araştırma-inceleme-akademik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
araştırma-inceleme-akademik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2015 Perşembe

Sözde Terörist


Bir süredir gündemi takip etmiyorum. Beni kınamayın, kınayamazsınız da. Öncelikle kınanacak o kadar çok şey var ki sıra bana gelmez. Sonralıkla da olanlara can mı dayanır, nasıl takip edeyim!? Böyle bir insanın herhalde gündemle, siyasetle ilgili kitap okumasını da bekleyemezsiniz. Ben de okumuyordum zaten. En çok satanların da en iddialıların da kapağını dahi açmadım. Ben içim kararıyor diye Dostoyevski okuyamam, siz neden bahsediyorsunuz? Ama İsmail reis başka!

Bir gün söyleşisi ve akabinde imza günü olduğunu duydum, arada derede gittim. Kitabı imzalatırken ona da söyledim, valla ben televizyon izleyemiyorum, o programlardaki o tiplere iyi dayanıyor. Neyse kitap diyordum. Sözde Terörist'i okumak istiyordum ama bir yandan da yapamayacağımı düşünüyordum. Sonra bir cesaret başladım. 

Sözde Terörist terör suçunun nasıl iktidarın hoşuna gitmeyen her şey ve herkes demek olduğunu ve bu durumda hukukun en temel ilkelerinin nasıl da buharlaştığını anlatıyor. Sahte dellillerle, hatta dedil olmadan, hatta hatta ortada iddia bile olmadan insanların yıllarca nasıl tutuklu kaldığını biliyorsunuzdur. Bunun birkaç azılı muhalife veya şanssız bir grup vatandaşa kısmet olduğunu düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Sözde Terörist çok iyi düşünülmüş şekilde terör suçunun memleketteki tarihini ve teorik çerçeveyi anlayan bir bölümle başlıyor. Bu bölümde anlıyorsunuz ki başınıza böyle şeyler gelmiyorsa sizin pek muhalif olmamanız veya şanslı olmanız değil. Kitaba göre iktidar sizi düşman olarak tanımlamamışsa eh biraz daha güvendesiniz. Eğer düşmansanız, mesela Kürt'seniz, mesela solcuysanız, mesela Alevi'yseniz her an gümbürtüye gidebilirsiniz. Misla fotoğrafta gördüğünüz tek bacağı olmayan Salih Şimşek koltuk değnekleriyle hastaneye gitmeye çalışırken BDP'nin eylemi nedeniyle yolun kesilmesiyle hastaneye varamayıp yola oturmuş, engelli olduğu için oturduğu yerden kalkamamış, oturma eylemine katıldığı için de 6 yıl hapis cezası yemiş biri. 

Böyle onlarca örnek var. Etkilendiğim tüm örnekleri anlatsam sıkılırsınız. Ama İsmail Saymaz anlatınca sıkıcı olmuyor. Sözde Terörist'i elime bir aldım… Garip bir zevk alarak okuyup bitirdim. Okuduğum sırada herkese kitaptan bahsettim. Kendimi verebileyim diye yolda belde değil sadece yatmadan önce okudum. Kitap o kadar rezil şeyler anlatıyor ki adığım bu okuma zevkini garip buluyorum.

Kitabın bu kadar kolay ve keyifle okunmasının iki nedeni var. Birincisi kitap kısa bölümler halinde fotoğraflar ve söyleşilerle desteklenmiş şekilde yazılmış. Bazı bölümler kendi içinde bütünlüğünü kaybetse de, mesela çocuklar diye başlayıp yine yetişkinlerin yaşadığı eziyeti anlatarak tamamlansa da , dikkat dağıtmıyor. Sık sık ara başlık kullanılması takibi çok kolaylaştırmış. Kitabın rahat okunmasının ikinci ve en önemli neden de İsmail Saymaz'ın anlatımı. Saymaz kısa, net, akıcı cümlelerle anlatmış. Okurken sıkılmıyor, cümlenin başını sonunu kaçırmıyor, teknik terimler ve bağlaçlar aragsında kaybolmuyorsunuz. Saymaz'ın anlatımında hepsinden çok hoşuma gidense kara mizahı oldu. Tam ayarında, tam yerinde durumun vehametini vurgulayan, ironi dolu; mesela:

Koca Salihli'de ''terörle mücadele'' denince akla, TEM Şubesi'nde görevli Süleyman Aydelik ve Savaş Güler gelmeyecekse kim gelecekti? Değil Salihli, bütün bir Manisa bile, ne o güne kadar ne o günden sonra böylesi ''külyutmaz'' ve ''işinin ehli''polislere şahit olmadı. 
Süleyman ve Savaş'ın ''madalyalık'' mücadelesi, Haziran 2006'nın ilk günlerinde başladı. 8 Haziran 2006'da Asri Mezarlık'ta Ertuğrul Karakaya adlı gencin mezarı başında anma töreni yapılacağını haber almışlardı. Böyle bir ''komünistliğe'' izin vermeyi düşünmüyorlardı. Komünistler Salihli'yi boş mu bulmuşlardı! Kimse yoksa TEM Şubesi'nden Süleyman ve Savaş vardı. Bu bşr vatan göreviydi kuşkusuz… 
Tarih gelip çattığında mezarlığın biraz uzağında saklandılar. Ellerinde kamera vardı ve gizlice çekeceklerdi. Kameralı kaydın yasal izni yoktu. Salihli'de yasa dediğin, Süleyman ve Savaş'tı. … 
Mezarlıktaki anma ise görüntülenememişti.
Fakat ilçede, Seyfullah Öselmiş gibi, yüreği TEM'den Süleyman ve Savaş'la birlikte çarpan bir savcı görevliyken, kayda ihtiyaç yoktu. Bir tutanak yeter de artardı. Savcı Öselmiş, ''kaybettiği oğlunu anan anne ve onun örgütünü'' çökertmeye and içmişti. (sayfa 137-141)
Kitabı okuyup bitirince içime ''aman siyasi olaylara karışmayın evladım'' korkusuna benzer bir korku girdi. Çünkü bir kere t..ör dendi mi bittiniz, artık kuralın kanunun olmadığı bir arenadasınız. Önceden ne kadar bilsem de bir cahil cesareti varmış, cehalet mutlulukmuş. Siz de okuyun sizin de huzurunuz kaçsın. Belki böyle böyle bir gün rahatça istediğimizi düşünüp huzur içinde yaşarız.

14 Şubat 2014 Cuma

Bugün Sevgilimize Neden Hediye Almamalıyız?

Sevgililer Günü nereden çıkmış derseniz resmi açıklaması evlenmesi
yasak olan askerleri sevdikleriyle gizlice evlendiren Aziz Valentine'e ithaf edilmiş olmasıdır. Benim sevdiğim ve gerçekle tahminimce hiç alakası olmayan açıklama ise şudur: Noel çılgınlığı bittikten sonra bahara kadar çok durgun seyreden ekonomiye alıp verip can vermek için bir yol düşünülmüş ve ABD başkanının karısı Aziz Valentine gününü aşk günü olarak pompalama fikriyle ortaya çıkmıştır. 

İkinci açıklama uydurma olsa da günümüzdeki sevgililer gününü daha iyi açıklıyor. Bir yıl başı kadar olmasa da tüketimin had safya ulaştığı bu dönemde en çok tüketilen şeylerse hediyelerdir. Sevgililer gününde alınan peluş ayının, tek kırmızı gülün, gerçek sahte çeşit çeşit takının hesabı tutulamaz. Kimileri bu kafir icadını caiz bulmazken kimi de ''benim aşkım öyle büyük ki bana her gün sevgililer günü'' savıyla ortaya çıkar. Bu konuda (ve özel günlerde hediye alınması konusunda) elbette mikroekonomistlerin de söyleyecekleri var. Nitekim Standford Üniversitesi İktisat Profesörü Joel Waldfogel da Scroogenomics: Why You Should't Buy Presents for the Holidays (Cimrikonomi: Neden Özel Günlerde Hediye Almamalısınız) adlı kitabında adından da anlaşılacağı üzere hediye alma işine kafa yoruyor ve yapmayın etmeyin diyor.

Neden? Yazarın cevabı: Çünkü hediye alıp vermek iddia edildiğinin aksine ekonomiye can vermiyor, ekonomiye zarar veriyor. Nasıl!? Yazarın cevabı: Tüketici artağını yok ederek dara kaybına yol açıyor ve israfa neden oluyor.

Biraz açalım: Ali, Ayşe'yi seviyor. Ne kadar sevse de asla Ayşe'yi Ayşe'nin kendi kadar tanıyamaz ve ihtiyaçlarını bilemez. Ayşe para verip bir kazak alırsa o kazağa en az ödediği para kadar değer biçiyor, o kadar fayda elde ediyor demektir. Mesela kazak 30 liradır ama Ayşe 'kazak da tam istediğim gibiymiş, 50 kağıt olsa yine alırım' demekte aradaki 20 lira da tüketici refahı olarak yanına kar kalıyordur. Oysa Ali Ayşe'ye bir kazak alırsa bu kazağın Ayşe'nin de para verip almak isteyeceği bir kazak olma ihtimali çok düşüktür. Büyük ihtimalle Ali kazağa 50 lira verdiyse bu kazak Ayşe için ancak 40 lira değerindedir. 10 lira kaybolan, israf edilen refahtır. Tabi Ali'nin bu hatalı tercihinde hediye alırken parasını daha az dikkatle harcaması da yatmaktadır, pahalı da olsa 'şimdi hatun bize cimri demesin' diyerek paraya kıymaktadır.

Peki napak hacı? Yazarın cevabı: Birbirimize nakit verelim. Ali Ayşe'ye Ayşe de Ali'ye 50'şer lira versin ama o da biraz saçma olacağından en iyisi mi hediye almayalım. Bunun hiç oluru yok mu? Cevap: İnsanın kendisine bir şey aldığı durumdaki kadar tüketici artığı oluşturmanın tek yolu bir kişinin istediği, hatta etiketindeki fiyatı da ödemeye razı olduğu ama ya bulamadığından ya da başka nedenden bir türlü alamadığı şeyi alıp hediye ederseniz baya tüketici artığı ve refah oluşur. Mesela arkadaşınızın  uzun zamandır arayıp bulamadığı bir çizgi romana bir sahafta denk gelirseniz ve onu arkadaşınıza alırsanız süper olur. Dostlarımızın bize Fransa'dan getirdiği güzel şaraplar, Kıbrıs'tan gelen ucuz rakılar kanımca bu grupta değerlendirilebilir.

Temsili
Peki ya hediye almanın manevi önemi? Cevap: Hımm, yani Ayşe için fiyatı 50 lira olan ama faydası 40 lira olan kazak Ali'den geldi diye 50 liralık fayda edebilir tabi. Ama Ali'den sıfır lira fiyatı olan bir hediye de gelseydi Ayşe'nin gözündeki değeri 10 lira olurdu  gördüğünüz gibi para harcayarak yine daha fakir ve refahı azalmış olduk.

