yerli diziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yerli diziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2015 Perşembe

Ne istediniz Ulan İstanbul'dan!

Bugün internette okuduğum bir habere üzüldüm ki ne üzüldüm...

Ulan İstanbul televizyonda bitiyormuş, ama aynı gün ve saatte internette yayınlanmaya devam edecekmiş. Zaten iyi bir sosyal medya kitlesine sahipmiş ve diziyi artık tabletten, pc'den izleyecekmişiz. Sıkı durun, öyle bedava olmayacakmış, para verecekmişiz izlemek için! Efendim bu uygulama Türk dizi tarihinde bir ilk olacakmış. Sanki çok güzel bir yenilik getiriyorlarmış gibi bir de “ilk olacak!” yorumu yapmışlar.


Hem televiyon izlemek için para ödeyeceğim, hem internete aylık ücret ödeyeceğim, hem o parasını ödediğim internette bir sürü reklam göreceğim, bir de dizi izlemek için üzerine para vereceğim öyle mi!

Elbette bunu yapmayacağım! Bağrıma taş basıp Ulan İstanbul defterini kapatacağım...

Bence bir çok kişi de aynı benim yaptığımı yapacak. Koltukta yayılıp büyük ekran televizyondan dizi izlemek varken niye beni tablete ya da bilgisayara mecbur ediyorlar ki? Hadi diyelim bilgisayarı televizyona bağlayıp bu sorunu bir şekilde çözdüm, ama niye ekstra para vereyim ki dizi izlemek için?

Sevdiğim ve tek tük kalan dizilerin birbiri ardına yayından kaldırılmasına mı kızayım, televizyon zevkimi yok etmelerine mi kızayım, soyguncu kapitalizmin zevk aldığım her şeyden kat kat para almak için türlü türlü saçmalıklar üretmesine mi kızayım bilemiyorum gerçekten de..

Kimse kusura bakmasın, isterse bölüm başına 1 kuruş alsınlar, internetten dizi izlemek için para VER-ME-YE-CE-ĞİM!


Bence kimse vermesin! Zevkine göre bir tane program bulamasan da TRT vergisi ver, ehliyet değişiyor para ver, kaçak kullananlar yüzünden elektrik dağıtım şirketi zarar etmesin (yazık vah vah !) diye para ver, verginin üzerine vergi ver, ona ver, buna ver...  İnsanın dağ başına kaçası geliyor!



Önce Galip Derviş'i yok ettiler, sonra Yalan Dünya'yı,  yetmedi, Ah Neriman vardı eski Türk filmleri tadında, onu bile yok ettiler... Farkında mısınız yüzümüzde gülücük açtıran bütün dizileri birer birer yok ediyorlar. Elimizde bir tek Ulan İstanbul kalmıştı! Emre Kınay da ne güzel yakışmıştı Firuz rolüne!! Galiba AB grubunda olup kitap okuyan, beklentisi yüksek, komedi seven, kaliteli senaryo arayan izleyici kitlesinden nefret eden birileri var oralarda. Sayelerinde böyle de komplo teorileri kuruyoruz işte!

Efendim dizinin süresi 45 dakikaya inecekmiş ve de sansür olmayacakmış...

Açıkçası bu işin altında sanki başka bir iş varmış gibi geliyor bana, sanki emir büyük yerden gelmiş gibi hissediyorum. Değişen reyting sistemine rağmen izlenme oranları da iyi olduğu için diziyi kaldırmaya bahane bulamadılar ve belli ki aralardaki dokundurmalar, özellikle de usta tiyatrocu Zihni Göktay'ın canlandırdığı Servet Abi'nin lafları zülf-i yare dokundu! Altın yumurtlayan tavuğu kesmeye gönlü razı gelmeyen tv patronları böyle bir ara çözüm buldular! Bence böyle... Yoksa niye durduk yerde böyle bir karar alsınlar ki!


Demem odur ki, herkes tiyatroya gidemiyor, herkes sinemaya gidemiyor, insanların akşam eğlencesi günümüzde hala televizyon. Ama işte onun da içi her geçen gün daha da boşalıyor!

Sabah sabah bağırasım geliyor: Gandemiiiir Gandemiiir, yeter artık Gandemiirrr!!



13 Eylül 2014 Cumartesi

Benim Adım Gültepe'nin Karnesi: Otur sıfır!

