6 Mart 2013 Çarşamba

Midas Tümülüsü - Gordion


Midas tümülüsü Polatlı yakınlarında Gordion'da bulunuyor. 300 m'lik çapı ve 55m.'lik yüksekliği ile bölgede bulunan tümülüslerin (Tümülüs: Latince bir sözcük olup , bir mezar ya da mezarlık içeren, toprak yığılarak oluşturulmuş tepeciklere verilen addır. Höyük ve kurgan (Orta Asya'da) da denilen tümülüs yapma geleneğine sahip ulusların sayısı fazla değildir. Bunlara en çok Anadolu'da, Trakya'da, Orta Asya'da, Rusya'da ve Meksika'da rastlanır.) en büyüğü olması sebebi ile efsanevi Frig kralı Midas'a atfediliyor (Kral Midas: MÖ 738 - MÖ 696 yılları arasında, Frigya'nın Ankara civarında kurulmuş olan başkenti Gordion'da, yaşamış olan efsanevi Frigya kralıdır. Krallığı gibi yaşamı ve ölümü üzerine de mitolojiler yazılmıştır. Yaşamı boyunca acılar çekmiş olan Midas, "eşek kulak"larıyla ya da "dokunduğu herşeyi altına çevirmesiyle" ünlenmiştir.

Yapılan bilimsel çalışmalarda, Midas'ın anne karnında bir hastalığa yakalandığı ve kulak kanalları asimetrik olarak doğduğu anlaşılmıştır. Asimetrik kulak yapısı nadir görülen bir hastalık şeklidir. Önden veya arkadan bakıldığı zaman bir kulağın diğerinden çok daha yukarıda veya aşağıda olduğu görülür. Çirkin bir görünüm oluşturan bu hastalık Midas'ın kafatasında belirgin izler de bırakmıştır. Halkından utanan Midas'ın sürekli olarak başına geçirdiği bir "serpuş"la gezdiği, kulaklarını hiçbir zaman göremeyen halkının ise, krallarının kulakları hakkında yorum yaparak, göremedikleri kulakları eşek kulağına benzeterek kralları hakkında dedikodu yaptıkları düşüncesi kuvvet kazanmıştır).
Tümülüs dışarıdan bakıldığında gerçekten de inanılmaz ihtişamlı. Böyle bir tepenin nasıl toprak yığılarak bir mezar odasına çevrildiğini insan anlayamıyor. Tümülüsün içinde mezar odasına giden dar koridor ise Mısır Piramitlerine girmiş hissi uyandırıyor. Ama klostrofobik biri olmadığım halde özellikle mezar odası beni inanılmaz rahatsız etti ve bir an önce oradan çıkmak istedim...

Not: Fotoğrafları bir iki gün içinde ekleyeceğim...

8 Şubat 2013 Cuma

Effi Briest




Klasik denince aklıma hep İngilizer ve Ruslar geliyordu. Sefiller filan derken belki biraz da Fransızlar. İstanbul Kitap Fuarı'nda stant görevlisinin övgüsü ve ''Türk okuyucusuna bu kitabın değerini anlatamadık'' mealindeki sözleri üzerine Theodor Fontane'ın Effi Briest romanı okuma listeme ve kitaplığıma eklendi.

Effi, romana 17 yaşında Alman aristokrasisinin genç bir üyesi olarak başlıyor. Kendinden 21 yaş büyük soylu Baron Geert von Innstetten ile evleniyor. Effi çocuksu, kıpır kıpır, değişken, olayları akışına göre yaşayan, coşkulu bir genç kız. Aynı zamanda da hırslı, yükselmek (elbette kendisinin yükselmesi değil söz konusu olan, kocasının terfi etmesi) bakan hanımı olmak istiyor. Gel gör ki kocasının memuriyetinin gerektirdiği sosyal ilişkiler, yani asillerin katı kuralları ve değerleri, küçük kasaba hayatı, kasvetli ev, kocasının iyi niyetli ama baş öğretmen tavrı Effi'ye zor geliyor. Aile özlemi, yalnızlık, başa bela cazibesi derken evlilik dışı ilişki kaçınılmaz oluyor. Olayların gerisini anlatmayayım. Kitabın arka kapağını okursanız birkaç detay daha öğrenebilirsiniz.

