Paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2015 Pazartesi

Avrupa’da Bedava Yürüyüş Turları


Tüm uğraştırıcı vize prosedürlerine rağmen, AVRUPA hemen herkesin gidip gezmekten vazgeçemediği, gezi rotalarının en bilindik durağıdır. Derin tarihi ve mimarisiyle hep çekici bir tarafı vardır ve yollarımız da sıkça düşer Avrupa ülkelerine. Ama çoğu zaman önünde durduğumuz bir binanın, bir köprünün ve yahutta bir sarayın önemini bilmeden, tarihteki ilginç hikayesini dinleyemeden fotoğraflarımızı çeker döneriz evlerimize. Halbuki geçmişte neler yaşanmıştır tam da durduğumuz o noktada, bilmek, gezilerimizi bilgiyle doldurmak, görmek kadar öğrenmek de güzel olmaz mı?

Elbette bilgiye ulaşmak artık çok daha kolay… Gezi kitapları, dergiler ve internet sayesinde aradığımız bilgilere kolayca ulaşabiliyoruz… Ama tarih konusunda ilgili ve bilgili biri gelse, canlı canlı kaynağında anlatsa şu hikayeleri fena da olmazdı. Hem şehrin en önemli noktalarını gezdirsin, bu noktaların tarihteki önemini, orada neler yaşandığını anlatsın bize, hem de bedava olsun… Kulağa hoş gelmiyor mu sizce de? Gerçekten hoş ve keyifli olurdu ve bir çok şehirde böyle bedava yürüyüş turları da mevcut. Ben size bizim üç ayrı destinasyonda deneyimleyip cok memnun kaldığımız bir kuruluştan SANDEMANs New Europe Tour'dan bahsetmek istiyorum.

YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

9 Aralık 2013 Pazartesi

Paris'te Kitapçılar

Galignani


İkinci el kitap aramıyorsanız, istediğiniz kitabı bulmak kadar ambiyans da önemliyse ilk gideceğiniz yer Galignani olmalı. Giriş kapısından derinlere doğru ilerlediğinizde geniş bir İngilizce kitap bölümüyle karşılaşacaksınız. Derin dediysem aklınıza kuytu köşeler gelmesin, cam tavanından gün ışığının girdiği, asma katında loca havası yakalayabileceğiniz, büyük deri koltuklarında oturabileceğiniz bir yer burası. 

Kitaplar çok çeşitli, özellikle "Paris" raflarını beğendim. Diğer yandan bir sahaftaki gibi (Shakespeare and Co. veya Abbey's Bookshop) çok ilginç şeylerin karşınıza çıkmayacağı da açık.

Kökleri 1520'ye dayanan Galignani, 19. yüzyıl başından beri de Paris'te faaliyetteymiş. Bu tarihi değerinin yanında bir özelliği de Avrupa kara kıtasının ilk İngilizce kitapçısı olması. Burası İngiltere'de basılıp satılamayan birçok kitabın okuyucuyla buluştuğu yermiş.

Adres: 224 Rue de Rivoli

The Abbey Bookshop


Abbey’s Bookshop 1989 yılında açılmış Kanadalı bir kitapçı. Hepsi İngilizce olan kitaplarının çoğu ikinci el ve aralarında aradığınız her konuda kitap bulabilirsiniz. Yalnız önce aramanız lazım. Kitaplar çeşitçe olduğu kadar sayıca da o kadar fazla ki… Aslında birkaç odalı genişçe dükkân öylesine kitap dolu ki içinde hareket edemiyorsunuz. Konularına göre, tarih, yemek, Paris diye kabaca ayrılmış olsa da raflarda belirgin bir düzen olmadığından aradığınızı bulmak çok zor. Eğer konu/tür ararken duvarlardaki rafların arasını gösteren oklar görürseniz şaşırmayın. Rafları yana itin ve arkadaki raflara ulaşın! İşte o derece, içinde hareket etmenin bile zor olduğu bir kitapçı. Eğer yığınların içinde ava çıkmaktan hoşlanan biriyseniz burası tam size göre. Birkaç yüzyılcık önce basılmış kitaplardan Bereketli Olsun kitabına kadar öyle ilginç şeyler gördüm ki bundan ben bile zevk aldım. Veya her zaman yardım isteyebilirsiniz. 

