KONUK YAZAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KONUK YAZAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2014 Pazar

Konuk yazar anlatıyor, bir doktor nasıl yetişiyor...

Bugün ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir konuyla konuk yazar ağırlıyorum yine. Kayb-ı Kelam, mesleğini belli ki çok seven, çiçeği burnunda bir tıp öğrencisinin blogu. Çok güzel yazıyor, kendisini konuk etmekten son derece memnunum ve bu güzel bilgilendirici yazı için kendisine teşekkür ediyorum. 
Hep söylerim, bu hayatta kutsal iki meslek vardır ve bu iki meslek sevilmeden yapılmaz: Birincisi hayat kurtaran doktorluk, ikincisi de hayat şekillendiren öğretmenlik... Sözü fazla uzatmadan geleceğin başarılı doktoruna bırakmak istiyorum, bakın neler anlatmış mesleği hakkında:  

----------------------

 Son birkaç gündür ne yazsam diye düşünürken, aklıma kendi branşımla ilgili bir şeyler yazmak geldi. Yani tıpla, doktorluk mesleğiyle ilgili. Buyurun bir doktor nasıl yetişiyor ülkemizde, yani tıp fakültesi serüveni nasılmış aslında :


doktor olmak kolay değil
Lise Yılları ;
Lise yıllarının son senesi özellikle de tıp isteyen öğrenciler için tam bir monotonluk senesidir. Sabahın erken saatlerinde hafif bir kahvaltı ile başlayan bu yeni hayat, o gün boş derslerde, teneffüs aralarında çalışılacak kaynakların özenle hazırlanmasıyla da devam eder. Okulda geçen yoğun temponun ardından kısa bir dinlenme bu süreçte o öğrenci için eşsiz bir ödül olur. Ne yazık ki bu ödülün de tam zevkini çıkaramadan çalan etüt ziliyle çalışma odalarına geçer ve uykunun kendisini zorladığı son anlara kadar kendini bir çalışma havasına sokar. Ve günler böyle devam eder, eder, eder; ta ki sınava kadar... Dedim ya monotonluk diye, arada farklı aktiviteler yapması belki de bünyesine iyi gelecek; ama sağ olsun dış uyaranlar, ki bu aile bireyleri, komşular, arkadaşları olabilir, bu öğrenciyi farklı bir aktivitede gördüklerinde ''bak hele, sınava kalmış kaç gün dışarılarda sürtüyor. Olacak şey mi bu aa!'' söylemleriyle bu monotonluğu sürdürmelerinde etkili rol oynar. Neyse efendiler, sınav vakti geldiğinde ise koskocaman o çalışma zamanının birkaç saat içinde meyvelerini beklemeye gelir sıra. Heyecanlanma, omuzlarına yüklenen ağır sorumlulukların sınav anında akıldan çıkaramama, saçma sorular macerasının yaşandığı o birkaç saat... Nihayetinde kazasız belasız o sınavı da atlatan öğrenci kendi isteğiyle(!) tıp fakültelerinden birine yerleşir. Ve üniversite kapıları o öğrenci için sonuna dek açılır(!) 

Üniversite Yılları ;
Artık eskisi gibi stres yok, dert yok düşünceleriyle harmanlanmış öğrenci, 
komite sistemini duyduğunda daha bir sevinir. Çünkü senede ortalama 5-6 sınava girecek olması kulağa çok rahatlatıcı sözlermiş gibi gelir. Derslerine de girecek olan 50-60 hocayı da duyunca ve hele de aralarında profesörlerin olduğunu görünce de değmeyin keyfine. Ama işin içine girince öyle olmadığını anlaması birkaç ayını alacaktır. Çünkü farklı bir dille, tıp diliyle, tanışması birçok hocanın slaytlara bağlı kalması, gerekli gereksiz binlerce bilgiyle karşılaşması ve sınavlarda da çalıştığı onca şeyin arasında hiç tahmin edemediği yerlerden sorularla buluşması için gereken zaman işte bu kadar kısadır.

Tıp okumanın dayanılmaz hafifliği!