Şimdiiii ben yazara bir soru soruyorum: ya hediye vermenin zevki? Bunu da elbette hediye almanın manevi tatminine benzetebilirsiniz. Yine de bu iki konunun hediye alınmamasındansa pahalı ve alınmış olmak için alınan hediyeler için geçerli olduğunu düşünüyorum.

Aslında uzun bir makaleyi andıran bu küçücük kitabın ciddi bir iktisadi bakış açısıyla eleştirilecek çok tarafı var. Ama bence bu kitap ciddi, ağır bir iktisat kitabı değil. Temel mikroekonomi kavramlarını günlük bir olaya (özel günlerde hediye almak) uygulayarak okuyucuların eleştirel bakış açsını geliştirmeyi hedefliyor. Tam da üniversiteye yeni başlayan öğrencilere göre değil mi? Zaten kitap Princeton Üniversitesi'nin birinci sınıf öğrencilerine tavsiye ettiği okuma listesinde yer alıyor. Öneririm siz de okuyun ve sırf öyle empoze ediliyor diye zoraki hediyelere paranızı harcamayın.

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Gezi Kitapları

İlk gününden Gezi Direnişi'nin hakkında türküler söylenecek, öyküler anlatılacak, kitaplar yazılacak bir şeyler olduğu belliydi. Önce twitler geldi, sonra şarkılar, dergiler. Şimdi de kitaplar bir bir piyasaya çıkıyor. Hatta o kadar hızlı ve çok çıkıyor ki ben bu kadarını beklemiyordum. Belki de kitap okumanın bir protesto çeşidi olduğu, ihtiyaçları karşılamaya kütüphane kurarak başlanan günler için bu kadar kitap yazılmasına şaşırmamalı. Bir listesini yapayım da belki arayanlar vardır, ileride lazım olur dedim.


Magazin


Henüz haziran ayındayken kitapçılarda yerini alanlar oldu. Ben bunların çoğunu heyecanla elime alıp hayal kırıklığıyla yerine bıraktım. İçi kimin nerede çektiği belli olmayan (böylece en azından görsel bir arşiv değeri de taşımayan) fotoğraflar, Twitter’dan derlenmiş sözler ve sloganlarla dolu bu kitapların baskı maliyeti dışında pek bir maliyeti olmasa da 10-15 TL’ye satılması beni elbette rahatsız etti. İşin magazinine kaçan bu kitapların hepsini okumadığımdan bir istisna olabileceğini söyleyeyim.

1. Çapulcu
Bekir Öztürk
Togan Yayınevi
2. Gezi Direnişi – En Özel Fotoğraflarla
Ferhan Bayır
Kaynak Yayınları
Fotoğraflar, duvar yazıları ve Noam Chomsky’den Roger Waters’a ünlülerin Gezi açıklamaları.
3. Bir Çapulcunun Hatıra Defteri
Erol Hazırcı
Destek Yayınları
4. Çapulcuların Sosyal Medya Paylaşımları
Hasan kargı
Etki Yayınları
5. Geziden Orantısız Zeka
Serkan Akkuş
Sınırsız Kitap
6. ''Gezi'' Günlükleri
Gamze Erbil (editör)
Yazılama Yayınevi
6 Haziran'da piyasaya çıkan bu 60 sayfalık kitapçık 4. baskısını yapmış.
7. Çapulcunun Gezi Rehberi
Eylem Aydın
Hemen Kitap
5. baskısını yapmış.
8. Anneme Gezi Parkı’nda Olduğumu Söyleme O Beni Okulda Sanıyor…
Gezi Parkı Direnişçileri
Parşömen Yayınları
Duvar yazılarından oluşuyor.
9. Bağzı Şeylere Öyküler – 28 Yazardan Gezi Parkı Öyküleri
Kadir Yüksel (Editör), Ferit Edgü, Necati Tosuner, İlhan Durusel, Zafer Doruk, Celal İlhan, Remzi Karabulut, Kerem Işık, Özcan Öztürk, Türker Ayyıldız, Sinan Sülün, Mahir Ünsal Eriş, Fuat Sevimay, Zeynep Ünal, Vuslat Çamkerten, Adnan Özyalçıner, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Tansu M. Gülaydın, Aziz Gökdemir, Hakan Bıçakcı, Gamze Güller, Zeynep Sönmez, Berna Durmaz, Mehmet Fırat Pürselim, Şenay Eroğlu Aksoy, Onur Çalı, Hakkı İnanç, Murat Taş, Semih Öztürk
Aylak Adam Kültür Sanat Yayıncılık
10. #direngezi  - Fotoğraflarla Taksim Gezi Parkı Olayları
Sercan Can
Zepros Kitap

Daha Ciddi Şeyler

Zaman geçtikçe daha anlamlı, daha içerikli kitaplar raflardaki yerini aldı. Bazı kitaplarsa halen yazılmaya çalışılıyor. Şahitliklerin ve anıların toplanacağı ve tarihe bir not düşülmesine vesile olacak kitapların çıkmasını dört gözle bekliyorum. Yine aşağıdaki kitapların hiçbirini okumadığımı, incelemelerimden "ciddi" bir intiba alarak kitapları buraya eklediğimi belirteyim.

11. Gezi Direnişi: Türkiye’yi sarsan 30 Gün – Artık Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak
Aykut Küçükkaya, Emre Kongar
Cumhuriyet Kitapları
12. Diren Gezi
Zeki Özkorkmaz
Cumartezleri Yayınevi
13. Direnişi Düşünmek 2013 Taksim Gezi Olayları
Alain Badiou, Volkan Çelebi, Gizem Çıtak, Işık Ergüden, Jean Luc Nancy, berbard Stiegler, Ahmet Sosyal, Gökbörü Sarp Yanyıldız, Gökhan Kodalak, Jacob Rogozinski, Slavoj Zizek
MonoKL
14. Gezi Parkı Direniş Yazıları – Yeryüzü’nün Asi Çocukları
Akın Ok
Enki yayınları
15. Kent, Kapital ve Gezi Direnişi
Mustafa Sönmez
Nota Bene Yayınları
16. Direniş Günleri  - Gezi’den Tahrir’e
Nihat Genç
Kırmızı Kedi Yayınevi
17. Gezi Direnişi: Türkiye’nin Enteresan Başlangıcı
(Gezi direnişi Brosürleri : 5)
Foti Benlisoy
Agora Kitaplığı
18. Gezi’nin Yükselişi, Liberalizmin Düşüşü
(Gezi direnişi Brosürleri : 4)
Cihan Tuğral
Agora Kitaplığı
19. Hakikat Kazanacak – Antenler, Rotatifler, Kitaplar Yalan Söylüyor
(Gezi direnişi Brosürleri : 3)
Tarık Ali
Agora Kitaplığı
20. Gezi  Fenomeni  -  Bireyselleşme ve Demokrasi
Erol Özkoray, Nurten Özkoray
İdea Politik
21. Taksim’de Kutsal İsyan  -  Ulusalcı Gözüyle Gezi Direnişi
Kolektif
İleri Yayıncılık
22. Güneşin Evlatları – Bir Direniş Efsanesi
Ali Ekber Ertürk
Tanyeri Kitap
“Sırrı Süreya Önder, Ahmet İnam, Nasuh Mahruki, İhsan Eliaçık, transseksüel Asya, başörtülü eylemci Fatma Budak gibi isimlerin görüşlerinin ve olayları birebir izleyen ve yaşayan foto muhabirlerinin görüntülerinin yer aldığı kitap, ölen gençlerimizin annelerinin önsözüyle hazırlandı.”
23. Gezi Parkı Sürecine Dijital Vatandaş’ın Etkisi
Ali Rıza Babaoğlu, av. Meltem Banko
E-kitap, ücretsiz ulaşmak için http://geziparkikitabi.com/
24. 31 Mayıs 2013 – Devrim Taksim’de Göz Kırptı
Kolektif
Kaldıraç Yayınevi
Günce, röportajlar, makaleler, belgeler…
25. Bu Daha Başlangıç
Yalçın Çakır
Kırmızı Kedi Yayınevi
Yalçın Abi olayların en başından beri sokaktaymış, kendi çektiği resimleri de kullanarak bir gazeteci olarak şahit olduklarını yazmış. 
26. Yaşarken Yazılan Tarih
Gürsel Göncü (Haz.)
Metis Yayıncılık
Doğuş Grubu'na ait NTV Tarih'in yasaklanan ve dergiyi kapattıran sayısı karşınızda.
27. Abdocan: Ölümden Başka Her Şey Olacak
Zafer Cömert, Cezmi Ersöz (Haz.)
Kaynak Yayınları
28. Çapulcu musun Vay Vay
Muzaffer İzgü
Bilgi Yayınevi
İzgü'den direniş ve genel olarak son yıllardaki ''muhafazakar yapı''mıza ilişkin öyküler.
29. Gezi'nin Güzel İnsanları
Ayşe Arman
Doğan Kitap
Direnşçilerden polislere, direnişle ilgili herkesle röportajlar.
30. Biz Orada Mutluyduk
Müge İplikçi
Doğan Kitap
Söyleşiye devam.
31. Direniş Öyküleri
Kolektif
Nota Bene Yayınları
7 şehirden 18 yazarın kendi şehirlerindeki direnişi anlattığı öyküler.
32. Gazeteci Gözüyle Direniş
Coşkun Aral (ed.)
Kırmızı Kedi Yayınevi
21 gazetecinin çektiği fotoğrafların seçkisini Coşkun Aral yapmış. Özellikle de magazin bölümnde bahsettiğimiz kitapların aksine bu kitapta kullanılan fotoğraflar için izin alınmış.
33. Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler
Özay Göztepe (ed.)
Nota Bene Yayınları
34. Kent, Kapital ve Gezi Direnişi
Mustafa Sönmez
Nota Bene Yayınları
35. Gezi Ruhu ve Politik Teori
Murat Özbank
Kolektif Kitap
36. Gezi, İsyan, Özgürlük: Sokağın Şenlikli Muhalefeti
Kemal İnal
Ayrıntı Yayınları
37. Gözün İsyanı: Gezi
Sinan Çakmak (fotoğraf), Ahmet Güntan, Şebnem İşigüzel, Ümit Alan, Gökhan Tan
Boyut Yayın Grubu
Sinan Çakmak'ın kamerasından gün gün dieniş fotoğrafları; yazarların kaleme aldıkları metinlerle birlikte.
38. Türkiye'nin Gezi'si
Özlem Kılıç
Postiga
Her kesimin görüşlerini bir araya toplama iddiasındaki söyleşi kitabı.
39. Türkiye Ağaca Neden Sarıldı?
Nesrin Turhan, Özge Şener
Barolar Birliği Yayınları
TBB tarafından hazırlanmış, olayların gelişiminden fotoğraflara, baroların açıklamalarından Cumhurbaşkanına sunulan bilgi notuna kadar birçok belge ve bilginin bir araya toplandığı ciltli bir kitap.
40. Sıcak Haziran
Nuray Sancar
Evrensel Basım Yayın
41. Bireyselleşme ve Demokrasi: Gezi Fenomeni
Nurten Özkoray, Erol Özkoray
Politika Yayınları
Bizzat başbakanın, kendine kamu görevinden dolayı alenen hakaret edildiği iddiasıyla dava açtığı kitap,  olayları sosyoloji ve siyaset bilimi pencerelerinden ele alıyor.


