blog mimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blog mimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2015 Çarşamba

Mimlendim yine, konu kendi kitabım...


Bloglararası mimlemeler arada keyifli yazılar çıkmasına neden oluyor. Bugün de sevgili Kozmokitap'ın beni de mimlediği sorularla karşınızdayım. Kozmokitap'a bu keyifli anket için teşekkür ediyorum.

Benim kitabım


1- Bir kitap yazmaya karar verdiniz. Türü ne olurdu?

Bir kitap yazma hayalim var zaten, henüz karar aşamasında değil gerçi ama türü belli; roman olacak. Zira uzun soluklu paylaşımların, uzun soluklu okumaların, yani romanların insanıyım ben. Hiç sevmedim hayatım boyunca öykü okumayı, tam kahramanlarla tanışıp hemhal olmuşken öykünün sonu geliverir ve ben yapayalnız hissederim kendimi o anda. Belki de bu nedenle roman alırken, sayfa sayısı çok olanını seçiyorum bilinçsizce, ince kitabım o kadar az ki... Dolayısıyla kalın, kocaman bir roman yazacağım günün birinde. 5 sezon süren dizi film gibi kabak tadı vermeyecek ama, okuyucular kitap bitmedikçe mutlu olacaklar. Nasıl hayal ama ☺

Roman dediğin kalın olmalı...

2-Bu kitabı bir serinin başlangıcı mı yoksa bağımsız bir roman şeklinde mi yazardınız?

Bilmem, bilemem. Belki roman kendini sürükler, belki kahramanlarımdan ayrılmak istemem, devam kitapları yazarım belli mi olur. Harry Potter gibi meşhur bir kahramanım olursa eğer ve bütün dünyada çok sevilirse, okuyucular milyonlarca e-posta ile “lütfen lütfen lütfen devamını da yaz” diye baskı yaparlarsa, vicdanım nasıl rahat eder yazmazsam değil mi ama!

3) Kitabınızın baş karakterinin ya da karakterlerinin isimlerini ne/neler koyardınız?

Kitabımın konusu yok ki ortada isimler nasıl olabilir nereden bileyim şimdi? Belki isimsiz olur kahramanlarım, Jose Saramago'nun Körlük-Görmek kitaplarında olduğu gibi. “Siyah gözlüklü kız, sarışın ufaklık, evin annesi” gibi evrensel tanımlamalarım olur belki kahramanlarımla ilgili. Belki de bilinmeyen bir dildedir isimleri, şimdi yazarsam ne hükmü kalır.! Yok yok yanıtlayamam bu soruyu... Biraz daha yazarsam sanki roman çıkacak şuracıkta ortaya, çalınır malınır fikirlerim aman diyeyim!

Kitap sevgidir...


4) Her yazarın etkinlendiği başka yazar ya da yazarlar mutlaka vardır. Peki sizinkiler hangileri?

Bende yazar çok, Marquez mü desem, Jose Saramago mu desem, Vedat Türkali mi desem, Oğuz Atay mı? Yoksa Zülfü Livaneli mi desem, arada Orhan Kemal'i de unutmasam... Bütün bu isimleri sıralarken Rus klasiklerinin muhteşem yazarlarına haksızlık etmiş olurum. Dostoyevski küser, Balzac ve Jack London'ın morali bozulur...

5) Kitabınızın nerede geçiyor olmasınız isterdiniz? (Hangi ülke, şehir, köy vs). Ya da kitabınız kurgusal bir dünyayı anlatıyorsa orası nasıl bir yer olurdu?
Ama bu soruları yazan arkadaş kimse, sanki benden kopya çekecekmiş gibi geldi, böyle de sorulmaz ki şimdi! Kahramanların adını öğrendi, nerede yaşadıklarını öğrendi, yok yok edebi casusluk var bu olayda, asla kopya vermeyeceğim, boşuna beklemeyiniz :)


Sabahtan akşama kadar okumak...


6) Kitabınızı ilk olarak kime imzalayıp verirdiniz?


Bilmem ki, kim en çok isterse ona veririm herhalde. En iyisi o gün geldiğinde dönüp buraya kime verdiğimi yazayım.☺

7) Gelelim en önemli soruya, kitabınızın ismi ne olurdu?

Ne bileyim, ortada bir tek sözcük bile yokken kitabımın ismini istiyorlar benden. Sonra da mim sorularına laf atan gıcık kişi ben oluyorum. Mim sorularını hazırlayan arkadaşın edebi casusluğu konusundaki şüphelerim giderek artıyor ☺

8) Sizce kitabınızı en güzel şekilde anlatan 3 kelime ne olurdu?

Bir kitap okudum, aklım başımdan gitti.” diyebilirler, “beni bana anlatmış” diyebilirler, Aslında “ne güzel bir kitap!” deseler hiç fena olmaz. Hele ben kitabı yazayım da sonrası gelir elbette.

......................

Bir mimin daha sonuna böylece gelmiş olduk. Ben eğlendim soruları yanıtlarken, umarım siz de keyifle okumuşsunuzdur. Dileyen herkes bu mim sorularını blogunda yanıtlayabilir, ben kimseyi işaretlemiyorum ve sizleri özgür bırakıyorum bu konuda.

