17 Ağustos 2014 Pazar

Ne menem şeymiş bu nem!

Bu seneki gibi bir yaz yanlış anımsamıyorsam bir de 2010'da olmuştu. Mahalledeki bir çok evin dışında klima kirliliği oluşmuştu oradan hatırlıyorum. Bense hep “Oo bizim ev püfür püfür eser, arkalı önlü camları açtım mı doğal serinlik yeter!”diye övünürdüm, ta ki bu seneye kadar!
Yıllarca 18 dereceye getirdikleri klima yüzünden yaz günü hırka giyme ihtiyacı hissettiren ateşli(!) iş arkadaşlarımı hatırlattığı için midir, yoksa abartıp 14 derecede sabitlenen otobüslerde soğuktan büzülerek yaptığım onlarca işkenceli yolculuklardan mıdır nedir klima konusuna bir türlü sıcak bakamıyorum. Bir de geçenlerde bir yazı gözüme çarptı, klima hastalığı diye bir şey varmış. Klimalara özgü mikrop olayı yani, filtrelerinin düzenli temizlenmesi, klimaların düzenli bakımlarının yapılması...
 İşte burada duralım, çünkü  düzenli bakım meselesi benim bünyeye ters anlayacağınız. Misal kombiler, ne kadar da yaşamsal şeyler ama bu sene sağ olsun bozuldu da 4 senedir ilk kez bakım gördü benimkisi. Dolayısıyla kavuran boğucu sıcaklarda dahi klimasız yaşama ısrarla devam diyorum, bakalım nereye kadar vantilatörlerle idare edebileceğim göreceğiz.

Aslında sıcak değil mesele, nem. Kendi yükseldiği yetmezmiş gibi bir de sıcaklığı da sanal olarak yükseltiyor. Yani aslında 30°olan sıcaklığı nem hazretleri yüzünden 40°hissediyoruz. İnsanın elini kolunu kaldırası gelmiyor, bir yere gidesi gelmiyor, iş yapası gelmiyor, hele ki konsantre olup yazı yazmak için insan üstü efor gerekiyor gerçekten de bu boğucu havalarda. İş yerinde var güya klima, benden 3-4 metre uzakta ve ancak yanına gidersem etkisi oluyor. Yani evde yazar, işte yazar birisi için evde nemli, işte nemli ortamda çalışmak nasıl bir işkenceye dönüşüyor artık gerisini siz düşünün.



Araştırmacı kişiliğim devreye girdi ve "ne menem şeymiş bu nem oranı, nedir bize kastı?" şeklindeki anonim sorularımızın yanıtını aradım geçen gün.

Efendim benim anladığım şey şudur: 24 derecelik bir sıcaklık için ideal nem oranı %45-55 arası olmalıymış. Nem oranı yükseldikçe buharlaşma azalırmış, bu oran %100 olunca ise tahmin edeceğiniz gibi buharlaşma dururmuş. Çünkü o sıcaklıkta havanın taşıyabileceği maksimum su buharı seviyesine erişilmiş oluyormuş. Ee İstanbul'da nem oranı %95'e dayandı diyorlar. Bu ne demek şimdi? Vücumuzdaki ter buharlaşmıyor, yapış yapış oluyoruz, nefes alamıyoruz. Vücut doğal yollardan terleyemiyor, gitgide vücut ısısı artıyor, ateş yükseldikçe çarpıntı artıyor, boğulacak gibi oluyoruz.

Mesela balkondaki çamaşırlarımız kurumuyor, yaz vakti bu sıcakta niye kurumuyor ki diyoruz. Her sabah duş aldıktan sonra aman şimdi bu sıcakta saçımı mı kurutacağım deyip ıslak saçla çıkıyorum ve saçlarım öğlene kadar ıslak kalıyor. Öğrendim şimdi, gıcık nem oranının şakasıymış bütün bunlar!