Hatırla Sevgili'yi çok sevmiştim, Çemberimde Gül Oya'ya bayılmıştım, Öyle Bir Geçer Zaman Ki'nin özellikle ilk sezonu gayet güzeldi. Şimdi bu başarılı örnekleri izlemişken, ağır arabesk kokan, seksenli yıllarda geçmesine rağmen ilk iki bölümden anlaşıldığı üzere geri plandaki tarihi-politik gerçeklere hiç mi hiç dokunmayan, gergin ve acayip negatif karakterlerle dolu bir dizi dönem dizisi midir, bence değildir. Sevebilir miyim peki ben?
Üzgünüm sayın yönetmenim ve sayın yapımcı, sevemem; bünyeye ters, dokunur, ağır acılı arabeske alerjim var!

Benim Adım Gültepe dizisi


“Benim Adım Gültepe” adlı diziden bahsediyorum evet. İlk bölümü Ayça Bingöl (Gülümser) ve Mete Horozoğlu (Eşref) hatırına izledim ve onlarca karakteri tek bölümde anlamaya çalışarak oldukça ambale oldum. Hadi bir şans daha vereyim dedim, ikinci bölümü de izledim ama yok, sevmedim ne hikayeyi ne de karakterleri! Herşey çok abartılı, çok ağlak, çok gergin, çok negatif, yani çok ama çok arabesk! Zaten günlük hayatta yeterince sorun varken, pardon akşamları niye ekstra geriyorsunuz ki insanları televizyon karşısında? Bu ne biçim dizi böyle, korku filmi çekseniz daha iyi, bari bu çektiğiniz karmaşık acılı arabeskin adına “Dönem Dizisi” deyip de insanları kandırmayın!



Gülümser- Ayça Bingöl

Olmadı Cemile, otur sıfır!


Seni tiyatroda izlemiştim ilk, “Bana Bir Picasso Gerek” oyununda hayran olmuş ve sırf sen varsın diye Öyle Bir Geçer Zaman Ki'yi izlemiştim Ayça Bingöl. Şimdi fark ediyorum ki meğer sana Cemile olmak o kadar yapışmış ki, Gülümser olarak hiç kabul edemedim doğrusu. O uzun ve siyah saçlar olmamış bir kere, sanki peruk gibi iğreti duruyor.
Ailesini koruyan, özverili, dimdik ayakta duran Cemile'den sonra kocası hapiste yatarken, ergen oğlunun duygularını da hiçe sayarak mahallenin dolmuş şoförüyle kırıştırmak sana hiç yakışmamış! Dolmuşta Orhan Gencebay şarkısı söylediğiniz sahne mesela, yönetmen vakit doldurmak için bu sahneyi uzattı da uzattı, uzattı da uzattı, sense sırıtıyordun o sahnede üzgünüm. Cemile gibi bakıp Gülümser gibi davranmaya çalışan silik bir kadın olup çıkmıştın, neredeydi o Cemile'nin heybeti, sahne bitse de kurtulsak dedim, olmadı Cemile, sen Gülümser olamadın benim gözümde! Otur, sıfır!

Seyfi - Ekin Koç

Tek ayak üzerinde bekle Seyfi - Ekin Koç, cezalısın!

Gelelim sosyal medyada binlerce fanı olan ve benim ilk kez izlediğim Seyfi karakterindeki Ekin Koç'a.
Oyunculuğunu da oynadığı karakteri de hiç sevmedim, hayran kitlesi kusura bakmasın. Bu nasıl abartılı bir karakterdir arkadaş! Sanki sinir hapı almış bir kutu, içmemiş de yemiş gibi! Ona kızıyor buna kızıyor, herşeye isyan ediyor. Annesi babası yıllarca zengin bir ailenin yanında çalışmış, gidiyor bu Seyfi “çalışmayacaksınız burada” diye zengin evini basıyor. Sanki annesi “tamam çalışmayalım” dediğinde ne yapacaksa, nasıl para kazanacaksa! Annesi “herşey sen oku diye oğlum!” diyor ama bu isyankar ne idüğü belirsiz karakter ona da bağırıyor: “Abimi okutsaydınız, niye okutmadınız? Ben okumuycam” diyor. Hamallık yapan abisine de kızıyor hamallık yaptığı için, aslında belli ki utanıyor da O'nun ezik hallerinden. İçinde bulunduğu sınıfa bir isyanı var anladık da boş bir isyan, belli ki büyüyünce pis işlere dalıp para kazanacak, senarist de buna zemin hazırlıyor. Ama bu kadar da belli edilmez ki, böyle de kaba saba anlatılmaz ki!
Sanki yönetmen “sinirlen koçum, herşeye sinirlen!” demiş, bu Seyfi denilen Ekin Koç da ona buna dalıp duruyor.. Yahu daha ikinci bölüm, azıcık bu karakterin normal halini görseydik, ne bu şiddet bu celal! Olmamış, bu Ekin Koç da olmamış, çok sırıtık bir karakter, hiç sevmedim kendisini. Yine Öyle Bir Geçer Zaman Ki'den örnek vereceğim gerçi ama orada da Mete karakteri vardı mesela. O da sinirliydi, O da ota çöpe dalardı, kavga çıkarırdı kızınca ama zaman zaman güzel de bakardı, insani bir tarafı vardı, arada ağlardı, şarkı söylerdi. Bu Seyfi ise kinli kinli bakıyor her şeye, insanı varlığı ile geriyor, anlamsız bir isyanı var, kız arkadaşına bile sevgi ile bakmayı beceremiyor. Bence senarist eksik yazmış bu karakteri, tiner vermeliydi eline, ya da alkol şişesi olmalıydı elinde hep! Ayık kafa ile bu kadar sinirli olunmaz, hem de o yaşta!
Bu nedir böyle saatli bomba gibi karakter koyup izleyiciyi gererek ne yapmaya çalışıyorsunuz ey yönetmen ve senarist, acılı arabesk olur da bu kadarını Acıların Kadını Bergen bile yapmamıştır!