Okumalı yazmalı bir gün diliyorum, sevgilerimle ♥




13 Kasım 2014 Perşembe

Mimlendim, keyifli bir yemek yazısı çıktı ortaya...

Sevgili Decoridea eğlenceli bir mimde beni mimlemiş, teşekkür ediyorum kendisine, evet gelsin sorular:


En sevdiğiniz yemek?
Ne desem bilemedim. Şimdi zeytinyağlı sarma desem, baklalı enginarın hatırı kalır, içli köfte desem deniz börülcesinin boynu bükülür. Cemal Süreya'nın "Aşk" şiirinden aşırma bir cevap oldu böyle de, en iyisi “sevdiğim yemeklerin hakkını veririm” demek sanırım.

cevizli baklava
En sevdiğiniz tatlı?
Sütlü tatlıların prensesi kazandibi, evde pişiyorsa azıcık yanmış dibi hem de, ismine yaraşır cinsten.
Şerbetli tatlılardan elbette ki cevizli ev baklavası. Baklava dediğin fıstıklı mı olurmuş, ceviz dolacak içi, tereyağının o özgün kokusunu hissedeceksiniz damağınızda, ağzınızda şerbet damlacıkları lezzet patlaması oluştururken, yavaş yavaş yutacaksınız lokmaları.
Bir de treliçe çıktı yeni, sütün aramosında o ne hafiflik, o ne lezizlik, o ne şahaneliktir öyle, bir de üzerinde karamel de var ki oy oy oy...



Siz çocukken anneniz sizi?
Ee? Ne diyeyim ki şimdi, soruyu yazan arkadaşımız bir zahmet yüklem de koysaymış ya! Protesto ediyorum bu yarım cümleyi. Bazen böyle kıl Türkçeci moduna geçerim bilirsiniz.

Çocukken, şimdi de?
Pardon, Fransız kaldım yine. Bu soruyu nasıl anlasam bilemedim. Twitter'da 140 karakter yazmaktan mı oluyor acaba bu sözcüklerden tasarrufa gitme anlayışı? Bir mani yazayım bari ben de:

Sosyal medya zehirledi bizi,
Viran etti cümlelerimizi,
Duymayanlar da duysun
Aradaki boşluklar kelimelerle dolsun☺

Yemeği sevdiğiniz ilginç şeyler?
Biz çocukken bahçemizde ayva ağacı vardı, biz onun çiçeklerini yemeğe bayılırdık, çok güzel bir tadı vardı o çiçeklerin. Şimdi olsa yine yer miyim, ne yalan söyleyeyim bir ayva ağacı görebilsem,çiçeğinin tadına yine bakarım sanırım.

Türk mutfağı dışında?
Evet yine yüklemsiz bir cümleyle karşılaştık. Ne zaman mim yanıtlasam ille de sorulara takılıyorum elimde değil. Türk mutfağı dışında hangi mutfakları sevdiğimi soruyorlar şeklinde varsayıp cevap vereyim.

Ben yemek konusunda hiç de açık fikirli bir insan değilim maalesef. Her yemeğe peynir atılan İtalyan mutfağı benim gibi peynir düşmanına ters. Etlerin pembe pembe neredeyse çiğ yenildiği Fransız mutfağı benden uzak olsun. Çok acılı sevmediğim için Meksika mutfağı da yerinde kalsın. Amerika'nın zaten mutfağı yok. İngiltere'nin mutfağı yok da işte kahvaltıları var, ama sanırım kahvaltıda tatlı fasulye yemek pek hoşuma gitmez. Böcek möcek, yosun mosun ne varsa pişirilen Uzak Doğu mutfağı benden uzak olsun, geriye ne kaldı? Rus mutfağının votkası olur bakın, Absolute'a hayır demem..


meyveler şahane


Yemeyi sevdiğiniz sağlıksız şey?
Nutella'lı ekmek, hmmm nefis!

En sevdiğiniz meyve?
Yine doğanın bize bahşettiği şahane meyvelere haksızlık edecek zor bir soru bu. İncirin ağızda bıraktığı o yapışkan ama güzel tadı nasıl kıyaslarım ananasın o sulu, o şahane kokulu etkisiyle! Karpuz kavun demez mi ki bizim neyimiz eksik. Çileğin o iç gıcıklayan kokusuna kim dayanabilir? Hele bu aralar tezgahlarda göz kırpan tatlı sulu mandalinalar, portakallar, Amasya elmaları çıtır çıtır.. Edalı işveli bir görünüp bir yok olan kara dutun gizemi, kızılcığın güzelliğine aldananların damaklarında kalan o şakacı mayhoşluk.. Kayısının sarısı, yere düştü yarısı mı desem, kiraz aldım dikmeden Halimem ben yanıyom yürekten mi desem, yoksa üzümler birbirlerine bakarak kararsa da çarşıdan bir tane nar alıp eve gidince bin tane olmasının sihrini mi anlatsam?
En iyisi ben bu soruyu pas geçeyim.


meyveler, taze taze...
En sevdiğiniz atıştırmalık?
Açsam, atıştırdığım her şey en sevdiğimdir. O anda meyve de olabilir, çerez de olabilir, kurabiye de olabilir, hatta kuru ekmek parçası bile olabilir. Adı üzerinde atıştırmalık, açlığı yatıştırmalık.. (yine reklam sloganı oldu)

En sevdiğiniz içecek?
Tabii ki su.. Yazın susuzluğunu gidermek için şekerli meyve suları, kola falan içerler ya şaşırırım onlara. Ya da çok sıcak bir günde susuzluğu gidermek için bira içerler. Hayır, ben önce kocaman bir bardakta suyumu içmeliyim kana kana, sonra içerim bira ya da sodayı. Susuzluğumu gideren ikinci içecek ise ayrandır. Yanlış anlaşılma olmasın, birileri “milli içecek” demeden önce de seviyordum ben ayranı.