Ne diyor uzmanlar; fiziksel aktiviteden uzak durun diyorlar, saat 10.00-16.00 arasında sokağa çıkmayın diyorlar, serin ve klimalı ortamları tercih edin diyorlar, ağır spor yapmayın, yağlı yemeyin, bol bol su için diyorlar. Ben bunlara ilave olarak bir de televizyon izlememeye çalışıyorum, olabildiğince haberlerden uzak olmaya da gayret ediyorum. Çünkü artık medya yüksek nem içeriyor ve insana çarpıntı yapıyor biliyorsunuz.

Küresel ısınma konusuna doğru gidiyor bu yazı farkındayım, "İstanbul'da orman kalmadığı için iklim tropikale kaydı!" gerçeğine dalarsam hiç çıkamam içinden. En iyisi pazar gününde ne kendi canımı, ne de sizinkini fazla sıkmayayım şimdi. Zaten bu yaz nemden sıcaktan siyasi çalkantılardan BUNALETTİN olmuşuz, gerisini boş verelim bakalım nereye kadar!

Mutlu ve nemsiz bir pazar günü diliyorum hepinize..









14 Ağustos 2014 Perşembe

Yerli Linux Dağıtımı Pisi Linux 1.0 Çıktı


Uzun yıllar boyunca Pardus isimli yerli işletim sistemimizde taban olarak kullanılan PiSi paket yöneticisi radikal bir karar ile TÜBİTAK tarafından gözden çıkarılmıştı. Oldukça seri işleyen ve de kolay kullanıma sahip olan PiSi'nin yok olmasına izin vermek istemeyen gönüllüler bir araya gelerek PiSi Linux isimli bir dağıtımı geliştirmeye başlamışlardı. Nihayet bu geliştirme süreci mutlu sona

12 Ağustos 2014 Salı

Ayşe Kulin'in Füreya'sı bana dokunamadı...

Bir kadın var; çocukluğunun kışları İstanbul'da, yazları adadaki konakta geçen, hizmetçilerle büyümüş, Osmanlı paşası soyundan olmalarına rağmen Atatürk'lü zamanlara hızla adapte olmuş bir aileden geliyor. Ailenin bütün kadınları Fransızca biliyor, bir müzik aletini çok iyi çalıyorlar, ayrıca resimle de ilgileniyorlar. Bu kadın Füreya Koral, kitabın son sözüne kadar pek de anlaşılmayan bir özelliği var: Türkiye'nin ilk kadın seramik sanatçısı.

Kitabın başında bir aile ağacı çizilmiş, eyvah dedim ben o ağacı görünce. Zira aile ilişkileri, kim kimin nesi oluyor meselesi hep kafamı karıştırmıştır. Yanılmamışım da, nitekim ilk bölümü okurken o sayfaya sık sık dönmek zorunda kaldım; zira birbirine benzeyen bir sürü isim geçiyordu ve bu nedenle hafiften sıkıcı başladı kitap benim için. Neyse ki bu isim karmaşası fazla uzun sürmedi.

Ayşe Kulin'in Umut, Veda ve Hayal kitaplarını okumuştum daha önce, dilini gerçekten de akıcı bulmuş, bahsettiğim kitapları sevmiştim. Anlattığı hikayeler de güzeldi. Ama nedendir bilmiyorum, her ne kadar kendisi bu kitap için “bir noktasını bile değiştirmeyi düşünmezdim, en sevdiğim kitaplardan” dese de ben kitabın içine giremedim. Nasıl derler, karakterle hemhâl olamadım, Füreya'nın duygusunu hissedemedim. Bunun neden olduğunu düşünürken bu sabah aklıma geldi, açtım Vikipedi'den Füreya Koral'ın hayat hikayesini okudum. Tam da romandan aklımda kalanları anlatıyordu yazılanlar. İyi de 348 sayfalık kitap okuduktan sonra aklımda, ansiklopedik bir özet hariç değişik bir anekdot, çarpıcı bir duygusallık, ne bileyim enteresan bir öykü parçası kalması gerekmiyor muydu? Evet hikaye akıcı anlatılmıştı ama yazardan özür dileyerek belirtmeliyim ki kitabın lezzeti eksikti. Evet elimden bırakmadım, daha doğrusu bir hafta içinde bitirdim kitabı ama...

