KİTAPLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KİTAPLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2014 Salı

Ayşe Kulin, Handan'la gönlümü aldı!

Hani bazı kitaplar vardır, elinize alırsınız, o kadar bırakamazsınız ki, mutfakta bir elinizle çorba karıştırır, diğer elinizle de kitabı tutup okumaya çalışırsınız! Handan da öyleydi benim için. Geçen cumartesi gecesi uyku öncesi 30-40 sayfa okudum, kalanını da pazar günü öğlene doğru bitirdim. Dedim ya, en son okuduğum, pek de hissedemediğim Füreya (yazısı burada)
kitabından sonra Ayşe Kulin Handan'la gönlümü aldı benim.



Ayşe Kulin - Handan


Halide Edip'in -kadın psikolojisini anlatan ilk yerli eser- olarak bilinen ünlü Handan'ını almış, kendi Handan'ıyla öyle güzel harmanlamış ki yazar, ortaya keyifle okunası bir kitap çıkmış, "emeğine ve yüreğine sağlık" demeliyim yeri gelmişken.

Evet kadınlar duygusaldır, duygusallıkları tavana vurduğunda, yani aşık olduklarında, yani terk edildiklerinde, hele bir de aldatıldıklarını hissettiklerinde neler yapmazlar ki!

Ayşe Kulin'in Handan'ında bir kadının duygusal iniş çıkış anlarında neler yapabileceğini görüyoruz, görmüyoruz aslında tanık oluyoruz, tanık da olmuyoruz belki de, içten içe yaşatıyor bize yazar olan biteni. Yani kitabı okurken Handan oluyoruz, kimi zaman Halide Edip'in Handan'ı, kimi zaman da Ayşe Kulin'in modern Handan'ı...

Aşklar, ihanetler, zorunlu yalnızlıklar ve hayatın getirdiği beklenmedik olumsuzluklar akıp giderken Handan hep ayakta, hep dimdik, hep güçlü... Yani bir kadının olması gerektiği gibi, veya zaten çoğunlukla olduğu gibi.

Handan-arka kapak yazısı


Kitap, dörtlemenin sonuncu kitabıymış:

“Gizli Anların Yolcusu”'nda İlhami'yi, “Bora'nın Kitabı”'nda Bora'yı, “Dönüş”'te de İlhami'nin kızı Derya'yı anlatmış yazar. Bu karakterlerin hepsi Handan'da da geçiyor ama diğer kitapları okumadığınız için anlamadığınız bir yer olmuyor. Ben bu üç kitabın hiçbirini okumadım, belki de ters sıralamayla devam ederim seriye belli mi olur.

Yazar Gezi'ye selam çakmış.

Yazar kitabın son bölümünde hikaye kahramanlarına yani Handan'a, yani Handan'ın yeğeni Defne'ye gezi olaylarını yaşatmış. Güzel de olmuş, o tarihi günler ne kadar çok romanda, hikayede, filmde, şarkıda geçerse o kadar iyi olur. Zira toplumsal hafızamızın karne notu pek iyi değil biliyorsunuz.

Son Söz

Kitap tavsiyelerime güvenen siz değerli takipçilerim; ben bu kitabı beğendim. Akıcı bir anlatımla yazılmış,  içimizden birilerinin öyküsünü okumak isterse canınız, belki bu tavsiyemi hatırlarsınız.

Gidiyorum ben, işe yetişmem gerek. Şahane bir gün diliyorum hepinize...







7 Aralık 2014 Pazar

Orhan Kemal'den bir kitap okudum; SUÇLU-1


Kitapçıların önünden geçemem ben, bir yere yetişeceksem bile içeri girer hızlı hızlı da olsa dolaşır, kitapları görüp onlara dokunmayı çok severim. Geçenlerde Kabalcı Kitabevi'nin önünden geçiyordum, vaktim de vardı ve daldım hemen içeriye. İndirimli kitap reyonunda Orhan Kemal kitaplarının sadece 2 TL'ye satıldığını görünce Suçlu-1 ve Suçlu-2 Sokakların Çocuğu kitaplarını hemen aldım sevinçle.

Suçlu-1 Orhan Kemal
Severim Orhan Kemal'i, kitap okuyor gibi değil, Türk filmi izliyor gibi hissettirir bana. Çukurova'daki tarım ve fabrika işçilerinin hayatını, İstanbul'daki yoksul mahallelerde yaşanan ekmek kavgasını O'ndan daha güzel anlatan yoktur. Göz önünde olmayan hayatlara dokunur, küçük insan hikayeleri ile büyük büyük teorilerin anlatmak istediklerini özetler. Dokunaklı yazar, diyaloglar çoktur O'nun anlatılarında. Öyle bir konuşturur ki kahramanlarını, onlarla hemhâl oluverirsiniz hemen, çoğunlukla gözleriniz dolar Orhan Kemal'in hikayelerinde, gülümsediğiniz de olur elbet.

Bu kitapta da Cevdet'in hikayesi var. Üvey annesinin ısrarına karşı koyamayan babası yüzünden, 12 yaşında iken okuldan alınıp sokaklarda işportacılık yaptırılan Cevdet! Bir gün bu yaşadığı eziyetlerin hepsinden kurtulmayı kanlı canlı hayal edebilen Cevdet!

