ankara'nın bağları" eşliğinde saatlerce yol gitmem diyorsanız turdan uzak durun (Sevgili bir kısım tur arkadaşlarımızın yoğun istekleri sonucu otobüste bu ve başka enteresan şarkılar çalındı ve alkışlar eşliğinde italya yollarını arşınladık.  Ve bence korkunçtu...)
- Kısacık serbest zamanları geç kalanları beklemekle geçirmek istemiyorsanız yada kaybolanları aramak için sürü gibi gezmek istemiyorsanız turu boşverin (Rehberimiz sevgili Burak'ın tüm bizi bir arada tutma çabalarına ve uyarılarına rağmen Roma'da öyle birşey yaşadık).
- Aklınızda bulunsun gazetelere bakıp aaa 300 euro vs. iyiymiş bak bu dediğiniz turlarda ekstra gezileride katınca işin içine (ve oraya, buraya giriş ücretlerini) rakam en az iki katına çıkıyor. Ekstralara katılmam diyebilirsiniz ama çoğunlukla şehire uzak otellerde kalındığı için yapabilecek fazla aktivite olmuyor. Fiyata sadece sabah kahvaltısı dahil olduğu için öğle ve akşam yemekleri, alışveriş vs. de girince işin içine astarı yüzünden pahalıya geliyor. (gerçi turda ekstralara katılmayanlar oldu, yemek işini de birazdan okuyacağınız gibi halledenler de oldu. Suya para vermemek için çoğu insan sularını da tuvaletlerden doldurdu ama düşününce bu hiç bana göre değil. Aranızda benim ukalalık yaptığımı düşünenler yada kimse çok para harcamak zorunda değil diyenler de çıkabilir herşeye tamam da tuvaletlerden içme suyu doldurmak da olmaz ama...)
- Ve en önemli madde asla ama asla "ay biz çok iyi arkadaşlarız, birbirimizi çok seviyoruz, anlaşıyoruz" diye kimseyi peşinize takma gafletinde bulunmayın. Sonra ilk günden abuk sabuk bir meseleye bozulur ve bütün tatili surat asıp, laf sokma çabalarıyla zehir edebilirler. Ne demişler ya tatilde, ya içki masasında, yada alışverişte tanırsın "arkadaşını" .

Bu arada her turda olacak diye bir şey yok ama otobüste yemek yenmesi yasak olduğu halde (şoförler otobüsleri tur sonuna kadar temizlemiyorlar) Türkiyeden getirilen konserve vs. benzeri yiyeceklerin ve orada alınan malzemelerle yapılan salataların (evet otobüste bildiğiniz soğanlı vs. salata yaptılar) yenmesi beni rahatsız etti. (Sonuçta özellikle arka ve orta tarafları kötü bir koku sarıyor). Eşim her ne kadar yaşlı insanlar dışarıda herşeyi yiyemiyorlar gibi mazeretler bulmaya çalışsa da buna saygı gereği o yiyecekler otobüsten indiğimiz yerlerde de yenebilirdi...



Bu arada turun iyi yönleri de vardı tabi.
Rehberimiz Burak son derece keyifli ve işini seven bir rehberdi. Her kafadan çıkan bütün sorunları, söylenmeleri gayet ustalıkla idare etti. Gezdiğimiz yerlerde aklımızda daha iyi kalması için bazı yerleri popüler kültürle harmanlayıp sundu bize (sonraki yazılarda bunlardan örnekler vereceğim. Rehberimiz Burak'ı tanıtan kısa bir yazı da yazacağım. Allah ona kolaylık versin hakikaten çok zor işmiş).
Turla gezdiğimiz birçok yer içinde bir daha nereye gidip nereye gitmeyeceğimizi öğrenmiş olduk. (Monako'ya bir daha gitmem mesela ama Floransa-Roma-Venedik gibi birkaç kere gidilmesi allahın emri olan yerler dışında Pompeii ve birkaç yerin daha mutlaka detaylı gezilmesi gerekiyor)
Turun en iyi tarafı ise bize bir daha asla turla ve başkalarıyla (bu herkes için geçerli değil) tatile çıkmamamızı öğretmesi oldu...

Bir sonraki yazıda başlıyoruz güzel İtalya gezimize...

17 Ocak 2014 Cuma

HOŞÇAKAL 2013, MERHABA 2014


En son blogda (link) yine Asya’ya gideceğimizden bahsetmiştik ya, e biz gittik de döndük bile… Üç haftayı doya doya Sri Lanka, Tayland ve Malezya’da geçirdikten sonra yine kürkçü dükkanındayız.