Asla yemeyeceğim, içmeyeceğim dediğiniz şeyler?
Antenli arkadaşlar ve bilimum acayip yaratıklar diyeyim ve bu konuyu kısa keseyim. Zira konuşması bile zor netekim.

Sonsuz tane olsa yiyebileceğiniz şeyler?
Yok öyle bir şey, insan sıkılır hep aynı şeyi yemekten, ben sıkılırım şahsen.

dumanı tüten tarhana,nefis!
Çorbaların kralı?
Anne usulü tarhanadır. İçinde soğan, baharat, ot mot yoktur. Sadece domates ve yoğurtla karıştırılmıştır, mayhoştur. Yeşil biberle pişirip üzerine bolca karabiber dökersiniz, fırında kızarmış baharatlı ekmek lokmalarını atarsınız o sıcak çorbanın içine. İşte o ekmek lokmalarıyla çorbanın buluştuğu anda çıkan ses sanki yaşamın özü gibidir. Akşam tarhana çorbası piştiyse ve kaldıysa tencerede, ertesi sabah başka kahvaltı gelmez insanın aklına. O koku sevginin kokusudur, dumanı tüten tarhana çorbası pişen evler sanki daha huzurlu ve mutludur diye düşünürüm. Tarhana çorbası demek yuva demektir benim gözümde.
 Bir çorbaya işte böyle de anlam yüklerim...




kahvaltı sevgidir
Kahvaltıda tercih ettiğiniz şeyler?
Yemek yemek hakkında ne düşünürsünüz bilmem, ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” demiş ya Cemal Süreya, sanki bu şiiri benim için yazmış. Kahvaltı insanıyım ben, hele hafta sonları özenli kahvaltılar hazırlamaya bayılırım. Sadece peynir tereyağ yemem çocukluğumdan beri, onun haricinde her şey olmalı kahvaltı soframda. Şimdi anlatırsam herkesin ağzı sulanır, mükellef olmalıdır kahvaltı sofram. Ha bir de İzmir özlemim kabarınca boyoz çeker canım kahvaltıda.

Açken ben?
Reklam sloganı geldi şimdi aklıma, öyle sormuşlar çünkü. Açken ben ben değilim demek istiyorum. Gerçekten de açlığa dayanamam, kafam çalışmaz, uyku halinde olurum. Babaannemin bir lafı vardı, “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin” derdi, aynen öyle gerçekten de.

Bir keresinde yemek yerken?
Bir keresinde yemek yerken gülme krizi tuttu, bir keresinde yemek yerken az kalsın balığın kılçığı boğazıma kaçıyordu, bir keresinde yemek yerken dalıp gitmişim, bir keresinde yemek yerken yemek çabucak bitti, bir keresinde yemek yerken yemek yemek ne acayip bir şey diye düşündüm, bir keresinde yemek yerken neden Türkçe'de yemek yemek gibi bir söylem var diye düşünüyordum...
Böyle uzar gider bu sorunun yanıtı...

Eğlenceli bir mimdi, umarım siz de eğlendiniz. Ben kimseyi mimlemek istemiyorum yine, bu yazıyı okuyup sorulara yanıt vermek isteyen herkes kendini mimleyebilir.


Lezzet ve keyif dolu bir gün geçirmenizi dilerim. Şimdiden afiyet olsun hepinize.

5 Kasım 2014 Çarşamba

Yine mimlendim, konu Bumerang!


Sevgili 1deliningunlukleri blogu beni Bumerang konusunda mimlemiş,  kendisine teşekkür ediyorum, bakalım sorular neymiş:

1.Bumerang hakkında genel düşünceleriniz nelerdir?
Blog dünyasına ilk girdiğimde tanıştım Bumerang'la, iyi ki de tanışmışım. Yaklaşık 22 aydır sürdürdüğüm blog yazarlığı serüveninde kendilerinden çok fayda gördüm. Geçen yıl YılmazÖzdil ve Ahmet Ümit söyleşilerine katıldım mesela, hayatımda unutamayacağım mükemmel etkinliklerdi.Yine Tolga Örnek'in “SeninHikayen” adlı filminin ön gösterimini Bumerang sayesinde bir çok ünlü kişiyle birlikte özel gösterimde izlemiş,Tolga Örnek'le de söyleşi yapma şansı bulmuştuk. Bu da benim için unutulmaz bir deneyimdi. Geçen yıl yine “İyi İçerik Atölyesi” ve Bumerang Ödül Törenine katılan şanslı blogger'lardan biri de bendim. Şahane bir deneyimdi. Bunlarla da kalmadı elbette, Bumerang'ın Facebook ve İnstagram yarışmalarından kitaplar da kazandım, söylemesi ayıp fena olmayan bir reklam geliri de elde ettim tekliflerinden. Bütün bu etkinlikler, hediyeler ve teklifleri alırken inanın"yazmak" dışında başka bir şey yapmadım. Üyelik tipi yükselmediği için Bumerang hakkında olumsuz düşünceler belirten arkadaşlara diyorum ki, aksatmadan güzel yazılar yazmaya devam ederseniz, Bumerang'dan karşılığını mutlaka görürsünüz. Adı üzerinde Bumerang bu, döner dolaşır sizi bulur.
Blog yazarlığını daha çok sevmemde Bumerang'ın katkısını yadsıyamam. Üstelik bunca basın-yayın kuruluşu arasında blog yazarlarına kapısını açan tek kuruluş olan Hürriyet'in hakkını da gözetmek lazım.

