Bodrum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bodrum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2012 Cumartesi

Bodrum Deniz Müzesi






Bodrum Deniz Müzesi'nin temelleri ilk olarak 2010 yılında Bodrum Yat Festivali etkinlikleri sırasında Bodrum Kalesi önünde kurulan 144m2 lik bir çadır içinde 18 adet Bodrum tipi teknenin sergilemesi ile atılmış. Bu proje daha sonra Bodrum Ticaret Odası ve Bodrum Belediyesi'nin katkılarıyla eski Bedesten binasının tahsis edilmesiyle müze olarak 15 ekim 2011 tarihinde halkın ziyaretine açılmış.
Şu anda müzenin içinde 49 model tekne, Hasan Güleşçi'nin deniz kabukları koleksiyonu ve Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan ve Bodrumla özdeşleşmiş ve Bodrum'un simgelerinden biri olan Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın kişisel eşyaları sergileniyor.
Müze Pazartesi günleri hariç diğer günler 10.00 - 18.00 saatleri arasında ziyarete açık
Giriş ücretleri: tam 5 TL. - Emekli ve Öğretmenler 2.5 TL. - Çocuklar ve öğrenciler ücretsiz

17 Ekim 2012 Çarşamba

Zeki Müren Müzesi / Bodrum



Bodrumda hayatının son yıllarını geçiren büyük sanatçı Zeki Müren'in evi 2000 yılında müze olarak halka açıldı. Bahçesinde sanatçının dev bir heykeli bulunan bu müze evde, Zeki Müren'in sahne kostümleri, çizdiği desenler, hayranlarından gelen mektuplar, aldığı ödüller ve özel eşyaları sergileniyor.




Zeki Müren:
1931 yılı 6 Aralık tarihinde Bursa'da doğan Zeki Müren, ilkokul ve ortaokul tahsilini Bursa'da, liseyi ise İstanbul’da yatılı olarak devam ettiği Boğaziçi Lisesi'nde aldı. Lise yıllarında ilk bestesi "Zehretme bana hayatı cananım" şarkısını besteledi. İlk bestesi İstanbul Radyosunda okunduğunda 17 yasında idi. Donemin Şerif İçli, Refik Fersan, Agapos Alyanak, Kirkor Efendi gibi büyük müzik ustalarından ders alan Zeki Müren eğitimin, bilginin önemini bilen bir sanatçı idi. İstanbul Radyosu'nun sınavına giren Zeki Müren 186 aday arasında birinci oldu. Ama onun hayatını değiştiren olay, 1 ocak 1951 günü oldu. Ani bir telefon onu radyo evine aniden hastalanıp gelemeyen Perihan Altındağ Sözeri'nin yerine konser vermek için çağırıyordu. Bu 45 dakikalık konser Zeki Müren'in hayatının dönüm noktası oldu. Radyo evinin telefonları bu muhteşem sesin sahibini öğrenmeye çalışan insanların telefonları ile daha sonra da konserin tekrarını isteyen telefonlarla kilitlendi.





1970’li yıllarda sağlığı bozulmaya başlayan Zeki Müren safra kesesi, böbrek, seker, yüksek tansiyon ve kalp yetmezliği ile boğuşmaya başladı. İlk kalp krizini 1980 de Kuşadası'nda, ikincisinin 1983’te Paris’te yasadı. 1980 de satın aldığı Bodrum evinde 1992 inzivaya çekildi. Günde 30 kadar ilaç alan Zeki Müren herkesten uzaklaştı. 1984 yılında uzun bir aradan sonra Bodrum kalesinde bir konser verdi. Bir buçuk saat süren Bodrum konserinin bütün parası Bodrum antik tiyatronun restorasyonu için kullanıldı.
Zeki Müren, 24 Eylül 1996 yılında İzmir Radyosu'nda bir program çekiminde kalbine yenik düşerek aramızdan ayrıldı. 
Son yıllarını geçirdiği Bodrumu ve insanlarını çok sevdi. Bardakçı koyu Zeki Müren Koyu olarak anıldı. Yalıkavak tepelerindeki yel değirmenleri yakınında gömülmek istediğini söylerdi. Evinin olduğu Caddeye ismi verildi.