Suçlu-1 Arka Kapak yazısı


Cevdet sokaklarda yaşam mücadelesi verirken O'nu çok seven güzel küçük çingene kızı Cevriye'nin zorla topuklu ayakkabı giydirilip dudakları boyatılarak, zorla sokaklarda dans ettirildiğine şahit oluyoruz. Cevdet'in gururlu dünyasında sorunlardan kaçmak için nasıl da Tommiks Teksas kitaplarına sarıldığını, kitap kahramanı Aslan Tomson olup bir gün Amerika'ya nasıl kaçacağını birlikte hayal ediyoruz Cevdet'le.

Kötüler bir şekilde cezasını çekerken, her türlü zorluğa rağmen hayatta hep umudun var olduğu mesajını veriyor yazar bize satır aralarında. O kadar güzel anlatıyor ki hikayeyi, Cevdet gözümüzün önünde canlanıyor, üvey anne Şehnaz sanki karşımızda camdan sarkmış bize bakıyor, Kosti, Hasan ve bütün çocuklar tanıdık geliyor. Şöfor Adem'den zaten nefret ediyoruz...


Dedim ya ben seviyorum Orhan Kemal'i, görünce okuyasım geliyor. Size de tavsiye ediyorum.

31 Ağustos 2014 Pazar

George Orwell 1984 kitabı ile mide krampları!

1984

Bazı kitaplar vardır, ismi aklınızın bir köşesine kazınmıştır, okuma listenizin ilk başlarında yıllarca durur da nedense bir türlü okuyamazsınız ya! George Orwell'ın 1984 kitabı da öyleydi benim için. 1944 yılında yazdığı Hayvan Çiftliği kitabını soluksuz okumuştum, hem okumuş hem de iktidar denilen kavramdan nefret etmiştim.
Bu kitap da öyle, okurken iktidar denilen kavramdan, içinde bu hırsı taşıyanların hepsinden yine nefret ettim...
 Çünkü yazar, 1948 yılının penceresinden bakarak 1984 yılındaki baskıcı rejimi kurgularken, değindiği ayrıntılarla gerçekten de o baskıyı içinizde hissetmenizi sağlıyor. Düşünce Polisi var, Big Brother denilen partinin tepesindeki adamın her yerde broşürleri var, “Büyük biraderin gözü üzerinde” yazıyor nereye baksanız!

İzleniyorsunuz, telefonlarınız dinleniyor, sürekli propaganda altındasınız, düşünmeniz yasaklanmış, sorgulamanız söz konusu bile olamaz. Her evde mecburen var olan televizyonlarda hem propaganda yapılıyor, hem de ne yaptığınız, ne konuştuğunuz o televizyonlar aracılığı ile bir yerlerden izleniyor. Yazarın kurguladıklarının günümüzde gerçekleştiğini düşündüğümde, daha bir ürperdim kitabı okurken.

Parti propagandası eşitlikten bahsetse de halk ile yöneticilerin standartları arasında uçurumların olduğunu söylememe bile gerek yok, ve ne yazık ki halk bunun farkında değil , tam da tahmin ettiğiniz üzere!
Aşk, bağlılık, arkadaşlık, akrabalık duyguları köreltilmiş, aşk evliliği yapmak zaten yasak! Evlilik sadece partiye yeni çocuklar doğurmak anlamını taşıyor. Zaten çocuklar kendi anne babalarını partiye çok rahatlıkla ispiyonlayabilecek şekilde eğitiliyorlar. Kulaklarıma “en az 3 çocuk yapıınnn!”söylemi geliyor bu noktada, inanın kusacak gibi oluyorum kitabı okurken!
Parti “çiftdüşün” diye bir teknik geliştirmiş, bu sayede akla mantığa aykırı ne varsa “parti bağlılığı adına” rahatça sorgulamadan kabul edilebiliyor. Toplumsal hafıza tamamen yok edilmiş, hani “balık hafızalıyız” diyoruz ya, bu durum çok çok güzel parti menfaati için kurgulanıyor.
Partinin sloganı şöyle:
       
                                          
Ne kadar tanıdık geliyor değil mi, tanıdık geldikçe ne kadar da ürkütüyor insanı! Yeni söylem diye bir dil geliştirmişler, bu dilde kendi fikirlerine uymayan ne kadar kelime varsa hepsini atmışlar. Amaç çok masum görünüyor, “Düşünce suçunu ortadan kaldırmak!” Çünkü düşüncelerini ifade edecek sözcükleri bulamayan insanlar, bir süre sonra düşünmekten de vaz geçecekler!

Kurgunun en çarpıcı taraflarından biri de resmi tarihin parti tarafından sürekli güncellenmesi! Evet, işlerine geldiği gibi eski gazeteleri, kitapları, belgeleri değiştiriyor, hepsini yeniden basıyor ve böylece geçmişteki suçları yok ediyorlar, hatta insanlar hiç yaşamamış gibi tarihten siliniveriyor.
 Demem o ki, kitabı okurken iktidar hırsının nerelere varacağını düşünmekten mide krampları yaşadım! Belki de bu kadar negatif bir ortam anlatıldığı için 15 gün sürüklendi elimde kitap, okurken geriliyor çünkü insan ister istemez, reddedesi geliyor zaman zaman , atıyorsunuz kitabı elinizden "yok artık!" diye söylenerek hem de!