Yukarıdaki paragrafı ve kitabın arka kapağını okursanız sakın ''buralar hep spoiler olmuş'' diye isyan etmeyin. Birincisi okumasanız da bunların olacağını tahmin ederdiniz herhalde. İkincisi de Effi'nin bebek sahibi olması da, Crampas ile flört etmesi de kitapta o kadar teğet geçilmiş, asil hayatının ağır kurallarını anlatan onlarca diyalog detaylıca aktarılırken bunlar öyle aralara sıkışmış ki bunları önceden bilmek kitabı anlamayı kolaylaştırabilir. Tabii bu es geçiş tesadüf değil. Ben bu olayların anlatılmadan geçilmesinin zamanında toplumun kadına ve cinselliğe bakışının bir sonucu olduğu fikrindeyim. Kurguda bir çok şey klişe gibi gelse de bunların 120 yıl önce henüz klişeleşmemiş olabileceğini de akılda tutmakta fayda var. Hatta kocasını aldatan bir kadını lanetlemeyen hatta bu kusrun faturasını topluma kesen, olayları kadının açısından anlatan bu roman o zamanlar radikal bulunmuş olmalı.

Alman realizminin önemli örneği, Fontane'ın şaheseri sayılan bu roman toplumun kural ve değerlerinin bir kadını nasıl boğduğunu, toplumun değerlerine göre yaşamanın da kişisel felaketlere neden olabildiğini anlatıyor. İlginç şekilde, toplumun onun konumundaki bir kadından istediği gibi davranamayan Effi de, tam da onun durumundaki soylu bir adamdan beklendiği gibi hareket eden von Innstetten de nihayet perişan oluyor. 

Kitap şiirsel gerçekçiliğin önde gelen temsilcisi olmakla birlikte Thomas Mann'a göre kitaplığını altı kitaba indirecek olsa yanına alacağı altı romandan biri. Hatta Mann'ın Buddenbrooks adlı romanında bu romanın izleri görülüyor. Effi Briest, Anna Karanina ve Madam Bovary ile birlikte başkahramanı kadın olan 19. yüzyıl aldatma romanları üçlüsünde anılıyor. Dört kez de sinemaya aktarılan roman halen Almanya'daki liselerde derse konu ediliyor, öğrencilere okutuluyor. Yalnız filmlerde ve kitap kapaklarında neden Effi hep sarışın temsil edilmiş anlamadım. Demek ki Alman sarışın olur fikri sadece bizde değil Almanlarda da var. Zira hem kitapta Effi koyu renk saçlı tarif edilmiş hem de romana esin olan Elisabeth von Ardenne gördüğünüz üzere sarışın değil.

Elisabeth von Ardenne
Kaynak: onomat.de 
Evet, roman Barones Elisabeth von Ardenne'nin gerçek hikayesinden esinlenilerek yazılmış. Roman ile geçrek olaylar ana hatlarıyla benzeşse de gerçekle kurgu arasında önemli farklar var. Fontane olayları daha trajik kılmak ve toplumun etkisine vurgu yapmak için baş kahramanın yaşını küçültmüş, çift arasındaki yaş farkını dört katına çıkarmış. Benzer şekilde kitaptakinin aksine von Ardenne evlilik dışı ilişkisini hiç bitirmemiş ve kendini hayır işlerine adamış, insan arasına karışmış ve doksan küsür yaşına kadar yaşamış. Yine de Elisabeth ve Effi'nin ailelerinden dışlanmasından, aşıklarının başına gelenlere kadar çok çarpıcı parallelikler romanda da korunmuş.

19. yüyıl romanlarında karakterlerin hep uzun uzun ve süslü konuşması garip gelmiştir. İnsanlar geçen yüzyılda gerçekten bu kadar süslü mü konuşuyordu, yoksa yazarlar şov yapmak için karakterlerinin ağzından döktürüyor muydu bilemiyorum. Galiba ikisinden de biraz. Bu romanda da diyaloglarda uzun ve gösterişli cümeleler, ayrıntılı betimlemeler var. Yalnız garip şekilde çok kolay okunuyor, insanı yormuyor, sıkmıyor. Bu özelliğiyle de okunası bir klasik. Çeviri rahatsız edici bir hata içermiyor, birkaç yazım hatasını da ben görmezden geliyorum çünkü maalesef yayımcılarımızın bu konudaki standardı çok çok düşük.