Zeki Müren'in evine adım attığınızda (Müze demeye dilim varmıyor. Ev olarak düşünmek daha hoşuma gidiyor) ilk olarak Zeki Müren şarkıları çalınıyor insanın kulaklarına. Oturma odası olarak kullanıldığı oda ise huzur veriyor insana. Bodrum sıcağında bodrum keteni perdelerin arasından sızan ışığa kendini bırakıp sedirlere uzanmak istiyor insan. O antika eşya kokusunu içine çekerek...
Duvarlarda asılı yağlıboya, suluboya resimler ve hepsinin altında Zeki Müren'in kendi el yazısı ile yazdığı hisleri...
Yatak odası ise hüzünlendiriyor insanı. Komodin'in üstünde yarım kalan losyon, parfüm şişeleri, yatağın üstünde katlanmış duran sabahlık ve terlikler hiçbir zaman dönmeyecek olanı beklerken...
Üst kat ise belki de sergilenen elbiseler, fotoğraflardan dolayı daha ışıl ışıl...

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Her Gece Bodrum


Bodrum'da ilk gün
Çok zamandır yazla ilgili fantazi şiddetinde bir isteğim vardı: Bodrum'a gidip Her Gece Bodrum'u okumak. Kitabın adına bakınca birçok kişinin bunu istemiş olduğunu tahmin etmek zor değil. Kaçı bu zevke vardı bilmiyorum ama ben başardım. Aslında çoğunun yaz tatilinde okumak isteyecekleri türden bir roman değil. İçinde ruh huzursuzluğu, yabancılık, yalnızlık, sorular, doğa var.

İleri bir Bodrum tatilinde tecrübe ettiklerinden yola çıkarak yazmış bu romanı. Kitap tıka basa Bodrum dolu. Kahramanları da Bodrum'a tatil yapmaya gelmiş bir grup İstanbullu genç; Cem, Murat, Tarık, Kerem, Emine... Hepsi biribirinden çok farklı, hepsi başka duyarlıkların, başka çelişkilerin, başka özlemlerin içinde. Bodrum yarımadasının yalıtılmışlığı ve eski bir arkadaşlığın/hoyratlığın timsali  Kale'nin gölgesinde hep beraberler ama hep yalnızlar. Cem arkadaşlığa aşık, dostlar içinde olmak için belki her şeyi yapabilir. Ancak sanki inadına Murat ve Tarık tarafından dışlanıyor, onlara uyamıyor, beklediğini bulamıyor, yalnızlığa itiliyor. Murat bilakis insansız kalmak, denizle başbaşa olmak istiyor. Cem'in aşırı ilgisini hatta Tarık'ı sırtında bir kambur gibi duyumsuyor. Tarık daha yüzeysel, gerilimsiz bir tatil geçirmek istiyor. Kimi zaman ara bulmaya çalışıyor kimi zaman da kendi kafasına göre takılıp şafak vakti fotoğraf çekmeye gidiyor. Emine 32 yaşında; "evde kalmış", onun yalnızlığı hem cinsel hem de sosyal. Bu yaşta bekar olması toplum hayatının her kanadında yalnız olmaya mahkum etmiş sanki onu. Sevmeye aç yüreği karşılık bulamadıkça kırılıyor, ne kadar kırılsa da katılaşmıyor. Yalnızlığını kabullenerek kendini korumaya karar verse de ufacık bir sevgi ümidinin peşinden yuvarlanmaya engel olamıyor... Ahmet onun kardeşi, tatile İngiliz mektup arkadaşı Kathrine ile gelmiş... Kerem İstanbul'dan kaçıp çok zaman önce denize sığınmış... Betigül başına buyruk, zengin, dul, baskın... Haydar kaptan, hayalleri, masalları var...

Bu kadar çok ve derin karakteri bir arada bulmak sık raslanan bir şey değil. İleri roman insanlarını ince ince işlemiş. Romanın birkaç bölümünden sonra karakterlerin duygularının akışını apaçık görmeye, düşündüklerinin ve yaptıklarının havaya atılan taşın yere düşmesi gibi doğal karşılamaya başlıyorsunuz.

Kitapta sevdiğim şeylerden biri de sınıf meselesine değinilmesiydi. Paylaşılmamış zenginliğin en büyük kötülük olduğuyla ilgili satırları dönüp dönüp okudum. Cem'i sevmemde belki de onun yalnızlığı, aynı yaşta olmamız, bazı yönlerinin çok tanıdık gelmesinin yanında sınıf duyarlılığı da vardı. Belki de Murat'a da Keynes bitti dediği için soğuk durdum. Yine de en çok Emine'ye ısındım. Bir kadınnın (ataerkil) toplumun dayattığı evlenip çoluk çocuğa karışma sorumluluğunu yerine getirmediği için ne kadar dışlanıp aşağılandığının timsali gibiydi. Türdeşleri iki yüzlülükle dolu annelerken kendisi çocuksu saflıkta bir sevgi arayışında olduğı için bu kadar incitilmesi onu sevmeme ihitimalimi yok etti.


