GÜLMECE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GÜLMECE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2015 Salı

Flaş Flaş Flaş! Kesintinin nedenine inanamayacaksınız!

Dün biliyorsunuz 77 ilimizde elektrikler aynı anda kesilmiş, Amerikalıların ancak dizisini izledikleri Revolution'ı hayata geçirmeyi başararak, adımızı tarihe altın harflerle yazdırmıştık.

Enerji Bakanı Ahmet Güneş, biraz önce nihayet ağzından baklayı çıkardı! Ben de belki duymayanlar olmuştur diye açıklamayı hemen size iletmek istedim. Bakın neler dedi:

Sayın ve çok değerli vatandaşlarımız, geçen sene de biliyorsunuz trafoya kedi kaçmış ve elektrikler kesilmişti. Bu seneki kesintiler ise çoook uzaklardan, uzaydan geldi. Evet yanlış duymadınız, uzayda bizi çekemeyen rakiplerimiz, “bu Türkiye denilen ülke nasıl bu kadar yüksek standartlara ulaşır, bunların ilerlemesine bir dur dememiz lazım!” diyerek gelip Ankara'daki şalteri indirmişlerdir. Bunu nereden mi biliyoruz, şalterin yanına bir mektup bırakmışlar. Evet böylece uzaylıların Türkçe konuşabildilerini de öğrenmiş olduk.

Bu arada çok önemli bir bilgiye daha ulaştık. Geçen sene tam da seçim günü trafoya girerek elektriklerin kesilmesine neden olan kediler de meğer uzaylıymış!”

Elbette bu saldırının karşılığını misli ile vermeyi düşünüyoruz, önce şu nükleer santralleri bir kuralım hele!

Nasılsa sizler birer ko... pardon ko-caman insanlarsınız, her zaman olduğu gibi bu dediklerime de inanırsınız, hepinizi sevgiyle kucaklıyorum, siz olmasanız ben de olamam...”


Seneye bugün daha farklı bir haberde görüşmek üzere...


April fools!



18 Aralık 2014 Perşembe

Mahmut Mahmutpaşa'dan giyiniyor dedirtmem!

Evin erkeği Mahmut da bir tuhaf! Para kazansınlar diye ev ahalisine olmadık baskıyı yapıyor ama, kendisi alt tarafı mahallenin kahvesine giderken bile janti giyinmeyi ihmal etmiyor. Gitmiş “EfendiAdam” markalı takım elbise almış kendine. İngiliz Lordları gibi dolaşıyor ortalıkta!

 “Kaç para verdin bu elbiseye?” diyor komşular, çıt yok kendisinde. “Yahu söylesene be adam, kaç para verdin bu çula çaputa?” diyor evin hanımı Nermin, yine çıt yok. Bir afra bir tafra ki sormayın gitsin, dokunan yanar hesabı!


Nermin nasıl gidip sorsun EfendiAdam mağazasına elbisenin kaç para olduğunu, kapıdan içeriye bile sokmazlar! Ne yapsın ne etsin, aklına mahallenin kaşı gözü oynayan “kaçın kurrası!” terzisine sormak geliyor, bilse bilse o bilir diyor. Nitekim kalkıp gidiyor terzi Muhsin efendiye. Muhsin efendi diyor ki,
 “Hmm bu elbise 10.000 eder!” 
Alıyor mu bizim Nermin'i bir telaş! Çoluk çocuk cümle cemaat çalışıp didinip anca bir senede kazanıyorlar o parayı, o da geldiği gibi gidiyor zaten, kalanı borç harç! 

Akşam eve gelsin hele o Mahmut, göstereceğim ben O'na gününü!” diyor kendi kendine.

Akşam oluyor, sanki çok çalışmış gibi afra tafrayla eve adımını atar atmaz Mahmut, yayılıyor etrafına en negatifinden kötü bir enerji. Ya sabır çekip, biraz da korkusundan bunca yıldır katlandığı Mahmut'a soruyor Nermin:

Bu elbise on bin edermiş diyolar Mahmut, doğru mudur bu? Çoluğumuzun çocuğumuzun rıskını nasıl yatırırsın çula çaputa, azıcık tasarruf et!”