bumerang


2.Bumerang üyeliğiniz var mı ya da açmayı düşünür müsünüz?
Elbetteki var, Platin üyeyim. Sizin üyeliğiniz yoksa eğer, aşağıdaki kodu ilk üyelik başvurunuzda belirtirseniz, hem siz hem ben biraz para kazanmış oluruz :)




3.Bumerang'ın ilerde blogunuzu iyi yerlere taşıyacağını düşünüyor musunuz?
Bumerang sayesinde Yazarkafe'de yazılarım yayınlanıyor, dolayısıyla yeni takipçiler kazanıyorum. Daha çok etkinliğe katılırsam ve hatta yarışmada derece alırsam elbette blogum çok daha iyi yerlere gelebilir, köşe yazarı bile olabilirim, bu hiç de ulaşılmayacak bir hayal değil.
 Yeri gelmişken söyleyeyim, bu sene “En Çalışkan Blog” kategorisinde ben de Bumerang ödüllerine adayım, oylarınızı aşağıdaki linkten 
verebilirsiniz :)
 (Not: Bir mimden olabildiğince fayda sağlamak böyle bir şey olsa gerek) 

. 

4.Bumerang tekliflerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Teklifler konusunda Bumerang da sürekli kendini yeniliyor, birlikte kazanmaya devam ediyoruz.

5.Bumerang hakkında olumsuz düşünceleriniz var mı?
Olumsuz demeyelim de öneri diyelim. Kanımca yarışmada daha çok kategori olabilirdi, mesela ben kişisel, mütevazı bir blog olarak,10 tane yazarı olan, neredeyse profesyonel site kıvamına gelmiş bloglarla aynı kategoride yarışıyorum. Ya da yemek, makyaj, gezi gibi popüler konularda yazarak binlerce takipçiyi kolayca edinen bloglarla aynı kategoride yarışıyorum; biraz haksız rekabet oluyor sanki. Yeri gelmişken buradan sesleneyim, sevgili Bumerang, seneye yarışmada kişisel bloglar için lütfen ayrı bir yarışma kategorisi açın, içerik kalitesine göre bloglarımızı yarıştıralım ne güzel olur öyle...


6.Üye tipiniz sizce normal mi ya da tekrar değerlendirilmesi için bir talepte bulundunuz mu?
Ben blogumu açtıktan sonra başvurmuş, bronz üye olmuştum, birkaç ay geçtikten sonra altın, yanılmıyorsam 8. veya 9. ayımda da platin olmuştum. Gayet mantıklı bir süreçti.


7.Bumerang ile herhangi bir sorun yaşadınız mı?(Aldığınız reklam karşılığında ödeme yapılmaması gibi)
Kesinlikle hiçbir sorun yaşamadım. Bumerang ekibi çok arkadaş canlısı, çok kibar ve anlayışlı olduğu için kimsenin de sorun yaşayacağını sanmıyorum.

8.Bumerang dışında içerik eklediğiniz siteler var mı?
Çalıştığım reklam ajansının kurumsal blogunu yazıyorum, onun haricinde bir ara yazılarım, Maraş yerel gazetelerinden birinin hem dijital ortamında hem de basılı gazetelerinde yayınlanıyordu, bir süre sonra bazı haklı gerekçelerle bıraktım o işi.

9.İlerde bumerang ödüllerine katılmayı düşünür müsünüz?
Bu sene katıldım, herkesten oy bekliyorum :)


Evet, dileyen her blog yazarı bu mimi yanıtlayabilir, hayatımızdaki güzel bumerang etkilerinin hiç bitmemesi dileğiyle diyor ve gidiyorum bu günlük, sevgiyle..

18 Ekim 2014 Cumartesi

Yine mimlendim, yine eğlendim :)

Sevgili Kayb-ı Kelam ve Jaleceanne beni mimlemişler, eksik olmasınlar. Kendilerine teşekkür ediyorum bu eğlenceli aktivite için. Gerçi ben, blog mimleri konusunda pek beklenen cevapları veremiyorum maalesef; bu sefer de öyle oldu, sorulara cevap vermekten çok sorularla konuşmayı tercih ettim yine.. İçimden geldiği gibi yani..

Umarım sıkılmazsınız diyelim ve başlayalım o halde.

Bakalım sorular neymiş?