Mesela bu, sık sık karşılıklı susulan, çay içilen, Cem'in kitap okuduğu
 kahvenin masasıymış; dalgaların beyaz köpüğünden belli çok rüzgar varmış;
uzaktaki tenke de Kirke'ymiş mesela... 

Kitabın atmosferi, ara sıra tatil yerlerinde hissettiğim tatminsizlik, kıstırılmışlık duygusuna ayna tuttu. Bütün yıl tatili bekleyip sonra ilk gününde tatilden de umulan sevincin duyulamadığı olur. Medeniyetten bunanılıp doğanın kucağına atılmak istenilir sonra doğanın da değişimle, mücadeleyle dolu olduğu görülüp aranan huzur bulunamaz. Şehirden kaçıp kıyı kasabasının yalın hayatına karışmak, yerliler gibi yaşamak arzu edilir; sonra onların hiç okumadığı kitaplarla zaman geçirilir, hiç kullanmadıkları teknelerle açılınır, hiç ilgilenmedikleri konulardan bahsedilir.

Kitabı Bodrum'da okumak kesinlikle büyük fark yarattı. Kitap Bodrum detaylarıyla nakış gibi işlenmiş. Kasabalı insanlar, beyaz badanalı evler, dükkanlar, denizinin her hali, beyaz köpüklü dalgalar, sersemletici rüzgar, körleştiren parlak güneş, kale, tatilciler, deniz havluları, hasır şapkalar, sıcak, koylar, yeniden deniz, biraz daha rüzgar, güneş, dar sokaklar, pembe çiçekler, tekneler ve yine deniz... İleri'nin sanatlı dilinden bunları okuyup kafamı kaldırınca o denizi görmek, gerçekten de aydınlıktan kör olmuş gözlerle okumaya çalışmak, rüzgardan ve renklerden başının döndüğünü fark ederek deniz seansının sonunda tam da tarif edilen tatilciler gibi havluları toplayıp dar sokaklara doğru yürümek müthiş bir gerçeklik hissi yarattı.

Bu kitaptan önce İleri'nin Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın adlı romanını okumuş; ağır uslubundan ve eserin kişiselliğinden bezerek zar zor bitirebilmiştim. Bu sefer romanın bir bütünlük arz etmesi ve yazarın dilinin sevdiğim zenginliğini korurken daha kısa cümlelere başvurması kitabı zevkle okumamı sağladı. Yine kolay okunan bir kitap değildi ama harcanan emeğin karşılığını kat kat veriyordu. Özellikle ilk 70 sayfanın ardından karakterlere alıştıktan sonra kitap hız kazandı.


Şimdi gelelim kitapla ilgili bilgilere. Her Gece Bodrum, 1977'de Türk Dil Kurumu Roman Ödülü'nü kazanmış. Yayımlandığı dönemde de zamanın entellektüellerine yönelik bir eleştiri olarak alınıp tartışma başlatmış. Selim İleri'yi de kitlelere tanıtan, hala da en çok bilinen ve okunan İleri kitabıymış. İleri bu kitapla ¨bir gecede¨ romancı olmuş. Halbuse İleri bu kitabında kendini fazla hırslı ve şımarık buluyormuş. Kitabın önsözünde de Her Gece Bodrum için şöyle demiş: "... içtenlikle kaleme getirilmiş bir gençlik romanım... Hayatla kirlenmemiş diyeceğim geliyor. Yada, hayatla yeni yeni kirlenmeye başlamış."

İleri aslında o dönemde bir roman yazacak gücü kendinde göremiyormuş. Bu Gece ve Her Gece'yi Attila İlhan'ın yönlendirmesiyle yazmaya başlamış. Bu Gece ve Her Gece dedim evet, zira Attila İlhan romanın ilk halini okuyup adının Her Gece Bodrum olmasını önerinceye kadar romanın adı buymuş.

Kitap 1992 yılında Naci Çelik Berksoy yönetmenliğinde sinemaya da aktarılmış. Sürekli düşünceler, çağrışımlar, manzaralar şeklinde ilerleyen kitabın nasıl filme aktarıldığını da merak ediyorum.