Kitaptaki kurguda, geçmişte Füreya'nın hayat hikayesi anlatılırken ara ara son anlarını yaşadığı hastahane odasına dönülüyor, yazar bu bölümlere “Pentimento” (Bir yağlıboya tablo kazındığında kimi kez altından çıkabilen, ikinci hatta üçüncü kat resim) adını vermiş. Ben açıkçası o bölümleri pek sevmedim. Hani ölmeden önce insanın bütün hayat hikayesi gözünün önünden geçermiş lafı vardır ya, yazar sanırım öyle bir kurgu düşünmüş. Ama ben kitaptaki “pentimento” bölümlerini zorlama buldum; dedim ya duyguya giremedim.

Roman'da belki de en ilgimi çeken kısım, Füreya'nın dayısı olduğunu öğrendiğim Cevat Şakir Kabaağaçlı, nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı ile ilgili küçük bölümlerdi. Ama o bölümler de havada asılı kalmıştı.


Hikayenin kahramanları sıradan insanlar değillerdi. Dediğim gibi konaklarda büyümüş, özel okullarda okumuş, Atatürk'ün sofralarına davet edilmiş insanlardı. Füreya verem olunca bir sene İsviçre'de bir hastanede tedavi görüyor mesela, oradan Londra'ya, Fransa'ya geçiyor. Fransa'daki sanat camiası ile arası son derece iyi. İstanbul'a dönünce de dönemin bir çok sanatçısı ile, yazarı ile, şairi ile diyalog halinde. Kendini seramik sanatına veriyor ve durmadan çalışıyor. Bütün bunları öğrenirken ben yine hemhâl olamıyorum bu hikayenin kahramanıyla... Sanki duygusu yok gibi, kitabı okuyup bitirince Füreya'nın insan olma hali hakkında olumlu ya da olumsuz hiç bir izlenim edinmediğimi fark ediyorum. Hani çok sevdiğiniz bir kitabı okurken, ya da bir filmi izlerken hikayeye öyle girersiniz ki bazı kahramanları çok sever, bazılarından ise nefret edersiniz ya. İşte sanırım bu, kitapta eksikti, yani karakter analizi yoktu. Dediğim gibi bir sürü insan adı geçti kitapta; hangisi iyi hangisi kötü bilemedim. Her ne kadar diyaloglar çok olsa da kuru, duygusuz bir hayat hikayesi olmuş kitap. Sonlara doğru ise seramik anlatıcılığı var ve de itiraf etmeliyim ki seramiğe ilgi duymayan benim için sıkıcı bilgiler..

"Kitabın arka planında Osmanlı'nın sonu ve yeni Türkiye'nin başı" anlatılıyor diye yorumlar okumuştum. Ne yazık ki ben geri planda öyle tarihi bir resim pek göremedim, bir iki Atatürk sofrası anlatılmış o kadar.

Edebiyat eleştirmeni değilim, ne haddime bir kitabı eleştirmek. Sadece bir okuyucu olarak aldığım lezzeti anlatabilirim. Nasıl ki bir önce okuduğum Kurt Seyit ve Shura kitabını çok beğendiğimi anlatmışsam, ( ki buradan bakabilirsiniz yoruma) bu kitabı da yazardan özür dileyerek sevmediğimi söylemek istiyorum..

