20 Temmuz 2012 Cuma

Freiburg Gezimiz, Neredekal Dergi'sinde...


Neredekal.com tatil sitesinin birde dergisi olduğunu eminim duymuşsunuzdur. Işte Neredekal dergisi'nin 2012 yaz sayısı 18 Temmuz'dan itibaren yayında. Bu dergiyi online ve ücretsiz olarak dijimecmua.com'dan okuyabilirsiniz.
YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

19 Temmuz 2012 Perşembe

Hacivat ve Karagöz Müzesi









Hacivat ve Karagöz Müzesi anıt ve mezarlarının da bulunduğu Çekirge semtinde. Müzede çeşitli sanatçıların yaptığı Hacivat - Karagöz gösterisinin karakterlerinin yanı sıra dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen kuklalara ve gölge oyunu karakterlerine de yer verilmiş. Ayrıca müzede haftanın bazı günleri Hacivat ve Karagöz gösterileri yapılıyor ve açılan kurslarla bu gölge oyunu yeniden canlandırılmaya çalışılıyor. Karagöz Müzesi’nde iki galeri bulunuyor. 1. galeride gölge oyununun tarihçesi panolar ile anlatılırken diğer galeride geleneksel tiyatronun duayenlerinden olan Metin And’ın koleksiyonundan derlenen 61 parça orijinal Karagöz oyunu tasvirleri teşhir ediliyor...

Çiçek Izgara - Bursa




Günümüzde bir çok şehirde şubeleri bulunsa da Çiçek Izgara 1963 yılında Hasan Erdihan Hınçalan tarafından ilk olarak Bursa'da kurulmuş. Etrafımdan duyduğum kadarıyla birçok müdavimi olan (özellikle sevgili eniştem tam anlamıyla hastasıdır buranın) Çiçek Izgara'nın köfteleri hakkında pek yorum yapamasam da (etle aram yok pek...) benim için sütlü kadayıfı ve piyazı denemeye değer. Bu arada köftelerinin özelliği hiç baharak kullanılmadan yapılmasıymış...

Yeşil Türbe - Bursa











Hakkında bilgi:
1. Mehmet'in ebedi istirahatgahı olan Yeşil Türbe tam anlamıyla Bursa'nın simgesidir.  I. Mehmet Çelebi türbeyi yaptırdıktan 40 gün sonra vefat etmiştir.Osmanlı mimarisinde tüm duvarlarının çini ile kaplı olduğu tek türbe Yeşil Türbe’dir. Mimarı Hacı İvaz Paşa'dır.
Yeşil Türbe’nin içerisinde Çelebi Sultan Mehmet ile oğulları Şehzade Mustafa, Mahmut ve Yusuf ile kızları Selçuk Hatun, Sitti Hatun, Ayşe Hatun ve dadısı Daya Hatuna ait olmak üzere toplam 8 sanduka bulunmaktadır. 

Dışarıdan bakıldığında tek katlı görünen türbe, sandukaların bulunduğu salon ve bunun altında yer alan beşik tonuzlu mezar odasıyla beraber iki katlıdır. Dış duvarlar turkuaz çinilerle kaplıdır. Türbenin içi, sandukalar, mihrab, duvarlar, cümle kapısı ile cephe kaplamaları da çiniden yapılmıştır. Kıbleye bakan mihrabı bir sanat eseridir. Buradaki çiniler İznik çiniciliğinin şaheser örnekleridir. Yeşil Cami’nin mihrap yönünden, cami ile türbeyi birbirinden ayıran Yeşil Caddesi’nden merdivenle bahçe içerisindeki türbeye girilmektedir. Geniş kapısı üzerindeki sülüs yazılı kitabede “Burası Medfun Said, Şehid Sultan oğlu Sultan Mehmed Bin Beyazıd’ın türbesidir. 824 senesi Cemaziyellülâsında vefat etmiştir” yazılıdır. 


Yeşil Türbe'nin adı kaplı olduğu çinilerin renginden ileri gelmektedir. Türbenin son onarımı 1945 yılında Mimar Macit Rüştü Kural tarafından yapılmıştır.