Özetle hiç aklımda yokken okuduğum bu romandan gayet memnunum. Okumazsanız büyük şeyler kaybetmezseniz ama okursanız kolay okunan bu klasikten tat alacağınızı düşünüyorum.

3 Şubat 2013 Pazar

Blog, Reklam, Anket

Geçtiğimiz ay boyunca Kitap Notları'nda bir anket vardı: ''Blogların reklam almasına nasıl bakıyorsunuz?'' diye soruyordu. 

Önce bu anket sorusunun nereden çıktığını anlatayım. Bir arkadaşıma Bumerang'dan* çok uzun zamandır hiç reklam teklifi gelmiediğini, belki de bunun daha iyi olduğunu, okuyucuların da reklama sıcak bakmadığını söyledim. O da, bir şey itiraf edeyim mi bence reklam siteyi daha profesyonel gösteriyor, böyle düşünmem belki kötü ama öyle, dedi. 

Resmin üstüne tıklayarak sonuçları büyük halde görebilirsiniz.

Hiç beklemediğim bir cevaptı ve ben de bu soruyu başkalarına da sormak istedim çünkü ben bloglardaki reklamlar konusunda kararsızım. Her köşeden ayrı reklam göz kırptığında bunalıyorum ama  az reklam olan sevdiğim bir sitede sırf faydam olsun diye reklamlara tıkladığım da oluyor. Kitap Notları'na da reklam almak konusunda okuyuculardan ziyade kendimi düşünüyorum. Buraya bu kadar emek veriyorum sonra da üç satırlık metninde yazım hatası olan bir şeyi nasıl yayınlayayım (ki evet bu nedenle kabul etmediğim teklif oldu) ya da bu kadar parlak yanar döner reklam karşılığında karşılığı kuruşlar mıdır yani olmasın daha iyi diyorum.

Ankette de kararsızım şıkkını seçmiştim. Sonuç da durumu pek netliğe kavuşturamamış.  Yukarıda anket sonuçlarını görüyorsunuz. 45 kişi 58 seçenek işaretlemiş. 58 tercihten 6 tanesi gerçekten de ''Daha profesyonel görünüyor'' yönünde olmuş. Reklama olumsuz bakanların önemli kısmının blogculukta reklam olmaz demesi önemli. Diğer seçeneğini tercih edenlerin nedenleri ne onu da merak ediyorum. 

Kabaca reklamı onaylamayanlar çok az farkla önde bitirmiş anketi. Böylece ben yine okuyucular reklamı kesin olarak onaylıyor mu yoksa hiç tasvip etmiyor mu yine bilememiş oldum. Bu yazı da Kitap Notları'ndaki kitaplarla ilgisi olmayan ilk yazı olarak arşivdeki yerini aldı :)



* Hürriyet'in blog yazılarınızı paylaşıp BumAds denilen reklam tekliflerinden alabileceğini blogcu platformu.

31 Ocak 2013 Perşembe

Güneydoğu Asya'da 4 Hafta, 4 Ülke...


“Bundan 20 yıl sonra, yaptıklarınızdan daha çok, yapmadığınız şeylerden ötürü hayal kırıklığı yaşayacaksınız. O yüzden düğümlerinizden kurtulup, uzaklaşın güvenli limanlarınızdan. Alize rüzgarlarını yakalayın yelkenlerinizde. 

Araştırın, hayal edin, kesfedin!