Kitaptaki kahramanımız Winston, orta halli bir memur ve bütün bu propaganda ve baskıya rağmen partinin söylediklerinin yalan olduğunu düşünüyor, yasak olduğu halde aşık oluyor hatta, bu ne cüret!
Elbette düşünce polisi yakalıyor kendisini ve yıllarca süren işkencelere tanık oluyoruz sonrasında..
Yani ne diyeyim, herkesin okuması, ders alması, üzerinde düşünmesi gereken bir kitap bu. Evet keyifli değil içinde anlatılanlar; ama çarpıcı, sarsıcı, herkesin yüzleşmesi gereken gerçeklerle dolu bir kurgu var içinde..
Okuyun, okutun diyorum...
Yorumlarınızı merakla bekliyorum kitap hakkında!









12 Ağustos 2014 Salı

Ayşe Kulin'in Füreya'sı bana dokunamadı...

Bir kadın var; çocukluğunun kışları İstanbul'da, yazları adadaki konakta geçen, hizmetçilerle büyümüş, Osmanlı paşası soyundan olmalarına rağmen Atatürk'lü zamanlara hızla adapte olmuş bir aileden geliyor. Ailenin bütün kadınları Fransızca biliyor, bir müzik aletini çok iyi çalıyorlar, ayrıca resimle de ilgileniyorlar. Bu kadın Füreya Koral, kitabın son sözüne kadar pek de anlaşılmayan bir özelliği var: Türkiye'nin ilk kadın seramik sanatçısı.

Kitabın başında bir aile ağacı çizilmiş, eyvah dedim ben o ağacı görünce. Zira aile ilişkileri, kim kimin nesi oluyor meselesi hep kafamı karıştırmıştır. Yanılmamışım da, nitekim ilk bölümü okurken o sayfaya sık sık dönmek zorunda kaldım; zira birbirine benzeyen bir sürü isim geçiyordu ve bu nedenle hafiften sıkıcı başladı kitap benim için. Neyse ki bu isim karmaşası fazla uzun sürmedi.

Ayşe Kulin'in Umut, Veda ve Hayal kitaplarını okumuştum daha önce, dilini gerçekten de akıcı bulmuş, bahsettiğim kitapları sevmiştim. Anlattığı hikayeler de güzeldi. Ama nedendir bilmiyorum, her ne kadar kendisi bu kitap için “bir noktasını bile değiştirmeyi düşünmezdim, en sevdiğim kitaplardan” dese de ben kitabın içine giremedim. Nasıl derler, karakterle hemhâl olamadım, Füreya'nın duygusunu hissedemedim. Bunun neden olduğunu düşünürken bu sabah aklıma geldi, açtım Vikipedi'den Füreya Koral'ın hayat hikayesini okudum. Tam da romandan aklımda kalanları anlatıyordu yazılanlar. İyi de 348 sayfalık kitap okuduktan sonra aklımda, ansiklopedik bir özet hariç değişik bir anekdot, çarpıcı bir duygusallık, ne bileyim enteresan bir öykü parçası kalması gerekmiyor muydu? Evet hikaye akıcı anlatılmıştı ama yazardan özür dileyerek belirtmeliyim ki kitabın lezzeti eksikti. Evet elimden bırakmadım, daha doğrusu bir hafta içinde bitirdim kitabı ama...

Kitaptaki kurguda, geçmişte Füreya'nın hayat hikayesi anlatılırken ara ara son anlarını yaşadığı hastahane odasına dönülüyor, yazar bu bölümlere “Pentimento” (Bir yağlıboya tablo kazındığında kimi kez altından çıkabilen, ikinci hatta üçüncü kat resim) adını vermiş. Ben açıkçası o bölümleri pek sevmedim. Hani ölmeden önce insanın bütün hayat hikayesi gözünün önünden geçermiş lafı vardır ya, yazar sanırım öyle bir kurgu düşünmüş. Ama ben kitaptaki “pentimento” bölümlerini zorlama buldum; dedim ya duyguya giremedim.

Roman'da belki de en ilgimi çeken kısım, Füreya'nın dayısı olduğunu öğrendiğim Cevat Şakir Kabaağaçlı, nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı ile ilgili küçük bölümlerdi. Ama o bölümler de havada asılı kalmıştı.