Sen de sıfır aldın Seyfi, derhal kendine biraz çeki düzen ver, cezalısın, tek ayak üzerinde bekle kenarda!



Eşref - Mete Horozoğlu

Alkışlarım Eşref karakterindeki Mete Horozoğlu'na gitsin!


Dizide beğendiğim birkaç karakterden biri Öyle Bir Geçer Zaman Ki'nin Soner'i, bu dizinin Eşref kabadayısı Mete Horozoğlu. Gerçekten de çok iyi bir oyuncu olduğunu yine kanıtladı. Davranışıyla, ses tonuyla, bakışıyla mahallenin ağır abisi Eşref'e tam oturmuş. Alkışlarım Mete Horozoğlu'na gitsin. Evet öyle bir mahalleye böyle bir ağır abi yakışırdı bence de, hikayesinde belli ki eski bir aşk da var, en azından balıklama dalıp anlatmadı şimdilik yönetmen. Bu tip olmuş, hikayede ayakları yere basan bir karakter olarak göz dolduruyor. Zaten başka da olan pek bir şey yok ya neyse..
My Oscar gooess toooo Eşrefff!

Halil- İlker Kızmaz

Gülümser'in sevgilisi dolmuş şoförü Halil - tam bir aptal aşık!

Sıra geldi Gülümser'in sevgilisi dolmuş şoförü Halil rolündeki İlker Kızmaz'a. Benim için hikayede olsa da olur, olmasa da olur kendisi. Neden mi? Hani bazı insanların yüzüne bakarsınız onları seversiniz, bazılarını da direkt sevmezsiniz.. Yani bir şekilde negatif ya da pozitif enerjileri geçer insanların size. Ama işte bir de üçüncü kategorideki tipler vardır ya, bakarsınız bakarsınız anlayamazsınız adamın iyi mi kötü mü olduğunu, yani sanki enerjileri yoktur bu tiplerin. İşte tam da böyle nötr bir tip benim için bu Halil'i oynayan İlker Kızmaz. Ne sevdim ne de sevmedim kendisini ve oyunculuğunu. Baktım baktım baktım yüzüne, bana hiçbir şekilde duygu geçiremedi.
Oyuncusu bir yana, Halil karakterinin aptallıklarına, ağdalı arabesk tavırlarına dizi izleyicileri bundan sonraki bölümlerde nasıl katlanır cidden yorum yapamıyorum. İlk iki bölümde Halil'e katlanamadım şahsen ben.
Örnek mi, ikinci bölümün başında uzadıkça uzayan Halil'in ilan-ı aşk sahnesi mesela, arabeskin dibine vurmuştu o sahne ve gerçekten de içim bayıldı. Bu sahnede bu Halil, Gülümser'in hapisteki kocası için “Refikabinin çok iyiliğini gördüm, ben de istemezdim O'nun karısına göz dikmeyi” gibi bir cümle söylüyor. Öyle bir mahallede hem delikanlı geçineceksin, hem de sana abilik eden adam hapse düşünce karısına aşık olacaksın! Bir kere böyle bir şey delikanlılığın kitabında yazmaz! Bu kadarını Ferdi Tayfur abimiz bile yapmadı zamanında, aşkını yüreğine gömdü hep. Gönül ferman dinlemez hesabı yapmış senarist, abartmış da abartmış hikayeyi. Bu Halil dedim ya biraz da salak, arıyor jetonlu kulübeden Gülümser'i, telefona Gülümser'in oğlu Gülali çıkıyor “Baba baba baba “diyor, belli ki cezaevinden babası arıyor da hat düşmüyor sanıyor. Bu Halil telefonu kapatıyor, iki saniye sonra bir daha arıyor ısrarla, sonra da telefona çıkan Gülümser'e “sensiz yapamam” diye ağlıyor. Yahu be salak Halil, liseli aşık mısın, belli ki Gülali denilen sevgilinin çocuğu babasını çok seviyor, belli ki telefonun yanında bekliyor ve babası aradı sanıyor, ya sevgiline fütursuzca ve gereksizce ilan-ı aşk ederken seni telefondan duyarsa! Nasıl olur da böyle saçmalarsın! Bu sahneden, ilerideki bölümlerde Gülümser'in oğlu Gülali'nin bu Halil salağına düşman olacağını anlamak için çok da düşünmeye gerek yok anlayacağınız. Yani ne diyeyim, gereksiz gereksiz ayrıntılardaki gereksiz gereksiz saçmalıklardan küçük bir örnek işte size..
Yani sonuç olarak ne diyoruz; otur Halil, sen de bütünlemeye kaldın!