Mark Twain ***  

***Mark Twain’in yollara düşüren, ilham verici "Twenty years from now you will be more disappointed by the things you didn’t do than by the ones you did do. So throw off the bowlines, sail away from the safe harbour. Catch the trade winds in your sails. Explore. Dream. Discover.” sözünün Türkçe çevirisini bulamadığım için kendimce birşeyler karaladım. Hatalıysam affola:) 

Mark Twain’in dediği gibi; hayallerinin, tutkularının peşinden koşmalı insan, öyle ya bir kere geliyoruz dünyaya. Yoğun iş hayatı ve koşturmacaları arasında, biz bunu yapmaya çalışıyoruz da zaman zaman. Durduğu yerde durmak gibi bir kavramla henüz tanışamadığımız ise doğrudur. Hal böyle olunca gitmek-görmek-keşfetmek duygumuzu tatmin etmek için gidiyoruz biz öyle arada bir, yüreğimizin götürdüğü yerlere... Neden böyle bir başlangıç oldu derseniz, bir önceki yazımda paylaşmıştım; biz Güneydoğu Asya'ya gidiyoruz, hayallerimizi gerçekleştirmeye, hiç görmediğimiz renkleri görmeye diye... Gittik, gezdik, gördük ve döndük evimize... Herkesin de en kısa zamanda hayallerini gerçekleştirmesi dileğiyle, gelelim biz bu dört haftada nerelerdeydik...

YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

27 Ocak 2013 Pazar

Ortadoğu'dan Kitaplar

Ortadoğu meselesi en çok konuşulan ve taraflarınca da (hatta en az onlar tarafından) olmak üzere en az anlaşılan sorunların başında. Ortadoğu öylesine karışık ki zirveler, krizler, saldırılar arasında insanlar kaybolup gidiyor. Konu üstüne on binlerce araştırma kitabı yazılmış olsa da edebiyat kadar olayın insani boyutunu iyi anlatan nadir. Ben de hem Arapların hem de Yahudilerin öykülerini abartısız, içten ve barışçıl şekilde anlatan iki edebi kitabı ele aldım: Limon Ağacı ve Gazze Blues.


Limon Ağacı - Sandy Tolan

Limon Ağacı bir roman ama onu sadece böyle tanımlamak yetersiz olur. Yirmi sayfalık kaynakçasıyla Limon Ağacı kapsamlı ve derin araştırmaların sonucu, içinde kurgu ve öyküleme de olan bir tarih kitabı neredeyse. Tolan, iki tarafın da kendi açısından defalarca anlattığı Arap-İsrail çatışmasını iki tarafa da eşit (uzaklıkta değil) yakınlıkta durarak ve gerçeklere dayanarak anlatmış. Beşir ve Dalia'nın öyküsü ise olayın insani boyutunu yansıtmada başarılı olmuş.

Limon ağacı Ramla'daki bir evin bahçesinde yeşermiş, önce Beşir'in ailesine eşlik etmiş, sonra Filistinliler evlerini terk etmek zorunda kalınca ve Avrupa'daki zulümden kaçan Yahudiler Filistin'e gelince ev Eşkenazi ailesine tahsis edilmiş ve ağaç Dalia'ya arkadaş olmuş. Bu iki insanın ve ailelerinin hayatı ülkelerinin kaderiyle bir şekillenirken evini ziyaret eden Beşir ile aynı evi yurt bellemiş olan Dalia'nın diyaloğu bölgede özlenen bir şeylerin emsali gibi. 

Kitap iki baş kahramanın öyküsünden çok tarihi bilgilere sayfa ayırmış. Çoğu zaman kronolojik olmayan anlatım olayların doğal karışıklığı ve uzun cümleleriyle de birleşince sadece bir roman okumak isteyen okuyucu için bezdirici olabilir. Bu konuları az biraz bildiğim halde ben de yeter artık kaç sayfa daha müzakereleri okuyacağım dedim. Sırf bu yüzden çok güzel bir roman alın okuyun diyemiyorum. Diğer yandan Ortadoğu meselesine meraklı ama nerden başlayacağını bilemeyenler, meselenin bir tarafını tutup diğer tarafını şeytan olarak görenler, olayları sadece gazete haberlerinden takip edip fikir sahibi olanlar için çok faydalı olacak bir kitap.

İlk baskısında çevirinin ve düzeltinin düşük niteliğinden şikayet edilmiş; benim okuduğum ikinci baskıda ise bunlar bir ölçüde giderilmiş. Yazardan mı çeviriden mi kaynaklandığını bilemediğim bir tutukluk (yer yer) var ama okuma zevkinizi öldürecek kadar değil.