Siz de bildiğiniz kitapları listeye ekler, okuduklarınız hakkında yorumlarınızı paylaşırsanız mesud olurum. Bir de Gezi olayları hakkında yazılmamış ama direnişi anlamaya yardımcı kitapların listesi Egoist Okur'un Gezi İçin Hem Okuyalım Hem Direnelim başlıklı yazısında...

17 Aralık 2012 Pazartesi

Ticarette Dostluk Olur mu?

Hatırlayanlar olacaktır daha önce medeni ve borçlar hukukunu özümsetmesiyle kalbime taht kuran Turgut Akıntürk'ün iki kitabını anlatmıştım. (Bkz: Akıntürk'le Hukuk Çok Kolay) Bu sefer de ticaret hukukuna el attım, Prof. Dr. Mehmet Bahtiyar'ın Ticari İşletme Hukuku ve Ortaklıklar Hukuku kitaplarını aldım. Sonradan da duydum ki Bahtiyar'ın lakabı ''öğrenci dostu Bahtiyar'' imiş. Ticarette dostluk olmadığından detay detay her ihtimalin düzenlendiği bu pek mühim hukuk dalında en azından öğrencilerin bir dostu var diye sevindim ve...

Ticari İşletme Hukuku 

Ticari işletme hukuku kanımca ticaret hukuku alanlarından (şirketler hukuku ve kıymetli evrak hukuku) en kolayı ve en akılda kalıcısı. Bu kitap da konunun bu özelliğinden gayet güzel faydalanmış. Önemli hiçbir konuyu atlamayan özet bir kitap olmuş.

Metnin kısa tutulması için yer yer atıflarla konu açıklanmış. Örneğin 'kanunun x. maddesinde sayılan hususlara aykırı olmamak kaydıyla..' gibi cümleler kurulmuş. Elbette konuya yeni yeni ısınan biriyseniz hemen o hususların neler olduğunu hatırlamanız kolay değil. Metin böylece bir paragraf kısalmış ama sizin önceki sayfalara dönüp o hususların neler olduğunu okumanızla sizin için süre açısından üç paragraflık uzamış. Neyse ki bu durum çok sık tekrarlanmıyor.

Bahtiyar yeni ve eski ticaret kanunlarını karşılaştırmış ve yer yer yenisine yöneltilen eleştirilerden bahsetmiş. Hukuk öğrencileri için bu satırlar faydalı ipuçları taşıyabilir. Benim gibi somut bilgi peşinde olanlar içinse çoğunlukla hızlıca okunup geçilen nadiren anlamayı kolaylaştıran yan unsurlar olarak kalıyor.

Yeni Ticaret Kanunu ile birlikte birçok kitap kadük kaldı, bu kitabın güncel olması iyi ama bazı köklü değişikliklerin olduğu bölümlerde kanun metninden fazla "yararlanılması" hoşuma gitmedi. Kanun metninin kullanılması elbette önemli ama örnekler verilmesi vey aynı şeyin farklı kelimelerle daha sade anlatılması benim için daha önemli.


Ortaklıklar Hukuku

Nam-ı diğer şirketler hukuku bence asla güle oynaya öğrenilebilecek bir konu değil. Bana söylenen kendi içinde bir sistemi olduğu, matematik gibi problem çözmede kullanıldığı. Sanıyorum bu ancak bin sayfalık detaylı şirketler hukuku kitaplarının örnek olay incelemeleriyle desteklenmesiyle tadına varılacak bir evre. Bu açıdan Bahriyar'ın kitabının bunu sağlamaktan çok uzak olduğu bir gerçek.

Özet bilgilerle genel bir ortaklıklar hukuku bilgisi vermeyi veya hukuk öğrencilerine hatırlatıcı ve kısa bir ders notu olma özelliği taşıyan kitap şirketler hukukunun tüm ana konularını kapsıyor. Kitabın yarısından fazlası Anonim Ortaklıklara ayrılmış. Her ortaklıklar hukuku kitabında var mıdır bilmiyorum ama benim için faydalı olan holding ile şirketler grubu arasındaki farklar gibi bilgiler de vardı.

Kitaba özet dedim diye kanmayın, ortaklıklar hukuku, hele de anonim şirketler hukuku ne kadar özet veya sade olabilir ki?! Kitapta başlıkları takip etmek bir yerden sonra çok zorlaşıyor ama bu konunun suçu mu, kitabın suçu mu, yoksa dizginin suçu mu bilemiyorum.

Bu kitapta da önceki sayfalarda açıklanmış kanun hükümlerine sadece madde numaralarıyla atıfta bulunarak anlatımı kısaltma yoluna sık sık, hatta Ticari İşletme Hukuku kitabından da sık, başvurulmuş. Bir noktada bunu alıştırma fırsatı olarak görüp bu maddeler neydi hatırlıuor muyum diye kendimi test ettim. Fakat kanun metnin "kopyala-yapıştır" usulüyle fazlaca kullanılmasından mutsuz oldum. Yeni kanunla Ortaklıklar Hukuku, Ticari İşletme Hukukundan çok daha fazla değişti. Böyle olunca bazı bölümler sayfalarca kanun metninden ibaret olmuş. Tamam kanun en mühim kaynak, tamam yeni TTK'nın dili sadeleştirildi anlaşılır oldu ama kitabı aldıysam, emek verip okuyorsam bir örnek olur, akılda kalıcı bir cümle veya kısaltma olur, efendime söyleyeyim bir tablo olur, bir artı değer görmek istiyorum.



Kitaplarla ilgili iki şikayetim var. Birincisi kötü imla. O kadar kötü ki... Bir süre sonra cezai yaptırımlardan bahseden bölümlerde bile kitabı ciddiye almak zorlaşıyor. İkincisi ise kitapların sonundaki sorular. İki kitabın da arkasında klasik, test ve olay soruları yer alıyor. Bu sorulardan bazıları meslek sınavlarında çıkmış sorular. Üstelik sorular yeni kanuna göre revize edilmiş. Böyle bir ek gerçekten çok faydalı olabilirdi ama değil. Çünkü soruların cevapları yok. Klasik sorular kısa ve yorumdan çok tanım veya karşılaştırma soruları olduğu için cevaplarının olmaması çok önemli değil, açıp ilgili başlığı okuyorsunuz ama test sorularının cevabının olmaması bazı sorularda durumu içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Olay soruları ise cevapları olmadan bence sadece öğrencilerin kendi arasında tartışması veya öğretim üyelerinin derslerde faydalanması için bir malzeme. Keşke olay soruları sayıca yarı yarıya az olsaydı ama cevapları da olsaydı. Bir de meslek sınavlarında çıkan soruların sadece birkaç eski sınavdan alınmış olması eklenince, benim aklıma acaba KPSS furyasından biraz da ben yararlanayım, biraz da kitabın sayfa sayısını kabartayım düşüncesi mi var sorusu geliyor.

Yani, ticaretin hiçbir yerinde dostluk olmuyormuş. Akıntürk'ün kitaplarında bulduğum rahatlığı ve kaliteyi bu sefer bulamadım. Öte yandan ticaret hukukunda bu kadar kısa ve içerikli başka kitap bulunur mu?... Galiba daha iyisi yazılana kadar en iyisi bu.

6 Kasım 2012 Salı

İşletmeye Giriş

İşletme disiplinine hep mesafeli olmuşumdur. Özellikle benim okuduğum üniversitede işletme "Dört yıl boyunca ne okutuluyor?"; endüstri mühendisliği "Neden mühendislik okumayı düşünmedin?" sorularıyla karşılanıyordu. Kendi bölümümden sıkıldığım ve başka bölümlerden ders alan interdisipliner insanlara özendiğim için bir kere işletme bölümünden ders almaya kalkmıştım. İlk derste hocanın sürekli parlak fikirler bulmamız gerektiğinden bahsedip sonra da saçma sapan şeyleri parlak fikir örneği olarak anlatması bir daha o derse uğramamama neden olmuştu. (İşletmeyle üç saatlik maceram böyle başladı ve bitti sanıyordum.)

Bir kere de bedava yiyeceğin büyüsüne kapılıp topluluk toplantısına gitmiştim. O gün her zaman paraya yakın olmak gerektiğini anladım. Nitekim para mumu sadece dibine ışık veriyor, ikram müthişti. Yalnız memur çocuklarının Ayn Rand'ın kitabından fırlamışlar gibi dolaşmalarını da garipsemedim değil. Bir de toplulukta ancak işletme öğrencileri ''yönetici'' olabiliyordu. (Öğrenci topluluklarına zaten hiç ısınamadım, hele bu zübbeliğe hiç dayanamadım.)

Sonuçta, işletme disiplini (ki aşağıda inceleyeceğim iki kitapta da zaman zaman "bilim" denerek hata yapılmıştır) bana hep bir akademik uğraştan çok, bir meslek edindirme müfredatı gibi görünmüş ve hiç ilgimi çekmemişti.

Kader ağlarını ördü ve bu sefer ilkinden kat kat uzun süreli bir macera yaşadım işletmeyle. İşte macerama yol arkadaşı olan kitaplar: Modern İşletmecilik, Genel İşletme, Genel İşletmecilik Bilgileri.

Modern İşletmecilik - İsmet Mucuk


İnternette yaptığım araştırmadan anladığım bu kitap Türkçe eğitim veren neredeyse bütün işletme bölümlerinin ilk senesinde okutuluyor. Sırasıyla işletme disiplininin tarihi, temel kavramları, işletmenin amaçları, kurulması ve büyümesi, sonra da işletmenin fonksiyonları olan ve lisans programlarında ilerleyen sınıflarda hepsi birer ders olarak verilen yönetim, üretim, pazarlama, finans, insan kaynakları ve halkla ilişkiler ile araştırma-geliştirme ve karar alma süreçleri bölümlerinden oluşuyor.

Ben resmimi gördüğünüz 15. baskısını okudum (en son 17. baskısı yapılmış). Giriş seviyesinde olduğu ve genel konular barındırdığı için anlamak çok kolay, kitabın anlatımı da tekrarlar ve örneklerle gayet açıklayıcı. Elbette bir nevi "özet" kitap olmanın handikaplarını da barındırmıyor değil. Bu okuduğum diğer işletme kitapları için de geçerli. Bazen birçok anahtar kelime arka arkaya sıralanıp "... gibi unsurları göz önünde bulundurmak gerekir" gibi cümleler kurulmuş. Bu unsurlar neden ve nasıl gözönüne alınır açıklan(a)mamış. Öte yandan bazı yerlerde de bir kavramı anlatmak için Türkiye'den örnek verelim derken birkaç paragraf kullanılmış. Kısacası giriş kitaplarından en önemli şey olan açıklayıcılık için gerekli detay ve giriş aşamasında gerek olmayan detay arasındaki hassas denge mükemmel değil.