Paris'te Gönül Candaş'tan Bereketli Olsun

Adres: 29 Rue de la Parcheminerie

WHSmith


WHSmith aslında Paris denince akla gelecek bir kitapçı değil. İngiltere menşeili bu zincir zaten burada bahsedilen kitapçıların yanında sönük kalıyor. Yine de burada bahsedecek olmamın iki esas nedeni var. Birincisi Galignani'ye çok yakın, aralarında sadece birkaç bina var. Lourve Müzesi ve Concord Meydanı'na da yakın olduğundan turistik gezilerinizin arasında uğrayabilirsiniz.

İkinci neden ise aslında göründüğü kadar özelliksiz olmaması. Mesela odacıklardan odacıklara geçilen dolambaçlı ikinci katta çok çeşitli çizgiroman bulabilirsiniz. Alt katta ise bazı stantlarda indirimli kitaplar var ve bunlar kıyıda köşede kalmış satılmayan kitaplar değil. Ayrıca birçok kitabın daha uygun fiyatlı olan cep boyu baskılarını da edinebilirsiniz. Sonuçta İngilizce kitapları internet üzerinden kitabın ederi kadar kargo ücreti vererek getirtmektense gidip inceleyerek pratik şekilde alıp valizinize atmak için uygun adres WHSmith.

Başlığa tıklayarak WHSmith Paris'in amatör görünümlü internet sitesine ulaşıp imza günlerini takip edebilirsiniz. Denk gelseydi Jonathan Coe imza gününe gitmek isterdim mesela.


Adres: 248 Rue de Rivoli

Shakespeare and Company

Paris'te İngilizce kitap satan kitapçı diyince akla ilk gelecek yer. Burayı uzun uzun anlattığımdan yeniden bahsetmiyorum. Detaylar şurada: Shakespeare and Company

Adres: 37 Rue de la Bûcherie



Paris'teki İngilizce kitap satan kitapçılar konusunda yazılabileceklerin çok azı bunlar. Daha fazla kitapçı hakkında bilgi için iki bağlantı verebilirim. İlki Dünyevi Zevkler Bahçesi'nden Paris'te İngilizce Kitap Alışverişi. İkincisi ise genel olarak dünyanın her yerinden kitapçı bilgilerini bulabileceğiniz Bookstore Guide'dan Bookstores in Paris ve Report from Paris. Bu listelerdeki bazı kitapçılar (Village Voice ve Tea and Tatter) kapandığı için gitmeden başka kaynaklardan da kontrol ederseniz iyi olur.

17 Kasım 2013 Pazar

Paris, Hemingway ve İki Kitap

Herkes yapar mı bilmem, ben şehir dışına çıkarken gideceğim şehirde geçen bir roman, orayla ilgili bir kitap veya o şehirle özdeşleşmiş birinin hayatını okumaya bayılırım. Paris'teki Eş de çok önceleri görüp beğendiğim ama sonra okumadığım bir kitaptı. Paris arifesi yeniden bu kitabı fark edince pek sevindim çünkü Paris'teki Eş Ernest Hemingway'in ilk eşi Hadley Richardson'ı ve Hemingway çiftinin evliliği ile Paris'teki hayatlarını anlatıyor. Elbette Ernest Hemigway'in yazarlık kariyerinin başındaki mücadelesi ve kişiliği de geniş yer alıyor kitapta. Yani hem Paris'te geçen bir roman, hem de Hemingwaylerin hayatı, daha ne isterim?

Paris'teki Eş Hadley ile Ernest'in tanıştığı gece ile başlıyor. Evlendikten kısa bir süre sonra Paris'e taşındıkları için kitabın neredeyse tamamı Paris'te geçiyor. Çiftin ayrılıp ABD'ye dönmesine kadar devam ediyor. Romanın kapsadığı dönem sadece dört kez evlenen Ernest Hemingway'in ilk eşiyle yaşadıklarını anlatması açısından değil, bir yazar olarak kendini kabul ettirmesi ve ilk eserini yayınlatması mücadelesini de içermesi açısından ilgi çekici. 