Gazze Blues - Etgar Keret & Samir El-Youssef


Etgar Keret İsrailli, Samir El-Youssef ise Filistinli. Kitabın arka kapak yazısına bakarsak yine bir bomba salsırısından sonra çok önceden beri birbirini tanıyan ve benzer görüşleri paylaşan iki arkadaştan Samir Etgar'ı arayarak ortak bir öykü kitabı yayımlamayı önermiş. Sonuç da hiç  fena olmamış hani. 

Kitap Keret'in on beş kısa (2-3 sayfalık) öyküsüyle başlıyor. Vakumlama, Şoşi, Ayakkabılar gibi bazı öyküler Yahudilik ve Arap-İsrail çatışması ile ilgili, bazılarıysa Ortadoğu özelinde bir gönderme veya konu içermiyor. Kitaba adını veren Gazze Blues da Keret öyküsü, kitabın en silik öykülerinden biri olmasına rağmen adı kitaba verebilmesini kitabın temasını on ikiden vuran bir çağrışım yapmasına bağlıyorum. Yazarın hikayelerinin çoğu daha önce başka kitaplarında yayınlanmış. Eğer daha önce Keret öyküsü okuduysanız önce bir kitabın içine bakın, hayal kırıklığına uğramayın. 

Böylece ilk kez Keret okumuş oldum ve dozunda gerçeküstücülüğü ile mizahı çok hoşuma gitti. Anlatımı akıcı, kurgusu birkaç sayfalık öykülerde bile kıvrak. Bu benim için deneme boy Keret gibi oldu, şimdi bir roman/novella yazsa da okusam diyorum.

Youssef ise Canavarın Susadığı Gün adlı tek ve uzun bir öyküyle kitapta yer almış. Lübnan'daki mülteci kampında yaşayan ve Batı'ya göçmenin yollarını arayan Bassam'ın hayatından, çevresindekilerin hayatından bir kesit. Dolandırıcılık, arkası boş söylemler, zor şartlara dayanmayı sağlayan hayalperestlik diz boyu. Öyküde hiçbir şeyin güvenilir ve değişmez olmadığını, zeminin kayganlığını hissediyorsunuz. Anlatımı son derece akıcı, karakterleri güçlü. Bu yüzden öykü macera dolu olmasa da sayfaları arka arkaya çeviriyorsunuz.  Youssef'in de Keret gibi hoşuma giden, buruk bir mizahı var. Olumsuzluklara dayanmak ve onları anlatmak için iki yazarın da geliştirdiği ortak bir silah mı bilemem.

Yazarların güzel alatımıyla birleşen güzel bir çeviri var bu kitapta. Okurken ''siktirici'' (fucking? siktiğimin?) ''sihirli gerçekçilik'' (büyülü gerçekçilik?) gibi bana garip gelen birkaç kelime dışında okuduğumun çeviri olduğunu unuttum. Birkaç yazım hatası da olmasaymış müthiş olurmuş.

Eğer başka bir acılı bölge Afganistan'dan okuyacak bir şeyler arıyorsanız şöyle buyrun: Housseini'den Afgan Manzaraları

22 Ocak 2013 Salı

Üç Kitap Daha


Malumunuz Mor Kitaplık'ta da yazıyorum, her ayın ortasında en yakın zamanda ne okumuşsam onun hakkında atıp tutuyorum. Buradaki yazılarımı bazen Kitap Notları'ndakinden çok beğeniyorum ne yalan söyleyeyim. İlk üç yazımı ''Peki Bu Yazıları Okudunuz mu?'' diyerek dikkatinize getirmiştim şimdi de yeni üç yazı ve kitapla (bir öykü kitabı, bir roman, bir anlatı) karşınızdayım.


Şans eseri okuyup farklı bir kalemden farklı bir tat almanın keyfini yaşadığım kısa öykülerden oluşan kısacık bir kitap. Öykülerde hüzün ve keder ile neşe ve umut yan yana, iç içe. >>>


Kitapçıda gördüğüm ilk andan beri okumak istediğim Tavan Arasındaki Buda beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Farklı anlatım tekniğiyle de beğenimi kazandı. Kimi okurlar bunu garipseyebilir ama ben ve annem, ki kolay kolay kitap beğenmez, çok keyif aldık. >>>