Özellikle de 3.sınıfa gelindiğinde ise sayısız hastalığın nedenlerini, sıklıklarını, nasıl olduklarını sadece teorik yönden öğrenip hasta üzerinde görememesi en büyük dezavantajlardan biridir. Ayrıca derslerde hocaların azarlarına maruz kalınması, 
bunu nasıl bilemezsiniz cümlesinin oldukça sık duyulması psikolojik, günlük 6-8 saat ders işlenmesinin ardından öğrencinin ders çalışmaya ne zaman, ne de güç bulamamasına bağlı fizyolojik açıdan çökmesi de bu dönemde gayet mümkündür. Özellikle diğer fakültelerde okuyan arkadaşlarının aksine vaktinin çoğunu çalışmaya çalışmak için ayırması sonucu tıp öğrencisinin asosyal bir birey olması da cabası.

Nihayet stajların başlamasıyla birlikte hastalıkları hasta üzerinde görmeye başlayan öğrenciler farklı şeylerle de karşılaşmaya başlarlar. İlk olarak yakın akrabalar 
''ne kadar maaş alıyorsun 4.sınıfta ? Gerçi siz doktorlar iki tıkla 70 lirayı götürüyorsunuz zaten; ama hiç doymuyorsunuz'' tarzında sözleri sıralamaya başlar. "Ne uzmanı doktor olacan bakim sen" diyenler,"bu doktorlar var ya bu doktorlar para için imanını satarlar" diyenler,"şu doktor hiçbir şey bilmiyor, bir ilaç bile yazamadı/sadece bir Parol yazmış baksana" diyenler, "doktorları dövenler" vs.. onlarca tabloyla yüz yüze olmaya başlarsınız. Halbuki biraz empati yapabilseler...


Tıp fakültesi 
minimum 6 senelik bir fakülte. Minimum diyorum; çünkü alttan ders almak gibi bir ihtimal olmadığı için böyle bir durum söz konusu olursa sınıf tekrarına kalıyorsunuz.[bizim fakülteye 120 kişiyle başlayıp 6.sınıfta sadece 54 kişi kaldığını duydum]Bu süreçten sonra karşınıza dünyanın zorluk olarak en zor ilk beş ve ayrıca Türkiye'nin en zor sınavı olan TUS (Tıpta Uzmanlaşma Sınavı) illeti çıkar. Şayet bu sınavda yeterli bir puan aldıktan sonra da 4-5 sene daha uzmanlık okursunuz. Yani sizi hastanede muayene eden doktor en azından 10 yıllık bir tıp eğitimi almış doktordur. [Bazı istisnalar hariç]Ve maaş noktasına gelince de normal eğitim süresince öğrenci olduğunuzdan maaş alamıyorsunuz ta ki mezun oluncaya dek. Uzmanlık sınavını geçtikten sonra asistanlık maaşı almaya başlıyorsunuz ve onun ne kadar yüksek (!) bir miktar olduğunu her sene açıklanan kim ne kadar maaş alacak? tablosundan bulabilirsiniz.

iki tık değil, perküsyon!

İki tıkla 70 lira meselesine gelince o iki tık denen muayenenin adı 
PERKÜSYON ve vücudun farklı yerlerinde çıkan sesle rahatsızlık olup olmadığını anlamada kulağı iyi olan doktorlar için etkili bir yöntem. Bizim insanlarımız genellikle neden film çekmiyor diye yakınırlar, halbuki ne kadar yüksek dozda radyasyon yediğinin farkında değiller. Mesela tipik normal bir hastalığı olan kişi eğer BTdenen tomografi çekiyorsa normal röntgen filmlerinde maruz kaldığı radyasyonun 422 katı daha fazla radyasyona maruz kalıyorBu da ileride birçok kanser için bulunmaz fırsat adeta. O yüzden gereksiz tetkikler hastalığı daha da kötüleştirebilir. Kaş yaparken göz çıkarmak misali...