Hemingway'in hayat hikayesine hakim olanlar kitapta elbette büyük sürprizler bulamayacaklar. Benim gibi Hemingway'in savaş muhabirliği yapmış, I. Dünya Savaşı ve İspanya iç savaşına katılmış, maço ve çapkın bir doğa adamı olduğu dışında bir şey bilmeyenler için ise heyecanlı bir hikaye. Her şeyden önce tutkulu bir hikaye. Hadley'in tutkusu Ernest, Ernest'in tutkusu ise edebiyat. Ernest de Hadley'i seviyor aslında, Hadley ise kendinden sekiz yaş küçük bu macera sever adamda şüphesiz o yaşına kadar ıskaladığı hayatı, kendine biçilmiş sıkıcı yaşamdan kaçış imkanını buluyor. 

Fedakarlık, hırs, gözyaşı, eğlence, kıskançlık, bencillik, lüks ve yokluk... Hepsinin yaşandığı evliliği yazar Paula McLain Hadley'in ağzından anlatıyor. Nadiren de anlatıcının kim olduğunu içeriğinden anladığımız kısa bölümlere yer veriyor. Hadley'in anlayışlı ve şefkatli tarafını anlatıma da yansıtarak sevdiği sevmediği herkesi iyi ve kötü taraflarıyla sunuyor. Bu tarz ve aradaki kısa bölümler karakterlerin karikatürleşmeden yeniden hayat bulmasını sağlıyor. Böylece benim önceden antipatik bulduğum Ernest'e karşı en azından bir acıma ve anlayış geliştirmeme de neden oldu bile diyebilirim.

Anlatım akıcı, bazen detaylara yer verse de okutuyor kendini. Öykü zaten belli ama ben yazarın da kurgularken fena iş çıkarmadığını düşünüyorum. Okuduğunuz en güzel romanlardan biri olmayabilir ama özellikle Paris'te kitapta bahsedilen caddelerden geçip o kafelerde otururken okumak, özellikle de edebiyat sever biri için harika bir deneyim.

McLain, Hemingwaylerin Paris hayatını birçok kaynaktan derleyip romanlaştırmış, hatta kitabın sonuna bir kaynakça ve son söz eklemiş. Dilerseniz buradan devamla ister Ernest veya Hadley'in hayatı hakkında yeni kitaplara, ister Ernest'ın o dönemde yazdığı yaşadıklarından izler taşıyan romanlara ulaşabilirsiniz.

Hadley, Jake (nam-ı diğer Bumby), Ernest.
Aralık 1925
Kaynak: wikipeadia.com

*   *   *

Nitekim ben de hızımı alamayıp Hemingway'in ilk romanıyla devam ettim okumama. Fiesta: The Sun Also Rises (Güneş de Doğar) roman Paris'teki Eş'te de uzun uzun anlatılan ve çiftin ilişkisinde önemli bir dönemeci imleyen bir tatilden esinlenilerek yazılmış. Romanın anlatıcısı ve baş karakterlerinden biri olan Jake Barnes aslında yazarın kendisi. Savaş arkadaşı delikanlı Bill Gorton ve sıradan ve sıkıcı Robert Cohn ile Panplona'daki şenliğe katılıp yapılacak boğa güreşlerini izlemeye karar veriyor. Jake dahil herkesin hastası olduğu Leydi Bret Ashley ve nişanlısı içkici Michael Campell'ın da onlara katılmasıyla olaylar gelişiyor. Sonrası kısa cümleler... Paris'i, balık avlama gezisini ve boğa güreşlerini anlatan doğa dolu sayfalar. Savaşın yıprattığı kayıp ruhlar, bohem bir hayat, içki, neşe, depresyon, içki, içki...

Paris ziyareti üzerine hele de Paris'teki Eş'te (olabildiğince) işin gerçeğini okuduktan sonra roman ayrı bir tat veriyor. Örneğin matadorun öldürdüğü boğanın kulağını beğendiği kadına göndermesi merasiminin aslında Headley'in başına geldiğini, başkahramanın iktidarsız olmasının belki de Ernest'ın evli olduğu için kendini eli kolu bağlanmış hissetmesine yorulabileceğini bilerek okuyorsunuz.