Bu aralar hayatında neler oluyor, seni nasıl etkiliyor bu olaylar?
Sevmedim ben bu soruyu, yani yazdım sildim, yazdım sildim, istediğim gibi yanıtlayamadım ve anladım ki soruyu sevmemişim. Nasıl desem, uzun süredir görmediğiniz biri ile sokakta karşılaşırsınız da hani size sorar ya:

  • Eee, daha daha ne var ne yok? Hayatın nasıl gidiyor?
Öylesine sormuştur belli ki, cevap vermek istemezsiniz ya, geçiştirirsiniz hani:

  • Ne olsun işte, bildiğin gibi iş, güç...
Böyle dersiniz genelde, içinizden fazlası gelmez, çünkü soru çok geneldir. İnsan bir çırpıda nasıl cevap verir ki böyle bir soruya.. Belki de en önemsediği şeyi söyler, ya da aklına ilk geleni, ki zaten akla ilk gelen o an için hayatı da etkileyen ana mevzudur.

Böyle bir soruyla karşılaşınca afalladım birden, neler oluyor hayatımda acaba dedim kendi kendime. Belirli bir konu başlığı gelmedi aklıma, demek ki hayatımda güzel dengeler var diye düşündüm sonra. Ondan bundan şundan karınca kararınca.. Ee böyle olunca da insan yere sağlam basıyor demek ki, etkilenmiyor.

(Mim soruları hazırlayan kişi benim bu yanıtımı görse kimbilir ne düşünürdü, amma da abartmış, yazsaydı ya bu aralar saçlarımı kestirdiğim için kulaklarım üşüyor, ya da ne bileyim işte “makul şüpheli” yasası çıktı, kendimden şüphelenir oldum... Neymiş de soru çok genelmiş, bu blogger insanları içinde ne uyumsuz, kıl kuyruk tipler var kardeşim derdi kesin)

    Hayatın senin için ne kadar önem arz ediyor ?
Politikacıların iğrenç suratlarını görmek istemeyecek kadar önemsiyorum hayatımı desem, kendim hakkında hafif bir kıskançlık, haset ya da olumsuz düşüncesini yakaladığım insanlardan uzaklaşma kararı alacak kadar kendimi ve hayatımı seviyorum desem, önce huzurumu düşünüyorum desem, istemediğim şeyler talep eden insanların da üzerini çiziyorum desem, acaba hayatımın benim için ne kadar önem arz ettiğini yeterince ifade etmiş olur muyum? Yoksa bencilmiş bu evde yazan kişi mi dersiniz?
(Sahi bu soruları hazırlayan insan hakkında şüpheler oluşmaya başladı bende, mim görüntüsünde bir komplonun içine mi düştüm yoksa?)



    Kendini bir kenara çekip, hiç düşündüğün oldu mu ?
Mim değil sanki polis sorgusu gibi devam ediyor sorular, şaşırmaya ve afallamaya devam ediyorum... Bir dakika ne oluyor, kendimi bir kenara çekmek de ne demek? Ben şiddetten ve baskıdan nefret eden bir insanım, niye kendimi bir kenara çekip azarlayayım ki? Kendimi duvar kenarına çekip “hmmm, bak böyle yapmaya devam edersen görürsün gününü!” dememi istiyor soru soran kişi. Ya ben gerçekten bu mimin ana kaynağını çok merak etmeye başladım, bir faşizm kokusu geliyor burnuma bu sorularda ama, neyse bakalım devamında neler olacak..

Nefret duyduğun bir alışkanlığın var mı ?

Yine yanlış sözcükler ve yine negatif bir soru.. Bir kere insan kendisinden veya alışkanlıklarından nefret etmemeli zannımca.. Sanki soruları hazırlayanlar dış mihraklarmış da psikolojimizi bozmak gibi bir amaçları varmış gibi hissettim birden..
Hayır dış mihrak, sen böyle tuzak sorularla benim iç dengelerimi bozamazsın!
Bütün alışkalıklarımı seviyorum, hatta hayranım onlara oldu mu şimdi..
Günah çıkarma odasına döndü zaten bu mim ...

    5. Bu hafta içinde neler yaşadın ?
    Bak işte yine başa döndük. Bu aralar hayatında neler oluyor sorusuna geldik yani. Cidden bir şey yok öyle anlatılabilecek kıvamda, hem olduysa da zaten blogumda anatmışımdır. Soğuk soğuk terler dökmeye başladım, yoksa “makul şüpheli” mi seçildim?

    Hayat ...
Bunu bir soru olarak algılamadım, evet hayat ve üç nokta... Next...



    Son zamanlarda bir değişikliğe uğradığını düşünüyor musun ?
Nasıl yani, öyle mi düşünmem gerekiyor yoksa? Sanırım dış mihraklar bizi mutasyona uğratacak bir biyolojik bomba attılar, mim görüntüsündeki sorularla üzerimizde bilimsel analiz yapıyorlar..
Yoksa ben “makul şüpheli” miyim? Seçildim mi? Ama abiler ablalar, oto sansürüm çok kuvvetlidir benim...

    Hayattan beklentilerin neler ?
    Mutluluk, sevgi, huzur..
    Dış mihrak kardeş, cidden içimden gelen bu üç sözcük, inan ki en kalbî duygularım bunlar..