Hikayenin kahramanları sıradan insanlar değillerdi. Dediğim gibi konaklarda büyümüş, özel okullarda okumuş, Atatürk'ün sofralarına davet edilmiş insanlardı. Füreya verem olunca bir sene İsviçre'de bir hastanede tedavi görüyor mesela, oradan Londra'ya, Fransa'ya geçiyor. Fransa'daki sanat camiası ile arası son derece iyi. İstanbul'a dönünce de dönemin bir çok sanatçısı ile, yazarı ile, şairi ile diyalog halinde. Kendini seramik sanatına veriyor ve durmadan çalışıyor. Bütün bunları öğrenirken ben yine hemhâl olamıyorum bu hikayenin kahramanıyla... Sanki duygusu yok gibi, kitabı okuyup bitirince Füreya'nın insan olma hali hakkında olumlu ya da olumsuz hiç bir izlenim edinmediğimi fark ediyorum. Hani çok sevdiğiniz bir kitabı okurken, ya da bir filmi izlerken hikayeye öyle girersiniz ki bazı kahramanları çok sever, bazılarından ise nefret edersiniz ya. İşte sanırım bu, kitapta eksikti, yani karakter analizi yoktu. Dediğim gibi bir sürü insan adı geçti kitapta; hangisi iyi hangisi kötü bilemedim. Her ne kadar diyaloglar çok olsa da kuru, duygusuz bir hayat hikayesi olmuş kitap. Sonlara doğru ise seramik anlatıcılığı var ve de itiraf etmeliyim ki seramiğe ilgi duymayan benim için sıkıcı bilgiler..

"Kitabın arka planında Osmanlı'nın sonu ve yeni Türkiye'nin başı" anlatılıyor diye yorumlar okumuştum. Ne yazık ki ben geri planda öyle tarihi bir resim pek göremedim, bir iki Atatürk sofrası anlatılmış o kadar.

Edebiyat eleştirmeni değilim, ne haddime bir kitabı eleştirmek. Sadece bir okuyucu olarak aldığım lezzeti anlatabilirim. Nasıl ki bir önce okuduğum Kurt Seyit ve Shura kitabını çok beğendiğimi anlatmışsam, ( ki buradan bakabilirsiniz yoruma) bu kitabı da yazardan özür dileyerek sevmediğimi söylemek istiyorum..

Belki de zorlu hayat hikayelerini seviyorum. Füreya benden çok farklı bir sosyal sınıfta zenginlik içinde yaşamış bir kadın, yurt dışı ikinci vatanı olmuş neredeyse. En ünlü keman sanatçılarından dersler falan alıyor. Nedenini pek anlayamıyoruz kitaptan gerçi, aslında fakir hastalığı olarak bilinen verem hastalığına yakalanıyor, İsviçre'de tedavi görüyor, tedavi başarısız olunca gidip Fransa'da ciğerinin birini aldırıyor, ama bütün bunlar olup biterken sanki hiç para gerekmiyor gibi bir anlatım var kitapta. Ben ki hayatını emeğiyle kazanan biri olarak bu hikayeden kopmaz mıyım? Ayşe Kulin kusura bakmasın ama beni o hayatın içine sokamadı. Evet ilk seramik sanatçısı olması anlamında Füreya Koral'ı takdir ederim elbette, ama o kadar! "Vay be, nasıl bir hayatmış!" diyemiyorum üzgünüm.

 Aslında belki de Füreya'nın çok sevdiği yeğeni Sara'nın ricası üzerine, ısmarlama yazdığı için Ayşe Kulin  okuyucuya/bana duyguyu geçirememiş olabilir mi acaba? Ismarlama yazılan romanlar hep böyle midir merak ettim şimdi.
................
Benim kitap hakkında diyeceklerim bunlar. Alın okuyun, bakalım siz nasıl bulacaksınız. İçinizde Füreya'yı okuyanlarınız varsa  eğer, yorumlarını çok merak ediyorum. Bakalım benim gibi düşünenler olmuş mu?


Kimse kitapsız kalmasın diyorum, sevgiyle...

30 Temmuz 2014 Çarşamba

"Kurt Seyt ve Shura" kitabı mı, dizisi mi?

Kurt Seyt ve Shura kitabı ve dizisini harmanlayıp yorumlamak istiyorum. Bakalım altından kalkabilecek miyim..

Diziyi ilk bölümden itibaren izledim. Dönem dizileri ilgimi çeker, bunda da  kostümler şahaneydi bana göre, hikaye de güzeldi. Ama bir şeyler rahatsız ediyordu yine de dizide beni, özellikle ilerleyen bölümlerde iyiden iyiye sıkılmaya başlamıştım. Yok yok bu böyle olmayacak dedim, ille de kitabı okumalıyım diye düşündüm. Ne kadar da haklıymışım; 513 sayfalık kitabı tatilimin ilk 5 gününde bitirdim. Kitap o kadar sürükleyiciydi ki, elimden bırakıp havuza girmek, yemek yemek, dolaşmak bile istemiyordum; o derece yani.. Kitap gerçekten de dramatik bir belgesel olarak nitelendirilebilir; mekanlar, olaylar, dönem detayları mükemmel aktarılmış. Kitabı okumanızı baştan şiddetle tavsiye ederek hikayenin kısaca özetini yapayım:

su gibi akan bir kitap..
Kurt Seyt, geniş toprakları olan Kırımlı köklü aile Eminofların 1892 yılında Aluşta'da doğan oğludur. Babası gibi kendisi de Çarlık Rusyasında subaydır; hatta Çar'ın muhafız alayında görev yapar. Çapkındır ve de çok yakışıklıdır.
1916 yılında Kurt Seyt 24 yaşında iken, sapsarı saçları beline kadar uzanan, masmavi gözleri ilk balosuna çıkacağı için heyecandan pırıl pırıl parlayan, henüz 15 yaşındaki Alexandra Julianovna Verjenskayayani Shura ile tanışır. Hikaye de böyle başlar. Geri planda tarihi gerçeklikler ile bezenmiş romanda, Kırım Aluşta'dan 1924 İstanbuluna kadar uzanan tam 8 senelik bir aşk hikayesini anlatıyor Nermin Bezmen. Öz dedesinin hikayesidir hem de anlattığı.. Sonu acıklı biten gerçek bir aşktır.. Şahane bir kurgu, muhteşem kıvrak bir dil var romanda. Nedense bugüne kadar Nermin Bezmen kitaplarına bir türlü ilgi duymayan beni kıskıvrak yakaladı kitap.. Edebiyat uyarlaması diziler, hele de arka planda tarih varsa ilgimi hep çekmiştir. Her ne kadar hayal kırıklığı da olsa, beni Nermin Bezmen'le tanıştırdığı için dizi yapımcılarına yine de teşekkür etmek istiyorum.


Kitabun tadı bir başka!
Dizide, “Yok artık, gerçek yaşamda böyle bir insan olamaz!”dedirtip beni izlemekten soğutan karakterlerin başında, Birkan Sokullu'nun canlandırdığı Petro Borinsky vardı. Kitabı okuyunca, senaristlerin dizilerde olmazsa olmaz unsur(!) gibi düşündükleri entrikacı karakteri yaratmak için, Petro'yu nasıl da gerçeğin dışında abartarak anlattıklarına tanık oldum. Boşuna rahatsız olmamışım meğerse Petro'dan.. Senariste ve yönetmene kızdım elbette.. Cânım hikayeyi yapay bir hale getirmeyi başardıkları için tabii ki!..


Dizideki kötü adam Petro
Petro Borinsky, Kurt Seyt'in çocukluk arkadaşıdır. Askeri okulda beraber okumuşlar, beraber cepheye gitmişlerdir. Buraya kadar sorun yok. Mesele, dizide Petro'yu hikayenin kötü karakteri yapmak için senarist ve yönetmenin abartılı saçmalamaları..
 Güya cephede savaşırken Petro yanlışlıkla kendi asker arkadaşını bir savaş suçu oluşturacak şekilde vuruyor. Bunu gören Kurt Seyt, askeri disiplini gereği Petro'yu istifaya zorluyor. Petro askerlikten istifa ediyor ama o saatten sonra Kurt Seyt'in baş düşmanı oluyor. O'nu hep kıskanıyor, Seyt'in yüzüne gülüyor ama hep arkasından iş çeviriyor.
 Bakışlarının sinsiliği oyuncu Birkan Sokullu'da o kadar iğreti durmuş ki, Petro sahnelerinin çoğunu seyrederken ne yalan söyleyeyim sıkıntıdan kanal değiştirmişimdir. Senarist ve yönetmen o kadar şişirmiş ki Petro karakterini, Seyt'in başına gelen her kötülüğünün altından O çıkıyor.
 Mesela Seyt cepheden mektup gönderir Shura'ya, ne hikmetse Petro'nun eline geçer mektup, mektubu vermez elbette ve Seyt'in öldüğüne inandırır Shura'yı.  Shura'yı elde etmeye çabalar dizi boyunca Petro, tabii ki sıkıcıdır bütün bu çabaları..  Abartı öyle üst boyuttadır ki, Seyt'in küçük kardeşi Osman'ı da Petro'ya öldürtürler. Edebiyat uyarlaması yaptıklarını unutup Petro'yu İstanbul'a da getirten, kusura bakmasınlar ama “hikaye katili”demek istediğim senarist ve yönetmen ikilisi, Petro'ya Seyt'in parasını da çaldıracak kadar saçmalamışlar. Hızlarını alamayıp Petro'ya İstanbul'u işgal eden İngiliz askerleriyle işbirliği yaptırıp tam Shura ve Seyt'in evlenecekleri düğün gecesi Seyt'i kaçırtıp Rusya'ya giden gemiye hapsettirirler.  Bu kadarla da kalmaz muhteşem ikilinin hikayeden sapması, entrikacı karakter buldular ya, abartır da abartırlar; taa ki biz izleyicilere “Bu ne ya, böyle dizi mi olur?” dedirtene kadar! Seyt bin bir türlü zorlukla, hapsedildiği gemiden kurtulur ve İstanbul'a döner. Bilin bakalım gelir gelmez kiminle karşılaşır? Evet bingo! Tabii ki Petro ile karşılaşır. O sırada Shura da kuzeninin koluna girmiş bir yere gitmektedir. Petro Seyt'e, “Bak işte, Shura başkasını buldu, seni unuttu” der, Seyt de buna inanıp gidip kendisini bir başka kadının kollarına atıverir!.. Bunlar dizide olanlar, kitapla tahmin ettiğiniz gibi alakası bile olmayan zırva bölümler.. Kitapta ne Seyt gemiye hapsedilip geri gönderiliyor, ne de Petro'nun her dediğine bir çocuk saflığı ile inanıyor...