Suna - Evrim Alasya

Sırıtan bir karakter daha, Suna - Evrim Alasya!

Bu Suna, anladığım kadarıyla kız kardeşinin aşık olduğu adamı bir şekilde entrika çevirerek elde edip evlenmiş, iki çocuk doğurmuş, nedenini bilmediğimiz bir şekilde kocası öldükten 40 gün sonra da kendine zengin bir sevgili bulup mahalleyi terk etmiş. Sonra da mahalleye hiç uğramamış. Aradan en az 17-18 yıl geçmiş ve nikah yapmadığı sevgilisine aniden kızıp yaşadığı ultra lüks hayatı terk ediyor ve bir kamyonete eşyalarını yükleyerek babasının iki göz odalı gece kondusuna geri dönüyor. Üstelik kocasını elinden aldığı, sonrasında yaşlı bir adamla zorla evlendirilen kız kardeşi o evde yaşarken ve kendisini istemezken! Hikayede aykırı tipler olsun diye yazılmış Suna karakteri belli ki ama saçmalığın böylesi az görülür gerçekten de! Zira 17-18 yıl ultra lüks hayat yaşayan bir kadının cüzdanında sadece 100 lira ile evden ayrılması abes değil midir? Öyle bir kadın, en azından çocuklarının geleceğini düşünerek kenara para koymaz mı? Kenarda köşede kötü günler için takısı pırlantası olmaz mı? Üzerinde ipekli giysiler, elinde abiye çanta, sivri burunlu pabuçlarla yıllarca kendine hizmetçilik eden kadının mahallesine taşınacaksın, biz de “vay be kadere bak!” diyeceğiz öyle mi? Sevgili hakimiyetinden baba hakimiyetine, daha doğrusu baba parası yemeğe gideceksin, bu kadar işe yaramaz ve kendine bakamaz zavallı bir kadınsın yani! Kül yutmaz seyirciye denk geldiniz bu sefer, yemiyoruz maalesef! A be Suna, onca sene bir arkadaş da mı edinemedin kendine, ara dönemde geçici olarak zengin arkadaşlarına gitmeyi de mi düşünemedin?  İlle de bir erkeğin parasını yemen mi icap ediyor? 17-18 sene aramayıp sonra baba evine nasıl dönersin? Kadın bu kadar aciz bir yaratık mıdır?

Bu karakterde senarist iyice saçmalamış bence. Hele ki Suna rolünü oynayan Evrim Alasya'nın şan sesiyle kızına bağırmasına hasta oldum. Gecekondu ortamı ile ne güzel tezat oluşturdu o ses, ne diyeyim ben izlemeyeceğim nasılsa bundan sonrasını, izleyenlere sabır diliyorum..
Suna'cığım üzgünüm senin o ipekli giysilerle Med Cezir'de olman gerekiyordu, yanlış dizidesin, setleri mi karıştırdın yoksa? Derhal özüne dön, sıfır aldın tabii ki!

Murat -  Tolga Sarıtaş

Suna'nın oğlu Murat – Tolga Sarıtaş, sen de olmasan ne yapardı izleyici?