Kitap, Hemingway'in buzdağı da denen 'bırak eylemler kendisini anlatsın, sadece gerekli olanlar kalsın, gerisini sil at' felsefesinin sonucu kısa cümleli net anlatımının da tipik bir örneği. Diğer yandan Hemingway'le aynı şeyleri gerekli bulmuyorsanız romanın sokak adları, kahramanların yemek saatleri gibi gereksiz detaylarla dolu olduğunu düşünebilirsiniz.

Kurgunun yaşanmış bir olaya dayanması olayın çok da enteresan olduğunu düşündürmesin size. Anlatmakta usta olduğu kayıp nesli simgeleyen klasik bir öykü olsa da herkesi doyurmayabilir. Sürekli bir şeyler olmasını, çarpıcı bir şeylerin gelişmesini beklerken kendinizi kitabın sonuna gelmiş bulabilirsiniz. Ben çok zevk alsam da kitabın bu tarafını da görmezden gelemem. Bu özelliğiyle büyük yazarın büyük romanlarından önceki bir alıştırması izlenimi veriyor.

Yine de yazarın hayatından bir kesit, bir gezi/anı kitabı değerlendirilerek yazarın özgün üslubunun tadına varılabilir. Anlatımı benim için ilginç kılan, dönemin sokak ağzını da romana yansıtmış olması. Bu başta anlamayı zorlaştırsa da 'chap' (panpa, eleman), 'start' (yola çıkmak, gitmek), 'tight' (sarhoş, kafası kıyak), 'rot/rotten'(çok kötü, berbat) gibi kelimelerin anlamını çözdükçe okumak keyifleniyor. Yalnız yazar bol bol Fransızca ve İspanyolca kelime kullanmış. Kitapta bunlara bir dip not bile verilmediğinden kayıplar oluşuyor. Keşke bunları bilmediğimizi yayınevi de kabul edebilseydi.
Soldan sağa: Ernest (Jake), Harold Loeb (Robert), Lady Duff Twysden (Bret),
Hadley (romanda yok), Donald Steward, Pat  Guthrie (Mike)
Bill bu fotoğrafta yok.
1925, Pamplona
Kaynak: wikipedia.com

İki kitabı da gönül rahatlığıyla önerebilirim. İkisini birlikte okumanız iki kattan fazla zevk verirken bir de kitapta bahsedilen yerlere aşinaysanız, hele de hal-i hazırda oralardaysanız, fevkalade keyifle okuyacağınızı düşünüyorum.

1 Kasım 2013 Cuma

Shakespeare and Company


Dünya’nın en ünlü kitapçısı belki de Paris’in Latin mahallesindeki Shakespeare and Company’dir.  Aslında iki Shakespeare and Company’den bahsetmek gerek.  İlki Sylvia Beach tarafından 1919’da kurulan ve Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald, Gertrude Stein, Ezra Pound, James Joyce  gibi yazarlarının buluşma noktası haline gelen kitapçı. Aynı zamanda bir kütüphane ve yayınevi. Parasızlık günlerinde Hemingway buradan az kitap ödünç almamış. James Joyce’un şaheseri Ulysses ise ülkesinde yasaklıyken 1922 yılında Shakespeare and Company tarafından basılmış. 1940’ta Almanlar Paris’i işgal edince kitapçı da kapanmış.

Kayıp Kuşak özel bir bölümü hak ediyor.
İkinci Shakespeare and Company ise George Whitman tarafından 1951 yılında kurulmuş. İşte turist rehberlerine ilk ondan giren mekan da Whitman’ın kitapçısı (ancak kitapçının bu adı almasının Sylvia Beach’in 1963’teki ölümünün akabinde gerçekleştiğini belirtmeden geçmeyelim). Bu sefer de Beat Kuşağı yazarlarının mekanı olan kitapçı kütüphane ve yayınevi özelliklerine birkaç saat kitapçıda çalışmaları karşılığında gezginler için yatakhane işlevini de eklemiş. 

"Yabancılara düşmanca davranmayın, belki de tedbil-i kıyafet meleklerdirler."
Bu kadar tarih yeter. Merak edenler Sheakespeare and Company başlıklı kitaptan detayları okuyabilirler. Gelelim neler var neler kısmına.


