8 Ağustos 2013 Perşembe

Dumankara: Hayat Bir Yangındı

Dumankara, kitap tanıtımından da anlaşılacağı gibi arka sokaklarda, kenar mahallelerde geçen Ankara dekorunda 21 hikaye anlatıyor. Hikayeler eskiden yeniye doğru sıralanmış; 1916'da Ermeni mahallesinin ateşe verilmesiniyle başlıyor. Sonraki hikayelerin hepsinde bir cinayet, bir mapusluk, bir kabadayılık, bir fakirlik var. Birbirine benzer şekilde o kadar çok adam harcanıyor ki insan bir süre sonra acaba hepsi böyle mi diye endişelenmiyor değil. 1950'lere geldiğimizde hikayeler biraz daha çeşitleniyor ve benim beğendiklerime geliyorsunuz. İlk öykü olan Ankara 1916'dan sonra Mazhar ile Galip, Neşet Coşar, Ferdi, Bilmiyorum Fatma ve Koltuk benim favorilerim. Bunlardan birer satır da olsa bahsetmezsem olmaz…

Mazhar ile Galip… bence kitaptaki en detaylı kurgularından birini içeriyordu. Okurken iri yarı, diğerini önder bellemiş Galip ile kısa boylu, akıllı görünen Mazhar'ı Steinbeck'in Lenny ile George'una banzettim. En sevdiğim yazar Steinbeck diye her gördüğümü ona yoruyorum, edebi derinliğim burada boy veriyor diye bunu hemen aklımdan çıkardım. Öyküleri okuduktan sonra Cantek'in giriş yazısını okuyunca gördüm ki gerçekten de varmış böyle bir şey.

Neşet Coşar… bazen arkadaşlarım bak çok komik diye bir video, film veya dizi izletirler; ben film veya diziyse ilk on dakikasında sıkılır kalkarım video ise sabrederim; ikinci videoyu açmaya kalkana da mani olurum. Meğerse ben absürd komedi sevmiyormuşum. Buradaki Angaralı süper kahraman absürd mizaha girer mi bilmem ama bunu beğendim. Bu duygulu kahramanın ''Deliye kudur koydurmayın… Len beni oynattırmayın. Hepicinizi portlatırım. Beni küfretirmeyin!'' diyerek gözlerinden ışın çıkararak düşmana saldırmasını göz yaşlarıyla izleyen ''vay ulubatlım'' diye diye methiyeler düzen polisleri gülerek okudum. ''Kim la bu bebe?'' tavrını da Neşet'le birlikte iliklerimde hissettim (BA burada koşarak gidip la bebe tişörtünü giyip geliyor). Çizim hakkında yorum yapabilecek değilim ama öykünün bana komik gelmesinde çizimlerin de özel etkisi olduğunu düşünüyorum.
Ferdi… Böyle bir şeyin olabilecğini hiç düşünmemiştim. Okuyunca da maalesef gayet olabilir göründü gözüme. Yalnız bu Ankara'da yaşamış büyük adamların anılarında göremeyeceğiniz, eski haber kupürlerinde bulamayacağınız türden bir hikaye. Buna ancak yazar şahit olmuştur diye düşünmüştüm ki evet otobiyografik bir tarafı varmış. Kitapta başka hikayelerde de irkilerek görüldüğü üzere memlekette linç etmek, döverek adam öldürmek, suçlayıp etiketlemek ne kolay ne sıradan bir olaymış arkadaş!

Bilmiyorum Fatma… O aile o cümleler o orta sınıflık o kadar bilindik ki… Gerçek bir öyküye dayanıyormuş ama bunu yazarın açıklamasına da gerek yok aslında. Şu günlerde de yaşananları acı acı anlattı bana. Hele o alkışlama…

Koltuk… Hikaye sıradan ama anlatımı, kurgulanışı güzel. Üç kişilik bir grup bahçedeki bir koltuk hakkında bir hikaye uyduruyorlar. Hikaye bir aşk üçgenini ve bir cinayeti içeriyor ama bu hikayeyi anlatanlarla hikayenin kahramanları arasındaki hem fiziki hem de ilişkisel benzerlikler insanın aklına değişik değişik şeyler getiriyor. Okuyan biri o da aynı şeyi mi düşünmüş paylaşırsa memnun olurum.