Allin Paris'teki hayvanat bahçesini o denli seviyormuş ki araştırmaları sonucu orada yüz yıl önce yaşamış olan zürafa Zarafa'nın Sudan'dan Paris'e uzanan öyküsünü arşivlerden, bilirkişilerden, seyahatlerden, müzelerden toplamış. Biraz tarih, biraz magazin, biraz hayvanlar alemi... Bu kitabı Sunay Akın'ın İstanbul'da Bir Zürafa, ki orada anlatılan zürafa da Afrika'dan İstanbul'a geliyor, adlı kitabıyla birlikte Kitap Notları'nda yazmayı düşünüyorum. >>>



Yazıları okumak için başlıklara veya oklara tıklamanız yeterli.

8 Ocak 2013 Salı

Şehir ve Şehir


İki şehir-devlet var: Beszel ve Ul Qoma. Bu şehirler komşu ama aynı evde oturuyorlar. Evet, yan yana değil ama iç içe ama yine de ayrı. Belirli bir toprak parçası üstünde sokak hatta kaldırım kaldırım, bir trafik ışığından bir apartmana kadar ufak birimlerle birinden ayrılmış ve iç içe yaşayan şehirler. Rakipler, düşmanlar. Mimariden insanlarının giyinişlerine, dillerinden adetlerine kadar her şeyleri ayrı. İki şehrin arasındaki esas sınır insanların kafasında. İki ülke vatandaşları ufaklıktan beri diğer taraf yokmuş gibi yaşamayı, diğer tarafı görmemeyi, duymamayı, sınırları ihlal etmemeyi, üst üste binen karmaşık sınırları ayırt etmeyi, bir Beszelli ile Ul Qomalıyı anında birbirinden ayırt etmeyi öğreniyorlar. İki toplumun tek ortak noktası bu konudalki disiplini ve çabası.

Yoksa değil mi? Aslında Beszel'de konuşulan dil ile Ul Qoma'da konuşulan dil aynı kökten gelen ve biraz çabayla anlaşılan diller mi? Ekonomik kalkınma da bir Beszel'in bir Ul Qoma'nın öne geçmesinden ama hep benzer seviyede kalmalarından görünen o ki küresel ekonomik düzende bulundukları sınıf da aynı. Bazı kendini bilmezler çok önceden iki şehrin tek devlet olduğunu, sonradan ayrıldığının bile söylemeye cesaret ediyor. Hatta yasaklanmış olmalarına rağmen ''birleşmeciler'' örgütleniyor.

Bu iki şehrin üstünde gölge bir zırh gibi İhlal var. Sınırların her türlü ihlali onların sınırsız gücüyle cezalandırılıyor. Turistler ve yabancıların (ki onların da bu şehirlere girmeleri eğitilmelerini ve zorlu prosedürleri gerektiriyor) ihlali İhlal tarafından anında sınır dışı edilmekle son bulurken yerlilerin hatasının sonucu bilinmiyor; çünkü onlardan bir daha haber alan olmuyor.

Ve bir cinayet işleniyor. Dedektif Tydor Borlu konuyu araştırırken önce cinayet sırasında ihlal yapıldığını düşünüyor ancak işler hiç beklemediği gibi gelişiyor. Borlu ile hem bu iki şehirli, çok yapılı, garip ama gerçekçi evrende dolaşıyor hem de bir cinayeti çözmeye çalışıyorsunuz.

Miéville, yazdıklarını ''tuhaf kurgu'' (weird fiction) olarak tanımlıyor. Haklı da çünkü yazdıkları bilimkurgu ve fantaziden unsurlar taşısa da belli bir türe girmeyecek kadar özgün. Yazarın sevdiği diğer yazarlardan, mesela Arthur C. Clarke, Kafka, Orwell'dan da izler taşıyor. Polisiye ve bilimkurgu olarak iki parçalı bir yapısı olduğu söylenebilir. Polisiyenin getirdiği sade ve kısa cümleler anlatım gücünden bir şey çalmıyor. Katil kim, cinayet neden işlendi, hatta maktül kim soruları uzun süre çözülmüyor. Dedektif Borlu sürekli cinayete ilişkin yeni teoriler kurup sonra onların yalnış olduğunu yine kendisi buluyor. Her seferinde de klişelerden biraz daha uzaklaşıyor.

