15 Temmuz 2014 Salı

Tatile üç kala...

Bir telaş bir telaş bende. Söylemesi ayıp mı olur bilemedim şimdi ama söylemesem de olmayacak.. Kimileriniz soracak çünkü, nerelerdesin, niye yazmıyorsun falan diyecekler. Eh söylemek lazım bu durumda, blog yazarınız bu cumartesiden önümüzdeki cumartesiye kadar tatile gidiyor☺

tatile gitmek


"Yeni işe girmiştin, nasıl oldu?" diyenlerinize cevabımsa şu: Hem dürüstüm, hem de sanırım artık şanslıyım. Şanslıyım  derken gayet de kendimden eminim, nazar değmeyeceğini bile biliyorum..
Dürüstüm; çünkü iş görüşmesi sırasında :“ Bir hafta tatile gitmezsem olmaz, verimli çalışamam. Ücretsiz izin almak isterim temmuz ayında” demiştim.

Şanslıyım;çünkü iş görüşmesi sırasında patronum: “Ben ilk işimde ücretsiz izin almıştım, kendimi kötü hissetmiştim, bu nedenle ücretsiz izne karşıyım” demişti. Zaten bu cümleyi duyunca doğru yerde olduğumu hissetmiştim.


Çifte şanslıyım; zira bizim ofis 21-31 tarihleri arasında komple kapanıyor. Ofisin hepten kapalı olması demek, işlerde aklın kalmaması, tatilde zihnin tam anlamıyla boşalması demek, yani bir çalışan için gerçekten de bundan iyisi, Malatya'da kayısı.. Niye mi Şam değil de Malatya? İçimden öyle geldi, öyle dedim. Ben dedim oldu yani, hep birileri deyince oluyor ya, benim isyanım da bu olsun sabah sabah, hem daha masum ve daha sevimli.. 
Tatile gitmeden önceki enerji böyle bir şey demek ki, insan mutluluktan olsa gerek, daldan dala, konudan konuya atladığı yetmezmiş gibi saçma sapan espriler de yapabiliyor; umarım anlayışla karşılıyor ve “EvdeYazar'ın uslubu bozulmuş, bu ne biçim yazı?” demiyorsunuzdur şu anda..



Dedim ya, bir telaş bir telaş bende; bavulum sanal gerçeklikte hazır sayılır, sadece realitede doldurulması kaldı. Yani alınacaklar alındı, yıkanacaklar yıkandı, ütülenecekler her ne kadar son ânı beklese de -ki ütüsüz giyim yaygınlaşsın kampanyası başlatmayı ciddi ciddi düşünüyorum. Herkes ütüsüz giyinse gözümüz alışacak, hem nasıl enerji tasarrufu yapacağız!- evet ütü faslı son âna kalmış olsa da her şey tamam sayılır. İstikamet Belek bu sene, dönünce anlatırım detayları..

Bu arada belki tatile gitmeden önce vakit bulup yeni bir yazı daha yazarım hiç belli olmaz; ama olur da yazamazsam eğer, bir hafta sonra görüşmek üzere diyorum, beni unutmayın, sevgiler..


SORU ve RİCA: Tabletten kullanabileceğim, kolaylıkla kumanda paneline ulaşılan, kolayca resim de ekleyebileceğim, sizin kullandığınız, pratik bir android blogger uygulaması tavsiyeniz var mı? Varsa eğer, tatilden de yazarım size, uzanırım havuz kenarına, yazarım yani, hem de ne keyifli olur☺
..............................................
Tamam tamam anladım ben ne dediğinizi, fazla uzatmadan kaçıyorum:)




13 Temmuz 2014 Pazar

Kurt Seyt ve Murka - tavsiye edeceğim bir kitap..

Kurt Seyt & Shura'yı okumadan direkt Kurt Seyt & Murka'ya geçtim. Gerçi biraz diziyi izlediğim için yabancılık çekmedim karakterlere karşı ama, siz benim gibi yapmayın. Önce Kurt Seyt & Shura'yı okuyun derim. Diziden gördüğüm kadarıyla çok güzel bir hikaye var orada da, mutlaka okuyup paylaşacağım sizinle..

