SOSYAL HALLERİMİZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SOSYAL HALLERİMİZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2015 Salı

Yüksek sesle konuşan kadın terörü!

Metrobüse bindim, yolum uzun. Açtım kitabımı okuyacağım güya, ne mümkün! Yan tarafımda duran üç yaşlı kadın hararetli hararetli içlerinden birinin gelini hakkında dedikodu yapmaya başladı. Gelinin ne tembeliği kaldı, ne dağınıklığı, ne de iş bilmezliği. Belli ki maddi durumları iyiydi, gelin dedikodusu bitti diye tam sevinirken bu sefer alışveriş konusuna geçtiler. 

Hayır bence kulaklarında ve duymalarında bir problem yoktu, sadece görgüsüzdüler!

Hem muhtemelen yüzüne gülücükler saçtıkları gelinin arkasından atıp tuttukları için, hem de hıncahınç dolu “toplu taşıma aracında” yüksek sesle konuşarak etrafı rahatsız ettikleri için...

Aslında yaptıkları şey etrafı rahatsız etmek değil, düpedüz ortamı terörize etmekti. 

Hayır, elbette yaşlarına hürmet etmek duygusu oluşmadı bende. Ne yaşlılar var, etrafı rahatsız etmemek için olabildiğince özenli davranan. Niye metrobüste ses terörü yaşatan bu insancıklara,  sırf benden daha çok yıl bu dünyada kaldıkları için tolerans göstereyim ki?

Yüksek sesle konuşan kadınlar terör yaratır!


Telefonda yüksek sesle konuşanlar acaba Mars'a füze mi gönderiyor?

İş yerlerinde çoklar, otobüste vapurda çoklar, sokakta çoklar... Özellikle de iş yerlerinde bağırarak müşteri ile veya elemanları ile konuşurken, “ne kadar önemli bir şahsiyet olduklarını” etraflarına ilan ettiklerini sanırlar. O telefonda halletmeye çalıştıkları iş her neyse sanki dünyanın en önemli işiymiş gibi davranırlar. Oysa onlarca iş yerinde yüksek sesle telefonla konuşan yüzlerce insan gördüm, hiçbiri Mars'a füze göndermiyordu, ya da hiçbiri grip aşısını bulmamıştı! Emin olun Graham Bell bu telefonla etraflarındakileri taciz edenleri ön görebilseydi, bir kez daha düşünürdü acaba icat etmese mi diye!

İş yerinde bağıra çağıra konuşanların beyinlerinde farklı bir kimyasal mı var?

Telefona gerek duymayan, ağızlarını açtıklarında ortamda baskın bir ses kirliliği yaratanlar var bir de! Her iş yerinde onlardan var bir ya da birkaç tane! Genelde de kadın oluyorlar nedense. En yoğun hesaplarla uğraştığım açık ofiste bir tanesine “Biraz sessiz olabilir misin, dikkatim dağılıyor” deme gafletinde bulunmuştum da aldığım cevap beni ürkütmüştü dün gibi hatırlıyorum:

Benim yaradılışım böyle ne yapabilirim, sesim yüksek çıkıyor. Rahatsız oluyorsan kulaklık tak!”

Böyle söyleyen birine ne cevap verebilir ki insan!

Öyle yüksek perdeden öyle pervasızca veriyor ki cevabı, sanki ben O'nu rahatsız etmişim gibi! O nasıl gereksiz bir özgüvendir, o nasıl acayip bir bencilliktir, o nasıl tuhaf bir saygısızlık durumudur, o nasıl bir saldırıdır!!

Kendi sesleri yetmezmiş gibi yüksek sesle müzik dinlerler bir de!

Düşünün açık ofiste çalışıyorsunuz, içinizden bir tanesi hiç kimseye fikrini sormadan kafasına göre bir müzik açıyor ve bangır bangır dinliyor. Yönetici ise “işini yapsın da aman dinlesin!” modunda, ya da bıkmış elemanın çirkefinden, belki O da diğer insanların rahatsız olabileceğini  düşünemiyor. Böyle bir ortamda iş yapmaya çalışıyorsunuz. Kulağınız kulaklık takmaktan artık tahriş olmuş durumda...

Ne yaparsınız?
Patron gelse diye gözünüz yollarda kalır elbette, zira patron gelince ne yüksek sesle konuşma kalır ne de müzik!

Kulaklık taksanız da o kadınların seslerini sustıramazsınız!

Çünkü bu insanlarda başkalarına saygı duymak,  toplumsal kurallara uymak gibi bir bilinç düzeyi yok. Sadece patron korkusu ile insan gibi davranabiliyorlar! Eli sopalı patronlar da bunlar için var, fazla özgürlüğü kaldıracak bir eğitim düzeyinde değiller maalesef! Diploma falan hak getire, olsa ne olur olmasa ne olur!

Çok ve boş konuşan kadınların zaman hırsızlığı!

Çok ve genelde de boş konuşan kadınlardan gerçekten de hiç ama hiç haz etmiyorum. Hele ki sesleri son perdeden çıkıyorsa benden uzak olsunlar bir zahmet. Elimde olsa bir makine icat ederdim, kendi çıkardıkları o bet sesleri olduğu gibi yankılatarak kendilerine dinletirdim. Belki o zaman azıcık volümü kısmayı öğrenirlerdi.

Bir soru sorarsınız, cevap olarak bir destan yazarlar size. Sorduğunuza soracağınıza pişman olursunuz. Ya da sabah işe gelirler, başlarlar kankaları olan öbür kadına dün akşam neler olduğunu anlatmaya... Anlatırlar, anlatırlar, anlatırlar... Saat 11 olur, onlar hâlâanlatmaktadır. İki satır çalışırlar, tekrar anlatırlar. 3 satır çalışırlar tekrar anlatırlar... Ne bitmez tükenmez  hayat hikayeleri vardır!!

Kadınların konuşması hiiiç bitmez!


İş hayatımı düşünüyorum da sesi yüzünden rahatsız olduğum erkek gerçekten de hiç olmadı! Elbette karaktersizlik anlamında sınırları zorlayan erkek iş arkadaşlarım oldu fakat ortamı sesleriyle, çirkefleriyle, kavgalarıyla, yapmacık tavırlarıyla bozan hep kadınlardı. O kadınlardan çok ama çok sıkıldım...


Hep diyorum, ben bu devrin insanı değilim, 30'lu 40'lı yılların saygılı, naif, zarif Pera insanlarının arasında olmalıymışım...