Döneli bir hafta bile olmadı henüz, o yüzden yeni bir gezi yazısı performansı beklememek lazım, zira halen daha zaman kavramımızı eskiye döndüremedik. Avrupa saatiyle yatıp Asya saatiyle kalkar, gün içinde zombi gibi gezer olduk. Yoğun iş temposuna ışık hızıyla girişimiz de pek kolaylık sağlamadı bize elbette. Ama hani diyoruz ya bizim bir Facebook sayfamız var diye, işte orada durmadan fotoğraf yayınlıyoruz. Eğer merak ederseniz sizi de bekleriz. Hem Facebook sayfamızı beğenirseniz tüm güncellemelerden haberdar da olursunuz, bizden söylemesi:)

YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

20 Mart 2013 Çarşamba

Hoşgeldin İlkbahar


İlkbahar demek doğanın uyanışı, yeni bir maceraya yine yeniden başlamak ve aslında her seferinde yeni bir seyahat demek. Ben doğanın bu yolculuğunda hep sevince boğulurum ve her bahar yeni bir yazı yazmak isterim. Her bahar dediğime bakmayın Gezgindir Gezenin Adı tarihinde bu ikinci geleneksel bahar yazısı :)
YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

5 Temmuz 2012 Perşembe

Geçmişe ve İçe Yolculuk

İnsanoğlunun benliği, geçmişi ve mekânlar arasındaki bağ o kadar güçlü ki beni şaşırtıyor; zira bu bağı bir yeri gezip görmeyi, fotoğraf çektirip alışveriş yapmaya adanmış turistik etkinliklere sıkıştırdığımızdan beri fark edemiyoruz. Şimdi size bir yerden diğerine yapılan yolculuğun sadece meridyenler arasında değil, aynı sırada zamanın içinde geriye doğru ve yolcuların kendi içlerine doğru gerçekleştiği iki kitaptan bahsedeceğim. Yolcuların (yazarların) gezdikleri yer ile kendilerini tanımlayışları (Türkiyeli, Jön Türk) arasındaki sıkı bağ, geçmişim bugünün fikirlerine yaptığı müthiş etki bakalım sizi de heyecanlandıracak mı.


Ermenistan'da Bir Türkiyeli - Bercuhi Berberyan



Almancılar için bir laf vardır burada alamancı orada yabancı diye. Çift vatanlı olması gerekirken hiç vatanlı kalma hali... Berberyan'ın kitabının önsözündeki ilk cümleleri bana aynı durumu hatırlattı: "Vatan bildiğim yerde vatandaş sayılmıyorum. Vatanım sanılan yeri vatanım sayamıyorum." Çünkü o yedi göbekten bir İstanbullu ve aynı zamanda Ermeni. Bu kitap da onun bir Türkiyeli olarak arkadaşlarıyla Erivan'a yaptığı on günlük gezinin öyküsü. Yazar  kitabın bir gezi kitabı değil, bir duygu kitabı olduğunu özellikle belirtmiş. Pek haksız da sayılmaz. Gezdiği gördüğü yerler kadar Ermenistan'da hem yabancı hem yerli olmanın yaşattığı duygu yoğunluğunu da aktarmış.

Bilemiyorum duygusal bir insan olmak mı, yaşlılık mı, kabul edilmek istenmeyen bir memleket sevgisi mi, bilakis ilk kez yabancı bir memlekette değişik şeyler görmenin coşkunluğu mu; ama bir şey Berberyan'ı sürekli ağlatmış, duygulandırmış. İşin ilginç yanı anlattıklarında ilgimi çeken bir husus olmamasına rağmen (örneğin kiliseler... Vatikan dahil onlarcasını gördüm, yeter!) ben dahi ağlamasam da o atmosferin içine girdim. Çünkü Berberyan'ın konuşur gibi yazması, o kısa ve net cümleleri, içten ve duyarlı tavrı okuyucuyu sarıp sarmalıyor.

Hüznün değil ama neşenin hakim olduğu bölümlerden biri olan "Mide Fesadı" bunun en güzel örneği. O misafirperverliğin çatlatan gücünü, yemeklerin çeşidini ve bolluğunu, misafirin ezikliğini ve çaresizliğini öyle anlatmış ki... benim karnıma ağrılar girdi, gözüm doydu, şekerim çıktı. Kitabın en beğendiğim bölümü de bu  oldu. 