Nermin Bezmen kitabı okumamıştım daha önce, keşke okusaymışım. Zira çok kıvrak bir dili var, hikaye de sağlam olunca tam da “elden bırakılmayacak kitaplar” kategorisinde bir yapıt çıkmış ortaya.. “Edebi değeri var mıdır?"; daha doğrusu “bir kitabın edebi değeri nedir?” sorusunun yanıtını vermek bana düşmez. Bu sorunun yanıtını edebiyat tarihçileri elbet bir şekilde vereceklerdir zaman içinde. Bana sadece bu güzel hikayeyi, akıcı bir dille kurgulayıp bize sunan yazarın emeğine saygı duymak düşer.

Hikaye güzel, aynı yaşamın kendisi gibi.

Murka
Kurt Seyt& Murka


Kurt Seyt, Kırım Aluş'tadan Rus Devrimi sırasında aşık olduğu kadın 
Shura ile İstanbul'a gelmiştir. Bunu zaten diziyi izleyenleriniz veya ilk kitabı okuyanlarınız biliyor. Öyle böyle değil, derin bir aşktır onlarınki.. Sonrasında ne olduysa olmuş, ilk kitabı okuyarak öğrenebileceğimiz nedenler yüzünden Shura ile Seyt ayrılmışlardır. Kurt Seyt & Murka kitabı tam da burada başlıyor işte.. Kendisinden çok küçük olan Mürvet ile evlendiğine tanık oluyoruz Seyt'in, ama nasıl tanıştılar, nasıl evlendiler çok detaylandırılmamış bu kitapta, öncesini okumak lazım. 
Muhtemelen sevilen isimlere Rusça kurallarına göre bir kısaltma yapmış olacak ki “Murka” diyor Seyt O'na, hatta “Benim küçük Murka'm!” diye hitap ediyor. Shura ile olan aşkının şiddetine tanık olduğum için zorlanıyorum Murka'yı kabullenmekte ne yalan söyleyeyim. Hatta kitabın başından sonuna kadar Murka'ya karşı ön yargılı olduğumu bile itiraf edebilirim. Sevemedim ben Murka karakterini, aslında bence Seyt de pek sevemedi. Sevdi sevmesine de hep eksik kalan bir şeyler oldu yüreğinin kıyısında köşesinde, ne bileyim bana kitaptan geçen duygu buydu. Ya da dediğim gibi Mürvet'e karşı ön yargılı yaklaştım. Oysa O'nun ne suçu vardı ki, suçlu olan hiç kimse yoktu aslında ortada. Onların hikayesi de böyle yazılmış, elden ne gelir.! Düşünsenize dünyada 7.2 milyar kişi yaşıyor ve 7.2 milyar tane yaşam öyküsü var! Kimilerinin hikayesi hiç bilinmiyor, kimilerinin hikayesi ise yeniden yazılıp çizildiği için yüreklere dokunuyor.. Kurt Seyt de öyle, bu anlamda çok da şanslı hatta..

Murka tipik bir ev kadını.. Kocası 9-6 düzgün bir işte çalışsın, akşamları gelsin dizinin dibinde otursun, çocukları ile vakit geçirsin, tasarruf yapsın, ille de kendine ait bir evi olsun, ailesi ile yakın otursun, ailesi ve eşi arasında dengeli ilişkileri olsun, mümkünse oturduğu evden hiç uzaklaşmasın, maceraya atılmak da ne demek, ömrünün sonuna kadar oturduğu yerde kök salsın, torunları bile aynı yerde büyüsün istiyor. Kurt Seyt'in Pera'da restoran çalıştırdığı en zengin dönemlerinde O'nun bütün ısrarlarına rağmen giyinip süslenip restoranda kocası ile vakit geçirmekten hoşlanmıyor mesela.. Kurt Seyt ise tam zıt bir karakter.. Güzel giyinsin, şık muhitlerde otursun, şık restoranlarda kolunda şık bir kadınla eğlensin, kazandığı paranın tamamını yesin, gününü gün etsin, kirada ama en lüks evlerde otursun istiyor. Yerleşik hayat hiç de O'na göre değil. Belki gençliği savaşlarda geçtiği için, belki de topraklarını korumak uğruna bütün sevdiklerini kaybettiği için böyle bir savunma duvarı örmüş bilinçaltı kendisine.. Dedim ya kimse suçlu değil, bu sadece onların kendi hikayeleri, böyle yazılmış..