Oysa romanda ailesini İstanbul'da tesadüfen bulan Shura, Seyt ile birlikte yaşadıklarını ailesine söyleyemediği için Şeref Otel'den ayrılmıştır ve eczanede çalışmaktadır. Bir gün eczaneden kuzeninin kolunda çıkarken Seyt O'nu görür ve kıskançlıktan gider çamaşırhanede çalışan kızlardan biri ile beraber geçirir geceyi. Sabah kız tam çıkarken Shura kızı görür ve  Seyt'le aralarına ciddi bir mesafe girer. Yani ortada Petro Borinsky ile ilgili hiçbir şey yoktur. Dizideki bıkkınlık veren, izleyicileri kaçırtan senaryo saçmalıklarından biridir karşımıza çıkan durum. Senaristin abartısıdır, rahatsız edicidir..

Gerçek hikayede Petro, babasının zoruyla subay olmuştur, askerliği sevmediği için kendi isteği ile istifa etmiştir. Kitapta Shura'ya değil, Seyt'in yakın arkadaşı Celil'in sevgilisi Bolşoy'un baş balerini Tatiana Tchoupilkina'ya aşıktır. Evet dizideki gibi Rus bolşevik devrimcilerine katıldığı doğrudur. Ama dizide senarist ve yönetmen akıllarınca entrika izleteceklerdir ya, Seyt'i ve arkadaşı Celil'i tabiri caizse salak yerine koyarlar ve Petro'nun bolşeviklere katılmasını Seyt'in bilmediğini anlatırlar. Aslında Rusya'dan ayrılmadan önce Seyt ve Celil Petro'yu yakalamış, Rusyaya ihanet ettiği gerekçesiyle kendi mezarını kendisine kazdırarak O'nu öldürmüşlerdir.

Shura ne güzel kadınmış!

Yok dizinin çok reklamı yapıldı da ondan tutmadı, yok dizi sezona geç başladı da ondan tutmadı, yok Rus tarihi bize ağır geldi, yok Shura'yı oynayan Farah Zeynep Abdullah ile Seyt'i oynayan Kıvanç Tatlıtuğ'un kimyası tutmadı diyenler, neden yönetmenin ve senaristin bu saçmalıklarına değinmediler anlamış değilim! Evet kitabı okuduktan sonra ben de Shura'yı başka birisi oynamalıydı diye düşündüm, aklıma ilk gelen de Tuba Ünsal oldu. Zira son dönem aktrisleri içinde gerçek sarışın olmadığını fark ettim. Belki de bir Rus aktris Shura için Farah Zeynep'ten çok daha uygun olacaktı, yani en azından gerçek sarışın ve mavi gözlü biri olsaydı.. Ama oyuncu seçimindeki bu hata, bence senaryodaki saçmalıklar yanında çok önemsiz kaldı, hatta lafını bile etmeye gerek yok diye düşünüyorum.


Sizce de Tuğba, güzel bir Shura olmaz mıydı?

Bir yaşam öyküsünün, zaten kurgulanarak yazıldığı şahane bir kitaba bu kadar ihanet ettikten sonra dizi tutmayınca hatayı kendilerinde aramış mıdır senarist ve yönetmen bilemiyorum tabii ki.. Bunu yeni sezonda hep birlikte göreceğiz.

Beni diziden soğutan ikinci karakter ise Ayşe'yi oynamaya çalışan Melisa Aslı Pamuk'tu. Kendisi Türkiye güzeli imiş; oyunculuğu, bakışları, konuşması o kadar yapmacıktı ki.. Çok ama çok sıkıldım kendisini izlerken..

Hain Ayşe!
Kurt Seyt ve Shura'nın İstanbul'da kaldıkları Şeref Oteli'nin sahibi Ali Dayı'nın kızıdır güya Ayşe. Seyt'e sürekli göz süzer, oteldeki bütün kadınlara sivri diliyle laf sokar. Hele çevirdiği entrika akıllara zarardır, senariste söyleyecek laf bulamıyorum gerçekten de!

 Shura'nın olmadığı ve Seyt'in çok içtiği bir gece Seyt'e tabiri caizse asılır Ayşe; Seyt kendisini reddedip dışarı çıkınca da Shura'nın dolaptaki gelinliğini giyip onların yatağına uzanır, sabah da Shura Ayşe'yi kendi yatağında görünce iyice Seyt'ten nefret eder, bu aptal entrikaya inanır. Senarist ve yönetmen böyle saçma abartılarla hikayenin naifliğine, temizliğine, doğallığına darbeler vurdukça, yazar Nermin Bezmen kim bilir ne kadar da üzülmüştür. Zira kitapta Ayşe diye bir karakter de yoktur!!

Çok yazık ettiler güzelim hikayeye! Daha çok reklam almak için, dizide bol entrika olsun dediler muhtemelen ve izleyici bu ucuz numaraları yutmayarak cezayı kesti. Oysa bu hikayeden çok güzel bir film, çok güzel bir dizi gerçekten de çıkardı.
Diziyi izlerken “Ah şimdi bu diziyi Çağan Irmak çekecekti, ne kadar mükemmel olurdu”dediğim çok oldu itiraf edeyim.
Ekşi Sözlük'ten öğrendiğim kadarıyla yönetmen Hilal Saral, Aşk-ı Memnu'yu da çekmiş, ben o kadarını izlemediğim için yorum yapamıyorum. Ekşicilerden biri Hilal Saral için “Ülkemizde herkesin isterse dizi yönetmeni olabileceğinin canlı kanıtıdır” demiş, yorum da size kalmış..