Mahmut önce bir afallıyor, neye uğradığını şaşırıyor. Nermin kim oluyor da koskocaman(!) Mahmut'a hesap soruyor! "Demek ki o mendebur kardeşinin komplosuna geldi, bana darbe yapacak bu Nermin!" diyor içinden. "Yoksa zehirleyip öldürecek mi beni bu kadın!" diye bir düşünce geçiyor aklından. Neyse diyor kendi kendine, bozuntuya vermemek lazım, Nermin'in peşine birilerini takayım da bakalım kimlerle konuşuyor, benimle ilgili hangi hain planları ya-pıyor bir öğreneyim diye düşünüyor.. O mendebur kardeşinin kasedini çekeyim de görsün bakalım Mahmut'un gücünü diye düşününce rahatlıyor. İki nefes alıp cevap veriyor:


Kim demiş on bin diye, millet de kıskançlığından ne diyeceğini bilemiyor. On bin değil, on bin yüz küsür ediyor bu elbise! Evin rızkı mızkı deyip durma be kadın! Kaç senedir mahallede bizim de bir raconumuz var icabında, ben mahalle kahvesindekilere 'Mahmut Mahmutpaşa'dan giyiniyor' dedirtmem! Biraz daha çalışırsınız olur biter ne abartıyosun! Sen sadece gündüzleri değil, geceleri de git temizliğe! Bizim oğlan 4' e kadar okudu, yeter daha okuyup ne yapacak, artı dördünü de okumayıversin; gitsin terzinin yanında çıraklık yapsın. Güllü kızı da başlık parasına sattık mıydı, öderiz elbisenin borcunu! Şunu kalın kafana sok hem sen:


Prestijin tasarrufu olmaz hanım!

24 Kasım 2014 Pazartesi

Boşver arkadaşım nerede adalet var ki!

Tuhaf milletiz gerçekten de. Birileri en temel haklarımızı gasp ederken sesimiz çıkmaz, olayın peşinden gitmeyiz, hatta unuturuz ama gereksiz konuları takipçilikte üstümüze yoktur. Size şimdi taze bir örnek anlatacağım, bakalım sizler ne düşüneceksiniz..

Facebook'da hediyeli yarışmalar oluyor biliyorsunuz. İşim gereği gözüme çarpanları takip ediyorum ben de. Hatta geçenlerde bir tanesine de katıldım. Reklam olmasın, adını vermeyeyim. Bir firmanın dayanıklılık testi adındaki sevimli bir yarışmasıydı. Siz sürekli fare ile tıklama yaparken gözünüz de ekranda olacak, zaman zaman ekrana gelen basit sorulara da yanıt vereceksiniz. Ne kadar çok tıklama yaparsanız, yani oyunda ne kadar çok kalırsanız o kadar çok puan alıyorsunuz, ne kadar çok puan alırsanız o kadar çok çekiliş hakkınız oluyor. Bir kere bile katılsanız çekilişte bir hakkınız oluyor. Ben şahsen yarışmanın mantığını kavrayınca hemen bıraktım, yani 1-2 dakika ancak dayanmışımdır öyle söyleyeyim. Yarışmadan küçük bir hediye kazanmışım. Mutlu oldum, Facebook sayfalarında kazananları açıkladıkları mesajın altına nezaket icabı “teşekkür ederim” yazayım dedim. İster istemez gözüm diğer mesajlara takıldı. Öyle şeyler yazmışlar ki, sosyolojik bir teze malzeme olacak bir çok başlık çıkar içinden. Yazmasam içimde kalacaktı!

Üşenmedim mesajları 3 gruba ayırdım:


1-Hediye kazanamayışını hazmedemeyenler, hatta olayı arabeske bağlayanlar:

M.G: “14 çekiliş hakkım vardı kazananlar listesinde yokum!”
( Adı üzerinde çekiliş bu, şansın yoksa istersen 114 çekiliş hakkın olsun, niye yakınıyorsun ki sayın MG?)