Yazarın kitabın başında bu çalışmayla ve genel olarak Ankara'yla ilgili düşüncelerini anlattığı bir giriş yazısı var. Bu yazıyı kitabı bitirdikten sonra okumanızı tavsiye ederim. Hikayeleri okuduktan sonra o açıklama ve yorumların çok daha anlamlı oluyor. Bu yazıda öykülerin esinlenildiği eser ve yazarların adı da var ki bence buradan iz sürerek pek güzel şeyler okunabilir. Bir de ben bu hikayeler Ankara'ya özgü değil, başka herhangi bir yerde geçiyor olabilirdi diye düşünürken bahsettiğim bölümde yazarın şu sözleriyle karşılaştm alıntılamak zorundayım:

''Bu hikayeler İstanbul'da veya Adana'da da geçebilirdi. Sofya'da veya İskenderiye'de… Ankaralı hikaye olmaz olsa olsa Ankara'da geçen hikaye olur. … aslolan insandır, ona dair hikayelerdir. Bu albumu o gözle okursanız sanki daha doğru olur. Ankara'da geçen çizgi roman yokmuş, öykü ve roman azmış, o da başka mesele. En azından benim öyle bir derdim, telafi etme arzum yok, bu da bilinsin isterim.''
Bunu çizen bunu da çizdi.

Ben Levent Cantek'i Birikim dergisindeki yazılarından tanıyordum, siz de diğer mizah çalışmalarından tanıyorsunuzdur belki. Yazarın Dumankara'yla ilgili röportajını Öteki Sinema'da bulabilirsiniz.

Bu kitabı ODTÜ'deki kitapçıda görüp müthiş bir keşif yaptım diye düşündüm. Elbette çizgi roman ve grafik roman ilgilileri bu albumu çoktan gündemine almıştı. Haklılar da çünkü bu grafik roman türünün ülkedeki ilk örneği. Grafik ve çizgi romancılık hakkında bilgim olmadığından çizimler konusunda atıp tutamayacağım. Çizerler hakkında bilgiye ise hem kitabın son sayfalarından hem de internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Yalnız çizerlerden biri olan Murat Başol'un yanda gördüğünüz güzel çizimin de sahibi olduğunu belirtmek isterim.


Son olarak daha fazla Ankara'da geçen kitap isteyenleri 06 Plakalı Kitaplarbaşlıklı yazıya davet ediyor, Dumankara'yı da sıra dışı işlerden hoşlanıyorsanız kaçırmayın diyorum.

* Ankara'da geçen romanlar listemi paylaşacağım yakında. Az olunca bulmak da zor oluyor, böylece okumak isteyenlere yardımcı olurum belki.

16 Temmuz 2013 Salı

Adı: Aylin

Gerçek öyküleri, ilginç hayatları okumayı ne çok seviyorum! Ayşe Kulin gibi popüler bir yazarı okumamışlığımı da onun en ünlü ve gerçek romanıyla sonlandırayım dedim. Bunu dedikten sonra üstünden yıl geçti. En sonunda Kuğulu Parkı'nda direnişçiler tarafından kurulan kitaplıkta görünce hemen aldım. (Sol Ayağım'ı da bu sayede okudum, iki kitabı da bitirince kitaplığa geri bıraktım.)

Adı: Aylin yanlış çıkarımda bulunmadıysam Ayşe Kulin'in akrabası Aylin Devrimel'in maceralı hayatını anlatıyor. Aslında Aylin'in hayat öyküsünden ziyade onun kişiliğini, ruhunu anlatıyor. Zira kendi kendisinin kölesi, başka da hiçbir şeye boyun eğmeyen bir kadın bu. Dedeleri padişaha vezirlik yapmış, kolejlerde okuyup yazlarını Boğaz'daki yayılarda geçirmiş bir kadın. Acayip hatalar yapmış, sonra dönmüş takdir edilesi başarılar kazanmış, sevmiş sevilmiş, kırmış kırılmış bir kadın.

Kulin'in de anlatımı son derece akıcı, derli toplu. Aylin'i, ailesini ve arkadaşlarını yakından tanıması, roman için yaptığı çalışmalarda bu yakınlıkla bilgi toplaması romanın Aylin'in kişiliğini böyle güçlü bir şekilde yansıtmasına, olayları bu kadar akıcı ve düzenli anlatmasına büyük katkı yapmıştır kanaatindeyim.