Belki de zorlu hayat hikayelerini seviyorum. Füreya benden çok farklı bir sosyal sınıfta zenginlik içinde yaşamış bir kadın, yurt dışı ikinci vatanı olmuş neredeyse. En ünlü keman sanatçılarından dersler falan alıyor. Nedenini pek anlayamıyoruz kitaptan gerçi, aslında fakir hastalığı olarak bilinen verem hastalığına yakalanıyor, İsviçre'de tedavi görüyor, tedavi başarısız olunca gidip Fransa'da ciğerinin birini aldırıyor, ama bütün bunlar olup biterken sanki hiç para gerekmiyor gibi bir anlatım var kitapta. Ben ki hayatını emeğiyle kazanan biri olarak bu hikayeden kopmaz mıyım? Ayşe Kulin kusura bakmasın ama beni o hayatın içine sokamadı. Evet ilk seramik sanatçısı olması anlamında Füreya Koral'ı takdir ederim elbette, ama o kadar! "Vay be, nasıl bir hayatmış!" diyemiyorum üzgünüm.

 Aslında belki de Füreya'nın çok sevdiği yeğeni Sara'nın ricası üzerine, ısmarlama yazdığı için Ayşe Kulin  okuyucuya/bana duyguyu geçirememiş olabilir mi acaba? Ismarlama yazılan romanlar hep böyle midir merak ettim şimdi.
................
Benim kitap hakkında diyeceklerim bunlar. Alın okuyun, bakalım siz nasıl bulacaksınız. İçinizde Füreya'yı okuyanlarınız varsa  eğer, yorumlarını çok merak ediyorum. Bakalım benim gibi düşünenler olmuş mu?


Kimse kitapsız kalmasın diyorum, sevgiyle...

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Robbin Williams öldü dediler...


Sabah haberlere bakarken “Robbin Williams” evinde ölü bulunmuş” dedi spiker. “Bir süredir depresyondaymış”diye ilave etti, “Polis intihardan şüpheleniyor.” dedi...
 Çok üzüldüm gerçekten de.. Bir yıldızın daha kayıp gitmesinden, hem de çok ama çok sevdiğim bir yıldızın kaymasından dolayı çok üzüldüm..

Türk filmlerinde Hulusi Kentmen'in oynadığı iyi yürekli tonton baba, sevimli komiser amca, zengin ama yufka yürekli patron gibi insanın içini ısıtan, oldukça pozitif karakterler vardır ya, filmi izlerken arındığınızı hissedersiniz hani, işte Robbin Williams filmleri benim için böyle bir şeydi.

Oynadığı bütün rollerde iyilik aşılamıştır içime, "insan isteyince her şeyi yapabilir"i göstermiştir, ne yapıyorsak yapalım farklılığımızı ortaya koyalım, "yaptığımız şeye ruhumuzu katalım"ı benimsetmiştir, pozitif yaklaşımla sorunların nasıl da kolayca üstesinden gelindiğini göstermiştir, esprinin gücünü kanıtlamıştır. Gülerken ağlatmış, söyledikleri ve sıcacık bakışıyla ruhuma işlemiş, en kötü zamanlarımda filmleri bana terapi olmuştur.

Bizden biri olmuştur hep, içimizden biridir... O'nun filmlerini bir Amerikan filmi gibi değil, dedim ya ailemizden biri gibi gördüğümüz, babamız, dedemiz gibi sevdiğimiz Hulusi Kentmen filmleri gibi izlemişimdir. Defalarca izlesem bıkmam cinsinden..

Hangi birini anlatsam ki,Günaydın Vietnam'da, savaşın ortasında pozitif bakış açısını korumayı başaran, savaşan askerlere umut aşılayan müthiş bir radyocudur.
Mrs. Doubtfire'da çocuklarından ayrı kalmamak için boşandığı eşinin evinde kadın kılığına giren bir dadıdır.
Ölü Ozanlar Derneği'nde canlandırdığı John Keating karakteriyle idealist bir öğretmenin nasıl özgün ve özgür bireyler yetiştirebileceğini göstererek yine kendisine hayran olmamızı sağlamıştır.
Imsomnia'da sıradışı uyumayan bir adamdır.
Patch Adamsfilminde hayata renk katarak mizah yoluyla hastaları iyileştirmeye çalışan ve bu nedenle hocalarından tepki gören sıra dışı bir tıp öğrencisini canlandırır.