İnişli çıkışlı bir hayat onlarınki. Bir dönem çok zengin oluyorlar, Pera'nın en pahalı apartmanlarında oturuyorlar, kapıda özel şoför onları bekliyor canları belki gezmeye gitmek ister diye! Yazları yazlık gazinolarda vakit geçiriyorlar. Hatta bir dönem Florya'da yazlık gazino işletirken Mustafa Kemal Atatürk'ü bile ağırlıyorlar.. Ama öyle dönemler geliyor ki, ceplerinde hiç para kalmıyor. Seyt madende de çalışıyor, kibrit fabrikasında da.. Seyt çalışmaktan hiç gocunmuyor, ama zaman geçtikçe içindeki yaşam enerjisinin solmasına tanık oluyoruz, en sonunda ölüyor her insan gibi Seyt de.. Nasıl öldüğünü ben anlatmayayım, kitap çok güzel anlatıyor zaten..
Benim kitapta gördüğüm şeyse Seyt her ne kadar zaman zaman Murka'yı çok sevdiğini dile getirse de bence Shura'yı hiç unutamamış. O aşka nasıl kıymışlar, nasıl olmuş da Mürvet ile evlenmiş dedim ya bunu ilk kitabı okuyunca öğreneceğim.

Kitaptan resimler
Kurt Seyt ve ailesi

Zıt karakterler bir araya gelince, zıt hayaller de çarpışıyor. Zor bir hayat olmuş onlarınki .. Hem Seyt, hem de Murka kendi bakış açılarına göre gerçekten de çok fedakarlık yapmışlar çekirdek ailelerini bir arada tutmak için. Seyt ailesinden uzakta, aşık olduğu kadını terk ettiği bir ortamda, karısının kendisinden tamamen farklı olan bakış açısıyla kurgulamaya çalıştığı hayatın içinde zaman zaman isyan edip aylarca evine gitmemiş mesela. Öte yandan Murka, sürekli içen, süslü kadınlar ile sürekli görüşüp kendisine kıskançlık krizleri yaşatan, bir işte dikiş tutturamayıp sürekli iş değiştiren, daha doğrusu iş batıran, kendi ailesini bir türlü benimseyemeyen, kafasının bir köşesinde Amerika'ya gitme hayali olan bir adama katlanmış, O'nu çok sevmiş hem de..

Dedim ya hikaye çok güzel, bakmayın ben özet geçiyorum, mesele Nermin Bezmen'in kaleminden bu güzel hikayenin keyfine varmakta.. Kitabın arkasında belgesel tadındaki gerçek resimlere baktıkça “böyle de bir insan gelmiş geçmiş bu dünyadan” deyip benim gibi gözlerinizde iki damla yaş ile kitabın kapağını kapatabilirsiniz belki de.. Yine altını çiziyorum, edebi açıdan nasıl bir kitaptır yorum yapamam, ama kıvrak bir anlatıcıdan müthiş bir hikaye okumak istiyorsanız kitabı şiddetle tavsiye ederim..



Girne Amerikan Üniversitesi ile Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de oku!


Girne Amerikan Üniversitesi, "Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de Oku" sloganı ile bütünleşen ve yurtdışı kampüsleriyle de öğrencilerine üç farklı kıtada eğitim fırsatı sunan öncü bir üniversite.

Eğitimde mobiliteye verdiği önem ve uluslararasılaşma sürecinin bir göstergesi olarak Girne Amerikan Üniversitesi; İngiltere, ABD ve Hong Kong’dan sonra küresel kampüslerine bir yenisini ekleyerek

10 Temmuz 2014 Perşembe

Açlık Oyunları Üçülemesi



Son dönemim yükselen trendi genç yetişkin (young adult) türüyse onun da parlayan yıldızı Suzanne Collins'in kaleme aldığı Açlık Oyunları serisi olabilir. Son dönemde popüler olan fantezi türünün öğelerini bilimkurguyla karıştırarak sunması da cabası. Çok sürükleyici, yetişkinler için bile etkileyici gibi yorumları okudukça ben de bir şans vereyim dedim. Özellikle macera olsun, kendimi kaptırayım, kafamı boşaltayım istediğim bir dönemde seriye başladım ve uzun süreye yayarak Scholastic Press'ten çıkan baskısından okudum.