Diğer yandan yazarın öykünün içine bu derece girmesi sanki bazı şeyleri de gözden kaçırmasına neden olmuş. Özellikle 100. sayfa civarında aniden Tayibe diye birinden ve ablası Nilüfer'in başına gelen kazadan bahsedilirken ben herhalde iki üç sayfa atladım, baskı hatası olmuş arada birkaç sayfa gitmiş diye düşündüm. Yazar Aylin'i hiç tanımayan bizim, olanlardan habersiz olduğumuzu unutmuş gibi. Aylin'in annesi gibi olan ablasının ölümden dönmesinden bahsedilmemesi bana garip geldi.

Dilde de bir özensizlik var sanki. Aylin'in hayatının çoğu ABD'de geçtiğinden birçok kurum adı da İngilizce yazılmış ama ben bunu da özensizlik gibi algıladım. Bence okulsa okul, klinikse klinik, okuyucu İngilizce bilmek veya cümlenin gelişinden tahmin etmek zorunda kalmamalı, yazar bunları Türkçe ifade etmeli. Ayrıca Dallas'taki JR'ı Jear diye yazmak komik. Profesyonel bir yazarın kitabında ise "olabilemez", "evraklar"*, "kordiplomatik ve sefaretler"** gibi ifadeler de yer almamalı.

Peki kitap benim damağımda nasıl bir tat bıraktı?

Öncelikle ağzım yüzüm burjuvalık içinde kaldı. İçimden hafif bir beyaz Türk hoşnutsuzluğu kabardığını hissettim. Ee, şimdi benim için lüks sayılan şeyler bundan 50 yıl önce Aylin için sıradanmış, onu gördüm. Tamam o da biraz para sıkıntısı çekmiş bazen ama doğuştan hayatlarımızın farklı kalibrelerde olduğu belli. Paradan da önemlisi bir imkanlar ve güçlü bağlantılar cumhuriyetinin içine doğmak ne güzel.

Bir de yazar Aylin'in ne müthiş biri olduğunu sayıklayıp dururken ben çoğunlukla tatminsiz, mutsuz, huzursuz bir kadın gördüm orada. Üstelik bunca varlığa, güçlü aileye, geniş imkanlara, mutlu çocukluğa rağmen... Yazar ne kadar Aylin'i hiç eleştirmeksizin güzellese de ben ne Aylin gibi olmayı ne de Aylin gibi bir kardeşimin olmasını isterim. Belki yazar da Aylin'i güzelliklerden oluşma bir varlık yerine artı ve eksileriyle gerçek bir insan gibi anlatabilseydi onu tatminsizliğine de burjuvalığına da daha kolay alışırdım, kitaptan daha çok etkilenirdim, hatta onu doğallığıyla olduğu gibi severdim.

Son olarak; Aylin çok garip bir şekilde öldü ve öldüğüyle de kaldı. Sonra soruşturma oldu mu, nasıl öldüğüyle ilgili teoriler neler hiç bilmiyoruz. Yazar akrabası olduğu için sadece onun hatırasına odaklanmış her halde ama iyi bir biyografın bence bunu atlamaması lazımdı.

Tüm bu nedenlerle kitaba beş pekiyi veremesem de gerçek bir öykü okumanın heyecanyla kitapla arkadaşça ayrıldık. Siz de kolayca okuyup kendinizi kaptıracağınız bir öykü arıyorsanız doğru kitaptasınız.



* Evrak, Arapça sayfa demek olan varak kelimesinin çoğulu zaten. (http://m.nisanyansozluk.com/?k=evrak )
** İki kelimenin anlamı hemen hemen aynı.

Not: Gerçek hikayeler seviyorsanız Hayatın Kurgusu'na bir bakın.

11 Temmuz 2013 Perşembe

Okuma Oyununa Var mısınız?

Bir yarışma, aslında daha ziyade bir etkinlik duyurusuyla karşınızdayım. Oyunun özü özetle 9 Temmuz - 9 Ekim tarihleri tarihleri arasında aşağıdaki kategorilerde 200 sayfadan az sayfalı olmayan kitaplar okuyarak puan toplamak. Detaylar için buraya tık

Puan toplayayım derken ilginç kitaplar keşfederim, okumaya hız veririm diye katılmaya karar verdim. Okumayı düşündüğüm kitapları (zaten hepsi okuma listemdeydi) ve kategorileri buraya not düşüyorum. Siz de katılmak isterseniz Pinuccia'nın Kitapları'nı ziyaret edin.