Merdivenler?
Shakespeare and Company yan yana iki kitapçıdan oluşuyor. Sırtınızı Sen Nehri’ne verdiğinizde sağınızda kalan dükkan yeni kitapların satıldığı yer. Kitaplar İngilizce ve çoğu karton kapaklı. Duvarları tavana kadar kitaplarla kaplı. Kitap doz aşımından anlaşılmayan hem tematik hem de alfabetik bir düzen var. Dükkanın ön kısımlarında edebiyat hakim, derinliklere doğru, kültür, sanat, yemek gibi farklı konular kendine yer bulmuş. 

Üst kat ise çocuk ve gençlere yönelik kitaplarla Sylvia Beach’in anısına adanmış bir kütüphaneye mekan oluyor. Burada bir küçük bölüm ziyaretçilerin notlarıyla dolu, bir başka minicik kulübede ise eski bir daktilo, bir masa, bir lamba ve bir sandalye var. Sylvia Beach kütüphanesinde bir zamanlar Simone de Beauvoir, Jean Paul Sartre ve Sylvia Beach’e ait olan kitaplar yer alıyor. Kütüphanedeki okuma salanı aynı zamanda birçok etkinliğin mekanı.Shakespeare and Company yan yana iki kitapçıdan oluşuyor. Sırtınızı Sen Nehri’ne verdiğinizde sağınızda kalan dükkan yeni kitapların satıldığı yer. Kitaplar İngilizce ve çoğu karton kapaklı. Duvarları tavana kadar kitaplarla kaplı. Kitap doz aşımından anlaşılmayan hem tematik hem de alfabetik bir düzen var. Dükkanın ön kısımlarında edebiyat hakim, derinliklere doğru, kültür, sanat, yemek gibi farklı konular kendine yer bulmuş. 


Okuma salonu
Üst kat ise çocuk ve gençlere yönelik kitaplarla Sylvia Beach’in anısına adanmış bir kütüphaneye mekan oluyor. Burada bir küçük bölüm ziyaretçilerin notlarıyla dolu, bir başka minicik kulübede ise eski bir daktilo, bir masa, bir lamba ve bir sandalye var. Sylvia Beach kütüphanesinde bir zamanlar Simone de Beauvoir, Jean Paul Sartre ve Sylvia Beach’e ait olan kitaplar yer alıyor. Kütüphanedeki okuma salanı aynı zamanda birçok etkinliğin mekanı.

"Sylvia Beach Kütüphanesine hoş geldiniz.
Kitaplar okumanız için burada ancak lütfen bu cömertliğin karşılığını
 kitapları aldığınız yere doğru sırayla geri koyarak verin."
Buraya girip de kitap bolluğu içinde kendinizi kaybederseniz girişin solunda yer alana bizim seçtiklerimizi temalı köşeye bakabilirsiniz. Shakespeare and Company’nin de tuzunun bulunduğu güzel kitaplar ver burada. Eğer yeni veya ikinci el fark etmez, kitap alırsanız ilk sayfasına kocaman bir Shakespeare and Company damgası vurulacağını bilin. Kitap aşığı bir arkadaşınız için en güzel hediye bu olabilir.



Soldaki dükkan ise ikinci el kitapların bulunduğu yer. Geç giderseniz diğerine nazaran daha erken kapanan bu bölümü öncelikle gezmenizi tavsiye ederim. Bir de sabırlı olmanızı. Çünkü bu kısımda düzen gerçekten çok az. Bazı raflar düzenlenmiş olsa da kitapların çoğunluğu yığınlar halinde her yerde, masalarda, zeminde, raflarda, sandalyelerde… 19. yüzyılda basılmış bir kitabın altından Amis’e ait bir roman onun da altından bir klasik çıkması mümkün. Eğer şansınız yaver giderse başka yerde bulamayacağınız kitapları burada bulabilirsiniz. Gerçekten sürprizlerle dolu bir yer; aradığınız bir kitabı değil ama kitabın eski sahibinin fotoğraflarını da bulmanız mümkün. Yok ben satıcıyım derseniz öğleden akşam 7’ye kadar özellikle karton kapaklı kitaplarınızı getirebilirsiniz. 