Sorular bitti mi?
Ohh, rahatladım birden, anladım ki sorguya çekilmek zor iş.. Bu mim sayesinde “makul şüpheli” kurbanlarla hemhâl oldum, anladım ki özgürlük gibisi yok..

Sevgi ve saygıyla efendim, ben eğlenerek yanıtladım soruları, umarım siz de beğendiniz. Mimlenmek isteyen herkes bu sorulara yanıt verebilir, ben şahsen sizi mimleyip sıkıntıya sokmayayım şimdi..

İyi hafta sonları..


30 Eylül 2014 Salı

Mahur Bey'in düşleri!

Grand tuvalet giyinmeyi çok severdi. Hafta içi rengarenk kravatlar takar, üzerine mükemmel oturan, hiç bir potluk ya da darlık yapmayan, özel terzisi Yorgo'nun diktiği takım elbiseleri giyerdi. "Yorgo da çok yaşlandı, O'na bir şey olursa ne yaparım!" diye  düşünüp telaşlandı bir an için. Ailesinden böyle görmüştü, “İnsanın kendisine özen göstermesi, çevresine duyduğu saygıyı yansıtır” derdi babası. İşi olsun ya da olmasın her sabah erkenden kalkar, özenle duşunu alıp traşını olur, dikkatlice giyinirdi.
Hafta sonları ise özlediği keyif zamanlarıydı. Boynuna fularını takar, üzerine spor bir kazak geçirir, piposunu da yakıp, en sevdiği aromalı kahvelerden yudumlayarak kitaplarını okurdu.

Hayatı seviyordu, artık seviyordu diyelim. Kırklı yaşlarına geldiği bu zamanlarda anlayabilmişti değerini ama olsundu, en azından anlamıştı ya, bu da bir şeydi..  Eskiden televizyonun karşısına geçip politikacıların saçma sapan, vizyonsuz, cahilcahil konuşmalarına sinir olarak vakit geçirdiğine şimdilerde kendisi de inanamıyordu. Ne politikanın entrikaları biterdi, ne de bu cahil adamların hırsı tükenirdi!




Mahur Bey bir sabah kalktı ve o kararı aldı:

Bu ülkenin çivisi çıkmış düzenini protesto ediyorum artık!” dedi kendi kendine. 

Zaten ömrü boyunca protesto etmemiş miydi? Yok yok bu sefer başkaydı, bu sefer aldığı karar çok radikaldi, artık televizyon izlemeyecek, gazetelerde gördüğü o paçavra yüzlü insanların ruhunu kirletmesine izin vermeyecek, internette “son dakika!” diye yanıp sönen spotlarla verilen “Başbakan şunu dedi, cumhurbaşkanı bunu yedi..” gibi içi son derece boş, ruhunu kirleten hiçbir saçmalığa bundan sonra hayatında asla izin vermeyecekti. “Oh be!” dedi kendi kendine, “Ruhumu arındırmalıyım artık!”


Aldığı bu karara çok sevindi Mahur Bey, kim ne diyebilirdi ki hem! Bencil mi diyeceklerdi, duyarsız mı diyeceklerdi, 'zevklerine düştü Mahur Bey bu yaştan sonra, nerede kaldı vatan sevgisi, nerede kaldı soldan bakış açısı!' da diyen olurdu mutlaka. Gülümsedi hafifçe; gülümseyişinde “böyle söyleyecek olanlara da artık hayatımda yer yok!” mânâsı vardı sanki, istemsizce baba yâdigâri gramofona doğru yöneldi.

Kimselerin el sürmesine izin vermediği, gözü gibi baktığı gramofonunu zaman zaman Kapalıçarşı'daki Mehmet Usta'ya götürüp bakımını yaptırırdı. Çevresinde Gramofon Baba diye bilinen Mehmet Usta'nın 1900'leri andıran küçücük sevimli dükkanına ne zaman gitse, içine buruk bir huzur çöker, boğazı düğümlenirdi..


Nereden de geliyor aklıma bu karışık hikayeler, az önce aldığım karar etkisini göstermeye başladı bile “ dedi kendi kendine, uzandı eli taş plak koleksiyonuna.
Tabi ya, Seyyan Hanım'dan o tangoyu dinlemek yakışırdı böyle bir âna..





Şu müzikteki zarafet, şu şarkı sözlerindeki derinlik.. Dışarıda bir yerlerde milyonlarca insan PSY denilen pop starın Gam Gam Style şarkısıyla coşup anlamsızca dans ederken, O daha kırklı yaşlarının başında olmasına rağmen taş plakların serinliğiyle ruhunu dinlendirebilecek bir derinliğe sahipti ya, gerisi hikayeydi. Varsın dışarıda birileri politikacılara, birileri pop starlara, kalanları da teknolojik ürünlere tapsınlardı, Mahur Bey'in yolu belliydi artık, “ne gam, ne de gam gam bu saatten sonra!" dedi kendi kendine.