İlaç yazmadı sözü... Ülkemizin antibiyotik kullanımında 1.sırada olduğunu biliyor musunuz ? Halbuki en basitinden serum bile insan için zararlı olabiliyor. Ama illaki ilaç kullanmamız gerekiyor ya gerekli gereksiz, tüm bünyemizi mahvetmeye başlıyoruz. Hani sürekli derler ya eskiler hiç hastalanmazdı diye. Neden hastalansın ki. Doğal beslenme ve gereksiz ilaç kullanımın olmadığı o dönemlerde hastalık nasıl olsun ki ? 
Her ilaç bir zehirdir diye öğretirler bize. Gerçekten de bir ilacın etkinliği olduğu kadar yan etkileri de oldukça fazla. Hele de antibiyotikler... Bakteriler, sürekli bir direnç kazanmaya başlıyor o ilaçlara karşı. Ve günden güne de ilaçların dozları artırılıyor. Ne kadar yüksek doz, o kadar yan etki ve bir o kadar da bozulan bağışıklık sistemi.

Hayat kurtaranlar

Mesela grip için birkaç ilaç kullanan çok sayıda kişi var. Ama gribin 
%80-85 nedeni virüsler.Yani kullanılan hiçbir ilaç virüslere etki etmez. Antibiyotikler sadece bakterilere etki eder. O yüzden kullanılan ilaçların birçoğu gereksiz olur. Onun yerine bağışıklık sisteminizi güçlendiren C vitamininin olduğu gıdalarla beslenmek, dinlenmek o ilaçların neredeyse hepsinden daha yüksek bir etkiye sahiptir. Kısacası ilaç yazmayan ya da bildiğiniz ilacı yazan doktor her zaman hiçbir şey bilmeyen doktor değildir. Çoğu zaman sizi sizden daha fazla düşünen doktordur düşüncesini unutmayın.
Bir de doktorları dövenler var, onlar hak ediyor diyenler... Hangi hastanın daha acil bir vaka olduğunu sizden daha iyi bilir doktor değil mi? Çünkü her hasta yakını için hastası acildir diğerlerine göre. Ayrıca acilde çalışan bir doktor ortalama 
100-150 hastaya bakıyor.Unutmayın o doktor da bir insan ve belki de 30 saatten fazla uyuyamayan biri. %100 performans beklemek ne kadar doğru olur ? Karar sizin...

NOT : Elbette her zaman doktor haklı değildir; ama ben sadece haklı olan doktorların düşüncesini buraya yazdım.


Yazar Hakkında :Tıptaki sanatı kelimelerde de gören ve vaktinin bir kısmını yazarak geçiren bir tıp öğrencisi. Yazılarını sadece kendi değil başkaları da okuyup değerlendirebilsin diye Kayb-ıKelâm blogunda da yazan kelimelerin bir hayranı. Buyurun gelin, hep beraber okuyalım...


NOT: Bu tıp serüveninin 4.sınıfında olduğumdan daha ilerisini anlatmam doğru olmaz. O yüzden serüvende geçen bu sorulara cevaplar vererek yazıyı bitirmem daha uygun olur sanırım.

Kısaca değinmek istediğim doktorluk mesleğini yazarken anladım ki kısaca anlatmak oldukça zormuş. Peki sizler ne düşünüyorsunuz doktorlar hakkında ?



3 Ağustos 2014 Pazar

Konuk Yazar- İstanbul'un Ruhsal Reçetesi: Durum Ciddi!

Bu hikaye Hızlı Adam blogunun sahibi Bünyamin Kapıcıoğlu tarafından Evde Yazar blogda yayınlanmak üzere kurgulanmıştır. Keyifli seyirler..


Geçen gün haritadaki şehirleri tedavi eden bir psikiyatriste rastladım. Bana şunları anlattı: 2014 verilerine göre İstanbul'un ortalama nüfusu 14 milyon hasta (Küsüratsız)

Ne yani hepimiz ruh hastası mıyız?” dediğinizi duyar gibiyim. Ruh hastalığı gündelik hayatımızda sık sık duyduğumuz hakaret tabiri olsa da, tıptaki karşılığı grip olmak kadar masum ve doğal bir durumdur. “Ruh” kelimesinin psikolojideki karşılığı: “Zihinsel aktivitelerin manevi merkezi” olarak açıklanır. Birçok çeşidi ve seviyesi vardır. Öyleyse başlığı biraz daha açabilirim. İstanbul'da yaşayan biri olarak tüm İstanbul sakinlerine hakaret etme derdinde değilim. Karamsar hiç değilim. Aksine bir takım karmaşıklıklara cevap verip rahatlamayı/rahatlatmayı arzuluyorum. Acaba ruhsal bunalımda mıyım?