Mucuk'un pazarlamayla ilgili kitabı da var, bu konuda uzmanlaşmış bir akademisyen. Kitabın da pazarlama bölümü belki de en iyi kısmı. Finans bölümü ise genel olarak zayıf. Bu bölüm zaten içerdiği sayısız formül ve oran ve matematik ve terimle özetlenmesi en zor konuyu işliyor. Hal böyle olunca da özet yapalım derken içerikten çalınabiliyor. Yalnız Genel İşletme ve Genel İşletmecilik Bilgileri kitaplarıyla kıyasladığımda ikisinden de zayıf bir finans bölümüne sahip.

15. baskısında bile "bir çok" yazım hatası bulunması ise hem olumsuz hem de maalesef kitapların çoğunda bulunan sıradan bir kusur. Açıkçası verimlilikten, bir yöneticide olması gereken üstün özelliklerden, kalite ve standartlardan bahseden kitaplarda böyle hatalar görmek komik.

Genel İşletme - AÖF

Bu kitap Açık Öğretim Fakültesi tarafından bir komisyona hazırlatılmış. Komisyon üyeleri uzmanlaştıkları alanlarla ilgili bölümleri yazmışlar. Kitap genel olarak Modern İşletmeclik kitabındaki sırayı takip ediyor ama 19 üniteden oluşan kitapta iş ahlakı ve toplumsal sorumluluk, muhasebe, finansal kurumlar ve uluslararası işletmeler başlıklarını taşıyan farklı bölümler de var.   (Ben 2008 yılındaki 8. baskıyı okudum.) Ünite sayısının çokluğu gözünüzü korkutmasın. Kitap gerçekten de bir öğrencinin kendi kendine çalışabileceği şekilde tasarlanmış ve bu yüzden 10-15 sayfalık bölümler halinde yazılmış.  Her bölüm bir örnek olay ile başlıyor, özet ve 10'ar soruluk testle bitiyor. Sayfalar resimlerle ve şekillerle dolu. Özellikle uzun süre masa başında oturamayanlara, sıkılanlara tavsiye ederim.

AÖF kitapları özellikle bir konuya yeni başlayacaklara çok öneriliyor. Yukarıda anlattığım yapısının da bunda etkisi olsa da esas nedeni konuların gerçekten en baştan ve tane tane anlatılması. Öte yandan ben Genel İşletme kitabını biraz fazla özet buldum. Muhasebe konusuna bir bölüm ayırmaları hoşuma gitti ama finans ve işletme iktisadı gibi konular bence yeterince işlenmemiş. Özellikle de işletme bilgi sistemi gibi aslında bir giriş kitabında olmasa da olur konulara ünite ayrılması bu eksiği iyice gözüme soktu. 

Diğer yandan her hoca ayrı bir bölümü yazmış olmasına rağmen bütünlük çok iyi. Bu tip parça işlerin birleştirilmesinin ne kadar zor olduğunu bizzat tecrübe ettiğimden bu husus dikkatimi çekti. Yalnız bu kadar insanın bu kadar çok imlâ hatasını gözden kaçırması da dikkatimden kaçmadı. 

Küçük bir tüyo: Emin değilim ama AÖF kitapları sadece AÖF öğrencilerine satılıyor sanırım. Eğer kitabı edinmekte zorluk çekerseniz veya almadan önce biraz okumak isterseniz, interneti biraz karıştırın ben .pdf fomatında bulup onu okudum ;)

Genel İşletmecilik Bilgileri - Halil Can, Doğan Tuncer, Doğan Yaşar Ayhan

Baştan söyleyeyim bu kitabın hepsini okumaya fırsatım olmadı. Henüz sadece pazarlama, üretim ve finans bölümlerini okudum. Okuduğum kadarıyla bazı fazla bulduğum şeyler olsa da beğendim. Özellikle finans bölümü bu üç kitap arasında en iyisi. En azından basit de olsa finansal oranlara birer örnek veriliyor ve sadece finansal oranlardan değil kısa ve uzun vadeli finansmandan, firmanın değerinden ve kaynağına göre sermayenin maliyetinden de bahsediliyor. Üretimde de basit sayısal örnekler var.

Bunlar dışında kitap Modern İşletmecilik kitabıyla hemen hemen aynı sırayla benzer konuları kapsıyor. Genel İşletme kitabındaki gibi muhasebe, iş ahlakı gibi bölümler yok. Diğer kitaplara göre daha doyurucu, giriş kitabı olmanın hafifliği ve öğreticiliği güzel dengelemiş buldum. Ancak denge konular arasındaki dağılım sırasında bozulmuş gibi geldi. 465 sayfalık kitabın (resimdeki baskı için değil de 2003 yılında yapılmış olan 14. baskı için konuşuyorum) 256 sayfasının işletme kavramına ve yönetime ayrılmış olması şaşırtıcı. Kendimce bunun açıklamasını yazarların yönetim konusunda çalıştığı ve herkesin iyi bildiği konuda konuşmayı sevmesi gibi hocaların da yönetim ile işletme unsurlarını yaza yaza bitiremediği şeklinde yaptım.


Üç kitabı yan yana koyduğumda dikkatimi çeken iki şey oldu. Birincisi işletme disiplininden ''bilim'' diye bahsetmeleri. Sosyal bilimler kulağa hoş gelse de önümüze gelene bilim diyemeyiz. Hele de bilgi için bilgi değil de kapitalist iş çevrelerinin ihtiyacına yönelik bilgi üreten bir yapıya hiç diyemeyiz. Disiplin diye de bir şey var ve kötü bir şey değil.

İkinci konu da üç kitap da ana hatlarıyla işletmeciliği anlatma iddiasında olmasına rağmen bazen insanı aynı şeyden mi bahsediyorlar diye şüpheye düşürecek kadar farklı şeyler anlatmaları. Mesela bir kitap işletmenin yerinin ''en az maliyet''e göre seçildiğini, diğeri ise seçimde ''en yüksek fayda ve kar''ın göz önüne alındığını anlatıyor. Diğer bir örnekte de üretim hattının yerleşimine göre (diğerinde ise bu ürünün izlediği yol diye geçiyor) sınıflamaya giderken biri sürece göre yerleşim, ürüne göre yerleşim ve  sabit yerleşimden bahsederken diğeri akıcı üretimden, atölye sisteminden ve yerinde üretimden bahsediyor. Çeşitlilik iyidir ama bu kadarı da biraz fazla sanki.

Peki maceramın sonu ne oldu? Efendim hala işletmeyi bir meslek müfredatı görüyorum, "işletme kolaydır" savına da ne eskisinden bir adım uzağım ne de yakın. Yalnız her cümleye hakim olan verimlilik ve kârlılık içimi şişirdi. Sonuç olarak şunu anladım ki her cümeleye "en karlı ve verimli şekilde" ibaresi eklense olur, o derece!

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Feminizmi Öğreniyorum

Feminizm kelimesini görünce aklınıza "erkek düşmanları", "bıyıklı evde kalmış kadınlar" gibi şeyler geliyorsa ve irkiliyorsanız hemen internet tarayıcınızın kırmızı çarpısına tıklayıp Kitap Notları'ndan çıkın...demek isterdim ama bu sizin olduğu kadar toplumun ve sistemin de kabahati olduğundan lütfen gelin özellikle böyle düşünüyorsanız iki satır feminizm okuyun diyorum. Aslında herkese ve herkese bu davetim. Zira feminizm ne bir lüks, ne geçmişte kalmış bir mesele ne de 'kadına el kalkmaz' sloganıyla sınırlandırılabilecek kadar dar bir konu. E peki nereden başlayacağız derseniz -ki dilerim diyorsunuzdur- iki giriş kitabını aşağıda sunuyorum.


Feminizmin ABC'si - Necla Arat

Feminizmin ABC'si çok iyi bir giriş kitabı. Yazar Prof. Dr. Necla Arat önsözde (1991 tarihli) kitabın işlevini şöyle açıklamış: "... feminizmin yansız ve doğru olarak tanıtılmasını üstlenen bu çalışma, feminizmin tarihsel perspektif içinde ele alan başlangıç çalışması olarak yorumlanmalıdır." Kitabın amacındansa böyle bahsetmiş: "... toplumumuzun kadınlarının kendi çıkarlarını savunmalarını engelleyecek önyargı ve koşullanmaları ve fanatik yaklaşımları ortadan kaldırmak üzere feminizmin ne olduğunu, tarihinde neler yaşandığını ve türlerini gelin hep birlikte inceleyelim."

Kitap tam da bunu yapıyor; akıcı kolay anlaşılır bir dille, sıkmadan, sırasıyla feminizmin tanımını, ilk çağlardan başlayarak tarihini, felsefi ve kuramsal temellerini, son dönemdeki gelişimini ve kadın hareketini, son olarak da Türkiye'deki durumu ele alıyor. Kısacık bir kitap olmasına rağmen ağzı beraber bilgi dolu.


Kitabın biri 1991'de diğeri 2010'da yazılmış iki önsözü var. Bu önsözler yazarın konuya ilişkin görüşlerni içeren ve Türkiye'deki durumun tartışıldığı köşe yazıları gibi. Bu nedenle önsözleri kitabı bitirdikten sonra yeniden okumanızı öneririm.

Yazar tarafsız değil. Zaten bunu önsözlerde açıkça belirtip fikirlerini savunuyor. Ancak kitap içerik açısından rahatsız edici bir yanlılık arz etmiyor. Belki Arat eşitlikçi feminizme feminizmlerin ilki, anlaşılması en kolayı olduğu kadar Türkiye şartlarında bu akımı benimsediği için de daha geniş bir yer veriyor, o kadar.

Kitabı okurken öğrendiğiniz kadar şaşıracağınızı düşünüyorum. En azından ben kadınların oy hakkı alabilmek için protestolarda veya idam sehpalarında kanlarını dökmek zorunda kaldıklalrını, 1998'e kadar hukukumuzda aile içi şiddet kavramının bulunmadığını ve 2003'e kadar işyerindeki cinsel tacizin iş sözleşmesinin feshi için haklı neden sayılmadığını okuduğumda şaşırdım, üzüldüm, kızdım.

O zaman bu bölümü kitapta beni en çok etkileyen kısımla bitireyim:
"Rose Lacombe, 20 Ekim 1793'te Paris Komünü'nde bu kadın hakları bildirgesinin [17 maddelik Kadın Hakları] savunmasını yaptı ve 'Kadın özgür doğar ve erkeklerle eşit haklara sahip olur... Kanun önünde eşit olan tüm kadın ve erkek vatandaşlar, hiçbir ayrıma uğramaksızın bütün yüksek mevkiler ve yüksek kamu görevlerine eşit olarak kabul edilmelidirler... Kadın madem ki sehpaya çıkabiliyor, kürsüye de çıkabilmelidir... Kadınlar uyanınız' dedi. Onun bu savunması meclise açtığı savaş, sözünü ettiği sehpada başının uçurulmasıyla sonuçlandı." 
Feminizm - Gisela Notz

Başlığı, inceliği, önsözündeki "feminizme giriş esaslı" ibaresiyle ve kapağındaki "Düşünce Akımları 1" yazısıyla insanda tam da Feminizme Giriş kitabı intibası bırakıyor... fakat hiç de öyle değil. Feminizm ile ilgili temel kavramların, tarihinin ve katkıda bulunanların tanıtıldığı bir kitap beklerken bambaşka bir şey çıkıyor.