1. The Hunger Games (Açlık Oyunları)

Serilerin giriş kitapları hep en güzelidir. Özellikle de ilk kitap piyasaya sunulduğunda diğer kitaplar henüz yazılmamışsa, ilk kitap çok sevildiği için devamının geldiğini anlayabiliriz bence. Bu kitap da kurgusuyla, temposuyla karakterleriyle iyi bir kitap. Kolay bir dili var ve çok çabuk okunuyor. Kendinizi gerçekten kaptırabiliyorsunuz.

Kitap iç savaş sonrası 12 eyaletin üstünde tam tahakkümünü kurmuş olan Capitol'ün düzenlediği Açlık Oyunu'nu anlatıyor. Oyun başkenttekileri eğlendirmek ve eyaletlere 'akıllı olun ciğerinizi sökeriz' mesajı vermek için tasarlanmış. Her sene her eyaletten bir kız bir erkek iki çocuk seçiliyor. O sene özel olarak dizayn edilen arenada hayatta kalmaya ve birbirlerini öldürmeye zorlanıyorlar, sona kalan muzaffer olup eyaletine zengin olarak dönüyor, diğer 23 çocuğun aileleri de dahil herkes bu zalimliği bir festival havasında kutluyor, kutlamak zorunda kalıyor.

Kitapla ilgili en çok sevdiğim şey bu oyunun kurgulanışı oldu. Oyun hem kuralları hem icrasıyla enteresandı hem de Capitol'ün vermek istediği mesajı ve zihniyetini çok güzel özetliyordu. Diğer taraftan kitapla ilgili kaçmış bir fırsat hissi de yaşadım. Böyle yoksulluk, kötülük ve zalimlikle dolu post-apokaliptik bir dünyada ne güzel distopyalar veya ütopyalar yazılabilirdi. Kitap genç okuyucuya hitap ettiği için bu unsurlar teyet geçilmiş, baş kahraman Katniss Everdeen'in ergenlik duygusallıklarına ve Açlık Oyunları'nın adrenalinine daha çok yer verilmiş. Tercihtir, saygı duyarım.

Genç kızlar kendilerini Katniss ile özdeşleştirip çok seviyorlar mı bilmiyorum ama tahmin ediyorum öyledir. Katniss hem isyankar, hem de bunu bilinçli olarak yapmıyor. Hem Gale'e çok güçlü duygular besliyor ama "ona açılmasını" gerektirecek bir aşk duymuyor. Hem Peeta gibi yakışıklı, yetenekli, akıllı ve iyi huylu bir gençle öpüşüp koklaşabiliyor hem de yakın çevresine ve kendisine bunu istemeden yaptığını, yapmaya mecbur olduğunu söyleyebiliyor. Kelimelere dökemiyorum ama henüz kendini hem sosyal hem de cinsel açıdan tam tanıyamamış olan ergenin fanatzilerini süsleyecek bir şey. Hem her ergenin istediği şeyleri yapıyor hem de şartlar gereği bunlardan meshul değil. 

Bu kitap okunur, iyi zaman geçirilir, hatta Açlık Oyunlar hakkında düşünülür.


2. Catching Fire (Ateşi Yakalamak)

Önce şuradan başlayayım bence kitabın adı Türkçe'ye yanlış çevrilmiş. Ateşi yakalamak ne demek yahu? Catching fire alev almak, tutuşmak demek. İlk kitapta Katniss'in bir kıvılcım çaktığı defalarca söyleniyor. İkinci kitap isyanın geliştiği ve su yüzüne çıktığı kitap. Yani Panem'i isyan ateşi sarıyor, Katniss'in çaktığı kıvılcım yangına dönüyor. Kitaba bu adı veren kitabı okumamış mı?

Bu tepkimi gösterdikten sonra kitaba dönebilirim. Her ortanca kitap gibi bu kitabın da başı sonu yok, o yüzden diğerleriyle yarışamaz. Bu kitap [spoiler] zoraki çiftimizin zafer turuyla başlıyor. Zaten ilk bölümler Katniss'in gözünün korkması ve kendilerini bekleyen sonu umutsuzca değiştirmeye çalışmasıyla geçiyor. Ben Katniss'in Peeta'yı gerçekten sevmesi veya sevdiğine halkı inandırması neyi değiştirecek, neden bir kitap boyunca herkesin hayatı buna bağlıymış gibi davranılıyor anlamadım. Hala bunun fazla zorlama olduğunu düşünsem de üçüncü kitapta en azından bir cevap verilmiş.