İk etapta aklıma gelenler bunlar, yani demem o ki özenle seçtiği senaryolarda hep sıradışı ve mükemmel insan karakterlerini oynayarak kendisini özel kılmış özel bir insandır Robin Williams.

Ölümü de özel oldu işte! Bir sabah aniden, daha 63 yaşındayken öldü dediler, öldü gitti..

Ah be Robin, bizlere pozitif enerji veren tüm o filmler sana yetmedi demek ki! Hani "Carpe Di em" di?
 Neydi seni depresyonlara iten şey, terzi sökük misali, nasıl kıydın kendine! Daha ne filmler vardı çekeceğin ya, neyse olan olmuş artık, kader diyelim, fazla da zorlamayalım..

Işıklar içinde uyu..

Seni seven ve filmlerini defalarca izleyerek seni ölümsüzleştirecek olan milyonlarca insan, seni hep güzelliklerle anacak...







10 Ağustos 2014 Pazar

Yalaka Selim mi yoksa Pısırık Niyazi mi!

İlkokuldaki sınıf başkanı seçimlerini hatırladım şimdi. İki aday olurdu genelde, ikisi de birbirinden kıl! Biri olur olmaz her şeyi öğretmene gammazlayan yalaka Selim; diğeri de sınıfın uzun boylu yaramazları tarafından ezik muamelesine layık görülen, çalışkan ama pısırık Niyazi..
Bu gibi durumlarda ne yapardım hiç anımsamıyorum, çoğunlukla seçimi protesto edip boş oy mu verirdim, olabilir.. Çünkü benim için Selim ya da Niyazi fark etmezdi, ikisini de sevmezdim. Yıl bitince en çok da pısırık Niyazi'nin ya da yalaka Selim'in saçma başkanlığından kurtulduğuma sevinirdim. Sonra yeni bir yıl başlardı ve yine büyük olasılıkla sevmediğim biri başkan olurdu. 
“Madem başkan adaylarını sevmiyordun, sen niye aday olmazdın ki?” diyenleriniz var biliyorum. Benim hiç başkan olmak gibi bir arzum olmazdı ki, kültür ve edebiyat koluna seçilir paşa paşa kitaplarımı okurdum, hem sonra başkan olmak bence saçma bir şeydi. Sahte bir güçtü, sınıf başkanının saltanatı “örtmen” gelinceye kadardı zira.. Başkanların, öğretmen sınıfa girmeden önceki “Susun bak fena olur, susun yoksa örtmene söylerim, tahtaya adını yazarım!” şeklindeki efelikleri kapı açılınca pıs diye sönerdi. Sınıf başkanı denilen şahsiyet, öğretmene kendini şirin göstermek için sınıf arkadaşlarını ayak üstü satan kötü karakter değil miydi? Yetki sarhoşluğu ile egosunu kısa süreliğine tatmin eden sınıf başkanı, kendini aynada dev gören bir cüceden başka neydi ki? Zira hepimiz cüceydik, küçüktük, ne farkı vardı ki O'nun bizden?

Düşünürken aklıma geldi şimdi, öğrencilik hayatım boyunca sınıf başkanlarını ve başkan adaylarını hiç sevmeyişimin acaba bu insanların ortak kişilik özellikleri ile alakası olabilir miydi? Tabi ya, güce tapan, pozisyonu gereği insanlara rahatça eziyet edebilen, şantaj yapabilen, kendi başarısızlığını ört bas etmek için herkesi gözünü kırpmadan harcayabilme potansiyeli olan, sanki kendisi de diğer arkadaşlarıyla aynı yaşta ve hormon seviyesinde değilmiş gibi yüzüne sahte bir ciddiyet maskesi takan, çıkarcı, bencil, üstüne üstlük sınıfın ajanı değil miydi onlar? Düşünün, öğretmen sınıfa gelmeden önce, yani daha ders başlamadan önce, insanın  yanındaki arkadaşıyla konuşmasının suç sayılması kadar saçma bir şey olabilir miydi? Saçmaydı ama otorite bunu istiyordu, zira bir saçma kural olmalıydı ki başkan da bu saçma kurala karşı çıkanlara başkanlığını yapabilsin, gücünü gösterebilsindi..