Saygısızlığı doğallık, fütursuzluğu açıksözlülük, bencilliği özgüven sayan modern zamanlara hiç ama hiç uyum sağlayamıyorum.



Peki ya sizde durumlar nasıl?

2 Mart 2015 Pazartesi

Sen benim kim olduğumu...!

Size de olur mu, insanların yüzüne bakarsınız, ya da sesini duyarsınız, içlerinden geçenleri adeta okursunuz ya hani. Bu aralar epeyce yükseldim bu anlamda. Mesela birinin yüzüne bakıyorum:

Benim dışımda herkes aptal, en akıllı benim, ben olmasam haliniz nice olurdu!” cümlesini, okuyorum yüzünde. Tiksinç buluyorum elbette.

Bir diğerine bakıyorum:

Ne yapacaksın bu devran böyle gelmiş böyle gidiyor. İdare edeceksin, gelen ağam giden paşam diyeceksin!” diyor yüzü ve mimikleri, onu da tiksinç buluyorum!

Bir diğerine bakıyorum:

Önemli olan sadece kurduğum düzenin devam etmesi. İnsanlar üzülmüş, insanlara zarar vermişim umurumda değil. Bu da onların kaderi, çeksinleri banane!” diyor. Bu adamı daha da tiksinç buluyorum.


Bir diğerine bakıyorum, dünya onun çevresinde dönüyor sanki! Onun çocukları en akıllı, onun ailesi en değerli aile, onun yaptığı iş dünyanın en önemli işi, onun hobisi en eğlenceli olan, onun yediği yemek en lezzetli olan. Hani diyor ya MFÖ, “Peki peki anladık, sen neymişsin be abi !!”
Tiksinç bile bulmuyorum böyle tipleri, belgesele konu olmuş yaratıklar diye uzaktan seyreyliyorum.

Hele bazısı var ki her işi yapabilmeye muktedir görüyor kendisini. Sadece zamanı yok, fırsatsızlıktan  eli gitmiyor, yoksa ohooo, kim tutar onu! Öyle meşgul ki, elinde olsa ah neler yapacak neler! Blog mu, oohoooo tillahını yazabilir. Fotoğraf mı, ohoooo en kralını çekebilir. Çay mı, oohooo en şahanesini demleyebilir! Ama işte zamanı yok, çoook meşgul çünkü, ne yapsın, her şeye nasıl yetişsin! İstese anında 10 kilo zayıflayabilir, adeta  çöplerini bile yediği sigarayı istese iki dakikada bırakabilir... Dolayısıyla azmiyle bir şeyler başaranlar onun gözünde sıradan faniler. Bu tipleri tiksinç bulmuyorum, çünkü zavallılar kategorisine giriyor bunlar.



Kime baksam, sanki “Sen benim kim olduğumu biliyor musun!” edası var üzerinde. Politik figürlerden tutun da, iş yerlerine, evlere kadar her yerdeler...  Neredeyse sokakta karşılaştığımız çoğunluk böyle. Bir efelenme, bir dayılanma halleri... Teşekkür ettiğin için yüzüne tip tip bakacaklar neredeyse!


İzliyorum bakalım, bu film nereye gidecek böyle?

12 Ocak 2015 Pazartesi

Morkaranfil sendromu!

Hani vardır ya kendilerinden “O” diye bahsedenler, kimi zaman blogların “hakkımda” sayfalarında, kimi zaman iş başvurularına gönderilen öz geçmişlerde rastlarsınız. Hatta bazıları abartıp konuşurken bile kendinden “üçüncü tekil şahıs” olarak bahseder! Seçim zamanı hatırlamıyor musunuz bir belediye başkan adayı televizyonlara çıkıp “Morkaranfil herkese saygılıdır, Morkaranfil asla böyle şeyler yapmaz, Morkaranfil dürüsttür...” gibi nutuklar atıyordu ve spikerler soruyordu “neden kendinizden başka birisi gibi bahsediyorsunuz?” Pek de cevap veremiyordu, çünkü kendisine o kadar tapıyordu ki, adeta ruhunu yüceleştirip bedeninden ayırmış, yüksek bir mertebede farklı bir kişilik olarak algılamaya o kadar alışmıştı ki, başka türlüsünü yapamazdı zaten o saatten sonra...


Öz geçmişlere, hele ki bloglarda yazılan bu tarz öz geçmişlere söyleyecek pek de lafım yok aslında. Hani büyük bir web sitesi olursunuz, çok yazar vardır sitede, öz geçmişi o zaman başkasının ağzından yazmanız normaldir:
“Sitemiz yazarlarından Barış Bulutaltındayatar, 1930 senesinde Sivas'ın Şarkışla ilçesinde doğmuştur...vs.”
Ama kalkıp da bir kişisel blogdaki “hakkımda” sayfasına

“Mehmet Tepedenbakar kimdir? Mehmet Tepedenbakar, 2001 senesinde İstanbul'un Beylikdüzü ilçesinde doğdu, 1 yaşında okumayı, 3 yaşında yazmayı öğrendi. Kendisi pazarlama dahisidir, her şeyin en iyisini bilir...vs.”
şeklinde bir tanıtım yazısı yazdığınızda, ben şahsen işte “Morkaranfil Sendromlu” yeni bir kişilik diyorum, elimde değil!

Tamam, biz mütevazı olma konusunda aşırıya kaçan, hatta günümüzden bakıldığında ezik denilebilecek bir nesildik, çoğumuzda güven eksikliği vardı. Elbette ki  öz güven iyi bir şeydir de bu kadarı biraz fazla değil mi? Devir reklam ve pazarlama devri, kendini yeterince anlatamazsan ne toplumda yer edinebiliyorsun, ne doğru dürüst bir iş bulabiliyorsun. Buna da bir diyeceğim yok, ama pardon ya, işi kendinizden bahsederken “O bir mükemmel insan..” seviyesine taşıdığınızda ben hemen “Morkaranfil sendromu” teşhisi koyup kaçıyorum fersah fersah sizden, kaçmayıp da sizin ne kadar mükemmel bir şahsiyet olduğunuzu mu dinleyeyim kendi ağzınızdan?

Özellikle “network marketing” dedikleri, bir aralar “bu asla senin bildiğin network marketing gibi değil, kimseyi üye yapmana gerek yok, evde bilgisayarınla çalışacaksın, kimseyle muhatap olmayacaksın” diye beni de içlerine çektikleri, daha doğrusu kendilerine bir kez şans verdiğim, neyse ki sonradan uzaklaştığım insanlarda da var bu “aşırı öz güven” durumları. Konuşma biraz uzayınca anlıyorsunuz zaten, çünkü çok iğreti duruyor, birkaç beden büyük gömlek giymiş gibi... (Böyle olmayan network marketingcileri ayrı tutuyorum, alınıp da saldırgan yorumlarla üzerime gelmeyiniz lütfen!)