İkinci diyeceğim de bu kitabın içinizi şişirme ihtimaliyle ilgili. Birincisi Katniss arenaya geri dönüyor. Sanki ilk kitabı tekrar okuyoruz.[spoiler] İkincisi de 400 küsür sayfalık kitabın dörtte biri Katniss'in iç sesiyle, endişeleri, üzüntüleri ve geçmişe dönüşleriyle geçiyor. Ufak bir olay için sayfalarca duygu-durum tahlili okumak pek bana göre değil. İki kitap arasına biraz zaman koymuştum, size de tavsiye ederim.

Kitabın sonunu okuduğumdaysa haksızlığa uğradığımı, büyük fırsat kaçırdığımı hissettim. İsyan beklerken bir baktım ben Katniss'in ergenlik duygusallıklarını, okurken olan olmuş.


3. Mockingjay (Alaycı Kuş)

Son kitap isyanın kitabı. Sonunda 75 yıldır Capitol'ün zulmü altında açlıkla, yoklukla, ölümle mücadele eden eyaletler Capitol ile savaşmaya başlıyor. [spoiler] Katniss evsiz ve yaralı halde 13. eyalette gözlerini açıyor. Hiç istemeden kıvılcımını çaktığı, istemeden sembolü haline geldiği ayaklanmanın maskotu olmaya zor da olsa ikna oluyor. Yine kitabın ilk yarısı yavaş ve hareketsiz. Beni daha çok hayal kırıklığına uğratan tarafı Katniss isyanın alaycı kuşu olmayı kabul edince yaptığı şey makyaj yaptırıp, karizmatik kostümler giyip 'biz yanarsak siz de bizle yanarsınız' gibi büyük laflar etmek olması. Kızımız isyancı ve savaşçı değil de bir televizyon yıldızı. Tek derdimiz 'propo'. Tüm teknolojisini savaş, sağlık ve eğlence alanlarına yoğunlaştırmış olan Panem'de bilgisayarda hazırlayacağı gerçekçi bir animasyonla da Alaycı Kuş'a istediğini söyletemez miydi? Coin'in bakış açısından küçük bir ergen kızı şımartmaya ve liderliği onunla paylaşmaya gerek var mıydı?[spoiler]

Neyse ki kitabın ikinci yarısında hep istediğim aksiyona kavuştum. Aslında aksiyon biraz anlamsızdı, [spoiler] Katniss zaten kendisine söz verilmiş olan Snow'u öldürme işini halletmek için cehennemin içine daldı. [spoiler] Olsun, isyanın reklam yüzü olmaktan bir adım öteye gitmesi benim için yeterliydi. Kitabın finaliyle ilgili aklıma yatmayan çok nokta var. [spoiler] Coin, Katniss'i ortadan kaldırması için gerçekten Peeta'ya mı güvendi? Paralı bir askere kargaşada kafasına sıkıver diyemedi mi? Prim'in ölmesini istediyse bile nasıl oldu da sağlık ekiplerinin askerlerden önce savaş hattına girmesine izin verildi? Katniss nasıl oldu da ölümle cezalandırılmadı? Hatta nasıl oldu da ödül gibi sürgüne gönderilmekle kurtuldu? Bir psikiyatristin 'zaten kafası gidik ben onu tedavi ederim' demesi nasıl yeterli oldu? Snow'la Katniss'i aynı binanın iki farklı kanadına yerleştirip araya iki nöbetçi koymak nasıl bir saçmalıktı? Bin sayfa boyunca ölmesini beklediğimiz Snow nasıl eceliyle öldü? [spoiler]

Final ne kadar acelece yazılmış gibi dursa da, ne kadar sonu tatlı bağlanmaya çalışılsa da bana hüzün verdi. [spoiler] Katniss önceki iki kitapta okuyla öyle atışlar yapmıştı ki olayın gidişatı değişmişti. Bu kitapta da Coin'e fırlattığı ok bir dönüm noktası olabilirdi. Onu vurduğu an kitap bitseydi benim için çok daha etkileyici olurdu.[spoiler]


Genel olarak: Okuduğuma pişman değilim ama övüldüğü kadar da olmadığını düşünüyorum. Açlık Oyunları fikri çok iyi, kurgulanan dünya çok etkileyici olaylara gebeydi ama bence devam kitapları beklediğimi veremedi, o derinlikten uzaktı. 