Birinci neden kitabın fazla Almanya merkezli olması. Bu konuda bilgilendirilmiş olmama rağmen bu kadarını beklemiyordum. Almanya'nın bir örnek olarak kullanılmasında sorun yok. Yazar bir Alman ve gayet ataerkil bir yapısı olan Alman toplumundan örnekler genel çerçevenin netleştirilmesi için kullanılırsa güzel de olabilir. Ama bu kitapta çerçeve ile örneklerin, uluslararası feminizmle Almanya'da yaşananları bağları kopuk. Özellikle Phoenix "Düşünce Akımları" serisi için böyle bir kitabı nasıl seçmiş anlamadım. Tüm yerelliğine rağmen bu kitap Almanya için uygun bir kitapken Türkiye için mânâsız kalmış.

İkincisi kitap kendi içinde de yetersiz. Kuram bölümü çok kısa, bölük pörçük, temel düşünceleri vermekten uzak. Örneğin sürekli kapitalizm-ataerkil toplum birlikteliğinden bahsediliyor, milliyetçiliğe bu çerçevede değiniliyor ancak bu üçlü arasındaki ilişki hiç tam olarak açıklanmıyor; Marksizmden, medyadan, doğum kontrolden her şeyden bahsediliyor ama "çifte baskı" nedir, "kendini gerçekleştirmek" nedir, aktif ve pasif seçme hakkı nedir anlatan yok. Bütün bunlar da bir "giriş" kitabında oluyor. Zaten kuram kısmı o derece zayıf ki ne eleştirel kuramdan ne de Butler'dan öte bir post-yapısalcılıktan bahsediliyor. Tarih bölümüyse Almanya, Berlin ve Alman siyasi hayatıyla dolu. Uluslararası plana bağlantılar kurulacağı iddiasında bulunsa da kitap küresel ölçekten kopuk, birkaç batı ülkesinden bahsedip bunları Almanya ile kıyaslamaktan öteye gidemiyor.

Son olarak çevirisi çok kötü. Son dönemde dikkat ettikçe Türkiye'deki çevirilerin vasat hatta vasat altı olduğunu görmeye başladım. Bir iki çevirmenin veya yayımcının değil sektörün sorunu kalitesiz çeviri. Almancayı orta okul yıllarımda bırakmama rağmen  ne derece hatalı çevrildiğini ben bile anlıyorum. Örneğin bir yerde göçmen kadınların reprodüksiyon işlerinde çalıştığı yazıyor. Hayalinizde havasız odalarda habire Klimt, Monnet boyayan kadınlar canlanıyor çünkü reprodüksiyonun dilimizdeki anlamı bu. Oysa "reproduction"ın anlamı (burada) "üremek, çocuk büyütmek, nesil yetiştirmek". Dayanamayıp bir örnek daha vereceğim. 55. sayfadaki ara başlık (hem de ara başlık!): Savaş Zamanı Arasında Feminizm. Ne anladınız? Hiçbir şey, en iyi ihtimalle savaş döneminde feminizm gibi bir şey... Oysa burada söylenmek istenen "interwar period" yani iki dünya savaşı arası dönem. Çeviri camiasında bir şeyler yanlış, bir yerde bir eksik var ama nedir bilmiyorum... Üstelik kitapta bolca yazım hatası da var... Tatsız.

Her şeye karşın bu kitabı da okuduğuma memnunum. Özellikle Feminizm'in ABC'si ile temel atıldıktan sonra ilginç kadın hareketi ve farklı düşünürlerin fikirleri için okunabilir.

Yakında feminist edebiyattan da bahsedeceğim aklınızda bulunsun ;)

İşte feminist edebiyattan seçip yazdıklarım burada.

15 Haziran 2012 Cuma

David Harvey: Bir Konferans, Bir Kitap


David Harvey bir coğrafyacı. Ama ne coğrafyacı! Aynı zamanda sosyal kuramcı, siyasal iktisatçı (ben buradan yakalıyorum onu), antropolog, aktivist ve Marksist... Dünyanın en çok atıf alan yirmi akademisyeninden biri, coğrafya akademisyenleri arasında ise birinci. Bir profesör değil bir "distinguished" (seçkin) profesör. Modern coğrafyayı bir disiplin olarak olgunlaştıran, Marksizme ve sınıfsal analize yeniden işlerlik kazandıran adam.

Onun bu kadar önemli ve başarılı olmasında ben marifeti genel çerçeveler çizebilmesinde,  içinde debelendiğimiz çağı bir bütün olarak açıklayan modeller şekillendirmesinde buluyorum. Bunun sırrı da bence sınır tanımayan disiplinler arası yaklaşımında.

13 Haziran 2012 tarihinde Profesör Harvey ODTÜ'de bir konferans verdi. Konusu The Crisis of Capitalism and Urban Struggle (Kapitalizmin Krizi ve Kentsel Mücadele) idi. Bu başlık bile bir kez daha siyasal iktisat, mimari ve beşeri coğrafyanın buluştuğunu haber ediyordu. Konuşmasına Marx'ın Kapital'inin ikinci cildinin en sıkıcı ama kendisinin en sevdiği kitap olduğunu söyleyerek başladı. Kitapta anlatılan artı değer, ekstra talep ihtiyacı, talep ile arz arasındaki zaman boşluğunu ve böylece - ve kısaca - bu zaman açıklığının borçla kapatıldığını yani kapitalizmin borçlanmak demek olduğunu anlattı. 


Sonra da ekstra talebin herkesi ev sahibi yapmakla nasıl karşılanabildiğini ama bunun da elbette borçlanmak demek olduğunu, kapitalist büyümenin devam edebilmesi için borçlanılarak nasıl büyük inşaat projelerine girişildiğini, bu tarz bir şehirleşmenin insanların değil kapitalizmin ihtiyaçlarına uydurulduğunu söyledi. İşin ilginç yanı ana akım literatür bu hızlı şehirleşme ataklarının, büyük konut ve inşaat projelerinin kapitalizmin "büyüme" ve "borçlanma" ihtiyaçlarına cevap olarak hayat bulduğunu söylememiş ve onun gibi derinlemesine incelememişti.

Harvey, kapitalizmin krizlerinden "inşaat" yoluyla nasıl çıkılmaya çalışıldığını örneklerle anlattı. Emlak kredilerinin kapitalizmin borçlanma ihtiyacına nasıl cevap verdiğini, yeni şehirler inşaa edilirken kamu alanlarında yürümek dışında hemen her şeyin nasıl yasak olduğunu, nasıl da idarecilerin boyunduruğunda yaşandığını örnekledi. Üstelik borçlanma çift taraflı bir bıçak: Hem kapitalizmi besliyor hem de insanların sorun çıkarmasını engelliyor. Ne de olsa "Home and debt owners do not strike" (Ev ve borç sahipleri grev yapmaz).

Bütün bunlar neden taksitli (borçlanarak) alışverişin bankalarca bu denli teşvik edildiğini, neden televizyonlarda  görülmedik şekilde "yaşam alanları", "emlak projeleri" reklamları yapıldığını, neden aniden Kanal İstanbul gibi bir projenin ortaya atıldığını, neden Ankara'nın her tarafının ihtiyaç olmamasına (benim değil kapitalizmin ihtiyacı var tabi) rağmen AVM'lerle doldurulduğunu ve sonra işler haliyle kesat gidince Türkçe bir adı bile olmayan ucube "Shopping Fest"lerin düzenlendiğini açıklamıyor mu?

*   *   *

Bu Harvey'in benim ilk aklımın kanallarını açışı değil. Birkaç yıl önce akademik amaçlarla neoliberalizm nedir diye çılgınlar gibi araştırma yaparken ve herkesin ağzında sakız olan neoliberalizmin hiç kimse tarafından adam gibi tanımlanmadığını/tanımlanamadığını hayretle görmüştüm. Gücünü biraz da bilinmezliğinden alan, güçlendikçe de sorgulanmaya karşı zırhını kalınlaştıran neoliberalizmi sobeleyen kitap David Harvey'in A Brief History of Neoliberalism (Neoliberalizmin Kısa Bir Tarihi) adlı kitabıydı. 

Harvey kitabında neoliberalismin felsefi temellerinden başlayarak nasıl sokağımıza kadar indiğini anlatıyor. En çarpıcı kısımlardan biri neoliberalizmin kendini siyasi bir tercih değil de "doğal, olması gereken, işin siyasal değil teknik gerçeği" olarak sunması ve yavaşça bir "rıza" yapısı oluşturması. Neoliberal politikaların krizlerinde neoliberalizmin kendini "Ama benim suçum değil, yeterice neoliberal değildiniz ondan oldu" diyip temize çıkarması, "Peki bunun sonu nerede, neresi son durak?" sorusuna kulaklarını tıkaması, rızayla var olmayan bir kusursuz neoliberal liman arayışında sürüklenip gidilmesi ise sinir bozucu.

Son derece keskin ve yetkin fikirleri gayet anlaşılır şekilde 250 sayfaya sığdıran bu minik kitabın Türkçeye çevrilmemiş olması üzücü. Lütfen bir yayımcı bu kitabı çevirsin. Ben okudum ama yetmez bu cenderede yaşayan veya isyan eden veya anlamaya çalışan veya neyle yaşadığının bile farkında olmayan herkes okusun. 

Ben şimdi davidharvey.org adresli siteden aklımı beslemeye devam ediyorum.

Not: Konferansın düzenlenmesinde emeği geçen herkese; Sel Yayıncılık'a, Metis Yayınları'na ve ODTÜ Mimarlık, Araştırma, Tasarım, Planlama ve Uygulama Merkezi'ne teşekkürler!

"Kapitalizmin ötesine; sorumlu, adil ve insancıl
bir sistemde yaşamamıza izin verecek
yeni bir sosyal düzene doğru bakma zamanı"

17 Mayıs 2012 Perşembe

06 Plakalı Kitaplar

Ankara'da doğdum, büyüdüm, okudum, çalıştım... Severim Ankara'yı. Başka yer bilmediğimden sanmayın. Çok şehir gezdim, Türkiye hariç üç ayrı memlekette yaşadım ama dönüp dolaşıp Ankara'ya geldim. Yalnız fark ettim ki Ankara hakkında pek okumamışım. Ankara Kitap Fuarı'ndan aldığım beş kitaptan dördünü bir şekilde Ankaralı kitaplardan seçerek bu açığı kapatmaya çalıştım. İşte onların bazılarından notlar...