A.Y: “Ben de yokum, gözlerime acıdım!”
(Sevgili A.Y, gözlerini acıtacak kadar neden oynadın ki bir şans oyununda, kim seni zorladı? Gözlerini acıtanlar daha çok ödül kazanacak mı sanıyordun?)

M.A: “Yarışmanız başladığı günden beri her gün oynadım, skorum 1 milyona yaklaştı, hiçbir ödül kazanamamışım bunca kişi içinde, emeğime yazık oldu!”
(Sevgili M.A, keşke onca emeği daha yararlı bir şeyler için harcasaydın, şimdi gelmiş yakınıyorsun, harbiden sana da yazık!”)

Şimdi sıkı durun, M.A'yı bakın bir diğer katılımcı nasıl avutmuş!

S.Ş: “Boşver arkadaşım nerede adalet var ki burada olsun?”

İşte bu cevap beni benden aldı. Adı üzerinde bu bir şans yarışması, nasıl bir adaleti olmasını bekliyor ki S.Ş? Yaşamın diğer adaletsizliklerine karşı bu duruşa, bu arabeske ne demeli ya! Boşver, zaten bize felek de vurmuş sillesini, herkesten bir tekme yiyoruz hesabı.. Alt tarafı basit bir şans oyunundan bile böyle bir ezilmişlik psikolojisi nasıl çıkabilir? Sosyologlar siz acaba bu duruma ne dersiniz, lütfen beni de aydınlatın. Aklıma Yalan Dünya'daki Tülay'ın meşhur repliği geldi: “Ezik miyiz yahu biz, ezik miyiz??”

2-Hediye kazanamadığı için firmayı suçlayan hazımsız grup

Bu gruptakiler keşke yarışma sonucuna gösterdikleri tepkinin onda birini toplumsal haksızlıklara da gösterseler bence ülkede sorun kalmaz! Bakın neler neler demişler:

E.D: “Biz neden kazanamıyoruz, torpillileri seçiyorsunuz! Hepiniz öylesiniz, bizi çekilişle kandırıyonuz hep torpillilere tanıdıklarınıza veriyonuz, bi düşünün insan tanımadığı birine büyük bir hediye verir mi? Ben tüm yarışmalara katılıyom niye ismim cekilmiyo o zaman?”

(E.D'nin yorumundaki vurguya dikkat ettiniz mi? İnsan tanımadığı birine büyük bir hediye verir mi diyor, hiç olacak şey mi yani demeye getiriyor. Hem bu dünyanın torpille döndüğüne inanıyor, hem de belki bir yerde bir açık olur, bana da güler felek bir gün diyor. Adalet duygusunu hepten yitirmiş, yitirmiş yitirmesine ama bütün yarışmalara da katılmayı görev edinmiş. Ah be E.D, bu yarışmalara sadece eğlenmek için katıl, yoksa her kazanamayışında biraz daha dibe çökersin, senin sonunu iyi görmedim ben)

Ö.H gibiler ise yüzsüzlüğü espriye vurmuş:

ÖH: “O kadar uğraştık kazanamadık, bari bir teselli hediyesi gönderseydiniz, sizin firmaya yakışmaz mı?”

(Zaten adamlar küçücük hediyeler gönderiyor, maksat eğlenmek. Neyin tesellisini istemiş anlayamadım, kendince espri de yapmış olabilir gerçi.)

F.Ç: “Hiç adil çekiliş yapmıyorsunuz. 71 çekiliş hakkım vardı, havlu çıkmış.”
(Yani şimdi 71 tane milli piyango bileti alsaydı bu F.Ç, neden amorti çıktı diye milli piyangoyu mu basacaktı! Dışarıda adaletsizlik diz boyu, zengin-fakir arasındaki uçurum ayyuka çıkmış, F.Ç adaleti nerelerde arıyor? Harbiden bazen söyleyecek laf bulamıyorum, gülsem miii, ağlasam mııı!