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Böylesini ilk kez gördüm!

Geçenlerde yeni bir insanla tanıştım, aslında isteyerek de olmadı. Mecburiyetten diyelim, ortam gereği.. Çok çirkef gördüm, çok tembel gördüm, çok tuhaf gördüm, çok bencil gördüm, çok geveze gördüm; ama gerçekten böylesini hiç görmemiştim!

Başlangıçta ortamın gerektirdiği kadar samimi davrandı, ama konuşmalarından belliydi tuhaf biri olduğu. Sevmedim ilk gördüğümde kendisini. Ben öyleyimdir, ilk gördüğümde bir insanı ya severim ya da sevmem. Ön yargılı demeyin bana, inanın bugüne kadar hiç yanılmadım desem yeridir, sezgilerim gerçekten de güçlüdür.

Öyle yeni tanıştığım insana uzun uzun kendimi anlatmam ben. Aslında kendimi anlatmayı çok da sevmem, dolayısıyla da insanlarla arkadaş olmam pek kolay da değildir, iyi ki de öyledir.
Bu arkadaş akıllara zarar bir samimiyet içindeydi. Daha tanıştığımızın üzerinden saatler geçmiş olmasına rağmen hayat hikayesinin neredeyse bütün detaylarını öğrenmiştim. Eşiyle nasıl tanışmış, nasıl evlenmiş, evlenirken eşyaları kim nasıl seçmiş, çocuğuna hamile iken nasıl sıkıntılar yaşamış, eşinin ailesindekiler nasıl insanlarmış, kendi ailesi nasıl da aristokratmış... (!)

Mış miş muş müş...

Bana neydi ki bütün bunlardan, ama işte öyle bir atlıyordu ki konudan konuya, sanki konuşmaya susamış gibiydi; araya girip susturmayı beceremedim. İyi bir dinleyici olduğumun, sır da tuttuğumun farkına vardı hemencecik; zeki bir tipti zira, kaldi ki zeki olmasa o kadar entrikayı, o kadar yalanı dolanı bünyesinde nasıl barındırabilirdi ki!

Dedim ya ortam gereği uzunca bir süre görmek zorunda kaldım kendisini. Yalanlarını yakaladıkça da korkmaya başladım gördüklerimden. Nasıl bir insandı ki, ayak üstünde hemen bir yalan kıvırabiliyordu öyle.. Hem yüzü de hiç kızarmıyordu.

Para harcarken çok rahat davranıyordu ama borç içinde yüzdüğü de belliydi, zira kaç tane kredi gecikme konuşmasına kulaklarımla şahit olmuştum. Mesela gereksiz bir tatile gidiyor, dönünce bir bakıyorum ki telefonunu değiştirmiş. Eskisini satmış.. Dışarıdan yemek yeme konusunda limitsiz davranıyor ama aslında krediden yiyor belli ki.. Bir gün aynı ortamdaydık yine mecburen, yemek yiyecektik. Bu arandı tarandı kartını bulamadı, ”ben öderim sorun değil” dedim ve başıma ne geleceğini bile bile ödedim. Samimi de değildik ve merak ettim açıkçası “borç olarak kabul ediyorum” dediği için “belki de öder” dedim. Parasından değil gerçekten de ne yapacağını merak ettiğim için.. Tahmin edeceğiniz üzere o kadar entrikayı yalanı dolanı kafasında taşıyan arkadaş, bana ödemesi gereken borcu unutmuştu bile.. Hatırlatmayacağımı çok da iyi biliyordu, zira dedim ya beni iyi çözmüştü, zekiydi.. Zeki demeyelim aslında, zekasını çıkarları doğrultusunda iyi kullanıyordu diyelim..

Ne zaman kendisiyle karşılaşsak – ki karşılaşıyorduk- yeni bir aksiyon oluyordu hayatında. Ya eşiyle tartışmış, ye en sevdiği kız arkadaşı boşanmak üzereymiş, ya çocuğu okulda bi şey bi şey olmuş...

insanlar gorundukleri gibi degil!