Dizideki en pozitif karakter olduğu için kendisini kutluyorum. Suna'nın kitap tutkunu, yumuşak huylu, temiz bakışlı oğlu Murat, dizinin gergin, arızalı tiplerinden sonra insana ilaç gibi geliyor. Belli ki mahallenin bıçkın çocukları tarafından çok ezilecek, okulda dışlanacak, ama senarist eğer “iyiler hep kazanır” düsturuyla hareket ederse, yani bu karakteri harcamazsa ileride mahallenin saygın bir kişiliği olabilir, neyse izleyenler yorum yazar artık bana, dedim ya ben bu diziyi izlemeyeceğim.
Ne diyoruz, aman Tolga Sarıtaş aman diyelim Murat o mahallede bozulmasın, sen bizim sınavı geçtin, sen de olmasan dizi izleyicisi insanlıktan uzaklaşacaktı, seni de tebrik ediyorum, sen oturma gez dolaş, beş aldın..

Basri -  Hakan Kısrak

Hamal Abi Basri – Hakan Kısrak

Bir insan hamal olduğu için bu kadar mı ezik olur? Alın teriyle kazanılan her para insanın başını dik tutmasını sağlar diye biliriz biz. Oysa yönetmen Basri'yi öyle ezik göteriyor ki, acaba arkada başka bir neden mi var, çocukluğunda bir travma mı yaşamış bu karakter diye düşünüyor insan.. Hakan Kısrak daha önce Sultan adlı dizide de böyle ezik bir karakteri oynuyordu, bu kadar mı denk gelir üst üste? Olmamış yani, çok abartılmış bu abinin psikolojisi de.

Aslında dizide konuşulacak çok karakter var daha ama fazla da başınızı ağrıtmayayım şimdi. Mesela seksenli yıllara ayıp olmasın diye Şafak Başkaya'nın oynadığı Fuat Hoca karakteriyle azıcık solcu sos dökecekler belli ki diziye ama muhtemelen etliye sütlüye fazla karışmayacakları için Fuat Hoca karakteri de arada kaynayacak, daha doğrusu bir aşk üçgenine kurban olacak gibi görünüyor.

Benim bildiğim böyle içiçe geçmiş hayatların yaşandığı mahallelerde hayat zor da olsa neşe olur, ne bileyim kadınlar kapı önlerinde çekirdek çitleyip dedikodu yaparlar, sokak düğünleri olur, kızlar oğlanlar gizli aşklar yaşarlar. Bu dizide ise ağır bir “underground” havası var, mesela Ağır Roman'daki hayatlar daha zorluydu ama eğlenceliydi de. Benim Adım Gültepe'de ise herkes topluca intihar edecek gibi, zorla yaşıyor gibi, ağır ağdalı bir umutsuzluk hakim.

Umutsuz yaşanmaz sayın yönetmen Zeynep Günay Tan ve sayın senarist Vural Yaşaroğlu!

İnsanlara böyle karamsar tablolar göstererek, hayal dünyalarına karabasan gibi çökerek kazandığınız paraları yerken lokmalar boğazınıza dizilir sonra! Bu halk evinde akşamları televizyon izleyerek kafasını dağıtmaya çalışırken kabus senaryolar izleterek, reyting yapma kurnazlığına düşerek yanılıyorsunuz. Orhan Kemal de fakir hayatları anlatır, ama umudu da işler. Yaşar Kemal de fakir hayatları anlatır ama o öykülerdeki kavga sahicidir, böyle ucuz senaryolarla bu halkı uyutmaya devam etme çabalarınızın karşılıksız kalacağını umut ediyorum.

Kusura bakmayın, belki de çok yükleniyorum size, çünkü evet herkes bir Çağan Irmak olamıyor! Hayatın içinde elbet hüzün de var ama hayatın içindeki hüzün arabesk değil. Onu ağdalaştıran sizin bu hastalıklı bakış açınız, umarım sayın yönetmenim ve sayın senarist beni anladınız.

Dedim ya, bu halk bu kadar arabeski hak etmiyor!





30 Temmuz 2014 Çarşamba

"Kurt Seyt ve Shura" kitabı mı, dizisi mi?

Kurt Seyt ve Shura kitabı ve dizisini harmanlayıp yorumlamak istiyorum. Bakalım altından kalkabilecek miyim..