Hayat da aynı bu ilkokul sınıfları gibi işte. Birileri gösterişle, büyük ihtişamla başkan oluyor, otoritelerini göstermek için de koydukları saçma kurallara koşulsuz şartsız riayet etmemizi istiyorlar..



Açıkçası ben sıkılıyorum bu otoriter şaklabanlıklardan.. Benim için A kişisi, B kişisi gelse de hiç fark etmiyor kafası aynı veya benzer zihniyette olduktan sonra.. İlkokulda ya da lisede sevmediğim Selim ya da Niyazi başkan olduğunda onları yok sayıp nasıl ki kitaplarıma gömülürdüm, yani onların eline koz vermezdim, yine öyleyim.. Kaale almıyorum saraylarını da soytarılarını da.. Sadece çok sıkıldım bu yaşanan tiyatrodan. Artık senaryo ve kahramanlar değişsin istiyorum, taze hikayelere ihtiyacım var, daha doğrusu merak etmeyi bile özledim.. Çünkü yıllardır olan biteni ezberledim artık..

Aslında düşünüyorum da okul yıllarında sınıf başkanı diye bir şey olmamalı. Öyle bir eğitim verilmeli ki çocuklara, elinde sopa sallayan biri olmadan da efendi efendi durmayı, başkalarını rahatsız etmeden yaşamayı bilebilsinler..
Bu seçim saçmalığı ve de zulmü çekilir dert değil zira.. Çoğunluğun oyunu aldı diye yalaka Selim veya pısırık Niyazi'ye katlanmak zorunda olmak cidden insanı çok ama çok yoruyor..


İstemiyorum başkan maşkan kardeşim, yöneticiler olmadan hayat daha güzel...
Onların ayrıcalıklı yaşamları, zenginlikleri, entrikaları, sadece güce tapan içi boş yaşam felsefeleri, kendilerini üstün insan gibi görme gafletinde bulunmaları, çevrelerine yağdırdıkları emirler talimatlar, etrafındaki şemsiye tutucuları, kapı açıcıları; çoğunluğun oyları ile bütün bunları elde etmelerine rağmen çoğunluğu hiçe sayan yaklaşımları, çoğunlukla muhatap olmayan ukala tavırları, dayatmaya çalıştıkları saçma kuralları ile  yani sistemlerinin bütün yozlukları ile birlikte benden uzak olsunlar...

Ömür dediğiniz hızlı geçer; 5 sene Selim'le, 5 sene Niyazi ile ömrümü çalmaya ne hakları var??


Renkli Masallar


Şu sıcak, veya manasızca soğuk, yaz günlerinde tatile gidemediyseniz, en azından rutininizi kırıp kendinizi tazeleyemediyseniz gezi kitaplarını deneyin. Ben öyle yapıyorum ve iyi bir gezi kitabının bir roman veya hikaye kadar sürükleyici olduğunu düşünüyorum. Ayhan Sicimoğlu'nun Renkli Masallar adlı gezi/anı kitabını da bu günler için saklamıştım ve sonunda okuyup bitirdim.

Sicimoğlu bir müzisyen, latin müzikleri ve vurmalı çalgılar onun uzmanlık alanı. Birçok insan onu Renkler adlı gezi programından tanıyor. Renkli Masallar ise Sicimoğlu'nun sadece gezi ve anı yazılarından oluşmuyor, içinde denemeler ve kısa öyküler de var. Yani aslında Sicimoğlu'nun kaleminden çıkanların bir derlemesi.