Karşısında bir kişi varken çoğul hitaba geçenler var bir de,
Mutlaka rastlamışsınızdır, mesela yemek yiyorsunuz, iki kişisiniz. Diyelim ki tabağınıza çok biber döktünüz. Karşınızdaki senli benli konuşan kişi yani arkadaşınız birden ciddileşiyor ve başlıyor nutuk atmaya, sanki karşısında kalabalıklar varmış gibi çoğul konuşuyor üstelik:

“Yapmayın arkadaşlar, tabağınıza bu kadar çok biber atarsanız mideniz delinir, hebele hübele...”

Birden neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz, ne diyeceğinizi bilemiyorsunuz... Böylesi durumlarda yapılacak en güzel şey, biran önce o ortamı terk etmektir bence. Zira karşınızda “Morkaranfil Sendromu”na yakalanmış, tepeden bakmacı, kendine hayran, insan olduğunu, karşısındaki ile eşit olduğunu unutan, her şeyi kendinin bildiğine inanmış, öğreten adam modunda ve hayatını idame ettirmek için muhtemelen yönetici pozisyonunda çalışmış/çalışan/çalışacak/çalışmayı isteyen birisi oturmaktadır.


Pardon ya, her tarafınız yönetici olsa ne yazar? Aynı malzemeden yapılmışız, kendinizi istediğiniz kadar allayıp pullayın, yok benden, bizden, onlardan farkınız! Sabah sabah yazayım dedim, o parlak zırhlı kostümlerinizle oynadığınız oyun komedi değil çünkü, kendi dramınızı yaşıyorsunuz, buradan bakılınca komik görünüyor hepsi bu!

Yine çok konuştum, gideyim en iyisi, sürç-i lisan eylediysem affola...





29 Aralık 2014 Pazartesi

2014'ün en bi öz bi tv olayları!

İşte geldi yine aralık ayının 30'u. Yılın son günlerinde geçmiş yılın muhasebesini yapmak, yeni yıla dair dilekleri ve umutları sıralamak âdettendir. Ben de televizyon programları üzerinden yapacağım geçmiş yılın değerlendirmesini. Buna mecburum, açık açık yazsam maazallah, hakaret davası falan açarlar kaldıramam. Uslu olup kuzu kuzu magazin anlatacağım bu nedenle:

**2014'de yılın televizyon olayı, reyting sisteminin değişmesi

Bence yılın tv olaylarından en önemlisi, reyting sisteminin değişmesi olmuştur. Yeni sisteme göre “Beyaz Türkler” olarak aşağılanan grup, artık televizyonda izleyecek program bulamayacak! Dizileri ise bu grup şimdiden unutsa iyi olur. Gazamız mübarek olsun!


Eskiden AB denilen bu grubun beğenileri saptanırken deneklerin eğitim seviyesi önemliydi, ama maalesef artık bu sistem değişti. Yani istediğiniz kadar okuyup diploma alın, rafine zevkler edinmek için yıllarınızı entelektüel dünyaya yatırım yapmaya harcamış olun, artık televizyonda izlemek istediğiniz programları belirleyen kitlede eğitim şartı aranmıyor! Yani 5000 lira geliri olan, ama hayatında eline bir kitap almamış, bir kere bile tiyatroya gitmemiş, nasıl seçildiği muamma olan deneklerin evlerindeki reyting ölçme aletleri ne gösteriyorsa onu izletiyorlar bize. Demokraaasi sandık demek zaten, son yıllarda en sık duyduğumuz cümle de “Milli irade ne derse doğru odur!” değil miydi? Milli iradeden her gün uzaklaşıyorsanız ve onu tanıyamıyorsanız bu da sizin sorununuz! İzlemeyin televizyon, henüz kapanmamışken tiyatroya gidin, sinemaya gidin, ya da eski dizileri, filmleri, programları düşünerek kendi kendinize avunun!



Her ne kadar son zamanlarda kendini tekrar ettiği için sıksa da olsun artık bir Yalan Dünya yok mesela. Kendi halinde bir dedektif olan Galip Derviş'in bile geçen akşam final bölümü vardı. Düzgün düzeyli bir aile dizisi olan, yılların sanatçısı Perran Kutman'ın oynadığı Ah Neriman 3-4 bölüm sonra kaldırıldı. Hatta dün gazetede okudum, Perran Hanım bu duruma o kadar üzülmüş ki, avuç avuç saçları dökülmeye başlamış! Kurt Seyit ve Şura bile Kıvanç Tatlıtuğ'a rağmen dayanamadı bu sisteme. Aykırı Sorular'da Enver Aysever'in tepeden
bakan hallerini hiç sevmezdim, onu bile mumla arayacağım aklıma hiç gelmezdi. Halkımız istiyor diye hani bir dönem arabeski yüceltmişlerdi ya, benzeri bir dayatma dönemi daha yaşıyoruz. Çoğunun adını bile bilmediğim, ama sayılarının 90'ı bulduğu söylenen garip dizilerde garip garip hikayeler anlatıyorlar artık. Bense çoktan Fransız kaldım bütün bu olup bitene..

Yani demem o ki, geçen sene televizyonlarda cahiliyeye methiye devri resmen başlamıştır, bu böyle biline! Bir zamanlar TRT2'de Pazar Konserleri vardı bilir misiniz, klasik müziğin en seçkin örnekleri yer alırdı, ahh ahh gıymatını bilememişiz!


** Televizyonun dahi çocuğu Acun, kanal satın aldı.

Gerçi 2013'ün sonlarında gerçekleşti bu olay ama 2014'de yankılandığı için ben konu başlığı olarak ele almak istedim. Elbette kazancında parasında pulunda gözüm yok. Ama işte insan inanamıyor. “Pre-intermediate” olduğu izlenimini uyandıran bir İngilizce ile dünyanın çeşitli ülkelerinin sahillerinde dolaşıp bikinili ablalara “meraba Türkiye” diye el sallatan bu arkadaş, artık bir medya patronu oldu! İnsanların eğlenmeye ihtiyacı var diye önce kanaldaki bütün ciddi haber ve düzeyli magazin programlarını kaldırdı ve şu anda Türkiye Acun ile eğleniyor. O ses bu ses takılıyorlar... Yani demem o ki, artık biz tv8 ile eğlenen bir toplum olduk. Devekuşu kabare düzeyinden fersah fersah uzaklaştık netekim. Ee her sistem kendi zenginlerini ve kendi eğlence anlayışını yaratır. Acun da bu dönemin zengini, yeni trend eğlence anlayışı da böyle. Yapacak bir şey yok!