3- Hediyesine bir an önce kavuşmak isteyen telaşlı ve de meraklı grup

O.K: “Hediyeler ne zaman gönderilecek, bir bilginiz var mı acaba?”
(Görüyorsun işte yazılanlar ortada, kim neyi bilebilir, kargocu mu ki oradakiler, niye sorarsın bu gereksiz soruyu O.K arkadaşım!)

Bazıları ise sanki iş yerinde satınalmacı da sipariş takibi yapıyor gibi büyük bir ciddiyetle sormuş:

BM: “Peki bu hediyeler ne zamana kadar gönderilir veya elimize ulaşır tahminen?”

GGA: “Nasıl ulaşılacak bize teşekkürler”
AK: “Nasıl iletişime geçeriz sizinle ? Havlu kazanmışım da. “
DK: ”Ben ödülümü nasıl alcam?”
DH:”Ödülleri nasıl yollayacaksınız acaba?”
................

Bu tarz yorumlardan bir sürü vardı. O yarışmaya başlarken zaten bir form doldurup adres bilgilerini yazdığını unutmuştu katılımcılar demek ki. Alt tarafı küçük bir hediye kazanmışsınız, ya da büyük olsa ne fark eder, taş attınız da kolunuz mu yoruldu? Ne zaman gelirse gelir hediye, niye kendinizi bu kadar harap ediyorsunuz ki!

Bir havlu için gösterdiğiniz şu performansı keşke elektrik faturaları neden bu kadar kabarık geliyor, doğal gaza niye bu kadar zam geldi, insanlar niye yerlere çöp atıyor, bu dolmuşlar niye bu kadar korna çalıyor, asgari ücret 890 lira iken milletvekilleri neden 25.000 lira maaş alıyor, bu politikacılar neden bizi bu kadar aşağılayan konuşmalar yapıyor, sevdiğim gazeteci neden işten atıldı, kıdem tazminatı neden kaldırılıyor, neden kitaplar bu kadar pahalı, neden her şeyden bu kadar çok vergi alınıyor, bu vergiler nereye harcanıyor, neden televizyonlarda kaliteli filmler gösterilmiyor, neden kiralar bu kadar arttı, neden etrafımda yeşil bitki göremiyorum, pandaların nesli neden tükeniyor, neden biz de uzaya uydu göndermiyoruz, neden hiç Türk astronot yok, neden mısırı pamuğu ithal ediyoruz, neden zeytin ağaçları katlediliyor, neden bu kadar iş kazası oluyor.... gibi sorulara yanıt bulmak için de gösterebilseydiniz!!

Gittim ben, gitmesem bu yazı bitmez....



10 Kasım 2014 Pazartesi

Kemal Sunal, yeni Türkiye ve mizah(çı)lar...

Geçenlerde ekranlar arasında gezinirken denk geldim, 3-5 saniye duraklayıp izledim.
Haber aynen şuydu:

İbrahim Büyükak 300.000 liraya son model bir jeep aldı” Kimdir bu İbrahim Büyükak acaba dedim, internette bir dolaştım. Karşıma şöyle bir bilgi çıktı:

Eser Yenenler, Oğuzhan Koç ve ibrahim Büyükak, 3 Adam adını verdikleri talk show programını başarı ile Star TV ekranlarından yürütmektedirler.İbrahim Büyükak'dan bahsedecek olursak, hazırcevap ve oldukça zeki bir kişiliği olan, esprileri ile gülme krizine sokan bir adam, 1983 doğumlu...vs”
Evet magazin konuşmayı hiç sevmem ama dayanamadım bu haberi görünce, konuşmam lazım.

O programa bir kez denk gelmiştim, daha doğrusu Cem Yılmaz'ı konuk ettikleri için kısa bir süre katlanmaya çalışmıştım. Zorlama espriler, zeka yoksunu laflar, kendini gereksiz övmeler, erken gelen para ve şöhretin getirdiği hazımsızlık... Ne ararsanız vardı da bir tek gerçek espriler yoktu. “Jeep” kokusu vardı ortamda desem, anlarsınız siz zaten!