Az bir sessizlik rica ediyorum. Klavyenizi öttürmeyin. Bu konuyu düşüneceğim.

Koca bir metropolde yaşıyoruz. Türkiye'nin en kalabalık nüfusu, en yoğun trafiği ve en ışıklı sokaklarında hayat sürdürüyoruz. Binalarımız çok katlı ve iç içe. Böyle bir ortamda sükuneti aramak ne kadar mantıklı olabilir ki?




Düşünün:

1 saat sonra alarmınız çalacak ve işe gitmek üzere yatağınızdan kalkacaksınız. Lakin alarm öncesi martılar çığlık çığlığa bağırmaya başladı bile. Öylesine gürültü yapıyorlar ki köyümün erken öten horozunu bin kez aratıyorlar. Yahu bekleyin uyanalım. İstediğiniz kadar çığlık atarsınız. Uykumuz açıldıktan sonra sizden asla rahatsız olmuyoruz. Yok ama kime anlatıyoruz ki.. Yarın sabah aynı gürültü, aynı martı çığlıkları bizi bekliyor. Bir gün sürpriz yapsalar da sessizliği tercih etseler, yandaki boş arazide inşaat çalışması veya apartmandaki tadilat gürültüsü o güzel günü hiç ıskalamaz. Neticede 10-20 daireli apartman. Hangi birini susturasınız..

Öyle ya da böyle uyandınız. Güzel bir kahvaltı yapmak istersiniz. Ben de isterim ama trafiğe takılmadan işime yetişmek için bugün poğaça, tost yemeyi tercih ederim. Muhtemelen yarın da aynı tercihi yapacağım. İyi ki pazarım var. O da olmasa maya adam olabilirim.
Velhasıl dışarı attık kendimizi. İstanbul'da işe her gün özel araba ile gitmek herkese nasip olmaz. Bunun trafiği var, yakıt derdi var, park sorunu var; var da var yani... Bugün de toplu taşıma araçlarını tercih etsek iyi olacak. Yarın da aynı tercihi yapacağımı düşünüyorum.

Durağa kadar yürürken yolda bir öte bir beri koşuşturan insanları da bir türlü anlamış değilim. Sabah sabah herkes telaşe içinde bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Galiba bizim gibi onların da işi gücü var. Aman abla dikkat et! demeye kalmaz: Daaattt!!!!! korna sesi. "Önüne baksana kardeşim. Uyanamadın mı halen daha. Sabah sabah başımı belaya sokacaksın!" dedi mi taksici amca. Hadi buyurun buradan yakın! E ama o da haklı. Her gün trafikte ve bela her an ensesinde dolanıyor. Yılların verdiği tedirginlik ile ilk önceliği insan hayatı değil de bela engelleme olmuş.

Hadi taksici amcayı anladık da bu minibüsçüler neden kornayla konser veriyorlar. Yolun kenarında bekleyen insanların dikkatini çekmenin yolu demek ki korna çalmak. "Şşşt mavi şapkayım ben. Kartal'dan Kadıköy'e E5 üzerinden giderim. Gördün di mi. Kaçırma sakın. Daat daaat!!!"

İyi hadi kaçırmadınız ve bindiniz. Hazır mıyıııııız? Aksiyon başlasın. Bu minibüs şoförü eski driftcilerden olmalı. Makas atmalar, aniden fren, ani kalkış ve ani yola çıkışlar. Vuhuuu... artık dayanamaz hale geldiğinizde nihayet yolculuk biter. Artık iş yerinize vardınız. Güvendesiniz şimdilik. Akşama aynı macera sizi bekliyor unutmayın.