**Kavgasız gürültüsüz tartışma programı kalmadı!

Eskiden sadece muhalif seslerin çıktığı tartışma programları olurdu. Yani işte duymak istediklerimizi birileri söyler, biz muhalifler de azıcık rahatlardık. Artık öyle bir şey yok, “ille de sağdan ve soldan birileri olmalı ki tartışma demokratik olsun!”kılıfı altında muhalif seslerin susturulduğu, kavga gürültü ile geçen sözüm ona tartışma programları var artık merkez medyada. Şirin Payzın'ın programını saç baş yolmadan izleyemezsiniz mesela, Ahmet Hakan derseniz keza öyle. Kadrolu tartışmacılar var, çıkıp birbirlerine bağırıyorlar, kimsenin kimseyi dinlediği yok. Ben şahsen kendime bu kadar eziyeti reva görmüyorum ve hiçbirini izlemiyorum. Sonra ne oluyor, hiç bir şey olduğu yok, olaylardan kopartıyorlar insanı zorla. İstenen de bu değil mi zaten. Ee televizyon yaşamı yansıtıyor. Sahi siz meclisi hiç bu kadar düzeysiz görmüş müydünüz?

** Nazlı Ilıcak magazinci oldu!




Haftasonu gözlerime inanamadım, Kanal D'de “Nazlı Ilıcak'la pazar gezmesi” adlı bir magazin programı vardı. Nazlı Ilıcak Fatih Ürek'İn evine gitmiş ve bildiğiniz magazin geyiği yapıyordu. Yıllarca tartışma programlarının kadrolu elemanı olup iktidarı övmek için kendini parçalayan Nazlı Hanım, artık muhalif olmuştu ve üstüne üstlük magazin programı yapıyordu! Buna ne diyebilir ki insan!
Kırmızı kar yağarsa da şaşırmayacağız artık. Hatta aynı performansı Nagehan Alçı'dan da bekliyorum ben. Kendisi eğer sabah şekerleri programı sunarsa hiç şaşırmayacağım. Tamam insan paraya ihtiyacı varsa her işi yapar da yılların Nazlı ılıcak'ını çözebilmiş değilim! Demek ki o gerçek bir kez daha kanıtlanmış oldu:
Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir!” Ben burada 2015'e umutla bakabilmenin ipuçlarını da görüyorum. Nazlı Ilıcak önce muhalif, sonra da magazinci olmuşsa, demek ki kimler ne olmaz değil mi ama!

**Kim kiminle nerede nasıl?
Madem magazin haberi yapıyoruz, hakkını verelim. Devam ediyorum ben:
Yılmaz Erdoğan âkil adam oldu, BKM mutfağın çömezleri de ülkemizin güzide komedyenleri olup çıktılar. Hatta öyle bir yükseldiler ki, Vodafon gibi dünya devi firmaların reklam yüzü bile oldular, paraya para demiyorlar. Yıllardır havuçlu ana ve hıyarlı babaya yıkıla yıkıla gülüyoruz ülke olarak... Recep İvedik 248 vizyona girecek neredeyse, serinin her filmi rekordan rekora koşuyor. Ha sahi bir de Yavuz Bingöl var, kendisi merdivenleri üçer beşer atlıyor. Osmanlı döneminde Nedim vardı yanılmıyorsam, Nedim misali yeni fenomenlerden.
....
Bir zamanlar TRT-2
Daha çok şey var anlatacağım, koca yılın muhasebesi öyle kolay kolay biter mi... Yarına devam ederiz, bu arada sizin aklınıza gelenler olursa çekinmeyip yorumlarınızla katkıda bulunmanızdan mutluluk duyarım. Birlikte 2014'ü düzeyli magazinle kapatalım, anımız olsun :)


18 Aralık 2014 Perşembe

Mahmut Mahmutpaşa'dan giyiniyor dedirtmem!

Evin erkeği Mahmut da bir tuhaf! Para kazansınlar diye ev ahalisine olmadık baskıyı yapıyor ama, kendisi alt tarafı mahallenin kahvesine giderken bile janti giyinmeyi ihmal etmiyor. Gitmiş “EfendiAdam” markalı takım elbise almış kendine. İngiliz Lordları gibi dolaşıyor ortalıkta!

 “Kaç para verdin bu elbiseye?” diyor komşular, çıt yok kendisinde. “Yahu söylesene be adam, kaç para verdin bu çula çaputa?” diyor evin hanımı Nermin, yine çıt yok. Bir afra bir tafra ki sormayın gitsin, dokunan yanar hesabı!


Nermin nasıl gidip sorsun EfendiAdam mağazasına elbisenin kaç para olduğunu, kapıdan içeriye bile sokmazlar! Ne yapsın ne etsin, aklına mahallenin kaşı gözü oynayan “kaçın kurrası!” terzisine sormak geliyor, bilse bilse o bilir diyor. Nitekim kalkıp gidiyor terzi Muhsin efendiye. Muhsin efendi diyor ki,
 “Hmm bu elbise 10.000 eder!” 
Alıyor mu bizim Nermin'i bir telaş! Çoluk çocuk cümle cemaat çalışıp didinip anca bir senede kazanıyorlar o parayı, o da geldiği gibi gidiyor zaten, kalanı borç harç! 

Akşam eve gelsin hele o Mahmut, göstereceğim ben O'na gününü!” diyor kendi kendine.

Akşam oluyor, sanki çok çalışmış gibi afra tafrayla eve adımını atar atmaz Mahmut, yayılıyor etrafına en negatifinden kötü bir enerji. Ya sabır çekip, biraz da korkusundan bunca yıldır katlandığı Mahmut'a soruyor Nermin:

Bu elbise on bin edermiş diyolar Mahmut, doğru mudur bu? Çoluğumuzun çocuğumuzun rıskını nasıl yatırırsın çula çaputa, azıcık tasarruf et!”