Elbette pür merakla ve dikkatle okuduğum bölüm "Soykırım Anıtı" idi. Bu bölümde Türkiye'de bir Ermeni'nin üstünde yürüdüğü ince çizginin aksini gördüm. Berberyan soykırım kelimesini başlıkta kullanmış sonra da bunu anıtın adının böyle olmasına bağlamış. İkinci bir kez de o kelimeyi kullanmamış. Öte yandan "O müzede ise neler yok ki... Her yandan, yok sayılan, üstü örtülen, bilinmezden gelinen yaşanmışlıkların çarpıcı kanıtları. İnanmak istemese de gönül, gözün gördüğünü kabul etmez de ne yapar?" demiş. İlerleyen satırlarda da "Ben sevgide yanayım...daima. Sevgi çözümdür. Geçmişin güne, günün geleceğe bağlanması kaçınılmaz... ama ne geçmişe, ne de güne takılıp kalınmaz." diye belirtmiş. Yani ne Türkiye'yi ne Ermenistan'ı memnun etmeyecek bir çizgi. 

Bunların dışında kitapta yok yok; insanlar, yemekler, Karabağ Şehitliği, çeşit çeşit kiliseler, müzikler, Vernisaj (açık hava pazarı), yerel âdetler, efsaneler, Garni (antik şehir), doğa, Ambert (kale-kent)... Ana fikir olaraksa tek bir şey: O kadar da birbirimize benziyoruz ki...sevgi çözümdür.

Okurken beni düşündüren kavramlardan biri de tarafsızlık oldu. Yazar sık sık tarafsız olduğundan bahsetmiş. Bu iyi niyetli çabayı iki taraf arasında kalmış olmanın verdiği zorlukla başa çıkma mücadelesine, iki tarafı da bilmenin verdiği güvene veya önyargılara karşı ön almaya bağlayabilirsiniz. Aklıma gelmeyen bambaşka bir saik de bulunabilir. Ama bir duygu kitabında, insanın içine yolculuğunu anlattığı, kültür ve kimlik meselesine dokunan bir yazıda ne derece tarafsız olunabilir ve daha önemlisi tarafsız olmak gerekir mi? Böyle bir konuda tarafsızlık nedir? Ne işe yarar? Düşündüm işte hep bunları :)

Türkiye'nin azınlıklarından bir ses duymayı dileyenlere, Türkiye'ye en yakın ve en yabancı ülkelerden Ermenistan'ı merak edenlere, tatlı ve kendi değimiyle biraz "kıl" bir kadınla hoş bir sohbet etmek isteyenlere önerilir.


Paris'te Bir "Jön Türk" - Barış Çetin

Avrupa'yı az denemeyecek kadar gezme şansım oldu, herhalde büyüklü küçüklü on beş yirmi şehir görmüşümdür. Dostlarımın Paris'i gezmesine, hele bir tanesinin uzun süre Fransa'da kalmasına rağmen ne Paris ne Fransa bende en ufak bir alaka, bir heves uyandırmıştır. Bu direnci, iyi bir arkadaşımın (blogu okuyor musun bu yazıda test edeceğim bakalım!?) yakında Paris'e taşınacak olmasının da verdiği elverişli ortamdan istifadeyle, Barış Çetin'in Paris'te Bir "Jön Türk" adlı kitabı kırdı. Kitabı okurken Paris beni öylesine ilgilendirdi ki gidince yanımda bu kitap da bulunmalı diye düşündüm.

Çetin, Paris'te geçirdiği dört ayı, gezip gördüklerini düşünsel hayatıyla birleştirmiş; siyasi ve felsefi görüşlerinin temellerini atanların izlerini Paris'te sürmüş. Jön Türklerin muhaliflikleri sonucu, gönüllü veya zorla Paris'te yaşamış olmaları, dolayısıyla Paris fikri hayatının Jön Türklerin görüşleri üzerindeki etkisi, yazarın istediği bir gözü çifter çifter vermiş olmalı. 

Kitap üç-dört sayfalık denemelerden ve kitabın sonundaki yazarın çektiği fotoğraflardan oluşuyor. Yazılar Paris'teki bir anıttan, bir sokaktan, bir teamülden, bir saraydan yola çıkıp fikirler, eserler, önemli sanat ve devlet insanları ve tarihi olaylar arasında geziniyor. Birkaç örnek: Osman Hamdi Bey ve Paris Güzel Sanatlar Akademisi, Versay Sarayı ve I. Dünya Savaşı sonrası görüşmeler, Mithat Paşa ve Meryem, Pere Lachaise Mezarlığı ve orada yatan Yılmaz Güney, Bir Hakeim Köprüsü'nde ASALA tarafından şehit edilen İsmail Erez ve Talip Yener, 68 olayları, Bastille ve Fransız Devrimi, ... Burada yazarın genç yaşında edindiği birikimin gücünü görmek mümkün. Anlatım son derece akıcı, keyifli. İnsanı içindeki sayısız konuyu araştırmaya, başka kitaplar okumaya itiyor.