Bugün güzel bir gün olmasını ve güzel insanlarla muhatap olmayı diliyoruz. İlk müşterimiz veya ilk görüştüğümüz kişi, iş ortağı, yönetici, kurye veya herhangi x biri çok kibar, pozitif düzgün bir insan. Oh be herkes böyle olsa da güzel bir mesai geçirsek. Gerçi bizimki de laf mı şimdi. 5 parmağın 5'i farklıyken; 14 milyon parmaktan eşit olmasını beklemek çılgınlık olur.

Dedik ya metropol.. İşler de doğu bölgelerine göre daha hızlı işliyor. Tüketim daha hızlı olduğu için üretimin yetişmesi lazım. Her ne işle meşgul olursak olalım zaman önemli. Hani derler ya: "İstanbul'un taşı toprağı altın." O söz artık değişti. "İstanbul'un saati dakikası altın" oldu. Hızlı hızlı hızlı... Şükür. İşler bugün de yetişti. Eve gittiğinizde kafanızı yastığa rahaaatça koyabilirsiniz. "Eğer kafa kaldıysa!"

Sabahki yolculuk maceranız tekrar ederken bir yere yaslayamadığınız zavallı kafanız gövdenizde joystick gibi bir öteye bir beriye düşüyor olmalı. Bir anda camdan seken kafanızla kendinize gelirseniz birileri kıkırdıyor mu diye dinleyin. Ohh kimse farketmemiş uykusuzluktan cama tosladığınızı. Olur öyle şeyler. Yorgunluk hali. Sabah ve akşamın diğer farkı da ışıklar. Yürüdüğümüz sokakta ne kadar çok ışık var. Sokak lambaları, dükkan tabelaları, trafik lambaları, araba farları, evlerin ışıkları... Renk cümbüşü maaşallah. İnsanın zihni bulanıyor. Göz de yoruluyor haliyle.

Eve vardıysanız bacaklarınızı uzatın hemen. Biraz dinlenmek hatta tv karşısında uyuyakalmak çok cazip bir fikir. Pardon pardon! Hemen bacak uzatmak olur mu? Hani ailenize ayırmanız gereken zaman? Tabi ailenize de zaman ayırın. Muhabbet edin, çay demleyin, çocuğunuzu sevin, oyunlar oynayın. Hele de çocuk varsa öncelik onda. Bugün paşazadenizin uykusu tutmazsa vay halinize. Sabah uyanmak için 5 kez alarm ertelemek kaçınılmaz olur. Derken aileye de zaman ayırdık, nerede şu kumanda? Tv karşısında biraz bacak uzatabiliriz. Gerçi saat 24'e gelmiş. Tv karşısında sızıp boynumuzu ağrıtmak yerine gider yatağımızda mışıl mışıl uyuruz. Hadi iyi geceler.

Sabah idrak edemediğiniz bir gürültü ile uyandınız. İş saati mi geldi diye bakarken alarmın çalmasına daha 1 saat olduğunu fark ettiniz. Martıdır martı :)

Böyle de bir şehir güzelim İstanbul. Demek ki sorun bizde değil. Turp gibiyiz maaşallah. Bu tempoya dayanmak yürek ister, ruh ister, enerji ister. Biz iyiyiz iyi. Psikolojisi bozuk olan İstanbul'muş meğerse. Hatta psikopata bağlamış.

Ohh be... Aman bize bir şey olmasın da İstanbul'u bu haliyle kabul ederiz. Öyleyse benim bu haplara da ihtiyacım yok. Dökeyim mazgallara İstanbul içsin. Onun daha çok ihtiyacı var. Ne yapalım; onun da dünyadaki rolü bu demek ki. Biz iyiyiz iyi. Psikolojisi bozuk olan İstanbul!

İstanbul'u İstanbul gibi kabul edersek bir çok problemden sıyrılabileceğimize inanıyorum. Bu şehir hızlı ve renkli. Değiştirmeye kalkmayın. Ona ayak uydurup mutlu olmak daha kolay. Siz iyisiniz. Ben de iyiyim. Psikolojisi bozuk olan İstanbul bence...