Mahmut önce bir afallıyor, neye uğradığını şaşırıyor. Nermin kim oluyor da koskocaman(!) Mahmut'a hesap soruyor! "Demek ki o mendebur kardeşinin komplosuna geldi, bana darbe yapacak bu Nermin!" diyor içinden. "Yoksa zehirleyip öldürecek mi beni bu kadın!" diye bir düşünce geçiyor aklından. Neyse diyor kendi kendine, bozuntuya vermemek lazım, Nermin'in peşine birilerini takayım da bakalım kimlerle konuşuyor, benimle ilgili hangi hain planları ya-pıyor bir öğreneyim diye düşünüyor.. O mendebur kardeşinin kasedini çekeyim de görsün bakalım Mahmut'un gücünü diye düşününce rahatlıyor. İki nefes alıp cevap veriyor:


Kim demiş on bin diye, millet de kıskançlığından ne diyeceğini bilemiyor. On bin değil, on bin yüz küsür ediyor bu elbise! Evin rızkı mızkı deyip durma be kadın! Kaç senedir mahallede bizim de bir raconumuz var icabında, ben mahalle kahvesindekilere 'Mahmut Mahmutpaşa'dan giyiniyor' dedirtmem! Biraz daha çalışırsınız olur biter ne abartıyosun! Sen sadece gündüzleri değil, geceleri de git temizliğe! Bizim oğlan 4' e kadar okudu, yeter daha okuyup ne yapacak, artı dördünü de okumayıversin; gitsin terzinin yanında çıraklık yapsın. Güllü kızı da başlık parasına sattık mıydı, öderiz elbisenin borcunu! Şunu kalın kafana sok hem sen:


Prestijin tasarrufu olmaz hanım!

24 Kasım 2014 Pazartesi

Boşver arkadaşım nerede adalet var ki!

Tuhaf milletiz gerçekten de. Birileri en temel haklarımızı gasp ederken sesimiz çıkmaz, olayın peşinden gitmeyiz, hatta unuturuz ama gereksiz konuları takipçilikte üstümüze yoktur. Size şimdi taze bir örnek anlatacağım, bakalım sizler ne düşüneceksiniz..

Facebook'da hediyeli yarışmalar oluyor biliyorsunuz. İşim gereği gözüme çarpanları takip ediyorum ben de. Hatta geçenlerde bir tanesine de katıldım. Reklam olmasın, adını vermeyeyim. Bir firmanın dayanıklılık testi adındaki sevimli bir yarışmasıydı. Siz sürekli fare ile tıklama yaparken gözünüz de ekranda olacak, zaman zaman ekrana gelen basit sorulara da yanıt vereceksiniz. Ne kadar çok tıklama yaparsanız, yani oyunda ne kadar çok kalırsanız o kadar çok puan alıyorsunuz, ne kadar çok puan alırsanız o kadar çok çekiliş hakkınız oluyor. Bir kere bile katılsanız çekilişte bir hakkınız oluyor. Ben şahsen yarışmanın mantığını kavrayınca hemen bıraktım, yani 1-2 dakika ancak dayanmışımdır öyle söyleyeyim. Yarışmadan küçük bir hediye kazanmışım. Mutlu oldum, Facebook sayfalarında kazananları açıkladıkları mesajın altına nezaket icabı “teşekkür ederim” yazayım dedim. İster istemez gözüm diğer mesajlara takıldı. Öyle şeyler yazmışlar ki, sosyolojik bir teze malzeme olacak bir çok başlık çıkar içinden. Yazmasam içimde kalacaktı!

Üşenmedim mesajları 3 gruba ayırdım:


1-Hediye kazanamayışını hazmedemeyenler, hatta olayı arabeske bağlayanlar:

M.G: “14 çekiliş hakkım vardı kazananlar listesinde yokum!”
( Adı üzerinde çekiliş bu, şansın yoksa istersen 114 çekiliş hakkın olsun, niye yakınıyorsun ki sayın MG?)

A.Y: “Ben de yokum, gözlerime acıdım!”
(Sevgili A.Y, gözlerini acıtacak kadar neden oynadın ki bir şans oyununda, kim seni zorladı? Gözlerini acıtanlar daha çok ödül kazanacak mı sanıyordun?)

M.A: “Yarışmanız başladığı günden beri her gün oynadım, skorum 1 milyona yaklaştı, hiçbir ödül kazanamamışım bunca kişi içinde, emeğime yazık oldu!”
(Sevgili M.A, keşke onca emeği daha yararlı bir şeyler için harcasaydın, şimdi gelmiş yakınıyorsun, harbiden sana da yazık!”)

Şimdi sıkı durun, M.A'yı bakın bir diğer katılımcı nasıl avutmuş!

S.Ş: “Boşver arkadaşım nerede adalet var ki burada olsun?”

İşte bu cevap beni benden aldı. Adı üzerinde bu bir şans yarışması, nasıl bir adaleti olmasını bekliyor ki S.Ş? Yaşamın diğer adaletsizliklerine karşı bu duruşa, bu arabeske ne demeli ya! Boşver, zaten bize felek de vurmuş sillesini, herkesten bir tekme yiyoruz hesabı.. Alt tarafı basit bir şans oyunundan bile böyle bir ezilmişlik psikolojisi nasıl çıkabilir? Sosyologlar siz acaba bu duruma ne dersiniz, lütfen beni de aydınlatın. Aklıma Yalan Dünya'daki Tülay'ın meşhur repliği geldi: “Ezik miyiz yahu biz, ezik miyiz??”

2-Hediye kazanamadığı için firmayı suçlayan hazımsız grup

Bu gruptakiler keşke yarışma sonucuna gösterdikleri tepkinin onda birini toplumsal haksızlıklara da gösterseler bence ülkede sorun kalmaz! Bakın neler neler demişler:

E.D: “Biz neden kazanamıyoruz, torpillileri seçiyorsunuz! Hepiniz öylesiniz, bizi çekilişle kandırıyonuz hep torpillilere tanıdıklarınıza veriyonuz, bi düşünün insan tanımadığı birine büyük bir hediye verir mi? Ben tüm yarışmalara katılıyom niye ismim cekilmiyo o zaman?”

(E.D'nin yorumundaki vurguya dikkat ettiniz mi? İnsan tanımadığı birine büyük bir hediye verir mi diyor, hiç olacak şey mi yani demeye getiriyor. Hem bu dünyanın torpille döndüğüne inanıyor, hem de belki bir yerde bir açık olur, bana da güler felek bir gün diyor. Adalet duygusunu hepten yitirmiş, yitirmiş yitirmesine ama bütün yarışmalara da katılmayı görev edinmiş. Ah be E.D, bu yarışmalara sadece eğlenmek için katıl, yoksa her kazanamayışında biraz daha dibe çökersin, senin sonunu iyi görmedim ben)

Ö.H gibiler ise yüzsüzlüğü espriye vurmuş:

ÖH: “O kadar uğraştık kazanamadık, bari bir teselli hediyesi gönderseydiniz, sizin firmaya yakışmaz mı?”