17 Temmuz 2012 Salı

Murakami'nin Sevdiği Kitaplar

Kaynak: nysun.com

Haruki Murakami dünya çapında bir edebiyat yıldızı. Ülkesinde fazla "batılı" bulunsa da, genelde sınırsız övgü alıyor ve Nobel'i hak ettiğinden bahsediliyor. 1Q84 ile bu fırtına Türkiye'de de doruğa ulaştı. Ben de uzun süredir İmkânsızın Şarkısı (Norwegian Woods) adlı kitabını okumak istiyorum. (Bkz: Okunacaklar)  Okuyamadığım süre içinde de Murakami hakkında okuyup duruyorum. Murakami'yi araştırırken sevdiği kitaplar hakkında bulduklarım bakalım hoşunuza gidecek mi?

Muhteşem Gatsby - F. Scott Fitzgerald: "Muhteşem Gatsby benim favori kitabım. Birkaç yıl önce  tercüme ettim. Yirmilerimdeyken de çevirmek istemiştim ama hazır değildim." (TIME röportajında en sevdiği kitap sorusuna verdiği cevap, 2008)

Çavdar Tarlasında Çocuklar - J. D. Salinger: "Bu karanlık, rahatsız edici bir hikaye. On yedi yaşımdayken bu hikayeden çok zevk aldım, bu yüzden onu tercüme etmeye karar verdim. Komik olduğu kadar karanlık ve güçlü olduğunu hatırlıyorum. Gençken bundan rahatsız olmuş olmalıyım. J. D. Salinger'ın büyük bir saplantısı vardı, benimkinden üç kat büyük. İşte bu nedenle ben bu gece buradayım ve o değil." (University of California, Berkeley'deki konuşmasından, 2008)

Karamazov Kardeşler - Fyodor Dostoyevski: "Dostoyevsky benim idolüm....Çoğu yazar yaşlandıkça güçsüzleşmiştir. Ama Dostoyevski değil. O giderek daha büyük ve daha harikulade olmaya devam etti. Karamazov Kardeşleri 50'lerinin sonunda yazdı. Bu harika bir roman." (3:AM Magazine'deki Ronald Kelts röportajından, 2009)

Şato - Franz Kafka: "Kafka'nın çalışmasıyla 15 yaşımda tanıştım, kitap Şato idi. Harika, büyük, inanılmaz bir kitaptı. Beni olağanüstü şoka uğrattı....Kafka'nın bu kitapta tasvir ettiği dünya aynı zamanda hem o kadar gerçek hem de o kadar gerçekdışıydı ki kalbim ve ruhum iki parçaya bölündü gibi geldi." (Franz Kafka Ödülü'nü alırken yaptığı konuşmadan, 2006)

Bonus: Murakami'nin favori roman kahramanı ise Raymond Chandler'ın yarattılı Philip Marlowe. Murakami'ye göre Marlowe, Chandler'ın hayal ürünü olsa da o kendisi için gerçek. Hatta öğrenciliğinde çalkantılı bir dönemde sadece Marlowe gibi yaşamak istemiş.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Son Perde

Gremlinleri bilir misiniz? Charlie ve Çikolata Fabrikası diye bir şey duydunuz mu? Oswald Amcamı, Matilda'yı? Bütün bu güzelliklerin yazarı Roald Dahl... ve ben onunla bu kadar geç tanıştığım için hayıflanıyorum. Artık roman kadar sık öykü okumamamın nedenini yeterince iyisini okumamış olmama bağlıyorum. Saydıklarım Dahl'ın çocuklar için yazdıkları ama yetişkinler için kaleme aldıkları da bir o kadar şöhreti hak ediyor - ki meşhur zaten.

Dahl'ı, Tomris Uyar'ın seçtiği ve çevirdiği Son Perde başlıklı öykü derlemesiyle tanıdım. Kitabın arkasında ne kadar bildiğiniz korku öykülerinden değil dese de emin olabilirsiniz, kitapta hiç korkulacak bir şey yok. Ancak yine arka kapak yazısının haklı olduğu bir nokta var: "Çağdaş toplumun bireye yaşattığı "temel kaygı" duygusunun, zaman zaman alaycı, nükteci bir dille ve sağlam bir kurguyla işliyor yazar." Bu temel kaygı unsurlarını ben şöyle sıralayabilirim: ölüm (ölüm korkusu, ölüme seyirci kalma veya sevinme), aldatma, kandırma, hırs, iki yüzlülük,  geçmişle yüzleşme, değişim. Böyle söyledim diye içiniz kararacak sanmayın. 