5 puan: Yukarıdaki kuralların hepsini boşverip canının istediği herhangi bir kitabı okuyanlara. 
The Snake Stone - Jason Goodwin

5 puan:
 Genel kural en az 200 sayfalık kitap okumak olsa da 150 sayfadan kısa bir kitap okuyanlara. 
Bayan Jean Brodie'nin Baharı - Muriel Spark

10 puan:
 Okuduğu kitabın adında bir renk olanlara. 
dumankara: Hayat Bir Yangın Yeri - Levent Cantek (sen.) (Bulun bakalım renk nerede.)

10 puan:
 Bir serinin ilk kitabı dışındaki bir kitabını okuyanlara. 
Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş - Jose Saramago (Körlük #3 diye geçiyor Goodreads'te, sayılır mı?) 

15 puan:
 Kendisi dışında herkesin o kitabı okuduğunu düşünüp sonunda o kitabı kendisi de okuyanlara.  
İmkansızın Şarkısı - Haruki Murakami (Murakami'den hiçbir kitap okuyamadım oysa bence herkes Murakami hayranı)

15 puan:
 Yasaklanmış bir kitap okuyanlara. (*)

20 puan: Esas mesleği yazarlık olmayan bir kişinin yazdığı bir kitabı okuyanlara.
Durgun Sular Sessiz Akar - Muammer Kırdök 

20 puan: Türü kurgu olmayan bir kitap okuyanlara. 
Devlet ve Ötesi - Atila Eralp (ed.) (burada kaldım - kitapta baskı hatası çıkıp onu değiştirmekle uğraşınca yetişmedi tabi)

20 puan:
 Hiç görmediği bir ülkede olayların geçtiği bir kitap okuyanlara. 
Ablamın Mutluluk Fotoğrafı - Richard Yates (Olaylar ABD'de geçiyor...)

25 puan:
 400 sayfadan uzun bir kitap okuyanlara. 
Müzik ve Sessizlik - Rose Tremain (Gönül isterdi ki Savaş ve Barış yazayım buraya ama 500 sayfa da fena sayılmaz.)

25 puan:
 Romanın yazarı veya karakterlerinden birinin adı veya soyadı kendisininkiyle aynı olan bir kitap okuyanlara. 

30 puan: Kendi doğum yılında doğan veya ölen bir yazar tarafından yazılmış bir kitap okuyanlara. Görünmez Kentler - Italo Calvino

Puan Durumu: 135

    29 Haziran 2013 Cumartesi

    Goncourt Turu

    Amerikan edebiyat ödüllerinden bahsetmiş, bu ödülleri kazanan kitaplarla kısa bir tur atmıştım: Ödüller ve Ödüllü Kitaplardan Bir Tutam (ABD) Sonra biraz da başka memleketlerin ödüllerini kimler kazanmış bakayım derken Fransa'nın 6 büyük edebiyat ödülünün, Medicis'ten de önde gelen, en büyük ödülü Goncourt'a merak saldım. 

    Le prix Goncourt, académie Goncourt (Goncourt Edebiyat Derneği) tarafından 1903 yılında verilmeye başlanmış. Bugün yılın en iyi ve yaratıcı eserine veriliyor romanın yanı sıra ilk roman, kısa öykü, şiir ve biyografilere de verilen ödül çok saygın. Önemi de on avroluk ödül tutarından ziyade milyonların teveccüh göstererek ödül alan kitapları okumasından, bu saygınlığından geliyor.

    Fransızca eserlere verilen ödülü her yazar ancak bir kez kazanabiliyor. Bir istisnayla; Romain Gary önce 1956'da sonra da onun gerçek kimliğini bilmeyen juri tarafından Emile Ajar adıyla 1975'te bu ödüle layık görülmüş. İkinci ödülün törenine Emile Ajar'mışcasına Gary'nin kuzeni katılmış. Marcel Proust, Alber Camus, Jean-Paul Sartre gibi isimlerin de kazandığı ödülün son dönem kazananlarından bir kuple aşağıda.