İkinci el kitaplar... Başka bir yerde Yachar Kemal de gördüm. 

Etkinlikler, etkinlikler...

2011 yılında ölen Whitman’ın kızı tarafından işletilen Shakespeare and Company sıradan bir kitapçıdan daha çok bir edebiyat merkezi gibi: çocuk saatleri, kitap klübü toplantıları, okuma ve yazma atölyeleri, söyleşiler, imza günleri, dinletiler, FestivalandCo Edebiyat Festivali…

Geçmişiyle, detaylarıyla, edebiyat dünyasına etkisiyle, aslını koruyan ilginç Shakespeare and Company kitap severler için büyülü bir dünya. Bana sadece burası yetmez diyenler için Paris’te İngilizce kitap satan kitapçılar yakında geliyor…
Sağım solum kitap.

5 Temmuz 2012 Perşembe

Geçmişe ve İçe Yolculuk

İnsanoğlunun benliği, geçmişi ve mekânlar arasındaki bağ o kadar güçlü ki beni şaşırtıyor; zira bu bağı bir yeri gezip görmeyi, fotoğraf çektirip alışveriş yapmaya adanmış turistik etkinliklere sıkıştırdığımızdan beri fark edemiyoruz. Şimdi size bir yerden diğerine yapılan yolculuğun sadece meridyenler arasında değil, aynı sırada zamanın içinde geriye doğru ve yolcuların kendi içlerine doğru gerçekleştiği iki kitaptan bahsedeceğim. Yolcuların (yazarların) gezdikleri yer ile kendilerini tanımlayışları (Türkiyeli, Jön Türk) arasındaki sıkı bağ, geçmişim bugünün fikirlerine yaptığı müthiş etki bakalım sizi de heyecanlandıracak mı.


Ermenistan'da Bir Türkiyeli - Bercuhi Berberyan



Almancılar için bir laf vardır burada alamancı orada yabancı diye. Çift vatanlı olması gerekirken hiç vatanlı kalma hali... Berberyan'ın kitabının önsözündeki ilk cümleleri bana aynı durumu hatırlattı: "Vatan bildiğim yerde vatandaş sayılmıyorum. Vatanım sanılan yeri vatanım sayamıyorum." Çünkü o yedi göbekten bir İstanbullu ve aynı zamanda Ermeni. Bu kitap da onun bir Türkiyeli olarak arkadaşlarıyla Erivan'a yaptığı on günlük gezinin öyküsü. Yazar  kitabın bir gezi kitabı değil, bir duygu kitabı olduğunu özellikle belirtmiş. Pek haksız da sayılmaz. Gezdiği gördüğü yerler kadar Ermenistan'da hem yabancı hem yerli olmanın yaşattığı duygu yoğunluğunu da aktarmış.

Bilemiyorum duygusal bir insan olmak mı, yaşlılık mı, kabul edilmek istenmeyen bir memleket sevgisi mi, bilakis ilk kez yabancı bir memlekette değişik şeyler görmenin coşkunluğu mu; ama bir şey Berberyan'ı sürekli ağlatmış, duygulandırmış. İşin ilginç yanı anlattıklarında ilgimi çeken bir husus olmamasına rağmen (örneğin kiliseler... Vatikan dahil onlarcasını gördüm, yeter!) ben dahi ağlamasam da o atmosferin içine girdim. Çünkü Berberyan'ın konuşur gibi yazması, o kısa ve net cümleleri, içten ve duyarlı tavrı okuyucuyu sarıp sarmalıyor.

Hüznün değil ama neşenin hakim olduğu bölümlerden biri olan "Mide Fesadı" bunun en güzel örneği. O misafirperverliğin çatlatan gücünü, yemeklerin çeşidini ve bolluğunu, misafirin ezikliğini ve çaresizliğini öyle anlatmış ki... benim karnıma ağrılar girdi, gözüm doydu, şekerim çıktı. Kitabın en beğendiğim bölümü de bu  oldu. 