Burası Ankara - Kurthan Fişek

Kurthan Fişek bir Ankara fanatiği! Burası Ankara da onun Hürriyet Ankara ekine yazdığı köşe yazılarının bir derlemesi. Yazılarda her şey var; Ankara'nın tarihi, hayvanları, ninnileri, üniversiteleri, mahalleri, insanları... en çok da siyaseti. Ankara söz konusu olunca siyasetten, siyasetçilerden bahsetmemek olmuyor galiba. Hele kendisi de bir siyaset profesörü olan, siyasi aktivizmi nedeniyle çok badireler atlatmış bir üstat için böyle bir şey düşünülemez. Ama siyaset dedim diye hemen yüzünüzü asmayın. Kurthan Hoca'nın dilinden ve anılarından Ankara siyaseti basbayağı eğlenceli, ilgi çekici. İnanmazsanız şunu okuyun:
"Gazeteye haber geldi. 'Ecevitlerin efsanevi kedileri kayıp...' Herkes kötüyü düşünür. Herkes seferber oldu. Birileri mi kaçırdı, birileri mi zehirledi? Ara da bulasın! Ecevit familyasının kedileri nihayet bulundu. Kapı komşusu Alpaslan Türkeş'in bahçesine iltica etmişlermiş meğerse... Orada daha iyi besleniyorlarmış... Kedilerden, kurtlardan al haberi... Genel seçimlerdeki oy kaymalarının, sapmalarının haberini al kedilerden!"

Ben özellikle ODTÜ ve Mülkiye hakkındakiler ile "bir anım" veya "hayal ürünü" diyerek kaleme aldığı hiciv dolu yazıları pek beğendim. Bu beğenim sadece Kurthan Hoca'nın kişisel özellikleri ve kitabın konusundan kaynaklanmıyor. Kitapta, yoğun bir mizah ve kinaye, en kasvetli konularda bile insanı neşelendiren bir hava var. Bakın:
"'Burası Ankara'nın Hayvanları' diye iki bölümlük yazı yazmıştım. Ankara'da en çok bulunan hayvanın inek olduğunu, sonra sırayla katır, eşek gibi mahlûkatın geldiğini anlatıyordum. 
Yakın siyasi büroklatik çevremden sürekli aradılar: "Benden ne zaman bahsedeceksin? Haberim oldun, birkaç bin tane alıp seçmenlerime dağıtayım..."
Kendilerine zor anlattım. "Bu politik yazı değildir. Ankara'nın sahici hayvanlarından söz ediyorum. Sonradan olmalarından değil...""
"Harbiye-Mülkiye ikilemi ilginçtir. Olağandışı rejimler oldu mu, Fakülte Profesörler Kurulu'nun yarısı bakan olur, yarısı hapse girer.
Demokrasiye dönüldü mü, yarısı eksi görevine, hocalığa döner, mapus yatanlar "üst bürokrat" olur. İlişkinin esası hoşgörüdür, işbölümüdür."
Yalnız ODTÜ'lüler için şu söyledikleri hem doğru hem üzücü: "Kimimiz profesör oldu. Kimimiz devlet büyüğü... Kimimiz mevta..." 

Burası Ankara, çok görmüş geçirmiş, hayat dolu, şakacı ve azcık sivri dilli, babacan bir büyük amcayla sohbet etmek gibi. Hem bilge hem sıcak.

Başka Kent Ankara - Feridun Büyükyıldız

Burası Ankara, Ankara üzerine keyifli bir sohbet. Ankara'yı öğreneceğiniz, resimlerle referanslarla ilginç bilgilere dalacağınız kültür ve tarih turu ise Feridun Büyükyıldız'ın Başka Kent Ankara'sı.

Büyükyıldız Ankara âşığı, meşhur Milli Kütüphane'nin kütüphanecilerinden. Anlaşılan bu iki unsur (Ankara sevgisi ve kitap ile arşivlerle tanışıklık) birleşince ortaya bu harika kitap çıkmış.

Kitap, antik çağdan başlayıp 1960'lara uzanan bir dönemde, Ankara'nın tarihi, kültürü, toplumu ve yaşayışı hakkında ilginç bilgiler sunan yaklaşık üçer sayfalık yazılardan oluşuyor. Yazıları destekleyen bol fotoğraf ve gazete kupürü var. Anlatım bazen aynı anlama gelen cümlelerin tekrarlanması nedeniyle zedelense de akıcı ve açık. Sayfalar su gibi akıp geçiyor. Bu kısacık hazineyi okuyup bitirdiğinizde tadı damağınızda kalıyor. Dileyen kitabın sonundaki kaynakçadan istifadeyle okumalarına devam edebilir. Gerçekten kitabın kaynakçası kendi başına bir değer.

Ankara'ya "memur şehri, gri, sıkıcı" diyenler de okumalı. Zira bu kitap "gri ve yavan Ankara" kalıbının, yeni devletle bütünleşecek tarafsız ve geçmişsiz bir kent yaratma amacının bir dayatması olduğu yönündeki fikrimi kuvvetlendirdi.

Ama hepsinden öte, 1940'larda belediye otobüsüne arkadan binilip önden inildiğini, Ankara'dan nasıl yüzme şampiyonlarının çıktığını, İsrail'deki Ankara gününü, Gençler Birliği'nin nasıl kurulduğunu, son Anadolu parsının akibetini, üzerine Ankara Cinayeti isimli bir roman da yazılmış olan esrarengiz cinayeti, Çankaya Köşkü'nün ilk sahiplerini, Ankara'nın İncil'deki yerini, ve başka bir sürü enteresan konuyu bulacak, eğlenerek bilgi dağarcığınızı genişleteceksiniz. Ağzınıza bir parmak bal çalarak bu kitap hakkındaki sözümü bitireyim:
"Garson Süreyya, 1942 yılına gelindiğinde Kızılay'da ünlü Süreyya Gazinosu'nu açmıştır. 1963 yılına kadar hizmet vermeye devam eden Süreyya Gazinosu, Sezen Aksu'yu solist olarak ağırlamış, ünlü sanatçının "Minik Serçe" isminin kadınlar matinesinde Ankaralı hanımefendiler tarafından verilmesine vesile olmuştur."
Eğlenecek ve şaşıracaksınız dedim ama belki biraz da benim gibi sahip çıkılmayan kültür ve tarih mirasını okudukça üzüleceksiniz.

Kadın Öykülerinde Ankara - Efnan Dervişoğlu (Hazırlayan)

Bu kitabı hiç aklımda yokken aldım. İki şey beni bu kitaba çekti. Bir, seçkiye katılan yazarlar; Adalet Ağaoğlu, İnci Aral, Fürûzan, Nazlı Eray, Sevgi Soysal... ve Ankaralı diğer kadın yazarlar. İki, Ankara ve kadın gibi iki ilgilendiğim unsurun yan yana gelmesi.

Öykülerin hemen hepsinde başkahraman kadın, yazarlar zaten kadın. Konularda ise dikkatimi çeken edebiyatın en popüler konularından "aşk" mevzusunun çok az işlenmiş olması. İstanbul aşkın Ankara sevginin/arkadaşlığın şehridir derler. Sanki bunu ispat edercesine yirmi iki öyküden sadece ikisinde aşk konu edilirken diğer öykülerde insan ilişkileri, siyasi olaylar, şehir hayatı, bireysel meseleler işleniyor. Bunlar arasında bir denge olsa da Ankara deyince siyaset ve özellikle darbe dönemlerindeki baskı ve işkence ön planda. Yalnız nasıl aşk teması aşırı kullanılmaktan yıprandıysa Ankara için de siyaset ve işkence konularının aynı durumda olduğunu düşünüyorum.

Kitabı hazırlayan Dervişoğlu'nun önsözüne göre 13 öykü bu seçkiye özel yazılmış, 9 öykü ise yukarıda isimlerini saydığım meşhur yazarların evvelen yayımlanmış öykülerinden seçilmiş. Bu dokuz öykü neden yazarlarını bu denli isim yaptığını kanıtlar gibi kitabın genelinden ayrışıyor. Aral ve Firuzan'ın hikâyeleri beklentimi pek karşılamasa da Suzan Samancı'nın Radyodaki Ankara'sı tüm kitap içindeki favorim oldu.  Ağaoğlu'nun Üç Dakikası'nı ve Eray'ın Karanfil Gece Kursu'nu da çok beğendim. Soysal'ın Zulmet Sevinci adlı öyküsü birkaç paragrafla nasıl bir karakter (Polis Zafer) yaratılır dersi. Kitaba özel yazılan öyküler ise daha sıradan. Özellikle İç Deniz, Ankaralı Olmak, Lapa Lapa Kar Yağıyor gibi bazı öyküler biraz zorlama ve yavan. Bu ikinci gruptan favorim ise Sevgi Özel'in Bizim Kasaba adlı öyküsü.

Bence sipariş üzerine yazılan öykülerden 5-6 tanesi kitap dışı bırakılmış olsaydı çıta yükselebilir; çok daha tat veren, daha kısa ve daha çarpıcı bir kitap yayımlanabilirdi. Kitabın kapağını da beğenmediğimi söylemek zorundayım. Bu da kitaptaki bazı öyküler gibi yavan ve sıradan. Yine de okuduğuma memnunum. Böyle temalı seçkilerin benim gibi belirli konularda okumak isteyen okuyucular ve o konudaki edebi birikimi görmek isteyenler için önemli olduğunu düşünüyorum.


Bu yazıyı yazarken Ayvalık yazısındaki gibi şehir fotoğrafları koysam mı diye düşündüm. Tam bu sırada buradaki yazıyı gördüm, kitaplarda bahsi geçen çoğu mekânı içeren fotoğraflarını pek beğendim.


"Bir de Ankaralı bir roman söyle bari de tam olsun" diyorsanız yukarıdaki kitaptan hemen önce okuduğum İnci Aral'ın Şarkını Söylediğin Zaman'ını önerebilirim. Sonra Yüzleri Arayan Adam, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, Ankara Mon Amour... O kadar çok ki 06 Plakalı Romanları yakında üç bölüm halinde  yazacağım. Az sabır :)

Not: Hala Ankara'da geçen romanları yazamadım ama bunu yazdım: DumAnkara: Hayat Bir Yangındı

25 Nisan 2012 Çarşamba

Akıntürk'le Hukuk Çok Kolay

Kim hukuk sever? Kim şöyle güzel bir hukuk makalesi olsa da okusam der? Sanırım hukuk fakültesi mezunu değilsek hemen hemen hiçbirimiz. İktisat gibi hukuk da ağır mevzu. Son dönemde şike davası Türk erkeklerine "cezanın kanuniliği", "hakkaniyet", "suça iştirak ve teşebbüs" gibi bazı temel kavramlar konusunda ışık tutsa da hukukun dehlizleri çoğumuz için karanlık. 

Benim gibi mecburiyetten, en azından ana hatlarıyla ve mantığını kavrayarak medeni hukuka giriş yapmak isteyenler için çıkış yolunu açıklıyorum: Prof. Dr. Turgut Akıntürk ve kitapları!