Dedim ya çok insan tanıdım ama böylesini ilk kez gördüm.. O kadar güvensizlik hissettim ki O'na karşı, ortamda O varken çantamı ortalarda bırakmamaya gayret ediyordum ne yalan söyleyeyim. Çünkü öyle geliyordu içimden ve bunları yazarken bile utanıyorum.. Bir insan, hem de dışarıdan “hanımefendi” gibi görünen bir insan nasıl böyle olabilirdi?

Şimdi düşünün bu arkadaşın eğitimli, düzgün bir ailesi var. Ellerinden geldiğince okutmaya çalışmışlar kendisini- ki becerememiş okumayı, kıytırık bir yeri zar zor bitirmiş- bir sürü kurslara göndermişler. Velhasıl ellerinden geleni yapmışlar iyi yetişsin diye. Ortaya bu arkadaş çıkmış!

Ailesi belki de kötü yanlarını görmüyordur, ya da görseler de yakıştıramıyorlar ve görmemezlikten geliyorlardır. En kötüsü ise evlatlarının ne kadar kötü bir insan olduğunun farkındalardır. Bu açıdan bakıldığında çocuk sahibi olmak cidden ürkütücü geliyor insana... İçi kötü bence, nasıl düzelir ki böyle biri?

Dedim ya çok insan tanıdım, böylesini sadece filmlerde kötü karakter olarak gördüm, yakından tanıyınca ağır geldi açıkçası, insanlığımdan utandım.. Nasıl anlatılır ki böyle biri, hayal edin gerisini kendiniz..

Sonuçta ne mi oldu, neyse ki ortamdan ayrıldı. Bir yerlerden çıkıp gelmesin diye dua ediyorum ne yalan söyleyeyim. Ama öyle bir iz bıraktı ki içimde, unutamıyorum bütün o yalanlarını, bütün o entrikalarını, bütün o çirkefini, bütün o tepeden bakan hallerini, bütün o sevgisizliğini, bütün o ağzından çıkanı kulağının duymadığı saygısız hallerini..

Dünya ne garip bir yer, insanın neyle sınandığı hiç belli olmuyor. Bu arkadaş da benim için önemli bir sınavdı. Belki yalanlarına entrikalarına beni de alet etmeye kalkacaktı, neyse ki atlattım kazasız belasız.. “Hayatı biliyorum, insanları tanıyorum” dememek lazımmış bunu bir kez daha anladım. Nereden neyin, kimin çıkacağı hiç beli değil. Ama ben şahsen hiç kimsenin böyle bir insanla karşılaşıp hayatını zehirlemesini istemem, düşman başına bile diyemem, o derece yani..

Sözün özü: İnsanlar çeşit çeşit, aldanmamak gerekir..

Kendinizi kötülerden koruyun diyor ve gidiyorum, sevgiler..







3 Temmuz 2014 Perşembe

Linux USB Kurulum Diski Nasıl Oluşturulur: Anlatım #1 LiLi USB


Linux dağıtımlarından herhangi birisini bilgisayarınızda denemek istiyorsanız en etkin ve kolay yol şüphesiz ki Linux kalıbını (.iso, .img, ... vs.) USB belleğe yazdırmaktır.




Bu yazımızda elinizde mevcut olduğunu kabul ettiğimiz Ubuntu(türevi) veya başka bir dağıtımın kalıbını bir kaç adımda kolayca USB belleğimize yazdıracağız. Başlayalım...

1- Hazırlık Aşaması:


Eğer elinizde mevcut

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Konuk Yazar: Sosyal Medyayı Sevemedim, Blogculuğu Sevdiğim Kadar

Bugün sizleri "Hızlı Adam" blogunun sahibi Bünyamin Kapıcıoğu'nun bu güzel yazısı ile başbaşa bırakıyorum. Bloguma renk kattığı için kendisine teşekkür ediyorum..

Evde Yazar'a misafir olmadan önce 11 ay bekledim. Diyeceksiniz ki neymiş bu Evde Yazar'a misafir olmak. Biz de okadar çalışmalı mıyız? Ne kadar çalışmanız gerektiğini bilmiyorum ama asıl açmak istediğim konu bu değil. Söylemek istediğim, 11 ay boyunca bu blogu takip ediyor olmam.

Peki Bundan Bize Ne?