Elbette pür merakla ve dikkatle okuduğum bölüm "Soykırım Anıtı" idi. Bu bölümde Türkiye'de bir Ermeni'nin üstünde yürüdüğü ince çizginin aksini gördüm. Berberyan soykırım kelimesini başlıkta kullanmış sonra da bunu anıtın adının böyle olmasına bağlamış. İkinci bir kez de o kelimeyi kullanmamış. Öte yandan "O müzede ise neler yok ki... Her yandan, yok sayılan, üstü örtülen, bilinmezden gelinen yaşanmışlıkların çarpıcı kanıtları. İnanmak istemese de gönül, gözün gördüğünü kabul etmez de ne yapar?" demiş. İlerleyen satırlarda da "Ben sevgide yanayım...daima. Sevgi çözümdür. Geçmişin güne, günün geleceğe bağlanması kaçınılmaz... ama ne geçmişe, ne de güne takılıp kalınmaz." diye belirtmiş. Yani ne Türkiye'yi ne Ermenistan'ı memnun etmeyecek bir çizgi. 

Bunların dışında kitapta yok yok; insanlar, yemekler, Karabağ Şehitliği, çeşit çeşit kiliseler, müzikler, Vernisaj (açık hava pazarı), yerel âdetler, efsaneler, Garni (antik şehir), doğa, Ambert (kale-kent)... Ana fikir olaraksa tek bir şey: O kadar da birbirimize benziyoruz ki...sevgi çözümdür.

Okurken beni düşündüren kavramlardan biri de tarafsızlık oldu. Yazar sık sık tarafsız olduğundan bahsetmiş. Bu iyi niyetli çabayı iki taraf arasında kalmış olmanın verdiği zorlukla başa çıkma mücadelesine, iki tarafı da bilmenin verdiği güvene veya önyargılara karşı ön almaya bağlayabilirsiniz. Aklıma gelmeyen bambaşka bir saik de bulunabilir. Ama bir duygu kitabında, insanın içine yolculuğunu anlattığı, kültür ve kimlik meselesine dokunan bir yazıda ne derece tarafsız olunabilir ve daha önemlisi tarafsız olmak gerekir mi? Böyle bir konuda tarafsızlık nedir? Ne işe yarar? Düşündüm işte hep bunları :)

Türkiye'nin azınlıklarından bir ses duymayı dileyenlere, Türkiye'ye en yakın ve en yabancı ülkelerden Ermenistan'ı merak edenlere, tatlı ve kendi değimiyle biraz "kıl" bir kadınla hoş bir sohbet etmek isteyenlere önerilir.


Paris'te Bir "Jön Türk" - Barış Çetin

Avrupa'yı az denemeyecek kadar gezme şansım oldu, herhalde büyüklü küçüklü on beş yirmi şehir görmüşümdür. Dostlarımın Paris'i gezmesine, hele bir tanesinin uzun süre Fransa'da kalmasına rağmen ne Paris ne Fransa bende en ufak bir alaka, bir heves uyandırmıştır. Bu direnci, iyi bir arkadaşımın (blogu okuyor musun bu yazıda test edeceğim bakalım!?) yakında Paris'e taşınacak olmasının da verdiği elverişli ortamdan istifadeyle, Barış Çetin'in Paris'te Bir "Jön Türk" adlı kitabı kırdı. Kitabı okurken Paris beni öylesine ilgilendirdi ki gidince yanımda bu kitap da bulunmalı diye düşündüm.

Çetin, Paris'te geçirdiği dört ayı, gezip gördüklerini düşünsel hayatıyla birleştirmiş; siyasi ve felsefi görüşlerinin temellerini atanların izlerini Paris'te sürmüş. Jön Türklerin muhaliflikleri sonucu, gönüllü veya zorla Paris'te yaşamış olmaları, dolayısıyla Paris fikri hayatının Jön Türklerin görüşleri üzerindeki etkisi, yazarın istediği bir gözü çifter çifter vermiş olmalı. 