(Zaten adamlar küçücük hediyeler gönderiyor, maksat eğlenmek. Neyin tesellisini istemiş anlayamadım, kendince espri de yapmış olabilir gerçi.)

F.Ç: “Hiç adil çekiliş yapmıyorsunuz. 71 çekiliş hakkım vardı, havlu çıkmış.”
(Yani şimdi 71 tane milli piyango bileti alsaydı bu F.Ç, neden amorti çıktı diye milli piyangoyu mu basacaktı! Dışarıda adaletsizlik diz boyu, zengin-fakir arasındaki uçurum ayyuka çıkmış, F.Ç adaleti nerelerde arıyor? Harbiden bazen söyleyecek laf bulamıyorum, gülsem miii, ağlasam mııı!

3- Hediyesine bir an önce kavuşmak isteyen telaşlı ve de meraklı grup

O.K: “Hediyeler ne zaman gönderilecek, bir bilginiz var mı acaba?”
(Görüyorsun işte yazılanlar ortada, kim neyi bilebilir, kargocu mu ki oradakiler, niye sorarsın bu gereksiz soruyu O.K arkadaşım!)

Bazıları ise sanki iş yerinde satınalmacı da sipariş takibi yapıyor gibi büyük bir ciddiyetle sormuş:

BM: “Peki bu hediyeler ne zamana kadar gönderilir veya elimize ulaşır tahminen?”

GGA: “Nasıl ulaşılacak bize teşekkürler”
AK: “Nasıl iletişime geçeriz sizinle ? Havlu kazanmışım da. “
DK: ”Ben ödülümü nasıl alcam?”
DH:”Ödülleri nasıl yollayacaksınız acaba?”
................

Bu tarz yorumlardan bir sürü vardı. O yarışmaya başlarken zaten bir form doldurup adres bilgilerini yazdığını unutmuştu katılımcılar demek ki. Alt tarafı küçük bir hediye kazanmışsınız, ya da büyük olsa ne fark eder, taş attınız da kolunuz mu yoruldu? Ne zaman gelirse gelir hediye, niye kendinizi bu kadar harap ediyorsunuz ki!

Bir havlu için gösterdiğiniz şu performansı keşke elektrik faturaları neden bu kadar kabarık geliyor, doğal gaza niye bu kadar zam geldi, insanlar niye yerlere çöp atıyor, bu dolmuşlar niye bu kadar korna çalıyor, asgari ücret 890 lira iken milletvekilleri neden 25.000 lira maaş alıyor, bu politikacılar neden bizi bu kadar aşağılayan konuşmalar yapıyor, sevdiğim gazeteci neden işten atıldı, kıdem tazminatı neden kaldırılıyor, neden kitaplar bu kadar pahalı, neden her şeyden bu kadar çok vergi alınıyor, bu vergiler nereye harcanıyor, neden televizyonlarda kaliteli filmler gösterilmiyor, neden kiralar bu kadar arttı, neden etrafımda yeşil bitki göremiyorum, pandaların nesli neden tükeniyor, neden biz de uzaya uydu göndermiyoruz, neden hiç Türk astronot yok, neden mısırı pamuğu ithal ediyoruz, neden zeytin ağaçları katlediliyor, neden bu kadar iş kazası oluyor.... gibi sorulara yanıt bulmak için de gösterebilseydiniz!!

Gittim ben, gitmesem bu yazı bitmez....



17 Kasım 2014 Pazartesi

Dur, hemen kıskanma!

İş hayatında kıskançlık vakalarına rastlamayan yoktur. Şimdi en uçtan örnek vereyim de kimseler üzerine alınmasın.

Diyelim ki siz iyi bir beyin cerrahısınız. Sizin çalıştığınız hastahanede bir de çok iyi bir kalp uzmanı var, ismi de Macit olsun. Bu Macit Bey bir bilimsel çalışma yapıyor, aşk acısından muzdarip kalpler için bir ağrı kesici icat ediyor. Siz beyincisiniz, o da kalpçi, normalde aranızda bir rekabet yok. Ne yapmanız lazım normal koşullar altında? Gidip Mucit Macit Bey'in kapısını çalıp kendisini tebrik etmeniz lazım değil mi? Hatta varsa bir aşk derdiniz, yeni ilaçtan da isteyebilirsiniz, emin olun siz meslektaşına seve seve o ilaçtan verecektir Macit Bey.

Böbürlenme padişahım!

Ama yok, duyunca bu yeni icadı, içinizi kaplar bir kıskançlık. “Neden Macit buldu da o ilacı ben bulamadım!” diye dövünmeye başlarsınız.“O kalpçi ama olsun, ben de beyinsel olarak bulabilirdim bir çözüm!” diyekendinizi yiyip bitirirsiniz. Şimdi basın gelecek Macit'i övecekler, röportajlar yapacaklar, sabah programlarına bile davet ederler O'nu diye içinizdeki kurtlar kendi kendini kemirmeye başlar. Birden en kötüsü aklınıza gelir, ya Macit'in maaşına zam da yaparlarsa? Sanki sizin maaştan kesip Macit Bey'e mi verecekler? Olsun, hiç fark etmez, bu acıya katlanamayacağınızı düşünüp hemen karşı saldırıya geçmeye başlarsınız.

Aşk acısı kalple değil beyinle ilgilidir, Macit Bey'in bulduğu bu ilaç hiçbir şeye yaramayacaktır”diye sağda solda konuşmaya başlarsınız mesela. Ya da daha da ileri gider: “Macit bu ilacı benden çaldı, on yıldır üzerinde çalışıyordum, dosyalar bilgisayarımda kayıtlıydı ama çalınmış!”diyerek komplo teorisi yaratıp adamı hırsızlıkla da itham edebilirsiniz. Çamur at izi kalsın misali, Macit Bey aklanana kadar kamuoyu bu haberle meşgul olabilir. Ya da apar topar kendi teorinizi geliştirirsiniz, maksat karşı saldırı olsun, mesela şöyle dersiniz:


Aşk acısı diye adlandırılan şey aslında bağırsak gazıdır, çaresi de beyindeki nöronlara sinyal göndermektir, gazdır çıkar gider. Niye abartılıyor ki bu kadar!”
Genelde en sık başvurulan yöntem de işinize yarayabilir. Patron ve de ilgili otoritelerin olduğu bir ortamda patronun bir takıntısından yola çıkıp kendinizce zeki bir manevrayla gündemi değiştirebilirsiniz. Gramer takıntısı olduğunu bildiğiniz patronunuzun yanında şöyle dersiniz mesela:

nereden baktığınız önemli!