Ayrıca kurgular gerçekten saat gibi işliyor ve kitap Tomris Uyar'ın güzel çevirisi vasıtasıyla eğlenceli ve zeki üslubunu İngilizceden Türkçeye bile taşıyabiliyor. Öykülerin en sevdiğim yanı, sonun açıkça yazılmamasına rağmen akıllıca, güçlü ipuçlarıyla okuyucuya sezdirilmesi ve keşfetme hazzının yaşatılması oldu.

Lafı fazla uzatmayıp kitaptaki her öykü hakkında birkaç ufak yoruma geçiyorum. (Bazıları spoiler içerebilir.)

1. Pansiyoncu Kadın
İlk okuduğum öyküydü ve beni, nasıl bu kadar az şey söyleyip hikâyenin sonuyla ilgili bu kadar çok ve detaylı şey düşündürebildiği çok etkiledi. Yazar bazı ipuçlarını o kadar dozunda, o kadar doğal ve yerinde vermiş ki öykünün son satırını okusanız da zihniniz tıkır tıkır işleyip sizi çok enteresan bir sona götürüyor. Ben de yazarın ipuçlarına belki de spoiler olabilecek bir katkıda bulunayım siyanür belli belirsiz bir acıbadem [kurabiyesi] kokusu yayar...

2. Cennete Çıkan Yol
Bu öykü sanki kapak resminin öyküsü. Öyküde detaylıca anlatılan yine de gerçek manasını tam kavrayamadığınız bir sahnenin resmi bu. Öykünün finalinde yazar yine hikayenin nihayetini açıkça yazmamış, birçok parçayı birleştirerek ne olduğunu biz buluyoruz. O parçalardan bir ve en sarsıcısı da işte başta anlatılıp tam olarak kavranamayan sahne. Final de aynı şekilde kapıdaki o sahneyi ve geri kalan kısımda anlatılanları anlamlandırıyor.

3. Son Perde
Bu öyküde de ölüm, yine insanların ölüme karşı takındıkları tutum ve kelimelere dökülmemiş ama ipuçlarıyla  neredeyse apaçık yazılmış bir final var. Murathan Mungan'ın Kadınlığın 21 Hikâyesi adlı kitabında da yer verilmiş olan bu öykü bir kadın kadar ölüm ve sevginin halleri üzerine de bir anlatı. Belki intikam üzerine de... bu konuda emin değilim, okuyanlar fikrini paylaşırsa belki kesin kararımı verebilirim; finalde intikam isteği var mıydı?

4. Bayan Bixby ve Albayın Kürkü
Bu öyküyü de çok beğendim. Herkes farklı şekillerde birbirini o kadar çok kandırıp birbirine sık kazık atıyor ki kimseye üzülemedim. En masumun en kurnaz, en kurnaz olması beklenenin en adil çıktığı, aklımdan yer edecek bir parça. Beğendim!

5. Çeşni
Şarap tadımı üzerinden akan bu öykünün orjinal başlığı "taste" yani tat, lezzet. Neden degüstasyonla da ilgisi olmayan "çeşni" başlığı bu öyküye uygun görülmüş bilmiyorum. Hoş bir öyküydü ama diğerleri kadar çarpıcı gelmedi. Gelişimi fazla tahmin edilebilirdi.

6. Deri
Bana Steinbeck'in İnci adlı novellasını hatırlattı. "Sanatsever" ince hanımların ve kibar beylerin yamyamlıkları da düşündürücüydü. Hırs, iki yüzlülük, fakirlik...
Roald Dahl

Kaynak: newcastke.gov.uk 

7. Dilek
Yazarın çocuklar için kaleme aldığı eserlerin neden bu kadar tutulduğunu açıklar gibi. Bir halının üzerinde yürümek bu kadar heyecanlı olabilir mi? Üstelik küçükken bunu hepimiz yaptığımız halde, buna şaşırılabilir mi?