Sosyal medya çılgınlığıdır almış başını gidiyor. Beğen, paylaş, yorum yap; yorum yap, paylaş, beğen hep aynı hep aynı. Takipçi sayısı veya arkadaş sayısı "kişisel popülarite ibresi" haline gelmiş. İnanılmaz bir rant kavgası var; gizli ve içten içe. Benim iletim daha çok beğenildi, daha çok yorum aldı. Nihaha...

social media da bitecek
Facebook da bir gün bitecek!
Netlog vardı bir zamanlar. Hi5'i hatırladınız mı? My Space? vardı da vardı.. Şimdi Facebook, Twitter, Vine gibi sosyal platformlar revaçta. Son gelenler pazara güçlü girdi fakat trendlerin özelliği kısa ömürlü olmalarıdır. Hayatımızın sonuna kadar Twitter olacağını zannetmiyorum.

Blog yazarlığının tarihini biliyor musunuz? Bloglamak kelimesinden türeyen blogculuk tam 20+ yıldır var. Blogculuğa trend diyemeyiz. Öyle olsaydı çoktan modası bitmiş olurdu. İnternetin bir parçası diyebiliriz. Dijital Medya'nın merkezi dersek de yanlış olmaz.

bloglar
Begen, paylas, yorum yap!


Sizce Blog Yazarlarının Tek Derdi Para Kazanmak mı?

Sizin Facebook duvarınızda paylaşacağınız bir yazı en fazla kaç kelimeden oluşmalıdır. 500 kelimeden oluşan duvar yazınızı kaç arkadaşınız okur? Kaç kişi yorum yapar? Bence hiç şansınız dahi olmaz. Fakat blogcuların 500-1000 kelime arası yazdığı fayda yüklü makaleler hevesle okunuyor. Dahası bir sonraki yazı mail adresine bildirim olarak gelsin diye insanlar abone oluyor.

Bakın ben şu an burada misafir yazarım. Dün de Blog Hocam'da misafirdim. Uzun emek verdim yazabilmek için. Peki sizin Facebook duvarınıza katkı sağlamak için kaç arkadaşınız oturup saatlerce yazı yazar?

Tam da bunu söylemek istiyorum. Blog yazarları dijital medyanın gerçek sosyal karakterleridir. İlişkiler daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdür. Paylaşılan makaleler okuyucuya fayda sağlar. Bazen eğlendirir, bazen hüzünlendirir. Neticede okuyucu, almak/ulaşmak istediği bilgi veya duyguya bloglarda erişir. Milyonlarca blog yazarı olduğu için milyonlarca konu vardır. Bundan 9 yıl önce tanıştığım blog yazarı Eda Suner'i halen daha takip ediyorum. Eda Suner bir blog fenomenidir. Eğer merak edip araştırma gereği duyduysanız, Eda Suner Demirel olarak aratın. O artık evli ve ikinci soyadı var. Eda örneğini neden anlattım: Hiçbir sosyal platformda arkadaş olarak ekli olmamasına rağmen Eda'nın hakkında bilgi sahibiysem; bugün Facebook'un yaptığını biz blogcular yıllar önce yapıyorduk demektir. Kazanç kısmı ise emeğin karşılığı sadece.

Yukarıdaki örnekte olduğu gibi Evde Yazar'ı da uzun yıllar takip etmek ve iyi dostluklar kurmak ümidiyle: tüm blogculara başarılar diliyorum. Blog sahipleri birbirini takip etmeli ve bir yorum yapmaya, bir çay içmeye gitmelidirler ☺

Yazar Hakkında:

Yedi yaşımdan beri hep bir şeyler satmanın merakındaydım. Biyomedikal Teknikeri olmama rağmen Türkiye'nin en iyi bilişim akademisinin satış departmanında "uzman" pozisyonunda çalışıyorum. Ticareti sevdiğim kadar yazmayı da seviyorum. Tam dokuz yıldır blog yazıyorum. Bu yüzden iki tecrübemi birleştirerek iş hayatında rakiplerinize fark atmanızı amaçlayan HızlıAdambloğunu oluşturdum. 1990 doğumluyum, sene 2014 ve ben bugüne kadar iki farklı kurumsal markada yönetici pozisyonunda çalıştım. Freelance otomobil alım satımından tutun e-ticaret de dahil bir çok gelir projesinde yer aldım. Evliyim ve bir oğlum var. Bu yüzden benim gibi hızlı yaşayıp, hızlı kariyer edinen kişilere hızlı adamlar diyorum;)