Diziyi ilk bölümden itibaren izledim. Dönem dizileri ilgimi çeker, bunda da  kostümler şahaneydi bana göre, hikaye de güzeldi. Ama bir şeyler rahatsız ediyordu yine de dizide beni, özellikle ilerleyen bölümlerde iyiden iyiye sıkılmaya başlamıştım. Yok yok bu böyle olmayacak dedim, ille de kitabı okumalıyım diye düşündüm. Ne kadar da haklıymışım; 513 sayfalık kitabı tatilimin ilk 5 gününde bitirdim. Kitap o kadar sürükleyiciydi ki, elimden bırakıp havuza girmek, yemek yemek, dolaşmak bile istemiyordum; o derece yani.. Kitap gerçekten de dramatik bir belgesel olarak nitelendirilebilir; mekanlar, olaylar, dönem detayları mükemmel aktarılmış. Kitabı okumanızı baştan şiddetle tavsiye ederek hikayenin kısaca özetini yapayım:

su gibi akan bir kitap..
Kurt Seyt, geniş toprakları olan Kırımlı köklü aile Eminofların 1892 yılında Aluşta'da doğan oğludur. Babası gibi kendisi de Çarlık Rusyasında subaydır; hatta Çar'ın muhafız alayında görev yapar. Çapkındır ve de çok yakışıklıdır.
1916 yılında Kurt Seyt 24 yaşında iken, sapsarı saçları beline kadar uzanan, masmavi gözleri ilk balosuna çıkacağı için heyecandan pırıl pırıl parlayan, henüz 15 yaşındaki Alexandra Julianovna Verjenskayayani Shura ile tanışır. Hikaye de böyle başlar. Geri planda tarihi gerçeklikler ile bezenmiş romanda, Kırım Aluşta'dan 1924 İstanbuluna kadar uzanan tam 8 senelik bir aşk hikayesini anlatıyor Nermin Bezmen. Öz dedesinin hikayesidir hem de anlattığı.. Sonu acıklı biten gerçek bir aşktır.. Şahane bir kurgu, muhteşem kıvrak bir dil var romanda. Nedense bugüne kadar Nermin Bezmen kitaplarına bir türlü ilgi duymayan beni kıskıvrak yakaladı kitap.. Edebiyat uyarlaması diziler, hele de arka planda tarih varsa ilgimi hep çekmiştir. Her ne kadar hayal kırıklığı da olsa, beni Nermin Bezmen'le tanıştırdığı için dizi yapımcılarına yine de teşekkür etmek istiyorum.


Kitabun tadı bir başka!
Dizide, “Yok artık, gerçek yaşamda böyle bir insan olamaz!”dedirtip beni izlemekten soğutan karakterlerin başında, Birkan Sokullu'nun canlandırdığı Petro Borinsky vardı. Kitabı okuyunca, senaristlerin dizilerde olmazsa olmaz unsur(!) gibi düşündükleri entrikacı karakteri yaratmak için, Petro'yu nasıl da gerçeğin dışında abartarak anlattıklarına tanık oldum. Boşuna rahatsız olmamışım meğerse Petro'dan.. Senariste ve yönetmene kızdım elbette.. Cânım hikayeyi yapay bir hale getirmeyi başardıkları için tabii ki!..


Dizideki kötü adam Petro
Petro Borinsky, Kurt Seyt'in çocukluk arkadaşıdır. Askeri okulda beraber okumuşlar, beraber cepheye gitmişlerdir. Buraya kadar sorun yok. Mesele, dizide Petro'yu hikayenin kötü karakteri yapmak için senarist ve yönetmenin abartılı saçmalamaları..
 Güya cephede savaşırken Petro yanlışlıkla kendi asker arkadaşını bir savaş suçu oluşturacak şekilde vuruyor. Bunu gören Kurt Seyt, askeri disiplini gereği Petro'yu istifaya zorluyor. Petro askerlikten istifa ediyor ama o saatten sonra Kurt Seyt'in baş düşmanı oluyor. O'nu hep kıskanıyor, Seyt'in yüzüne gülüyor ama hep arkasından iş çeviriyor.
 Bakışlarının sinsiliği oyuncu Birkan Sokullu'da o kadar iğreti durmuş ki, Petro sahnelerinin çoğunu seyrederken ne yalan söyleyeyim sıkıntıdan kanal değiştirmişimdir. Senarist ve yönetmen o kadar şişirmiş ki Petro karakterini, Seyt'in başına gelen her kötülüğünün altından O çıkıyor.
 Mesela Seyt cepheden mektup gönderir Shura'ya, ne hikmetse Petro'nun eline geçer mektup, mektubu vermez elbette ve Seyt'in öldüğüne inandırır Shura'yı.  Shura'yı elde etmeye çabalar dizi boyunca Petro, tabii ki sıkıcıdır bütün bu çabaları..  Abartı öyle üst boyuttadır ki, Seyt'in küçük kardeşi Osman'ı da Petro'ya öldürtürler. Edebiyat uyarlaması yaptıklarını unutup Petro'yu İstanbul'a da getirten, kusura bakmasınlar ama “hikaye katili”demek istediğim senarist ve yönetmen ikilisi, Petro'ya Seyt'in parasını da çaldıracak kadar saçmalamışlar. Hızlarını alamayıp Petro'ya İstanbul'u işgal eden İngiliz askerleriyle işbirliği yaptırıp tam Shura ve Seyt'in evlenecekleri düğün gecesi Seyt'i kaçırtıp Rusya'ya giden gemiye hapsettirirler.  Bu kadarla da kalmaz muhteşem ikilinin hikayeden sapması, entrikacı karakter buldular ya, abartır da abartırlar; taa ki biz izleyicilere “Bu ne ya, böyle dizi mi olur?” dedirtene kadar! Seyt bin bir türlü zorlukla, hapsedildiği gemiden kurtulur ve İstanbul'a döner. Bilin bakalım gelir gelmez kiminle karşılaşır? Evet bingo! Tabii ki Petro ile karşılaşır. O sırada Shura da kuzeninin koluna girmiş bir yere gitmektedir. Petro Seyt'e, “Bak işte, Shura başkasını buldu, seni unuttu” der, Seyt de buna inanıp gidip kendisini bir başka kadının kollarına atıverir!.. Bunlar dizide olanlar, kitapla tahmin ettiğiniz gibi alakası bile olmayan zırva bölümler.. Kitapta ne Seyt gemiye hapsedilip geri gönderiliyor, ne de Petro'nun her dediğine bir çocuk saflığı ile inanıyor...