Yazar Hakkında:Annemin anlattıkları ve benim hatırladıklarıma göre 5 yaşımdayken gazetedeki araba resimlerini makasla kesip biriktirirmişim. Bozuk para saymayı da yine 5-6 yaşımda öğrenmişim. Bu durum dedemin çok hoşuna gittiği için bana saydırmak üzere bozuk para biriktirmeye başlamış. Çelik kasadan bihaber olan ben, sahip olduğum bozuk paraları muhafaza edebilmek için konserve kutusuna benzeyen kumbaralardan almışım. 7 yaşımda ise oynamadığım oyuncaklarımı mahallede satarak ticarete başlamışım. O gün bugündür ticareti ve para kazanmayı severim. Gelirinizi arttıracak ve iş hayatınızda hızınıza hız katacak makaleler okumak isterseniz benim bloguma da beklerim. www.HizliAdam.com


2 Temmuz 2014 Çarşamba

Konuk Yazar: Sosyal Medyayı Sevemedim, Blogculuğu Sevdiğim Kadar

Bugün sizleri "Hızlı Adam" blogunun sahibi Bünyamin Kapıcıoğu'nun bu güzel yazısı ile başbaşa bırakıyorum. Bloguma renk kattığı için kendisine teşekkür ediyorum..

Evde Yazar'a misafir olmadan önce 11 ay bekledim. Diyeceksiniz ki neymiş bu Evde Yazar'a misafir olmak. Biz de okadar çalışmalı mıyız? Ne kadar çalışmanız gerektiğini bilmiyorum ama asıl açmak istediğim konu bu değil. Söylemek istediğim, 11 ay boyunca bu blogu takip ediyor olmam.

Peki Bundan Bize Ne?

Sosyal medya çılgınlığıdır almış başını gidiyor. Beğen, paylaş, yorum yap; yorum yap, paylaş, beğen hep aynı hep aynı. Takipçi sayısı veya arkadaş sayısı "kişisel popülarite ibresi" haline gelmiş. İnanılmaz bir rant kavgası var; gizli ve içten içe. Benim iletim daha çok beğenildi, daha çok yorum aldı. Nihaha...

social media da bitecek
Facebook da bir gün bitecek!
Netlog vardı bir zamanlar. Hi5'i hatırladınız mı? My Space? vardı da vardı.. Şimdi Facebook, Twitter, Vine gibi sosyal platformlar revaçta. Son gelenler pazara güçlü girdi fakat trendlerin özelliği kısa ömürlü olmalarıdır. Hayatımızın sonuna kadar Twitter olacağını zannetmiyorum.

Blog yazarlığının tarihini biliyor musunuz? Bloglamak kelimesinden türeyen blogculuk tam 20+ yıldır var. Blogculuğa trend diyemeyiz. Öyle olsaydı çoktan modası bitmiş olurdu. İnternetin bir parçası diyebiliriz. Dijital Medya'nın merkezi dersek de yanlış olmaz.

bloglar
Begen, paylas, yorum yap!


Sizce Blog Yazarlarının Tek Derdi Para Kazanmak mı?

Sizin Facebook duvarınızda paylaşacağınız bir yazı en fazla kaç kelimeden oluşmalıdır. 500 kelimeden oluşan duvar yazınızı kaç arkadaşınız okur? Kaç kişi yorum yapar? Bence hiç şansınız dahi olmaz. Fakat blogcuların 500-1000 kelime arası yazdığı fayda yüklü makaleler hevesle okunuyor. Dahası bir sonraki yazı mail adresine bildirim olarak gelsin diye insanlar abone oluyor.

Bakın ben şu an burada misafir yazarım. Dün de Blog Hocam'da misafirdim. Uzun emek verdim yazabilmek için. Peki sizin Facebook duvarınıza katkı sağlamak için kaç arkadaşınız oturup saatlerce yazı yazar?