Senaryoyu Ece Yörenç yazmış, bir kitabı bu kadar basitleştirdiği için kendisine de söyleyecek söz bulamıyorum. Saçma uzun diyaloglar ve saçma entrika kurguları yapmak için kitapların ismini lekelemelerine ne gerek var ki, uydursunlar kendi öykülerini, kitaplara dokunmasınlar bence!
Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, Fatmagül'ün Suçu Ne, Kuzey-Güney gibi çok ses getiren dizileri Melek Gençoğlu ile birlikte yazmış kendisi. Bu dizilerin hiçbirini seyretmedim, Fatmagül'ü ise biraz izlemiş, sonrasında konunun geldiği noktayı yine çok saçma bulmuştum. Ya bende bir sorun var, ya da Ece hanımda! Kitabı terazinin bir gözüne koyuyorum, öbür gözüne de diziyi koyuyorum, “bu ne lahana turşusu, bu ne bahama kuşkusu!”demek istiyorum sadece..

Romanları dizilere kurban etmeyin...

Geçenlerde okuduğuma göre yeni sezonda 13 bölüm daha sürdürmek istiyorlarmış diziyi, çünkü Araplara zaten satmışlar.. Günah keçisi olarak Shura'yı oynayan Farah Zeynep Abdullah'ı seçtikleri için yeni bir başrol oyuncusu kadın ekleyeceklermiş. “Kurt Seyt ve Murka” kitabına da geçiş yaparak Murka karakteri diziye dahil olacak, Shura geri planda kalacakmış. Devam kitabı olan, benim çok severek okuduğum ve hatta burada da anlattığım kitaba ne kadar sadık kalacaklar gerçekten de merak ediyorum.

Son söz olarak diyorum ki, çok güzel bir kitap bu; Nermin Bezmen'in emeklerine sağlık ve umarım dizi senaristleri ve yönetmenler, kitapları katletmekten artık vazgeçerler..

Keyifli okumalar efendim..






13 Temmuz 2014 Pazar

Kurt Seyt ve Murka - tavsiye edeceğim bir kitap..

Kurt Seyt & Shura'yı okumadan direkt Kurt Seyt & Murka'ya geçtim. Gerçi biraz diziyi izlediğim için yabancılık çekmedim karakterlere karşı ama, siz benim gibi yapmayın. Önce Kurt Seyt & Shura'yı okuyun derim. Diziden gördüğüm kadarıyla çok güzel bir hikaye var orada da, mutlaka okuyup paylaşacağım sizinle..

Nermin Bezmen kitabı okumamıştım daha önce, keşke okusaymışım. Zira çok kıvrak bir dili var, hikaye de sağlam olunca tam da “elden bırakılmayacak kitaplar” kategorisinde bir yapıt çıkmış ortaya.. “Edebi değeri var mıdır?"; daha doğrusu “bir kitabın edebi değeri nedir?” sorusunun yanıtını vermek bana düşmez. Bu sorunun yanıtını edebiyat tarihçileri elbet bir şekilde vereceklerdir zaman içinde. Bana sadece bu güzel hikayeyi, akıcı bir dille kurgulayıp bize sunan yazarın emeğine saygı duymak düşer.

Hikaye güzel, aynı yaşamın kendisi gibi.

Murka
Kurt Seyt& Murka


Kurt Seyt, Kırım Aluş'tadan Rus Devrimi sırasında aşık olduğu kadın 
Shura ile İstanbul'a gelmiştir. Bunu zaten diziyi izleyenleriniz veya ilk kitabı okuyanlarınız biliyor. Öyle böyle değil, derin bir aşktır onlarınki.. Sonrasında ne olduysa olmuş, ilk kitabı okuyarak öğrenebileceğimiz nedenler yüzünden Shura ile Seyt ayrılmışlardır. Kurt Seyt & Murka kitabı tam da burada başlıyor işte.. Kendisinden çok küçük olan Mürvet ile evlendiğine tanık oluyoruz Seyt'in, ama nasıl tanıştılar, nasıl evlendiler çok detaylandırılmamış bu kitapta, öncesini okumak lazım. 
Muhtemelen sevilen isimlere Rusça kurallarına göre bir kısaltma yapmış olacak ki “Murka” diyor Seyt O'na, hatta “Benim küçük Murka'm!” diye hitap ediyor. Shura ile olan aşkının şiddetine tanık olduğum için zorlanıyorum Murka'yı kabullenmekte ne yalan söyleyeyim. Hatta kitabın başından sonuna kadar Murka'ya karşı ön yargılı olduğumu bile itiraf edebilirim. Sevemedim ben Murka karakterini, aslında bence Seyt de pek sevemedi. Sevdi sevmesine de hep eksik kalan bir şeyler oldu yüreğinin kıyısında köşesinde, ne bileyim bana kitaptan geçen duygu buydu. Ya da dediğim gibi Mürvet'e karşı ön yargılı yaklaştım. Oysa O'nun ne suçu vardı ki, suçlu olan hiç kimse yoktu aslında ortada. Onların hikayesi de böyle yazılmış, elden ne gelir.! Düşünsenize dünyada 7.2 milyar kişi yaşıyor ve 7.2 milyar tane yaşam öyküsü var! Kimilerinin hikayesi hiç bilinmiyor, kimilerinin hikayesi ise yeniden yazılıp çizildiği için yüreklere dokunuyor.. Kurt Seyt de öyle, bu anlamda çok da şanslı hatta..