8. George Porgy
İki yüzlülüğün ve bastırılmışlığın öyküsü. İki yüzlülük her yerde; George Porgy'de, kadınlarda, toplumda...Okurken öyle hissetmesem de bitirince hüzünlü geldi.

 9. Çakırpençe Foxley
Bu hikaye güzel güzel okunuyor ama pek bir yere gitmiyor...derken son paragraf insanda hem bir "ah be!" keşkesi hem de kabulünde zorlandığı bir rahatlama bırakıyor. Geçmişle yüzleşmek, geçmişi hep içimizde taşımak gerçekten de modern insanı kaygılandıran unsurlar. Hele bu öyküdeki kahraman gibi belki de geçmişiniz yüzünden huzuru rutinlerde ve tekrarlarda buluyorsanız, en ufak bir değişim en büyük acılarınızı önünüze serebilir.

10. Dev Otomatik Gramatizör
En sevdiklerimden biri de bu oldu. Bu günden onlarca yıl önce, bir yazarın edebiyatın seri üretime bağlanmasını, yayıncıların dar görüşlülüğünü, basma kalıplığı böyle taşlaması nefis. Öyküde yine hırs, açgözlülük, kandırma ve ikiyüzlülük var. Zevkle okurken hikayenin sonunu tahmin etmeye çalıştım; başaramadım. Oysa okuyucuyu da işin içine çeken çok kolay ama güzel bir sonu varmış.

Kitapla ilgili tek şikayetim sonsuz sayıdaki bariz imlâ hataları (herkez, birşey vb.) ve olanca itinamla okumama rağmen dağılma eğilimine girmiş olan kötü cildi. 


Ayrıca yazar gördüğüm en eğlenceli sitelerden birine sahip: http://www.roalddahl.com/

Not: Bu yaz bu kitabı D&R'lardan 5 tl'ye alabilirsiniz.

5 Temmuz 2012 Perşembe

Geçmişe ve İçe Yolculuk

İnsanoğlunun benliği, geçmişi ve mekânlar arasındaki bağ o kadar güçlü ki beni şaşırtıyor; zira bu bağı bir yeri gezip görmeyi, fotoğraf çektirip alışveriş yapmaya adanmış turistik etkinliklere sıkıştırdığımızdan beri fark edemiyoruz. Şimdi size bir yerden diğerine yapılan yolculuğun sadece meridyenler arasında değil, aynı sırada zamanın içinde geriye doğru ve yolcuların kendi içlerine doğru gerçekleştiği iki kitaptan bahsedeceğim. Yolcuların (yazarların) gezdikleri yer ile kendilerini tanımlayışları (Türkiyeli, Jön Türk) arasındaki sıkı bağ, geçmişim bugünün fikirlerine yaptığı müthiş etki bakalım sizi de heyecanlandıracak mı.


Ermenistan'da Bir Türkiyeli - Bercuhi Berberyan



Almancılar için bir laf vardır burada alamancı orada yabancı diye. Çift vatanlı olması gerekirken hiç vatanlı kalma hali... Berberyan'ın kitabının önsözündeki ilk cümleleri bana aynı durumu hatırlattı: "Vatan bildiğim yerde vatandaş sayılmıyorum. Vatanım sanılan yeri vatanım sayamıyorum." Çünkü o yedi göbekten bir İstanbullu ve aynı zamanda Ermeni. Bu kitap da onun bir Türkiyeli olarak arkadaşlarıyla Erivan'a yaptığı on günlük gezinin öyküsü. Yazar  kitabın bir gezi kitabı değil, bir duygu kitabı olduğunu özellikle belirtmiş. Pek haksız da sayılmaz. Gezdiği gördüğü yerler kadar Ermenistan'da hem yabancı hem yerli olmanın yaşattığı duygu yoğunluğunu da aktarmış.