Tam da bunu söylemek istiyorum. Blog yazarları dijital medyanın gerçek sosyal karakterleridir. İlişkiler daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdür. Paylaşılan makaleler okuyucuya fayda sağlar. Bazen eğlendirir, bazen hüzünlendirir. Neticede okuyucu, almak/ulaşmak istediği bilgi veya duyguya bloglarda erişir. Milyonlarca blog yazarı olduğu için milyonlarca konu vardır. Bundan 9 yıl önce tanıştığım blog yazarı Eda Suner'i halen daha takip ediyorum. Eda Suner bir blog fenomenidir. Eğer merak edip araştırma gereği duyduysanız, Eda Suner Demirel olarak aratın. O artık evli ve ikinci soyadı var. Eda örneğini neden anlattım: Hiçbir sosyal platformda arkadaş olarak ekli olmamasına rağmen Eda'nın hakkında bilgi sahibiysem; bugün Facebook'un yaptığını biz blogcular yıllar önce yapıyorduk demektir. Kazanç kısmı ise emeğin karşılığı sadece.

Yukarıdaki örnekte olduğu gibi Evde Yazar'ı da uzun yıllar takip etmek ve iyi dostluklar kurmak ümidiyle: tüm blogculara başarılar diliyorum. Blog sahipleri birbirini takip etmeli ve bir yorum yapmaya, bir çay içmeye gitmelidirler ☺

Yazar Hakkında:

Yedi yaşımdan beri hep bir şeyler satmanın merakındaydım. Biyomedikal Teknikeri olmama rağmen Türkiye'nin en iyi bilişim akademisinin satış departmanında "uzman" pozisyonunda çalışıyorum. Ticareti sevdiğim kadar yazmayı da seviyorum. Tam dokuz yıldır blog yazıyorum. Bu yüzden iki tecrübemi birleştirerek iş hayatında rakiplerinize fark atmanızı amaçlayan HızlıAdambloğunu oluşturdum. 1990 doğumluyum, sene 2014 ve ben bugüne kadar iki farklı kurumsal markada yönetici pozisyonunda çalıştım. Freelance otomobil alım satımından tutun e-ticaret de dahil bir çok gelir projesinde yer aldım. Evliyim ve bir oğlum var. Bu yüzden benim gibi hızlı yaşayıp, hızlı kariyer edinen kişilere hızlı adamlar diyorum;)

29 Haziran 2014 Pazar

Dün Bloghocam'da konuk oldum..

Tebdil-i mekanda ferahlık vardır.” demiş atalarımız. Ben de öyle yaptım; gittim Bloghocam'a konuk yazar oldum.

Blog dünyasına girdiğim günden bu yana bana çok yardımcı olan Bloghocam'da yazımın yayınlanması ile inanın çok mutlu oldum; kendisine bir kez daha teşekkür etmek isterim..

O halde sözü fazla uzatmayalım; bugünkü yazımı okumak üzere burayatıklamanızı rica ediyorum ve Bloghocam'a ışınlıyorum sizleri..


Sevgiler..


15 Ağustos 2013 Perşembe

Dünyanın Alt Ucuna Yolculuk, TAZMANYA

Tazmanya’yı nasıl bilirsiniz? Benim aklıma Tazmanya denildiğinde ilk olarak çocukken Bugs Bunny ile maceralarını izlemeye doyamadığım çizgi film karakteri geliyor. Hani şu homur homur ortalarda kendi etrafında dönerek dolanan ve hemen hemen herşeyi yiyebilen canavar. Neredeyse hepimiz Tazmanya adını ondan öğrenmişizdir, böyle bir yer vardır dünya üzerinde ve bu canavar orada yaşamaktadır. Ama acaba nerededir, nasıl gidilir, neler yapılır hiç merak etmiş miydiniz?


Şimdi koltuklarınızın dik, masalarınızın kapalı olduğundan emin olun çünkü birazdan hep birlikte adını çizgi film karakteri olarak tanıdığımız Tazmanya Canvarının ana vatanına, dünyanın alt ucuna doğru yolculuğa çıkacağız.
YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

22 Ocak 2013 Salı

Üç Kitap Daha


Malumunuz Mor Kitaplık'ta da yazıyorum, her ayın ortasında en yakın zamanda ne okumuşsam onun hakkında atıp tutuyorum. Buradaki yazılarımı bazen Kitap Notları'ndakinden çok beğeniyorum ne yalan söyleyeyim. İlk üç yazımı ''Peki Bu Yazıları Okudunuz mu?'' diyerek dikkatinize getirmiştim şimdi de yeni üç yazı ve kitapla (bir öykü kitabı, bir roman, bir anlatı) karşınızdayım.