Kitapla ilgili ilk söyleyebileceğim şey müthiş bir malzeme barındırdığı. Hindistan'dan Küba'ya İtalya'dan Fas'a birçok kültür ve ülkeden bahsediliyor. Üstelik Sicimoğlu kitabi bilgilerle gözlemlerini, anılarını harmanlayarak anlatılıyor. Gezip gördüğü yerlere bir turist gözüyle baksa da yerlilerin arasına karışmak, Roma'da Romalılar gibi yapmak Sicimoğlu'nun zevklerinden biri.

Bir gezi kitabında olmazsa olmazlar renkli fotoğraflar. Bu kitapta da bol bol fotoğraf var. Fotoğrafların renkli olması, kitabın arkasında veya ortasında bir bölümde sıkışıp kalmak herine ilgili bölümlere dağıtılmış olması harika. Kitabın boyutu standarttan farklı, kareye yakın bu yüzden fotoğrafları keyifle inceleyebiliyorsunuz. Kısaca baskıya ve düzene tam puan veriyorum.



Maalesef kitapla ilgili söyleyeceğim olumlu şeyler bitiyor. Kitaba konu malzemeye ve baskıyı beğensem de kitaptaki yazarlığın aynı ölçüde güçlü olduğunu düşünmüyorum. Bir kere Sicimoğlu programındakine benzer şekilde konudan konuya atlıyor. Yazmak insanın dikkatini toplayan bir şey olduğu için en azından cümleler yarım kalmıyor. Yine de yazar bir tema etrafında söylemek yerine bir konudan diğerine geçiyor. Daireler çizmek yerine kestiremediğiniz bir yöne doğru lineer şekilde ilerliyor. Anlatabildim mi?

Beni bir okuyucu olarak daha çok sıkıntıya sokan ise kullanılan yabancı kelimeler oldu. Bazen yabancı bir kültürü anlatırken kelimeleri zorlama şekilde çevirmek yerine olduğu gibi kullanabilirsiniz, bunu anlıyor hatta destekliyorum ama zaten Türkçeye geçmiş jenerik bir kelimeyi nedensizce İngilizce yazarsanız karşı çıkarım. 'Tasarlamak' yerine 'design etmek' gerçekten çok iddialı. Sanki yazım hatası gibi. Bunun gibi de bir sürü örnek var. Bir de Türkçe kelimelerin yanına gereksiz yere İngilizcesini yazma hastalığı var. Yani 'araştırma (survey)' yazmanın okuyucuya vocabulary (!?) dışında ne faydası var? Okuma zevkini bozan bu kirliliği kimse fark etmedi mi gerçekten?

MFÖ'ye 'Sen neymişsin be abi' dedirtenin Sicimoğlu olduğunu biliyor muydunuz? Renkli Masallar'ı okuyunca neden böyle dendiğini anlıyorsunuz. Sicimoğlu'nun elini atıp da yapamadığı şey, girip de adapte olamadığı ortam yok. Karayip adalarında da, Fas'ta da yerlilerden daha yerli. Dalgıçlıktan davulculuğa radyoculuktan kültür elçiliğine kaptanlıktan televizyonculuğa el atmadığı ve başarmadığı iş yok. Aslında bu tip iddialı kişileri itici bulsam da Sicimoğlu'ndaki bir şeyin bunu engellediğini söylemeliyim. Belki hayat enerjisi belki de yaptıklarından zevk alması. Yalnız öykü denemeleri bence başarısız olmuş ve yazı işinde ortalamanın üstünde değil, bu konuda torpil geçemeyeceğim.

5 Ağustos 2014 Salı

Gerçek hayatta camdan ayakkabılar yok ki!