Bir polisiye olarak başarılı bulsam da bu tür özellikle ilgimi çekmediğinden bilimkurgu kısmı beni daha çok etkiledi. Uzun süre anlamakta zorladığım ikili yapıyı hayal etmeye çalıştım. Google, ipad, Starbucks, Atatürk, Chuck Palahniuk (bir harfi yer değiştirmişti) gibi bizim dünyamızdan kelimelerin ve şeylerin satır aralarında belirivermesi, Orta Avrupa-Balkanlar arasında bir yerlerde bulunduğunu tahmin ettiğim ikiz düşman şehir devletlerine müthiş bir gerçeklik hissi kattı.

Çevirisinden de genel olarak memnunum. ("Barış ültimatomu" bir çeviri hatası mı yoksa "tuhaf kurgu"nun bir ürünü mü bilemedim.) Romanın son bölümünde olaylar çözülürken her şey bir anda karıştı. Birkaç sayfada her şey çözülürken anlatımdan mı, çeviriden mi, benden mi kaynakladığını anlamadım bir zorluk yaşadım. Kitabın üstünden 3-4 hafta geçti ve şimdi katilin kim olduğundan emin değilim. Çok mu önemli? Benim için değil çünkü ben yazarın akademik ve entelektüel birikimini yansıtarak incelikle kurduğu dünyayı sevdim.

Şehirler, siyasi bir cinayet, derin devlet derken alttan alta bir siyasi mesaj verildiği, bir toplum eleştirisi sunduğu beklentisi oluşuyor. Yazarın uluslararası ilişkiler ve antropoloji eğitimi, akademik altyapısı, sosyal aktivizmi buna da imkan veriyor aslında. Bölünmüş şehirler, hemen hemen tüm okuyuculara burada bahsedilen acaba Lefkoşe mi, Kudüs mü (benim en ikna olduğum buydu), Berlin mi yoksa başka bir yer mi sorularını sordurmuştur diye düşünüyorum. Romanda da bu şehirlerden bir konferans vesilesiyle bahsedilip Beszel ve Ul Qoma'nın çok farklı olduğu belirtilmiş. Elbette bu beni kesmedi ve ufak bir araştırma yaptım. Yazar bir röportajında şöyle diyor (çeviriyorum) : "Şehir ve Şehir'de niyetim sınırların nasıl olabileceğine dair kendi büyülü mantığımı icat etmek yerine sınırların mantığını abartarak mübalağlı ve kurgusal bir şey çıkarmaktı. Bu ulus-devlet sınırlarının gündelik, hukuki ve sosyal taraflarına dayanan bir kestirimdi: Bunu politize bir sosyal filitrelemeyle birleştirdim ve sosyolojik açıdan makul bir temelde kestirimde bulundum ve abarttım, nihayet tuhaf bir uç noktaya vardı".  Yani bu gölünmüş şehirlerin değil, ülkeler arası sınırların abartılarak yeniden kurgulanmış haliymiş. Kemal Sunal'ın baş rolünü oynadığı Propaganda filmini hatrıma geldi. Sonra şehir ve siyaset ilişkisini en iyi yorumlayacak kişilerden Prof. David Harvey bu kitabı okumuş mudur, okuduysa ne düşünmüştür diye merak ettim.

Böyle insanın zihnini oradan oraya sürükleyen güzel bir kitap işte. Öte yandan kitabın polisiye unsuruna rağmen 200. sayfadan sonra heyecanlandığını, sonunun ise yukarıda belirttiğim gibi çabucak ve biraz karışık toparlandığı için anlaşılmasının kolay olmadığını söylemek zorundayım. Bölünmüş düşman şehirler ve bir cinayet fikri hoşunuza giderse okuyun pişman olmazsınız.



Not: Bu kitap 2010 yılında Nebula, Hugo, Dünya Fantezi ve Arthur C. Clarke ödüllerini almış. Miéville ise bilimkurgunun "Nobel"i Arthur C. Clarke Ödülü'nü 3 kere kazanan tek yazarmış.
Not 2: Kitabın yabancı baskılarında da kullanılan kapağını pek beğendim. Şehirlerden birinin silüeti Londra'ya ait ama diğeri neresi bilemedim.