Şans eseri okuyup farklı bir kalemden farklı bir tat almanın keyfini yaşadığım kısa öykülerden oluşan kısacık bir kitap. Öykülerde hüzün ve keder ile neşe ve umut yan yana, iç içe. >>>


Kitapçıda gördüğüm ilk andan beri okumak istediğim Tavan Arasındaki Buda beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Farklı anlatım tekniğiyle de beğenimi kazandı. Kimi okurlar bunu garipseyebilir ama ben ve annem, ki kolay kolay kitap beğenmez, çok keyif aldık. >>>


Allin Paris'teki hayvanat bahçesini o denli seviyormuş ki araştırmaları sonucu orada yüz yıl önce yaşamış olan zürafa Zarafa'nın Sudan'dan Paris'e uzanan öyküsünü arşivlerden, bilirkişilerden, seyahatlerden, müzelerden toplamış. Biraz tarih, biraz magazin, biraz hayvanlar alemi... Bu kitabı Sunay Akın'ın İstanbul'da Bir Zürafa, ki orada anlatılan zürafa da Afrika'dan İstanbul'a geliyor, adlı kitabıyla birlikte Kitap Notları'nda yazmayı düşünüyorum. >>>



Yazıları okumak için başlıklara veya oklara tıklamanız yeterli.

27 Eylül 2012 Perşembe

Peki Bu Yazıları Okudunuz mu?



Okuduğum, hakkında araştırma yaptığım ve hatta hakkında yazdığım kitaplar Kitap Notları'ndaki kitaplarla sınırlı değil. Dikkat edenler fark etmiştir, Kitap Notları'nda kitaplar genelde çeşitli konular ve ortak noktalarına göre ikili üçlü hatta beşli gruplar halinde ağırlanıyor. Bu da bazen okuduğum kitapların yazılmadan önce aylarca beklemesine ya da (hala) yazılamamasına neden oluyor. Mor Kitaplık'ta ise okur okumaz tek bir kitap hakkında atıp tutmaya başlıyorum. İşte onlar:


Bu kitabı aslında Kitap İçinde Kitap başlıklı yazımda anlatmıştım ama kitap hakkında o kadar çok söyleyecek sözüm vardı ve kitabı okumak için o kadar yoğun emek harçamıştım ki, bir daha yazdım. Bu yazı kitap hakkındaki ufak araştırmamın meyvelerini ve detaylı atıp tutmalarımı içeriyor. >>>


Bu kitabı sadece Mor Kitaplık'ta yazdım. Aile, arkadaşlık, ilişkiler, kasaba hayatı, çocuklar, dayanışma... Bu kitapta eğlencelik bir kitapta aradığınız her şeyi bulabilirsiniz (romantizmi biraz eksik). Bu kitabın kız kardeşlerini ise Pembe Kitaplar'da ;) >>>


Kısa romana kısa bir yazı. Yine daha önce hakkında yazmadığım bir kitap. Yalnız ABD için yazdığım "Ödüller ve Ödüllü Kitaplar" yazılarını devam ettirirsem (ettirebilirsem) Birleşik Kırallık'ın ödüllü kitapları arasında tekrar bahsedebilirim. >>>

Bu işe konuk yazarlık deniyor galiba. Ben her ay bir yazı yazdığım için pek konuk sayılır mıyım bilmem. Şu aralar kitap okumaya bile zor vakit bulduğumdan bırakın başka bloglara Kitap Notları'na bile yazamıyorum ama konuk olmak zevkli bir iş. Bu yoğun dönemi atlatınca her türlü konuk yazarlık teklifine açığım :)



Yazıları okumak için başlıklara veya oklara tıklamanız yeterli.