Bir zamanlar ülkenin birinde bir kurucu lider varmış. Savaşın yıkıntıları arasında yoktan var ederek kurduğu ülkesinde her türlü imkansızlığa rağmen başarılı öğrencileri yurt dışına gönderir, iyi eğitim alıp dil öğrenmelerini sağlar, sonra ülkelerine dönüp hizmet etmelerini şart koşarmış. Beyin göçü dediğimiz şey o zamanlar tersine işliyormuş; o imkansızlıklar içinde değerli bilim adamlarını ülkesine davet edermiş o öngörülü büyük lider.. O lider ki resmi kayıtlara göre 3997 tane kitabı varmış. Hasta yatağında yatarken bile üçüncü yabancı dili öğrenmek için çalıştığı söylenir bu liderin. Başarılı bir asker, dünyanın saygı duyduğu büyük bir komutan, büyük devrimci, çağının çok ilerisinde düşünen, kitaplar da yazan bu insanı siz zaten biliyorsunuz. Yakın arkadaşlarından birine “Çocukluğumda elime geçen 3-5 kuruşu kitaplara vermeseydim bütün bunları gerçekleştiremezdim” dediği de söylenir kendisinin.. Zaten görünen köy de ortada, söze ne gerek..


Ülkesindeki küçük adamların cehaletleriyle övündüklerini, küçük küçük laflar ederek popülist olmaya çalıştıklarını duydukça, göçtüğü boyuttan, belki de bulutların arasından kıs kıs gülüyordur zannımca bütün bu olan bitenlere.. Bence hiç sinirlenmiyordur bile, bu insan(cık)ların, kendi yarattıkları, altından gümüşten bile olsa neticede cehaletle dolu çukurlarında boğulmalarına tanık oldukça mutlu bile oluyordur.

Ben de sinirlenmiyorum artık, en azından sinirlenmemeye gayret ediyorum!
Absürt bir komedi izliyor gibiyim.




Bir zamanlar yerlere göklere sığdırılamayan bir türkücü şahsiyet vardı aklıma geldi şimdi, kazandığı paraları nereye koyacağını bilemezken, bol bol lahmacun dükkanları açmış, çocukluğunun kentine hayrına bir okul yaptırmak aklına bile gelmemişti. Üstüne üstlük “Urfa'da Oxfort vardı da ben mi gitmedim?” demiş ve cehaletine kendince methiye düzen bu sözleri, yandaşları, daha doğrusu kendinden çıkarı olanlar tarafından büyük alkış toplamıştı. Gel zaman git zaman, kendi küçük dünyasında, kendi gibi küçük dünyalı adamlar tarafından silahlı saldırıya uğradı, parası yetmedi hayatının düzenini kurtarmaya.. Artık eskisi gibi değildir muhtemelen yaşantısı, en azından öyle büyük büyük laflar edemez haldedir, sahi öyle midir?

Bir de iktidarın sarhoş ettiği tipler var. Aynı bu türkücü gibi onlar da “tercüman varken dil bilmeye ne gerek var” falan diyorlar.. Çıkar ilişkisi temelinde milyonlarca da alkış alıyor bu sözleri.. Ama işte dünyası küçük olunca, insanın etrafı her ne kadar kalabalık olsa da  alanı küçük olur, r² meselesi yani.. Çap küçükse karesini de alsan sonuç belli, matematik ortada.. Çıkar ilişkisi bir sekteye uğramaya görsün, şaşaa denilen şey fısss diye sönüverir aniden balon gibi..
Bu işler böyle, yani yarıçapın neyse, çevren de 2r'dir, ötesi yoktur.. Ne kadar değer verirsen o kadar değer görürsün ve sonunda saatler gece yarısını vurduğunda bütün atlar kabak olur, arabacı da bir fareye dönüşür.. Kalakalırsın külkedisi halinle.. Gerçek hayatta camdan ayakkabılar yoktur ki zaten, çook beklersin prens gelse de, camdan ayakkabı ayağıma uysa da, kurtulsam diye..


Biter elbet, biter bir gün..


Ne diyorduk; sahne 13, tekrar 666!
Bu film de bitecek elbet.

Sabırla bekleyelim ve görelim..