Bilemiyorum duygusal bir insan olmak mı, yaşlılık mı, kabul edilmek istenmeyen bir memleket sevgisi mi, bilakis ilk kez yabancı bir memlekette değişik şeyler görmenin coşkunluğu mu; ama bir şey Berberyan'ı sürekli ağlatmış, duygulandırmış. İşin ilginç yanı anlattıklarında ilgimi çeken bir husus olmamasına rağmen (örneğin kiliseler... Vatikan dahil onlarcasını gördüm, yeter!) ben dahi ağlamasam da o atmosferin içine girdim. Çünkü Berberyan'ın konuşur gibi yazması, o kısa ve net cümleleri, içten ve duyarlı tavrı okuyucuyu sarıp sarmalıyor.

Hüznün değil ama neşenin hakim olduğu bölümlerden biri olan "Mide Fesadı" bunun en güzel örneği. O misafirperverliğin çatlatan gücünü, yemeklerin çeşidini ve bolluğunu, misafirin ezikliğini ve çaresizliğini öyle anlatmış ki... benim karnıma ağrılar girdi, gözüm doydu, şekerim çıktı. Kitabın en beğendiğim bölümü de bu  oldu. 

Elbette pür merakla ve dikkatle okuduğum bölüm "Soykırım Anıtı" idi. Bu bölümde Türkiye'de bir Ermeni'nin üstünde yürüdüğü ince çizginin aksini gördüm. Berberyan soykırım kelimesini başlıkta kullanmış sonra da bunu anıtın adının böyle olmasına bağlamış. İkinci bir kez de o kelimeyi kullanmamış. Öte yandan "O müzede ise neler yok ki... Her yandan, yok sayılan, üstü örtülen, bilinmezden gelinen yaşanmışlıkların çarpıcı kanıtları. İnanmak istemese de gönül, gözün gördüğünü kabul etmez de ne yapar?" demiş. İlerleyen satırlarda da "Ben sevgide yanayım...daima. Sevgi çözümdür. Geçmişin güne, günün geleceğe bağlanması kaçınılmaz... ama ne geçmişe, ne de güne takılıp kalınmaz." diye belirtmiş. Yani ne Türkiye'yi ne Ermenistan'ı memnun etmeyecek bir çizgi. 

Bunların dışında kitapta yok yok; insanlar, yemekler, Karabağ Şehitliği, çeşit çeşit kiliseler, müzikler, Vernisaj (açık hava pazarı), yerel âdetler, efsaneler, Garni (antik şehir), doğa, Ambert (kale-kent)... Ana fikir olaraksa tek bir şey: O kadar da birbirimize benziyoruz ki...sevgi çözümdür.

Okurken beni düşündüren kavramlardan biri de tarafsızlık oldu. Yazar sık sık tarafsız olduğundan bahsetmiş. Bu iyi niyetli çabayı iki taraf arasında kalmış olmanın verdiği zorlukla başa çıkma mücadelesine, iki tarafı da bilmenin verdiği güvene veya önyargılara karşı ön almaya bağlayabilirsiniz. Aklıma gelmeyen bambaşka bir saik de bulunabilir. Ama bir duygu kitabında, insanın içine yolculuğunu anlattığı, kültür ve kimlik meselesine dokunan bir yazıda ne derece tarafsız olunabilir ve daha önemlisi tarafsız olmak gerekir mi? Böyle bir konuda tarafsızlık nedir? Ne işe yarar? Düşündüm işte hep bunları :)

Türkiye'nin azınlıklarından bir ses duymayı dileyenlere, Türkiye'ye en yakın ve en yabancı ülkelerden Ermenistan'ı merak edenlere, tatlı ve kendi değimiyle biraz "kıl" bir kadınla hoş bir sohbet etmek isteyenlere önerilir.


Paris'te Bir "Jön Türk" - Barış Çetin

Avrupa'yı az denemeyecek kadar gezme şansım oldu, herhalde büyüklü küçüklü on beş yirmi şehir görmüşümdür. Dostlarımın Paris'i gezmesine, hele bir tanesinin uzun süre Fransa'da kalmasına rağmen ne Paris ne Fransa bende en ufak bir alaka, bir heves uyandırmıştır. Bu direnci, iyi bir arkadaşımın (blogu okuyor musun bu yazıda test edeceğim bakalım!?) yakında Paris'e taşınacak olmasının da verdiği elverişli ortamdan istifadeyle, Barış Çetin'in Paris'te Bir "Jön Türk" adlı kitabı kırdı. Kitabı okurken Paris beni öylesine ilgilendirdi ki gidince yanımda bu kitap da bulunmalı diye düşündüm.