Murka tipik bir ev kadını.. Kocası 9-6 düzgün bir işte çalışsın, akşamları gelsin dizinin dibinde otursun, çocukları ile vakit geçirsin, tasarruf yapsın, ille de kendine ait bir evi olsun, ailesi ile yakın otursun, ailesi ve eşi arasında dengeli ilişkileri olsun, mümkünse oturduğu evden hiç uzaklaşmasın, maceraya atılmak da ne demek, ömrünün sonuna kadar oturduğu yerde kök salsın, torunları bile aynı yerde büyüsün istiyor. Kurt Seyt'in Pera'da restoran çalıştırdığı en zengin dönemlerinde O'nun bütün ısrarlarına rağmen giyinip süslenip restoranda kocası ile vakit geçirmekten hoşlanmıyor mesela.. Kurt Seyt ise tam zıt bir karakter.. Güzel giyinsin, şık muhitlerde otursun, şık restoranlarda kolunda şık bir kadınla eğlensin, kazandığı paranın tamamını yesin, gününü gün etsin, kirada ama en lüks evlerde otursun istiyor. Yerleşik hayat hiç de O'na göre değil. Belki gençliği savaşlarda geçtiği için, belki de topraklarını korumak uğruna bütün sevdiklerini kaybettiği için böyle bir savunma duvarı örmüş bilinçaltı kendisine.. Dedim ya kimse suçlu değil, bu sadece onların kendi hikayeleri, böyle yazılmış..

İnişli çıkışlı bir hayat onlarınki. Bir dönem çok zengin oluyorlar, Pera'nın en pahalı apartmanlarında oturuyorlar, kapıda özel şoför onları bekliyor canları belki gezmeye gitmek ister diye! Yazları yazlık gazinolarda vakit geçiriyorlar. Hatta bir dönem Florya'da yazlık gazino işletirken Mustafa Kemal Atatürk'ü bile ağırlıyorlar.. Ama öyle dönemler geliyor ki, ceplerinde hiç para kalmıyor. Seyt madende de çalışıyor, kibrit fabrikasında da.. Seyt çalışmaktan hiç gocunmuyor, ama zaman geçtikçe içindeki yaşam enerjisinin solmasına tanık oluyoruz, en sonunda ölüyor her insan gibi Seyt de.. Nasıl öldüğünü ben anlatmayayım, kitap çok güzel anlatıyor zaten..
Benim kitapta gördüğüm şeyse Seyt her ne kadar zaman zaman Murka'yı çok sevdiğini dile getirse de bence Shura'yı hiç unutamamış. O aşka nasıl kıymışlar, nasıl olmuş da Mürvet ile evlenmiş dedim ya bunu ilk kitabı okuyunca öğreneceğim.

Kitaptan resimler
Kurt Seyt ve ailesi

Zıt karakterler bir araya gelince, zıt hayaller de çarpışıyor. Zor bir hayat olmuş onlarınki .. Hem Seyt, hem de Murka kendi bakış açılarına göre gerçekten de çok fedakarlık yapmışlar çekirdek ailelerini bir arada tutmak için. Seyt ailesinden uzakta, aşık olduğu kadını terk ettiği bir ortamda, karısının kendisinden tamamen farklı olan bakış açısıyla kurgulamaya çalıştığı hayatın içinde zaman zaman isyan edip aylarca evine gitmemiş mesela. Öte yandan Murka, sürekli içen, süslü kadınlar ile sürekli görüşüp kendisine kıskançlık krizleri yaşatan, bir işte dikiş tutturamayıp sürekli iş değiştiren, daha doğrusu iş batıran, kendi ailesini bir türlü benimseyemeyen, kafasının bir köşesinde Amerika'ya gitme hayali olan bir adama katlanmış, O'nu çok sevmiş hem de..

Dedim ya hikaye çok güzel, bakmayın ben özet geçiyorum, mesele Nermin Bezmen'in kaleminden bu güzel hikayenin keyfine varmakta.. Kitabın arkasında belgesel tadındaki gerçek resimlere baktıkça “böyle de bir insan gelmiş geçmiş bu dünyadan” deyip benim gibi gözlerinizde iki damla yaş ile kitabın kapağını kapatabilirsiniz belki de.. Yine altını çiziyorum, edebi açıdan nasıl bir kitaptır yorum yapamam, ama kıvrak bir anlatıcıdan müthiş bir hikaye okumak istiyorsanız kitabı şiddetle tavsiye ederim..