Oysa romanda ailesini İstanbul'da tesadüfen bulan Shura, Seyt ile birlikte yaşadıklarını ailesine söyleyemediği için Şeref Otel'den ayrılmıştır ve eczanede çalışmaktadır. Bir gün eczaneden kuzeninin kolunda çıkarken Seyt O'nu görür ve kıskançlıktan gider çamaşırhanede çalışan kızlardan biri ile beraber geçirir geceyi. Sabah kız tam çıkarken Shura kızı görür ve  Seyt'le aralarına ciddi bir mesafe girer. Yani ortada Petro Borinsky ile ilgili hiçbir şey yoktur. Dizideki bıkkınlık veren, izleyicileri kaçırtan senaryo saçmalıklarından biridir karşımıza çıkan durum. Senaristin abartısıdır, rahatsız edicidir..

Gerçek hikayede Petro, babasının zoruyla subay olmuştur, askerliği sevmediği için kendi isteği ile istifa etmiştir. Kitapta Shura'ya değil, Seyt'in yakın arkadaşı Celil'in sevgilisi Bolşoy'un baş balerini Tatiana Tchoupilkina'ya aşıktır. Evet dizideki gibi Rus bolşevik devrimcilerine katıldığı doğrudur. Ama dizide senarist ve yönetmen akıllarınca entrika izleteceklerdir ya, Seyt'i ve arkadaşı Celil'i tabiri caizse salak yerine koyarlar ve Petro'nun bolşeviklere katılmasını Seyt'in bilmediğini anlatırlar. Aslında Rusya'dan ayrılmadan önce Seyt ve Celil Petro'yu yakalamış, Rusyaya ihanet ettiği gerekçesiyle kendi mezarını kendisine kazdırarak O'nu öldürmüşlerdir.

Shura ne güzel kadınmış!

Yok dizinin çok reklamı yapıldı da ondan tutmadı, yok dizi sezona geç başladı da ondan tutmadı, yok Rus tarihi bize ağır geldi, yok Shura'yı oynayan Farah Zeynep Abdullah ile Seyt'i oynayan Kıvanç Tatlıtuğ'un kimyası tutmadı diyenler, neden yönetmenin ve senaristin bu saçmalıklarına değinmediler anlamış değilim! Evet kitabı okuduktan sonra ben de Shura'yı başka birisi oynamalıydı diye düşündüm, aklıma ilk gelen de Tuba Ünsal oldu. Zira son dönem aktrisleri içinde gerçek sarışın olmadığını fark ettim. Belki de bir Rus aktris Shura için Farah Zeynep'ten çok daha uygun olacaktı, yani en azından gerçek sarışın ve mavi gözlü biri olsaydı.. Ama oyuncu seçimindeki bu hata, bence senaryodaki saçmalıklar yanında çok önemsiz kaldı, hatta lafını bile etmeye gerek yok diye düşünüyorum.


Sizce de Tuğba, güzel bir Shura olmaz mıydı?