11 kasım 1944'de doğdu Kemal Sunal



 Hani büyüklerimizin çokça bahsettiği “Yeni Türkiye” imajı var ya, işte Yeni Türkiye'nin komedyenleri de bu arkadaşlar...


Yılmaz Erdoğan'ın Mükremin Çıtır ve hatta Vizontele saflığı ve temizliğini bulacağımı umut ederek, başlarda  birkaç bölüm izledim BKM Mutfak'tan. Hiç ama hiiç gülemedim ne yalan söyleyeyim. Bir yapaylık, bir zorlama, bir kendini tekrar etme halleri alıp başını giderken, bu arkadaşlar da Yeni Türkiye'nin komedi fenomenleri oldular, haa pardon bir de recep ivedik vardı sahi! 

İşte hıyarlı baba, havuçlu anne ve kıllı recep ivedik...

 Ülke olarak bunlara gülüyoruz, algı ve bilinç düzeyimiz de aynı kişi başına düşen GSMH'nın (gayri safi milli hasıla) biz fark etmeden on bin dolarlara dayanması(!) gibi sanal alemde yükselmiş de yükselmiş!  İlahi Sürahi, İlahi Komedya...

Bugün, rahmetli Kemal Sunal'ın 70. doğum günüymüş, kendisini minnet, saygı ve sevgi ile anarken, iyi ki doğdun, iyi ki hayatımıza girdin Kemal Sunal derken düşünmeden de edemedim: Kemal Sunal son dönemin bu komik(!) adamlarını görseydi acaba ne derdi?

Geçen hafta sonu Gül Sunal'la bir söyleşi yapılmıştı gazetede, şöyle diyordu Gül Sunal:

Ama öyle bir havası yoktu Kemal’in. Başka bir işte çalışıyor gibiydi. Çok sonra fark ettik ünlü olduğunu. Star havası yoktu. Bizim mutluluğumuzun sebebi de bu mütevazılıktı. Canımızın istemediği hiçbir şeyi yapmadık biz.Öldükten sonra çok çocuk okuttuğunu öğrendim. Anlatmayı sevmezdi. Daha da saygı duydum. 


Yılmaz Erdoğan'ın balon gibi şişirdiği, televizyon dahisi (!) Acun'un allayıp pullayarak piyasaya sürdüğü bu hazımsız arkadaşlar paralarını pullarını jeep'lerini basına malzeme yaparken, büyük usta Kemal Sunal nasıl yaşamış ibret alırlar mı acaba? Hiç sanmıyorum.

Gül Sunal bakın neler söylemiş:

19 Ocak 1975’te evlenmeye karar verdiğimizde, Salak Milyoner, Köyden İndim Şehire, Hababam Sınıfı, Salako, Yalancı Yarim gibi birçok film çekmişti. Bir ev tuttuk. Orada iyiydik, hamileyken doktor nemden dolayı oturmamamı söyledi. Ezo ve Ali’yi ilk kez o eve götürdüm geçenlerde. İnanamadılar. O kadar nem kokusu vardı ki evde. Misafir geleceği zaman patates kızartırdık, kızartma kokusu rutubet kokusunu bastırsın diye. Ama biz mutluyduk, bugün yine gider otururum, Kemal’in olması şartıyla tabii.




Söyleyecek bir lafım yok gerçekten de, hem ben ne anlarım ki mizahtan, âkil adam Yılmaz Erdoğan mutlaka en iyisini biliyordur!




İçi boş balonların şişirilip şişirilip zengin edildiği başka ülke var mıdır bilmiyorum ama ben artık ekranlarda gerçek sanatçıları, gerçek sanat eserlerini görmeyi cidden çok özledim. 1980 gibi alengirli bir yılda çarpık siyasi karakterleri hicveden Zübük gibi bir filmi çekenlere de, oynayanlara da selam olsun diyorum, Kemal Sunal'la sizi başbaşa bırakıyorum...