Akıntürk, medeni hukuk (medeni hukuk + borçlar hukuku) konusunda bir otorite. (Huzur içinde yatsın, 2009 yılında hayata veda etmiş ama kitapları hala baskıda olduğuna göre hala otorite sayılabilir bence.) 2003 yılında yürürlüğe giren 4721 sayılı Medeni Kanun ve bu yıl Temmuz ayında yürürlüğe girecek olan 6098 sayılı Borçlar Kanunu'nu hazırlayan komisyonların başkanlığını yapmış, saygın bir hukukçu. 

Burada bahsedeceğim Borçlar Hukuku ve Medeni Hukuk kitapları bir konuya tamamıyla hakim olan kişi onu en basit anlatandır tezimi doğrular gibi. Müfredatı takip ederek kitaplar hakkında atıp tutmaya Medeni Hukuk kitabından başlıyorum.

Medeni Hukuk kitabının resimde gördüğünüz baskısını değil ama 2003 baskısını okudum. Kitap Giriş, Kişiler Hukuku, Aile Hukuku, Miras Hukuku ve Eşya Hukuku bölümlerinden oluşuyor. Giriş kısmı temel kavramların öğrenilmesinde çok etkili. Hem yeterince açıklayıcı hem de genel çerçeveyi kaybettirmeyecek kadar öz. Kişiler hukuku, hukukun kamusu olsun, özeli olsun her alanında çok mühim. Basit gibi görünmesine rağmen incelikleri ve önemiyle hata kaldırmayan bu kısmın Akıntürk'ün kitabındaki halini çok beğendim. Aile ve miras hukuku, zaten hocanın bu konuda ayrıca referans kitaplar yazdığı konular. Eşya hukuku benim özellikle korktuğum bir konuydu. Çünkü en özet kitaplarda bile bu kısım kitabın yarısından fazlasını tutuyor ve zilyetlik, hükmen teslim, tescil derken başka bölümlerde görmeyeceğiniz kavramlarla kafanız bir güzel karışıyor. Akıntürk'ün kitabı temel kavramları ve eşya hukukunun sistemini kavramanız için bire bir.  Her sorunuza cevap bulabileceğiniz, detaylı sınavlara hazırlanırken kullanabileceğiniz bir kaynak değil ama sağlam bir altyapı ve güzel bir başlangıç. Eşya hukuku dışındaysa diğer bölümlerin yeterli olduğunu düşünüyorum.

Borçlar Hukuku da korkulan bir alan. Ezber çok denir. Ben hiç böyle bir önyargıya sahip değildim, bu kitaptan sonra da neden korkulduğunu anlamamak konusunda ısrarım arttı. Hem yürürlüğe bu yıl girecek olan kanunlara göre güncellenmiş az sayıdaki kitaptan biri olması hem de kitabın yapısını beğendiğim için aldım. Kitap, iki genel bölümden oluşuyor: Genel Hükümler ve Özel Borç İlişkileri. Ben bunlardan kitabın da yarısından fazlasını teşkil eden Genel Hükümler kısmını çalıştım, Özel Borç İlişkileri'ni ise parça parça okudum. Kitabın en önemli özelliği yeni Borçlar Kanunu'nu ile yürürlükten kalkmasına az zaman kalmış olan eskisini karşılaştırarak anlatması, üstelik bunu da kitabı boğucu ve upuzuuun yapmadan başarması. Yine borçlar hukukunun edim, müteselsil borçluluk, şahsi sorumluluk, alacağım temliki gibi temel kavramlarını sağlam şekilde öğretiyor, Medeni Hukuk kitabındaki kadar olmasa da örneklerle şekillendiriyor. Farklı bölümler arasında öyle güzel bağlantılar kurulmuş ki aslında ezber değil biraz dikkat gerektiğini anlıyorsunuz.

İki kitapta da karşılaştığım ortak bazı harika özellikler var. Bunlardan ilki kitabın ana bölümlerinin ayrımlara, onların da 6-7 sayfalık ünitelere, gerekirse ünitelerinde birer sayfalık alt başlıklara ayrılması. Kitapların "İçindekiler" sayfası bile kafanızda bir şeylerin şekillenmesine yardımcı oluyor. Kitabı takip etmek çok kolaylaşıyor.

Kitabın takibini kolaylaştıran ve belki de en sevdiğim özellik Akıntürk'ün anlatımı. Kitapları alıp roman okur gibi okuyabilirsiniz. Öyle sade, öyle akıcı. Hatta "ayırt etme gücü" kavramını anlatırken, akla uygun davranmadan bahseden hocanın, derste uyuyan, konuşan, dersi dinlemeyen ve hatta derse gelmeyen öğrencinin akla uygun iş yapmadığını ama yine de ayırt etme gücünün bulunduğunu çünkü bu hareketinin sonuçlarını (!?) öngörebildiği örneğini vermesi ve bir nevi öğrencilerine mesaj göndermesi benim gibi sizi de gülümsetebilir. (ve böyle konunun satır satır aklınızda kalmasını sağlar:))

Kitaplarda beğendiğim son özellik baskısı ve fiyatı. Alkışlar Beta'ya. Kitapların eli yüzü düzgün, sayfaları aydınlık, imlâsı özenli. Ders kitapları genelde büyük boy olur. Bu kitaplarsa yaklaşık 19cm x 14cm ebadında. Hem insanın gözü korkmuyor, hem taşımak çok kolay. Son olarak da fiyatlar çok uygun. Şöyle izah edeyim, aynı sayfa sayısındaki ve kalitedeki bir romanı bu fiyatlara bulmanız imkânsız.

Sonuç olarak hukuk bölüm birinci sınıf öğrencilerine, işi gereği medeni hukuk kavramlarını öğrenmesi gerekenlere, iktisadi idari bilimler fakültelerinde bu dersleri alanlara, iş sınavlarına çalışanlara, başka bir alanda araştırma yapmasına rağmen kanunların ilgili kısımlarına ihtiyaç duyanlara ve her meraklıya şiddetle öneriyorum.

Prof. Dr. Turgut Akıntürk'ün 
fakülteden ayrılmadan önce yaptığı 
son konuşma, bir anlamda son dersi (2006)




Not: Bu özelliklere sahip, yani kolay okunan işin özüne yönelik ve güvenilir, bir Ticaret Hukuku (Ticari İşletme Hukuku + Ortaklıklar Hukuku) kitabı önerebilecek varsa tavsiyelere açığım. (Tabi, yeni 6012 sayılı Ticaret Kanunu'na göre hazırlanmışlar tercihim:))

10 Nisan 2012 Salı

Evrimsel

Efenim, Kitap Notları her gün genişlerken ele alınan kitaplar sadece benim ilgi alanımla ve bilgimle sınırlı kalsın istemedim. Hakkında genel olarak koyu bir cehaletin (yani bildiğini sanırken bilmemenin) kol gezdiği bir konuda, evrim konusunda, bu konuyla ilgilenen bir arkadaşıma neler okunabilir dedim. Cevabı aşağıdaki gibi oldu.


"  Prof. David Sloan Wilson hem biyoloji, hem de antropoloji kürsüsüne sahip bir akademisyen. Ama kendisini bir evrim biyologundan ziyade bir “evrimci”olarak tanımlıyor. Evrim teorisini bu kadar önemli kılan ve popüler bir tartışma konusu haline getiren kapsayıcılığının kalbine giriyor ve günlük hayat fenomenlerine, birbirini tamamlayan muazzam bir evrim yapbozunun parçaları gözüyle bakıyor. Bu evrimci bakış açısıyla evrim teorisini ve işlevlerini bilimsellikten uzaklaşmama gayretiyle birlikte güler yüzlü bir şekilde tanıtıyor Herkes İçin Evrim'de. Yazara göre bilim, ellerin kolların sıvanıp işe adeta girişilen bir deneyim. O yüzden kitapta da ilginç deneylerden ve pek çok atıftan yararlanılmış. Ama gözünüz korkmasın çünkü pek çok popüler bilim kitabı gibi, bilim insanı olmayanlar için bilim kitabı formatında. Bu yüzden de anlaşılır ve basit bir üslup kullanmaya özen gösterilmiş. Kitap 36 bölümden oluşuyor. Bu kitap, artık kabak tadı vermiş tartışmaların dışına çıkıp bu teorinin bize sunduğu vizyondan keyif almayı hatırlatıyor, o yüzden yeri ayrı. Niyet din-bilim tartışmalarından sıyrılıp evrimin işlevselliği hakkında eğlenceli bir şeyler öğrenmekse, gayet uygun bir seçim.

Richard Dawkins dünyanın en popüler biyologu. Bu popülerliği daha çok dinler hakkındaki görüşleri ve sivri dili sebebiyle olsa da o aslında önemli bir biyoloji profesörü. Dawkins’in 11 tane basılı kitabı var ve çoğu da Türkçeye çevrilmiş. Aslında kendisi bu önemli kuramı anlatan en tanınmış insan olarak dünya görüşünü çok fazla ön plana çıkardığı gerekçesiyle kimilerine pek sıcak gelmiyor. (Kimi evrim biyologlarına bile!) Ancak yazdığı kitaplarda genel olarak “ikna edicilik” düsturunu seçmesi, geniş kitlelerce bilinmeyen veya yanlış bilinen olguları yalın hale getirip iyi bir evrim temeli vermesine katkı sağlıyor.  “Tanrı Yanılgısı”nı ve bir gen merkezli evrim teorisi kitabı olan “Gen Bencildir”i bir kenara bırakırsak, genel olarak evrimi anlattığı popüler kitapları şunlar: (yeryüzündeki en büyük gösteri)

Yeryüzündeki En Büyük Gösteri: Bu kitapla Dawkins, popüler evrim tartışmalarında karşıtlar tarafından hâlâ sıklıkla kullanılan “sadece bir teori”, “kayıp halkalar nerede?” gibi argümanlara cevap veriyor ve kendi argümanlarını sunuyor. Bir çeşit bilimsel polemik kitabı gibi olsa da kanıtlarla, resimlerle destekli ve öğretici olduğu bir gerçek.

Kör Saatçi: Bu kitapta evrimsel mekanizmaları meşhur “kör saatçi” metaforu üzerinden ve ilginç örneklerle anlatıyor. Okumamın üzerinden çok zaman geçti ama bu kitabın, evrimi anlamak istediğim ilk zamanlarda bana o kapıyı açan anahtar olduğunu söyleyebilir ve meraklılara tavsiye edebilirim.