Bir yaşam öyküsünün, zaten kurgulanarak yazıldığı şahane bir kitaba bu kadar ihanet ettikten sonra dizi tutmayınca hatayı kendilerinde aramış mıdır senarist ve yönetmen bilemiyorum tabii ki.. Bunu yeni sezonda hep birlikte göreceğiz.

Beni diziden soğutan ikinci karakter ise Ayşe'yi oynamaya çalışan Melisa Aslı Pamuk'tu. Kendisi Türkiye güzeli imiş; oyunculuğu, bakışları, konuşması o kadar yapmacıktı ki.. Çok ama çok sıkıldım kendisini izlerken..

Hain Ayşe!
Kurt Seyt ve Shura'nın İstanbul'da kaldıkları Şeref Oteli'nin sahibi Ali Dayı'nın kızıdır güya Ayşe. Seyt'e sürekli göz süzer, oteldeki bütün kadınlara sivri diliyle laf sokar. Hele çevirdiği entrika akıllara zarardır, senariste söyleyecek laf bulamıyorum gerçekten de!

 Shura'nın olmadığı ve Seyt'in çok içtiği bir gece Seyt'e tabiri caizse asılır Ayşe; Seyt kendisini reddedip dışarı çıkınca da Shura'nın dolaptaki gelinliğini giyip onların yatağına uzanır, sabah da Shura Ayşe'yi kendi yatağında görünce iyice Seyt'ten nefret eder, bu aptal entrikaya inanır. Senarist ve yönetmen böyle saçma abartılarla hikayenin naifliğine, temizliğine, doğallığına darbeler vurdukça, yazar Nermin Bezmen kim bilir ne kadar da üzülmüştür. Zira kitapta Ayşe diye bir karakter de yoktur!!

Çok yazık ettiler güzelim hikayeye! Daha çok reklam almak için, dizide bol entrika olsun dediler muhtemelen ve izleyici bu ucuz numaraları yutmayarak cezayı kesti. Oysa bu hikayeden çok güzel bir film, çok güzel bir dizi gerçekten de çıkardı.
Diziyi izlerken “Ah şimdi bu diziyi Çağan Irmak çekecekti, ne kadar mükemmel olurdu”dediğim çok oldu itiraf edeyim.
Ekşi Sözlük'ten öğrendiğim kadarıyla yönetmen Hilal Saral, Aşk-ı Memnu'yu da çekmiş, ben o kadarını izlemediğim için yorum yapamıyorum. Ekşicilerden biri Hilal Saral için “Ülkemizde herkesin isterse dizi yönetmeni olabileceğinin canlı kanıtıdır” demiş, yorum da size kalmış..

Senaryoyu Ece Yörenç yazmış, bir kitabı bu kadar basitleştirdiği için kendisine de söyleyecek söz bulamıyorum. Saçma uzun diyaloglar ve saçma entrika kurguları yapmak için kitapların ismini lekelemelerine ne gerek var ki, uydursunlar kendi öykülerini, kitaplara dokunmasınlar bence!
Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, Fatmagül'ün Suçu Ne, Kuzey-Güney gibi çok ses getiren dizileri Melek Gençoğlu ile birlikte yazmış kendisi. Bu dizilerin hiçbirini seyretmedim, Fatmagül'ü ise biraz izlemiş, sonrasında konunun geldiği noktayı yine çok saçma bulmuştum. Ya bende bir sorun var, ya da Ece hanımda! Kitabı terazinin bir gözüne koyuyorum, öbür gözüne de diziyi koyuyorum, “bu ne lahana turşusu, bu ne bahama kuşkusu!”demek istiyorum sadece..

Romanları dizilere kurban etmeyin...

Geçenlerde okuduğuma göre yeni sezonda 13 bölüm daha sürdürmek istiyorlarmış diziyi, çünkü Araplara zaten satmışlar.. Günah keçisi olarak Shura'yı oynayan Farah Zeynep Abdullah'ı seçtikleri için yeni bir başrol oyuncusu kadın ekleyeceklermiş. “Kurt Seyt ve Murka” kitabına da geçiş yaparak Murka karakteri diziye dahil olacak, Shura geri planda kalacakmış. Devam kitabı olan, benim çok severek okuduğum ve hatta burada da anlattığım kitaba ne kadar sadık kalacaklar gerçekten de merak ediyorum.

Son söz olarak diyorum ki, çok güzel bir kitap bu; Nermin Bezmen'in emeklerine sağlık ve umarım dizi senaristleri ve yönetmenler, kitapları katletmekten artık vazgeçerler..

Keyifli okumalar efendim..