Selim İleri okumayı sevenler bu kitabı zaten okumuştur. İleri'ye giriş yapmak isteyenler Her Gece Bodrum'u tercih edebilirler. Edebiyat severler akıllarındaki listenin ucuna bu kitabı da eklemeliler. Yalnız imkân varsa bu kitap Bodrum'da okunmalı. Böylece bir an Kerem yanınızda güneşleniyor, uzaktan Kirke geçiyor sanabilirsiniz. 

24 Ağustos 2012 Cuma

Bodrum Müzesi: Karyalı Prenses



1989 yılı Nisan ayında, Bodrum girişinde, temel kazısı sırasında bir mezar odası bulunmuş ve Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi uzmanlarınca açılmıstır. Mezar odası içinde günümüze kadar hiç soyulmadan gelen bir lahit ortaya çikarılmıştır. Mezar odasıyla lahit arasında siyah sirli yonca ağızlı bir kap (Oinochoe) bulunmustur. Üç kadeh (60 cc.) şarap alabilen bu sürahi, muhtemelen ölen kişinin en sevdigi kaptır. Lahit kapagı yüzlerce kişinin gözü önünde kaldırılmıstır. Oldukça iyi durumdaki bir iskeletle karşılaşılmıştır. Altın taç, iki altın kolye, altın elbise süsleri, üç yüzük ve iki bilezik bulunmuştur. Lahit buluntuları göz kamaştırıcı niteliktedir. Paleoantropologlarca kemikler üzerinde yapılan inceleme sonucunda, iskeletin birden fazla doğum yapan bir kadına ait olduğu anlaşılmıştır. Kadının 40 yaşlarında öldüğü sanılmaktadır. Buluntular, M.Ö. 360 - 325 yıllarına tarihlendirilmektedir. Ölü toprağının elenmesi sırasında fındık faresine ait kemikler bulunmustur. Bu da Prenses'in son ziyaretçisinin lahte girdikten sonra çıkamayan bir fare olduğunu göstermektedir. "Karyalı Prenses" diye adlandırdığımız bu soylu kişinin Hekatomnos sülalesinin bir üyesi oldugu sanılmaktadir. Karya Satrabı Mavsolos, M.Ö. 355'te Milas, Labranda kutsal kentinde bir sölen evi (Andron) yaptırmıştır.
Prenses'in burada düzenlenen bayramlara katıldığı düşünülmektedir. Karyali Prenses, Mavsolos şölen evi benzeri bir salonda, lahit buluntulari ve yeniden canlandırılmış yüz görünümüyle sergilenmektedir. Yüz yapım işlemine kafatasının alçıdan kalıbı alınarak başlanır. Elde edilen alçı kalıp üzerindeki belirli noktalara iğne çubuklar batırılır.
Bu çubuklar bulunduklari noktalardaki yumuşak dokuların maksimum kalınlıklarını gösterir. Yüzün bütün özellikleri, kafatasının anatomik yapısına göre; kıl ile önce kaslar, sonra bunun üzerine yumuşak dokular ve deri tek tek, adım adım kaplanarak portre tamamlanır. Daha sonra iskeletin ırksal özellikleri ile ilgili bilgiler değerlendirilerek; gözler, deri ve saç renklendirilir.
Bu teknik kişinin gerçeğe yakın portresini verir. Şölen evinde, Karyalı Prenses altın süslemeli uçuşan elbisesiyle konukları karşılamakta, nedimesi yonca ağızlı sürahiden şarap sunmakta lahidin başında tütsü yakılmakta ve bir zamanlar kutsallığına inanılan altın küpeli, kahin yılan balıkları, dönemine ait unutulmuş bir geleneği tekrar yaşatmaktadır.

Amatör Gezgin'in Notları:

Karyalı Prenses salonunda fotoğraf çekmek yasak ve inanılmaz bir kalabalık var genelde. Ziyaretçilerin camekanlara yaklaşmasını önlemek için herbirinin önüne birer sedir konulmuş barikat olarak. (Gerçi o sedirler çok saçma olmuş çünkü bilmeden sedire oturduğunuz veya biraz yaklaştığınız zaman alarm ötmeye başlıyor. Girişte ve salonda bulunan görevliler ziyaretçileri sedirlere yaklaşmamaları konusunda devamlı uyarıyorlar.) Prenses'in takıları gerçekten etkileyici ve girişteki tanıtımlara göre modellemesi konusunda çok ciddi çalışmalar yapılmış. Sadece lahitinde bulunan fındık faresini temsilen iskeletinin yanına konulan oyuncak çok saçma görünüyor...
- Fotoğraf çekmek yasak olduğu için yazıda kullanılan resimler internetten alınmıştır...