Bunun dışında da Stephen Jay Gould ve Ernst Mayr'ın henüz okumadığım kitapları ile Dawkins’in geçmişe doğru giderek evrimin tarihsel sürecini anlattığı Ataların Hikayesi'ni de okuyup umarım başka bir zaman burada B A’nın izniyle paylaşırım. "


Benim için bir zevk, her zaman beklerim :) 

16 Mart 2012 Cuma

Carl Sagan: Bir Kitap, Bir Film, Bir Belgesel Dizisi

Kaynak: blogs.agu.org
Kitaplar üzerine yazıyorum aslında ama bugün kısmen bunun dışına çıkacağım. Bir kitaptan, bir filmden ve bir belgeselden bahsedeceğim. Ortak noktaları içlerindeki çocuksu bir bilgi tutkusu, kainatın gerçekleri karşısında duyulan saf bir hayranlık ve saygı, kolay anlaşılan etkileyici bir sunum. Bütün bunları bu eserlere kazandıransa parlak bilim insanı, astronomi profesörü, fen bilimlerinin gülen yüzü: Carl Sagan

Bir Kitap: Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı

Bu Sagan'ın en meşhur kitaplarından biri. Adını Orta Çağ Avrupası'ndaki cadı avlarına tepki olarak 1656 yılında yazılmış olan Thomas Ady'nin A Candle in the  Dark (Karanlıkta Bir Mum) isimli kitabından alıyor. Kitabın aralarında çocukların da bulunduğu milyonlarca masumun hiçbir kanıt yokken, para, güç, kişisel çıkar ve otorite için yakılarak öldürülmesini eleştirmesi gibi, Sagan'da yine aynı amaçlarla çağımızda insanların kolay inanırlıklarının ve ilkel istek ve ihtiyaçlarının sömürülmesine, insanların aldatılıp daha umutsuz ve mutsuz bir duruma itilmesine karşı çıkıyor. Kendimizi şarlatanlardan korumak için eleştirel düşünceyi, merakı ve kuşkuculuğu nasıl kullanabileceğimizi anlatıyor. Bu arada verdiği örneklerle birçok aldatmacayı gün ışığına çıkarıyor. Bu aldatmacaların içinde neler mi var? Uzaylılarca kaçırılma hikayeleri, dini metinlerdeki şifreler, her türlü fal, ruhlar alemiyle temas, uzaylılarla bağlantı kurma, algı ötesi yolculuk, ruh-beden değiştirme, tılsım, büyü, üfürükçülük, bunlarla şifa verme... Bu listenin bu kadar uzun olması üzücü.

Yazar sık sık Musevi be Hıristiyan inancından hurafeleri de örnekleyerek çürütüyor. Mesela Meryem Ana'nın sıradan insanlara görünerek nispeten basit bir istekte bulunması - adına sunak yapılması veya vergilerin zamanında ödenmesi (!) gibi. Sanırım İslam'la ilgili yeterince bilgisi olmadığı için buradan pek örnek vermiyor. Ama kadınların dövülebileceğini fetva eden kimi dini otoriteleri, cin çıkarmak bahanesiyle kadınlarla ilişkiye giren hocaları, arsası istimlâk edilmesin diye üstüne bir "yatır" konduranları, birkaç üniversitelinin şaka amaçlı yazdıkları "Bardakçı Baba Türbesi" yazısının şifa bulma umuduyla insanların akın ettiği bir yere dönüşmesini, geleceği görebildiği halde neden at yarışı veya loto oynayarak değil de insanların parasını alarak geçindiğini anlamadığım medyumları görünce ne İslamiyet'in ne ülkemizin şarlatanlık yarışında geri kalmadığını görüyorum.

Sagan çok akıcı, kolay anlaşılan, ilginç örneklerle dolu bir kitapla yalan, boş inanç ve çakma bilimin gerçek bilimden nasıl ayırt edileceğini, şarlatanların foyasının nasıl ortaya çıkarılacağını bilimsel yöntemlerle anlatıyor. İddialarını bilimsel testlerle karşılaştırıyor, iddialardaki boşlukları akıl yürütme ve soru sorma yöntemleriyle ortaya koyuyor, iddiaları açıklayıcı gerçek üstü değil bilakis son derece doğal ve basit nedenler sunuyor. Hiç kibirli ve dominant bir tavrı olmamasına rağmen okuduğunuz astroloji sayfaları ve baktırdığınız kahve falları için suçluluk duyuyorsunuz. Gerçek olmadıklarını biliyoruz; sadece eğlence olsun diye yapıyoruz belki ama bunlara inanan ve inanları sömüren çok insan var. Onların ekmeğine yağ sürdüğünüz, aynı sürede gerçeklerin ve bilimin kat kat eğlenceli dünyasına bir şans vermediğiniz için kendinizi kötü hissediyorsunuz.

İlk iki bölüm kitabın amacını ve mantığını anlatmaya adandığı için biraz kendini tekrarlayan ve durağan bölümler gibi gelebilir ama sonra eğlence başlıyor. Ben özellikle cadı avlarının iç yüzünü, UFO'lar ve uzaylılarla ilgili iddiaların bilimsel açıklamalarını (hayır uzaylılarca kaçırılmak diye bir şey yok:)), sanrılar ile sözde ölüler dünyası arasındaki bağı anlattığı bölümleri çok sevdim. Genel olarak "En hakiki mürşit ilimdir" ilkesine bayıldım.

Aşağıda kitabın orjinalini .pdf formatında bulabilirsiniz. Türkçesini isteyenler için Tübitak Popüler Bilim Yayınları çok ucuz :)



Bir Film: Contact (Mesaj)

1997 yapımı olan ve başrolleri Jodie Foster ile Matthew McConaughey'in paylaştığı Contact filmi, Carl Sagan'ın 1987 yılında yayınlanan aynı isimli bilimkurgu romanın sinema uyarlaması. Sagan bu filmin öyküsünü de yazmış.

Hikâye, diğer galaksilerde yaşayan akıllı varlıkların tespit edilebilmesi için büyük radyo radarlarla düzenli şekilde bir taranması projesinin sessiz sedasız uzun yıllar devam etmesiyle başlıyor. Projenin işe yaramaz olduğu düşünülürken evrenin derinliklerinden gelen ve kendini tekrarlayan radyo dalgaları tespit ediliyor ve olaylar gelişiyor.

Filmin güzel yanı, bu tip bilimkurgularda, özellikle günümüzde, kullanılan  müthiş görsel efektler ya da yaratıcı kostüm ve makyaj tasarımları değil. Belki de tam bu noktadaki sadelik ve ayakların yere basması filme eskimeyen bir güzellik veriyor. Filmin en güçlü noktası Sagan'ın yazdığı hikâyesi. Hikâyedeki radar projesi, alınan ilk mesaj, dünyanın tepkisi ve uzaydaki boyutlarla solucan delikleri gibi parçalar gerçeğe dayanıyor. Örneğin olası mesajları tespit etmek için kurulan dev radarlar gerçekten de SETI (Dünya Dışı Akıllı Yaşamı Araştırma) programı çerçevesinde 1960'lardan günümüze değin kullanıldı. SETI çalışmalarında yer alan ve kariyerini uzay araştırmalarında yapmış olan Sagan'ın bilimkurgu meselesinin kurgu kadar bilim kısmında da doyurucu olması şaşırtıcı değil. Birçok bilimkurgu kitabı bu öyküye kıyasla "fantezi" kalıyor. Üstelik filmin kimi bölümleri din, insanın biricikliği, köktencilik gibi konularda önemli mesajlar de içeriyor. 

Filmi sevmemin bir başka nedeni, ünlü televizyoncuların (mesela Larry King, Jay Leno, Robert Novak), Biyolog Ann Duryan, Amerikalı Siyasetçi Geraldine Ferraro ve ABD eski Başkanı Clinton'ın (görüntüleri dijital olarak oluşturulmuş) filmde yer alması. Bu, güçlü bilimsel altyapının inandırıcılığıyla birleşince müthiş bir gerçeklik hissi veriyor. 

Buraya bir fragmanını koymak istedim ama fragmanları fazla detaylı, özet gibi. Filmin heyecanı kaçmasın; siz de benim gibi NASA tarafından tüm zamanların en iyi ikinci bilimkurgu filmi seçilen bu filmi bir mesaj geldiğinden başka bir şey bilmeden izlemeye başlayın :)


Bir Dizi Belgesel: Cosmos

Cosmos: A Personal Voyage,1980 yılında PBS için çekilmiş birer saatlik 13 bölümden oluşan bir belgesel dizisi. Evrenin ve Dünyanın oluşumu, Bing Bang, hayatın başlangıcı, evrim, doğal seçilim, Güneş Sistemi, Mars ve Venüs'ün yapısı, Voyager uzay aracının keşifleri, yıldızların hayat döngüsü (pulsarlar, kara delikler, kuasarlar), bilim tarihi, Eisntein'in Görecelilik Teoremi, boyut-zaman ilişkisi, akıl kavramı, insan beyni, dünya dışı akıllı yaşam, insanlığa ve dünyamıza karşı sorumluluklarımız gibi konuları ele alıyor. 

Ben bunları sayarken sizin içiniz daraldıysa buna kanmayın. Efsaneler, popüler kültür, günlük hayattan örnekler ve harika görsellerle Sagan'ın çocuksu hevesi birleşince 2-3 bölümü bir arada izliyorsunuz. "30 yıl önce çekilen belgesel ne işe yarar?!" da demeyin. Birincisi, evrenin yapısı, doğal seçilim, dünyanın oluşumu gibi konularda son 30 yılda değişen bir şey olmadı, milyarlarca yıldır bunlar hep aynı... İkincisi, gerektiğinde bölüm sonlarında güncellemeler yapılmış. Bu bölümlerde Sagan'ı kır saçlarıyla görüyoruz. Üçüncüsü, çekildiğinde zamanının o kadar ilerisindeymiş ki, kıyafetler ve saç modelleri dışında dizinin geçtiğimiz yıllarda çekilmiş olduğuna inanmak mümkün. Burada ufak bir not: Geçen yaz Neil deGrasse Tyson'ın sunacağı yeni bir "Cosmos" serisinin çekileceği duyuruldu.

Cosmos'la tanışmam ortaokulda İngilizce öğretmenimizin sınıfta bir bölümünü izletmesiyle oldu. Sagan'ın o tane tane İngilizcesini kâh anlıyor kâh da anlamayıp kendimizi görüntülerin büyüsüne kaptırıyorduk. Yani Türkçe alt yazılı olmayan versiyonları da korkmadan izlenebilir. Ayrıca isteyenler belgeseli Sagan'ın Türkçeye de çevrilmiş olan Kozmos: Evrenin ve Yaşamın Sırları adlı kitabıyla destekleyebilir.

Belgeseli internetten izleyebilirsiniz. Görüntü ve ses kalitesi açısından DVD'de ısrarlıyım ama nereden bulursunuz bilemem. (Amazon?) Ben Türkiye'deki en büyük DVD dükkânlarında görmedim, taa Meksikalardan aldım. Bu vesileyle zır zop, her tür Hollywood yapımını ve "Dünyanın Sonu: 2012" gibi saçma hurafeleri burnumuza dayayan ama Emmy (1981) ve Peabody (1980) Ödüllü, IMDB skoru 9,5/10 olan, 60 ülkede 600 milyondan fazla insanın izlediği bu klasiği satmayan kültür-sanat sektörümüze teessüflerimi sunuyorum!



Mart 2014 Güncellemesi

Cosmos: Bir Uzay Serüveni, Neil deGrasse Tyson tarafından yeniden çekildi. National Geographic Channel'da her cumartesi saat 21:00'de izleyebilirsiniz.