Çetin, Paris'te geçirdiği dört ayı, gezip gördüklerini düşünsel hayatıyla birleştirmiş; siyasi ve felsefi görüşlerinin temellerini atanların izlerini Paris'te sürmüş. Jön Türklerin muhaliflikleri sonucu, gönüllü veya zorla Paris'te yaşamış olmaları, dolayısıyla Paris fikri hayatının Jön Türklerin görüşleri üzerindeki etkisi, yazarın istediği bir gözü çifter çifter vermiş olmalı. 

Kitap üç-dört sayfalık denemelerden ve kitabın sonundaki yazarın çektiği fotoğraflardan oluşuyor. Yazılar Paris'teki bir anıttan, bir sokaktan, bir teamülden, bir saraydan yola çıkıp fikirler, eserler, önemli sanat ve devlet insanları ve tarihi olaylar arasında geziniyor. Birkaç örnek: Osman Hamdi Bey ve Paris Güzel Sanatlar Akademisi, Versay Sarayı ve I. Dünya Savaşı sonrası görüşmeler, Mithat Paşa ve Meryem, Pere Lachaise Mezarlığı ve orada yatan Yılmaz Güney, Bir Hakeim Köprüsü'nde ASALA tarafından şehit edilen İsmail Erez ve Talip Yener, 68 olayları, Bastille ve Fransız Devrimi, ... Burada yazarın genç yaşında edindiği birikimin gücünü görmek mümkün. Anlatım son derece akıcı, keyifli. İnsanı içindeki sayısız konuyu araştırmaya, başka kitaplar okumaya itiyor.

Tabi her şey toz pembe değil. Kitabın editörlüğü zayıf kalmış. İmlâ hatalarının yanında kendi içinde bütünlüğü zayıf olan yazılar ve anlatım bozuklukları da var. Örneğin yazar Lourve Müzesi'nin Çankaya Köşkü'nün yanında esamesi okunmaz derken aslında tam tersini söylemeye çalışmış ama yapamamış. (Zaten mütevazı Çankaya Köşkü'nün böyle bir kıyasa sokulması ne kadar yerinde bilmiyorum :) Bir de bir yazıda çoğu zaman üç-dört kez şiirlerden alıntı yapılmasını yorucu buldum. Alıntılar gediğine oturtulursa bir yazıya çok şey katabilir ama sırf konusu benziyor veya kendi başına dizeler güzel diye yazıya eklendiğinde, hem yazıyı bozuyor hem de şiir dalından koparıldığından kendi anlamını kaybediyor. Üstelik çok fazla alıntı, metnin aralarda sıkışıp kalmasına neden oluyor. 

İkinci dikkatimi çeken nokta da yazarın Türkiye'ye, zamane gençlerine, çağımıza eleştirilerde bulunurken aksi bir ihtiyar gibi tutum takınması, geçmişe nostaljik duygularla torpil geçmesi. Yer yer yazdıkları yaşlı bir amcanın "Şunun saçına başına bak, ataya dedeye saygı kalmadı peehh.." diye söylenmesini hatırlattı bana. Oysa milat öncesinden kalma yazıtlarda bile bir sonraki kuşağın hep öncekilerden yoz ve vasıfsız olduğundan şikayet edilmesine rağmen; devrimler, büyük eserler, teknolojik gelişmeler gerçekleşiyorsa, belki de insanoğlu hep aynı yozluktadır da nostalji eski kuşakları hoş göstermektedir.


Son tahlilde zevkle okudum ve Paris'e gideceklere, yakın tarih ve siyasete ilgi duyanlara, gezi kitapları okumaktan hoşlananlara tavsiye ediyorum.

Ressam Abidin Dino 68 öğrenci olaylarını resme alırken - 13.05.1968
(Kitapta kullanılmış fotoğraflardan biri)
Fotoğraf: Gökşin Sipahioğlu
Kaynak: fotoritim.com