Vücudu iki binli yıllarda yaşasa da ruhu 1930'larda nefes alıyordu Mahur Bey'in. Pera'da ellerinde yelpazeleri, tüllü şapkaları, uzun eldivenleri ile akşam üzerlerinde gezintiye çıkan, köşedeki pastahanede sakızlı muhallebi yiyerek sohbete dalan o zarif kadınlara, başlarında şapkaları, şık takım elbiseleri, sinek kaydı traşları ile eşlik eden beyefendilerin çağında yaşamalıydı oysa!

İki binli yıllar demek görgüsüzlük demekti, yüksek perdeden konuşmak demekti, cehaletin pohpohlanması demekti... Daraldı yine bunları düşününce. “Nerede o eski kadınların Fransız dantelleriyle süslü zarif elbiseleri, nerede koltuk örtüsü giymiş gibi etrafta salınan politikacı eşleri!” dedi, “Nerede piyano çalmayı bilen, iki dili ana dili gibi konuşan eski ev kadınları, nerede yüzlerine botoks yaptırmaktan başka bilgisi olmayan, sözüm ona devlet büyüklerinin eşleri!” de diyordu ki, durdurdu zihnindeki akışı.




Hoop dur bakalım, karar aldın, artık böyle şeylere takılıp kalmayacaksın” dedi kendi kendine. Kalbi mi sıkışıyordu ne! Gözlerini ovuşturarak şöyle bir etrafına baktı, burası neresiydi, Mahur Bey de kimdi, neler oluyordu böyle... Doğruldu yataktan, elini başına götürdü, terden saçları birbirine karışmıştı. Yastık kılıfına dokundu sonra, sırılsıklamdı o da.




Ne Mahur Bey kalmıştı, ne taş plaklar, ne Seyyan Hanım, ne de Pera'nın tüllü şapkalı hanımefendileri... Mahur Bey diye biri yoktu ki, yoksa var mıydı? Kafası karman çorman olmuştu, kimdi bu yataktan kalkan kişi, dışarıda olan biten neydi?

Elini yerde duran pantolonuna uzattı, cebinden ehliyetini çıkardı ve orada yazan isme baktı bir an...

Tabi ya, her şey yerli yerinde duruyordu, Mahur Bey diye biri yoktu, zaten hiç olmamıştı ki!

Sokaktan geçen simitçinin bet sesiyle kendine geldi:
Taze bunlaaarr, tazeeee, çıtııır çıtıııırrr!...”

.........................

Evet sevgili dostlar, bu yazı, sevgili Minelse'nin beni mimlemesi sonucunda yazıldı, umarım beğendiniz. Konu biraz zordu, ama çok keyifli bir mimdi, kendisine teşekkür ediyorum.
 İçinde (pipo, cahil, taş plak, PSY,yelpaze, sakızlı muhallebi, yastık kılıfı,ehliyet) sözcükleri geçen bir şey yazmam isteniyordu, hiç düşünmeden başladım yazmaya ve okuduğunuz şey çıktı. Adına öykü deyin, öykümsü deyin, doğaçlama deyin, karalama deyin, saçmalık deyin, yani ne derseniz deyin...

 Bu yazıyı okuyup beğenen herkesi mimliyorum ben de, merakla bekliyor olacağım yazılarınızı..

Sevgiyle ve sözcüklerin büyüsüyle kalın...



1 Eylül 2014 Pazartesi

Mimlendim, mimli yanıtlar verdim...

Sevgili “Kalemimden Yazılar” sağolsun düşünüp beni mimlemiş, kendisine teşekkür ediyorum. Konu kitaplar üzerine olunca keyifle yanıtladım, aslında itiraf edeyim huysuzlandığım ve espriyle karşılık verdiğim sorular da oldu. Haydi biraz eğlenelim o halde. Gelsin sorular...


1- Çok kitaptan oluşan seriler mi ya da tek kitaplar mı?

Cehaletimi mazur görünüz ama çok kitaptan oluşan serileri hiç bilmiyorum. Daha da açık ifade etmek gerekirse söyleyeyim; kitap dünyasındaki dizi olayına tamamen yabancıyım. Sanırım “dinozor okuyucu” sınıfına giriyorum bu anlamda. Vampir serisi, korku serisi, Yüzüklerin Efendisi serisi, Harry Potter serisi, polisiye dizisi türü kitaplarla da yıldızım barışmadığı için benim için seri demek, beğendiğim yazarın kitaplarını ard arda okumak demek oluyor. Eğer seri tanımına giriyorsa Vedat Türkali'nin Güven-1 ve Güven-2'sini tek geçerim mesela. Bu sorudan anladığım bu kadar keskin yani..

2- Sadece kadın yazarları mı yoksa erkek yazarları mı okumak?

Böyle bir soru hiç kitap okuyucusuna sorulur mu? Ayrımcılık mı yapıyoruz şimdi ne ayıp ne ayıp.. Sözcüklerin cinsiyeti mi var? Duymamış oluyorum, es geçiyorum bu soruyu.


3- Kitapçıya gidip kitap almak mı, internet üzerinden kitap almak mı?

Sokağa çıkmışsam, bir yere yetişme derdim yoksa, yolumun üzerindeki kitapçılara girmeden duramam. Kitapçı gezme keyfim elbette internetteki kampanyaları takip etmeme engel değil. Yani esneğim, öyle de olur, böyle de olur..

4- Film olan kitapları mı dizi olan kitapları mı?