O değil de Macit Bey'in yazdığı tez imla hatalarıyla dolu, ben şahsen okuyamadım ve dolayısıyla da anlayamadım” dersiniz. Hemen gözler noktaya virgüle çevrilir, kalpmiş acıymış kimsenin aklına bile gelmez. Böylece Macit Bey'in tam da övüleceği zaman diliminde hatalar yapabilen bir ölümlü olduğunun altını şahane bir şekilde çizer, ortamda alevli “nokta-virgül” tartışmaları yapılırken siz kıs kıs gülerek keyifle kahvenizi yudumlarsınız.

Bütün bunları yaparak belki gündemi meşgul ettiniz, belki sahiden de Macit Bey'in icadını itibarsızlaştırmayı başardınız, ya da kendinizi “Şu beyinci de ne hırslı birisi, ne saçmalıyor!” dedirtecek kadar küçülttünüz. Ne oldu? İçinizin yağları mı eridi? Hayır cidden ne geçti elinize?
Muhtemelen bir zafer duygusu yaşadınız ama içinizdeki haset ateşi yine de sönmedi değil mi? Kendinize yeni kurban bulmakta gecikmezsiniz merak etmeyin!

Bakın dostum, hayat böyle geçmez. Bırakın Macit Bey başarısının hazzını yaşasın, siz de madem beyin cerrahısınız, gidin beyin nöronlarınızı bir kontrol edin. Kısa devre yapıyor onlar, yangın mangın çıkar maazallah!

en büyük kim?



10 Kasım 2014 Pazartesi

Kemal Sunal, yeni Türkiye ve mizah(çı)lar...

Geçenlerde ekranlar arasında gezinirken denk geldim, 3-5 saniye duraklayıp izledim.
Haber aynen şuydu:

İbrahim Büyükak 300.000 liraya son model bir jeep aldı” Kimdir bu İbrahim Büyükak acaba dedim, internette bir dolaştım. Karşıma şöyle bir bilgi çıktı:

Eser Yenenler, Oğuzhan Koç ve ibrahim Büyükak, 3 Adam adını verdikleri talk show programını başarı ile Star TV ekranlarından yürütmektedirler.İbrahim Büyükak'dan bahsedecek olursak, hazırcevap ve oldukça zeki bir kişiliği olan, esprileri ile gülme krizine sokan bir adam, 1983 doğumlu...vs”
Evet magazin konuşmayı hiç sevmem ama dayanamadım bu haberi görünce, konuşmam lazım.

O programa bir kez denk gelmiştim, daha doğrusu Cem Yılmaz'ı konuk ettikleri için kısa bir süre katlanmaya çalışmıştım. Zorlama espriler, zeka yoksunu laflar, kendini gereksiz övmeler, erken gelen para ve şöhretin getirdiği hazımsızlık... Ne ararsanız vardı da bir tek gerçek espriler yoktu. “Jeep” kokusu vardı ortamda desem, anlarsınız siz zaten!

11 kasım 1944'de doğdu Kemal Sunal



 Hani büyüklerimizin çokça bahsettiği “Yeni Türkiye” imajı var ya, işte Yeni Türkiye'nin komedyenleri de bu arkadaşlar...


Yılmaz Erdoğan'ın Mükremin Çıtır ve hatta Vizontele saflığı ve temizliğini bulacağımı umut ederek, başlarda  birkaç bölüm izledim BKM Mutfak'tan. Hiç ama hiiç gülemedim ne yalan söyleyeyim. Bir yapaylık, bir zorlama, bir kendini tekrar etme halleri alıp başını giderken, bu arkadaşlar da Yeni Türkiye'nin komedi fenomenleri oldular, haa pardon bir de recep ivedik vardı sahi! 

İşte hıyarlı baba, havuçlu anne ve kıllı recep ivedik...

 Ülke olarak bunlara gülüyoruz, algı ve bilinç düzeyimiz de aynı kişi başına düşen GSMH'nın (gayri safi milli hasıla) biz fark etmeden on bin dolarlara dayanması(!) gibi sanal alemde yükselmiş de yükselmiş!  İlahi Sürahi, İlahi Komedya...

Bugün, rahmetli Kemal Sunal'ın 70. doğum günüymüş, kendisini minnet, saygı ve sevgi ile anarken, iyi ki doğdun, iyi ki hayatımıza girdin Kemal Sunal derken düşünmeden de edemedim: Kemal Sunal son dönemin bu komik(!) adamlarını görseydi acaba ne derdi?

Geçen hafta sonu Gül Sunal'la bir söyleşi yapılmıştı gazetede, şöyle diyordu Gül Sunal:

Ama öyle bir havası yoktu Kemal’in. Başka bir işte çalışıyor gibiydi. Çok sonra fark ettik ünlü olduğunu. Star havası yoktu. Bizim mutluluğumuzun sebebi de bu mütevazılıktı. Canımızın istemediği hiçbir şeyi yapmadık biz.Öldükten sonra çok çocuk okuttuğunu öğrendim. Anlatmayı sevmezdi. Daha da saygı duydum. 


Yılmaz Erdoğan'ın balon gibi şişirdiği, televizyon dahisi (!) Acun'un allayıp pullayarak piyasaya sürdüğü bu hazımsız arkadaşlar paralarını pullarını jeep'lerini basına malzeme yaparken, büyük usta Kemal Sunal nasıl yaşamış ibret alırlar mı acaba? Hiç sanmıyorum.

Gül Sunal bakın neler söylemiş:

19 Ocak 1975’te evlenmeye karar verdiğimizde, Salak Milyoner, Köyden İndim Şehire, Hababam Sınıfı, Salako, Yalancı Yarim gibi birçok film çekmişti. Bir ev tuttuk. Orada iyiydik, hamileyken doktor nemden dolayı oturmamamı söyledi. Ezo ve Ali’yi ilk kez o eve götürdüm geçenlerde. İnanamadılar. O kadar nem kokusu vardı ki evde. Misafir geleceği zaman patates kızartırdık, kızartma kokusu rutubet kokusunu bastırsın diye. Ama biz mutluyduk, bugün yine gider otururum, Kemal’in olması şartıyla tabii.