Tabi her şey toz pembe değil. Kitabın editörlüğü zayıf kalmış. İmlâ hatalarının yanında kendi içinde bütünlüğü zayıf olan yazılar ve anlatım bozuklukları da var. Örneğin yazar Lourve Müzesi'nin Çankaya Köşkü'nün yanında esamesi okunmaz derken aslında tam tersini söylemeye çalışmış ama yapamamış. (Zaten mütevazı Çankaya Köşkü'nün böyle bir kıyasa sokulması ne kadar yerinde bilmiyorum :) Bir de bir yazıda çoğu zaman üç-dört kez şiirlerden alıntı yapılmasını yorucu buldum. Alıntılar gediğine oturtulursa bir yazıya çok şey katabilir ama sırf konusu benziyor veya kendi başına dizeler güzel diye yazıya eklendiğinde, hem yazıyı bozuyor hem de şiir dalından koparıldığından kendi anlamını kaybediyor. Üstelik çok fazla alıntı, metnin aralarda sıkışıp kalmasına neden oluyor. 

İkinci dikkatimi çeken nokta da yazarın Türkiye'ye, zamane gençlerine, çağımıza eleştirilerde bulunurken aksi bir ihtiyar gibi tutum takınması, geçmişe nostaljik duygularla torpil geçmesi. Yer yer yazdıkları yaşlı bir amcanın "Şunun saçına başına bak, ataya dedeye saygı kalmadı peehh.." diye söylenmesini hatırlattı bana. Oysa milat öncesinden kalma yazıtlarda bile bir sonraki kuşağın hep öncekilerden yoz ve vasıfsız olduğundan şikayet edilmesine rağmen; devrimler, büyük eserler, teknolojik gelişmeler gerçekleşiyorsa, belki de insanoğlu hep aynı yozluktadır da nostalji eski kuşakları hoş göstermektedir.


Son tahlilde zevkle okudum ve Paris'e gideceklere, yakın tarih ve siyasete ilgi duyanlara, gezi kitapları okumaktan hoşlananlara tavsiye ediyorum.

Ressam Abidin Dino 68 öğrenci olaylarını resme alırken - 13.05.1968
(Kitapta kullanılmış fotoğraflardan biri)
Fotoğraf: Gökşin Sipahioğlu
Kaynak: fotoritim.com

12 Haziran 2012 Salı

Fransa'nın Gizli Cenneti, COLMAR


Cennet! Evet cennet gibi bir şehir Colmar... İlk olarak otoparklardan eski şehre giriyor ve araba yollarına yakın dolanıyorsanız, "nasıl, burası mı cennet?" diyebilirsiniz. Zira bize öyle olmuştu. Elimizde haritamız olmadığı için eski şehrin etrafından dolanıp durmuşuz, ama sonunda ayaklarımız bizi eski şehre getirdiğinde meydanlar cıvıl cıvıl ve insanlarla doluydu, keyfimizin yerine gelmesi uzun sürmedi.

Daha önce Colmar'ı Open Travel (http://opentravel.com/blogs/fairytale-destinations/) sitesinin yayınladığı Masalsı Destinasyonlar listesinde görmüştüm. O andan itibaren Freiburg ile komşu olan bu cennet şehir gezi listemize eklenmiş oldu.


YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

31 Mayıs 2012 Perşembe

Akdeniz'in 300 günü güneşli kenti, MARSILYA



Annecy'den sonra direksiyonumuzu Güney Fransa'ya yani Provence-Alpes-Côte d'Azur bölgesine çevirdik. Akdeniz'in 300 günü güneşli şehri, Marsilya’ydı bu sefer hedefimiz…

Kimi zaman yağmurlu kimi zaman güneşli yolculuk boyunca (kullandıgımız yolun adı Autoroute du Soleil  - Günes yolu idi), güneye doğru ilerledikçe tanıdık ve bir o kadar da görülmesi gereken yerler birer birer tabelalarda kendini gösteriyordu; Grenoble, Orange, Avignon... Hatta bir ara tamamen taş evlerden oluşan kücük bir yerleşim dikkatimizi çekti, o kadar ki dönüş yolunda uğranmalıydı. Sonradan öğrendik ki burası Mornas'mış. 

YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

20 Nisan 2012 Cuma

Fransa'nin Venedik'i, ANNECY

Dört günlük Paskalya tatili geldi çattı, iş yoğunluğu koşuşturmaca derken son güne kadar evde kalıp kalmayacağımız belli değildi. Tam da bu sırada Mart başından beri bize harika bir bahar yaşatan hava, yapacağını yapmış ve Avrupa'nın üstüne kara bulutlarını salıvermişti. Meteoroloji 4 günün de Stuttgart semalarında karanlık geçeceğini söylemesiyle, son dakikada arabayla ulaşabileceğimiz güneşli bir yerler aramaya başladık. İki seçeneğimiz vardı. Hırvatistan - Pula ya da Fransa - Marsilya... 300 günü güneşli Provenz şehri, Marsilya ağır basınca, Perşembe akşam kararımızı verip Cuma sabah apar topar düştük yollara. Haritaya göre en kısa yol İsviçre üzeri 918 km'ydi. Hem kısa hem de ekonomik olarak daha avantajlı bir yoldu bu. Çünkü ne kadar az Fransa'nın paralı otobanlarında olursak o kadar iyiydi, tabi ki bütçemiz için;). İsviçre'den bir kere alınan vinyet bir yıl geçerli oluyorken, Fransa otobanları tek seferlik geçiş için deve yüküyle para istiyor. 

YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

20 Mart 2012 Salı

Bugün resmen BAHAR başlangıcı...

Bugün astrolojik olarak bahar basliyor... Bugün gece ve gündüzün esit oldugu gün, yani ilkbahar ekinoksu. Aslinda meteorolojik olarak, bahar zaten 2 haftadan beri Almanya'da tasin topragin yüzünü güldürüyor:) ama yine de resmen baharin basladigini bilmek insanin icini daha da kipir kipir yapiyor:))

Google da baharin baslangicini yeni bir doodle ile karsilamis... Güzel de olmus...

YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Avrupa'nın Başkenti; STRAZBURG

Summary: Strasbourg is one of the most important cities in Europe in terms of economy and politics. The city features the characteristics of both French and German architectures. Ill river flows through the city and it's possible to take a boat trip to enjoy city's picturesque on the water.  
Strasbourg Cathedrale / Cathedral of Our Lady of Strasbourg (Cathédrale Notre-Dame-de-Strasbourg) , Petite France and European Parliament are the most attractive touristic places of Strasbourg                                                                                   

Avrupa’nın başkenti lakabına uygun görülen iki şehir var sanıyorum; birincisi Brüksel ve ikincisi Strazburg. Avrupa Parlamentosuna ev sahipliği yapan bu şehirler Avrupa ekonomi ve politikasının da göz bebeği.
 
Strazburg - Ill Nehri
Strazburg (ing.- fra. Strasbourg, alm. Straßbourg) , Avrupa Birliği için önemli olmasının yanı sıra çok güzel, gezilesi, görülesi bir şehir aynı zamanda. Fransa’nın Almanya sınırında yer alan ve yapılarıyla değil ama iklimiyle Almanya’dan ayrışan şehir, ayrıca büyük bir üniversite kenti. Senelerce bir Almanların bir Fransızların eline geçmiş ve tarihteki bu gelgitli yolculuğunu günümüzde dahi mimarisiyle yansıtıyor. 

Ne zaman gittik, gezdik, gördük : 2 Nisan 2010
YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

22 Haziran 2011 Çarşamba

Paris'te midye keyfi: Léon de Bruxelles

Midye severlere ya da yeni tarzlar denemeyi sevenlere Léon de Bruxelles...

Bizim Léon de Bruxelles ile tanismamiz senelerce evvel tavsiye üzerine oldu. daha ilk seferinde degisik bir lezzet denemekten o kadar memnun kalmistik ki, bir sonraki gidisimizde de yine ayni subede ayni masaya oturduk, ani tazeleme firsati da cabasiydi. Hemen ardindan Leon, Paris'e her gidisimizde rutin bir ziyaret oldu bizim icin...

Leon de Bruxelles, 1989 yilinda kurulan ve Belcika kökenli cok lezzetli midye yemekleri olan bir zincir restoran. Ilk olarak Friture Léon adiyla Brüksel'de acilmis ve ünü sinirlari asmaya baslayinca ilk restoranlarini 1989 yilinda Léon de Bruxelles ismiyle Paris'te acmislar. Ve su anda 61 adet subeleri mevcut. Bütün subelerin dekorasyonu ve ya servis kalitesi ayni midir bilmiyorum ama lezzetin ayni oldugu konusunda süphem yok.
YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»