Kitap üç-dört sayfalık denemelerden ve kitabın sonundaki yazarın çektiği fotoğraflardan oluşuyor. Yazılar Paris'teki bir anıttan, bir sokaktan, bir teamülden, bir saraydan yola çıkıp fikirler, eserler, önemli sanat ve devlet insanları ve tarihi olaylar arasında geziniyor. Birkaç örnek: Osman Hamdi Bey ve Paris Güzel Sanatlar Akademisi, Versay Sarayı ve I. Dünya Savaşı sonrası görüşmeler, Mithat Paşa ve Meryem, Pere Lachaise Mezarlığı ve orada yatan Yılmaz Güney, Bir Hakeim Köprüsü'nde ASALA tarafından şehit edilen İsmail Erez ve Talip Yener, 68 olayları, Bastille ve Fransız Devrimi, ... Burada yazarın genç yaşında edindiği birikimin gücünü görmek mümkün. Anlatım son derece akıcı, keyifli. İnsanı içindeki sayısız konuyu araştırmaya, başka kitaplar okumaya itiyor.

Tabi her şey toz pembe değil. Kitabın editörlüğü zayıf kalmış. İmlâ hatalarının yanında kendi içinde bütünlüğü zayıf olan yazılar ve anlatım bozuklukları da var. Örneğin yazar Lourve Müzesi'nin Çankaya Köşkü'nün yanında esamesi okunmaz derken aslında tam tersini söylemeye çalışmış ama yapamamış. (Zaten mütevazı Çankaya Köşkü'nün böyle bir kıyasa sokulması ne kadar yerinde bilmiyorum :) Bir de bir yazıda çoğu zaman üç-dört kez şiirlerden alıntı yapılmasını yorucu buldum. Alıntılar gediğine oturtulursa bir yazıya çok şey katabilir ama sırf konusu benziyor veya kendi başına dizeler güzel diye yazıya eklendiğinde, hem yazıyı bozuyor hem de şiir dalından koparıldığından kendi anlamını kaybediyor. Üstelik çok fazla alıntı, metnin aralarda sıkışıp kalmasına neden oluyor. 

İkinci dikkatimi çeken nokta da yazarın Türkiye'ye, zamane gençlerine, çağımıza eleştirilerde bulunurken aksi bir ihtiyar gibi tutum takınması, geçmişe nostaljik duygularla torpil geçmesi. Yer yer yazdıkları yaşlı bir amcanın "Şunun saçına başına bak, ataya dedeye saygı kalmadı peehh.." diye söylenmesini hatırlattı bana. Oysa milat öncesinden kalma yazıtlarda bile bir sonraki kuşağın hep öncekilerden yoz ve vasıfsız olduğundan şikayet edilmesine rağmen; devrimler, büyük eserler, teknolojik gelişmeler gerçekleşiyorsa, belki de insanoğlu hep aynı yozluktadır da nostalji eski kuşakları hoş göstermektedir.


Son tahlilde zevkle okudum ve Paris'e gideceklere, yakın tarih ve siyasete ilgi duyanlara, gezi kitapları okumaktan hoşlananlara tavsiye ediyorum.

Ressam Abidin Dino 68 öğrenci olaylarını resme alırken - 13.05.1968
(Kitapta kullanılmış fotoğraflardan biri)
Fotoğraf: Gökşin Sipahioğlu
Kaynak: fotoritim.com

22 Haziran 2011 Çarşamba

Paris'te midye keyfi: Léon de Bruxelles

Midye severlere ya da yeni tarzlar denemeyi sevenlere Léon de Bruxelles...

Bizim Léon de Bruxelles ile tanismamiz senelerce evvel tavsiye üzerine oldu. daha ilk seferinde degisik bir lezzet denemekten o kadar memnun kalmistik ki, bir sonraki gidisimizde de yine ayni subede ayni masaya oturduk, ani tazeleme firsati da cabasiydi. Hemen ardindan Leon, Paris'e her gidisimizde rutin bir ziyaret oldu bizim icin...

Leon de Bruxelles, 1989 yilinda kurulan ve Belcika kökenli cok lezzetli midye yemekleri olan bir zincir restoran. Ilk olarak Friture Léon adiyla Brüksel'de acilmis ve ünü sinirlari asmaya baslayinca ilk restoranlarini 1989 yilinda Léon de Bruxelles ismiyle Paris'te acmislar. Ve su anda 61 adet subeleri mevcut. Bütün subelerin dekorasyonu ve ya servis kalitesi ayni midir bilmiyorum ama lezzetin ayni oldugu konusunda süphem yok.
YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»