Söyleyecek bir lafım yok gerçekten de, hem ben ne anlarım ki mizahtan, âkil adam Yılmaz Erdoğan mutlaka en iyisini biliyordur!




İçi boş balonların şişirilip şişirilip zengin edildiği başka ülke var mıdır bilmiyorum ama ben artık ekranlarda gerçek sanatçıları, gerçek sanat eserlerini görmeyi cidden çok özledim. 1980 gibi alengirli bir yılda çarpık siyasi karakterleri hicveden Zübük gibi bir filmi çekenlere de, oynayanlara da selam olsun diyorum, Kemal Sunal'la sizi başbaşa bırakıyorum...


19 Ekim 2014 Pazar

Her şey bizim iyiliğimiz için!

Dün Kurt Seyt ve Shura'yı seyrederken düşündüm, insan hayatında başkalarının ne kadar çok etkisi oluyor farkında mısınız?

Misal bu Kurt Seyt ve Shura hikayesinde kahramanlarımız birbirlerine deli gibi aşık ve fakat bir türlü kavuşamıyorlar. Neden?


Öncelikle Seyt'in babası oğlunun Shura gibi bir Rus'la evlenmesine izin vermiyor, diyor ki,

“Rus hanımlarla gezip tozup eğlenirsin, buna bir lafım yok. Ama bir Türk kızıyla evlenip soyumuzu sürdürmen lazım, öbür türlü hakkımı helal etmem.”

Buyur burdan yak şimdi!

Bir baba, güya oğlunun iyiliğini düşünüyor ve onun aşkına engel oluyor. Gerekçe ne? Gerekçe şovenist milliyetçi, hatta ırkçı düşünceler! Üzerine bir de hak helal etmeme mevzusu gelince sonuç ortada: Bir kişinin hayatı zindan! Çünkü baba, ne derse yapılmalıdır!


Birisinin iyiliğini (!) düşünerek onun adına karar vermeye bayıldığımız yetmezmiş gibi, bir de her duyduğumuza inanma gibi huylarımız da var:

O sana uygun değil!” diyor mesela birisi, inanıyoruz, ya da ortada hiçbir şey yokken sırf hasedinden dost sandığımız hem cinsimiz:
Seninkini bir kadınla görmüşler geçenlerde, seni aldatıyor olmasın!” diyor, bu zehirli yemi havada karada kapıp gereksiz kıskançlık krizlerine girerek gül gibi giden ilişkimizi mahvedebiliyoruz.

Şimdiki kuşaklar biraz daha uyanıklar ama, şu da bir gerçek ki kendimize güvenimiz olmadan yetiştiriliyoruz.. O kadar güvensiziz ki, kendimiz fikir üretemiyoruz, dik duramıyoruz, kendimizi savunamıyoruz.

Özgür irademiz yok bizim, biz derken bizim toplumu, daha doğrusu doğu toplumlarının çoğunu kast ediyorum.

Töre, namus gibi kavramların ön planda olduğu filmleri izlerken hep aklıma gelir. Bu filmi bir batılı izlese anlayamaz derim, ne kadar saçma bulur diye düşünürüm. Düşünsenize klasik hikayeyi!

"..Baba zorla kızını birisi ile evlendirmeye kalkar, hatta bunun için para alır, o kız o hiç sevmediği adamla evlenir, çocukları olur ama o adamı hala sevmez, sonra o çocuklar da sevgisiz bir ortamda büyür ve sonrasında kısır döngü devam edip gider, ta ki bir yerde zincir kırılıp vicdanlı bir aile büyüğü kızının sevdiği ile evlenmesine razı olana kadar!"
 Gel de bunu bir batılıya, mesela İsviçreliye, mesela Hollandalıya anlat! Onların anlamakta zorlanacağı bu durumu biz kanıksamışız, ne acı değil mi...



Yazının başında dedim ya, insan hayatında başkalarının ne kadar çok etkisi oluyor diye..

Sadece ikili ilişkilerde mi, her şeyde ve her yerde bu böyle. Hep birileri bizim iyiliğimizi(!) düşünerek kararlar alıyor ve hep biz bu iyiliğimizi isteyen kararlar yüzünden mutsuz zamanlar geçiriyoruz. Çok derin bir mevzu bu, girdik mi çıkamayız içinden ama yine de biraz örnekleyelim.

 Mesela "temsili demokrasi" denilen sistem! Meclisteki dört yüz küsur vekil güya bizim iyiliğimiz için içtiğimiz suya zam yapma kararı alıyor mesela, bizim iyiliğimiz için 140 karakterlik tweet nedeniyle insanları hapse atacak yasalar çıkartabiliyorlar!Teoride bizim iyiliğimiz için, ama pratikte kendilerinin oturacağı milyon dolarlık saraylar yaptırıyorlar, bizim iyiliğimiz için kendileri lüks içinde yaşayıp ayda 17-25 bin lira maaş alırken, yine bizim iyiliğimiz için asgari ücreti 800 TL gibi en asgari düzeyde tutabiliyorlar! Hepsi bizim iyiliğimiz için, para karşılığı kızını sevmediği adama satan baba da kızının iyiliğini düşünüyor, “o adam sana göre değil” diyen haset kadın da arkadaşının(!) iyiliğini düşünüyor; tıpkı mecliste kendi maaşlarına %20 zam yaparken işçiye emekliye % 3 zammı reva gören vekillerin hepimizin iyiliğini düşündüğü gibi...




Uzar gider bu konu, sırf bizim iyiliğimiz için bütün bunlar, çünkü biz ne sevdiğimiz kişiyi seçebilecek kadar düşünebiliyoruz, ne de bizim iyiliğimiz için kararlar alan devlet mekanizmasına aklımız eriyor!

Kendi hayatlarımızda olup bitenlerin farkında olmadığımız yetmezmiş gibi, bir de dizi izlerken akıl vermeye kalkıyoruz:

“- Ah be Shura niye inanıyorsun ki Petro'ya, O senin iyiliğini istemiyor, niye gidip kendin sormuyorsun ki Seyt'e seni aldatmış mı diye” diye dizlerimizi dövüyoruz mesela..

Tuhafız vesselam! En iyisi susayım ve gideyim ben...

..............................


Kendi iyiliğinizi kendiniz düşüneceğiniz bir gün dileyerek ayrılıyorum bugün de aranızdan, sevgiyle...