Genelde kitabını okuduğum bir filmi veya diziyi sevmem ben de çoğu insan gibi. Çünkü kitap okurken kendi hayal gücünüzle konuya dahil olurken, dizi ya da film gibi bir somutlaştırma durumunda araya yönetmenin gözlüğü de giriyor. Başkasının gözlüğü de doğal olarak bulanık gösteriyor. İstisnalar var elbette, mesela Richard Russo'nun Kasaba adlı çok beğenerek okuduğum kitabının filmini de keyifle izlediğimi anımsıyorum. Dizilerde zaten kitaptan çok uzaklaşılıyor, hatta dizi senaryolarına "kitap katili" bile diyebilirim.


5- Günde 5 sayfa okumak mı yoksa haftada 5 kitap mı?

Günde 5 sayfa çok az, haftada 5 kitap da çok fazla! Kitap okumak ilaç değil ki reçetesi olsun. Yani sınır yok, ne kadar isterseniz! Bu soruyu da böyle huysuzlanarak cevap verdiğim için kusura bakmayınız, soranın suçu ben ne yapayım ☺


6- Profesyonel bir yazar olmak ya da profesyonel bir yorumcu olmak?

Çocukluk hayalim yazar olmak. Bunun dışında profesyonel yorumcu olmak ise hiç bana göre bir iş değil. Profesyonel olmak demek, para karşılığı iş yapmak demek. Para karşılığında bir kitabı eleştiremem ben, sıkılırım, zoruma gider...


7- En sevdiğiniz 20 kitabı tekrar tekrar okumak mı yoksa her gün daha önce okumadığınız yeni bir kitabı okumak mı?

Bugüne kadar çok sevdiğim bir kitabı ikinci kez okuma girişimim olmadı. Damağımda kalan ilk lezzet yeter bana, fazlasından yorulurum, aşırı dozdan baygınlık gelir. Neden aynı şeyleri tekrar tekrar okuyayım ki bunca okunmamış kitap beni beklerken, zaman kaybı olmaz mı? Okumadığım kitaplar bana küsmez mi?



8- Kütüphanede çalışmak mı kitap satıcısı olmak mı?

Kütüphanede çalışmak bence çok sıkıcı bir iş. Kitap satıcısı olmak, yeni kitaplarla haşır neşir olmak, insanlarla ayak üstü kitap sohbeti yapmak, imza günleri düzenleyip sevdiğim yazarlarla tanışmak varken niye gidip sessiz bir kütüphanede kendimi hiç değişmeyen bir kısır döngüye hapsedeyim ki! (Kütüphane memurları alınmasın lütfen, bakmayın böyle dediğime sanki diğer işler farklı mı, hepsi kısır hepsi döngü!)


9- Favori türünüzden kitaplar okumak mı yoksa favori türünüz hariç diğer her türden kitaplar okumak mı?

Bu soruya da gülümsüyorum, soruları soran kişi okuyorsa eğer hiiç kusura bakmasın.
Ben mesela korku-gerilim kitaplarını sevmiyorsam niye okuyayım ki böyle bir kitabı! Favori türüm, yani en beğendiğim tür romansa niye öykü okumaya kendimi zorlayayım? Nitekim öyle gerçekten de, kısa öyküleri sevmem ve ıssız adaya düşüp de elimde sadece kısa öykü kitapları kalmadığı sürece alıp okumam.
Öğrenciysem, mesela dönem ödevim hiç sevmediğim türde bir kitabın özetini çıkarmaksa mecburiyetten okurum, ama keyfim için niye favorim olmayan türde kitapları tercih edeyim ki? Bu nasıl bir soru böyle eyy moderatör, sınıfta kaldınız! ☺
Açıkçası bu soruya “favorim olmayan türden kitapları okumaya bayılıyorum!” ya da “istemiyorum ama ne yapayım okuyorum!” cevabını veren kaç kişi olduğunu ve bu cevabı veren insanların psikolojilerini acayip merak ettim şimdi..


10 - Sadece fiziksel kitap kopyalarını okumak mı yoksa sadece e-kitap okumak mı?

Hayatta “gri” diye bir renk var. Sadece o mu, sadece bu mu şeklinde sorular bana uymuyor.
E-kitap henüz okumadım ama “asla okumam” demiyorum. Koşullar neyi gerektirirse uyum sağlayacağız mecbur. Şimdilik normal kağıttan kitapları okuyorum, altını çize çize, kenarlarını kıvıra kıvıra, kütüphanemde göstere göstere.. Ama eğer kitapların basılmadığı bir zaman dilimi bana denk gelirse hemen uyum sağlarım, uyum sağlamalıyım, dinozorluk da bir yere kadar..


Eveeet bu günlük eğlence turumuz da burada bitti, bu “gıcık” cevaplarımı okuyanlar muhtemelen bir daha beni mimlemek istemeyeceklerdir, bakalım göreceğiz..

Neyse güldük eğlendik güzel oldu, o halde haksızlık olmaması için bloguma en son yorum yapan üç kişiyi mimliyorum ben de. Soruları beğenen herkes yanıtlayabilir elbette.


Topu size attım, siz benim kadar “gıcık” olmayın cevaplarınızda..

Sevgiyle ve gülümseyerek kalın diyorum..