    Sevgili - Marguerite Duras (1984)



    Marguerite Duras'ın roman gibi, Çin'den Fransa'ya uzanan bir hayatı var. Böyle olunca yazarın bol bol otobiyografik romanlar kaleme almasına şaşırmıyorum. Sevgili de Duras'ın 15 buçuk yaşındayken kendinden iki kat yaşlı bir Çinli zenginle yaşadığı macerayı konu alıyor. Roman ikisinin arasındaki ilişkiden ziyade bu macera içinde iki tarafı tek tek, bunun çevresinde de Duras'ın ailesini, okul arkadaşlarını, o dönemde hayatına dokunananları anlatıyor. İki sevgilinin değil iki tarafın ayrı ayrı konumlandığını söyledim çünkü roman boyunca bireyler arasında bir kopukluk, iletişimsizlik, bir yalnızlık satırlara sinmiş. Yazarın üslubu da bu kopukluk hissini güçlendiriyor. Birbirini tekrarlayan cümleler, imgelere rağmen sonu açık kalmış anlatımlar, yarım kalmış cümleler benim kopukluk dediğim, romanın çevirmeni Tahsin Yücel'in sunuşta eksiklik dediği duyguyu yansıtıyor.

    Yücel'in sunuşunu özellikle romanı okuduktan sonra okursanız pembe şapkalı kız imgesinin devamlılığından, Duras'ın kişileri hakkında değerlendirmeye kadar birçok tahlil bulabilirsiniz. Benim bir okuyucu olarak ise söyleyeceğim iki şey var: tüm kopukluk ve düzensizlik hissine inat ilginç şekilde roman sarıyor, o sevgi arayışı, yalnızlık, dağılmışlık hissi içinize geçiyor. Atmosfer yaratmada benim üstümde etkili oldu, o nemi sıcaklığı baygınlığı serin bahar günlerinde buram buram hissettim. Bir de hem üslup hem de kurgu açısından parçalı ve düzensiz yapısı gözünüzü korkutmasın. Biraz alışınca hem her şey netleşiyor hem de kolay okunuyor. 


    I'm Gone Ben Gidiyorum- Jean Echenoz (1999)

    Felix Ferrer yılbaşından bir gün sonra eşini, evini, rutinliğinden bunaldığı eski hayatını aklında ne yapacağıyla ilgili pek bir fikir de yokken terk eder. Kahramanımızın bir sanat galerisi, kadınlara karşı müthiş bir ilgisi, içinde epey değerli yerel sanat ürünleri olduğu halde kuzey kutbunda karaya oturup kaybolmuş bir gemiyi gündeme geritip duran bir yardımcısı vardır. Sonra olaylar postmodern edebiyatı hayal kırıklığına uğratmayacak şekilde gelişir. Hiç beklenmedik kişiler beklenmedik şeyler yapar, kahramanlar denk gelişine kararlar alırlar, akıntıya kapılırlar, ufak şeyler hikaye olur.

    Kitabın kurgusunu beğendim, bazen betimlemeler beni sıksa da olaylar beni romana bağladı. Beni romana bağlayan başka bir şeyse yazarın tarzıydı. Yazdıklarının uydurma olduğunu gözünüze sokarcasına neyse şimdilik bırakalım kahramanımız bilmem ne yapadursun biz şimdi xyz caddesindeki küçük ofise gidelim gibi cümleler kurması yazarın güçlü anlatımıyla birlikte beni öyküden koparmadı ancak ona hafif, neşeli, uçarı bir hava kattı. Özellikle yazarın kendi yarattığı kişiler ve durumlarla ince ince dalga geçmesine bayıldım. Bazı benzetmelere genişçe gülümsediğimi fark ettim.

    Tüm aksiyonuna rağmen modern hayatın boşluğunu ve tatminden uzak oluşunu güzel hissettiren, harika kaleme alınmış ama garip olaylarıyla herkese de hitap etmeyecek bu romanı bu tarz kitapları sevenlere tavsiye ediyorum. (Zamanında Doğan Kitap tarafından basılmış ve şu an piyasada bulunmuyor)

    Sabır Taşı - Atiq Rahimi (2008) 


    Daha önce burada Khaled Housseini'nin kitaplarını ele alan, Hosseini'nin Afganistan üzerine okunmasını tavsiye ettiği kitapları sıralayan bir şeyler atıp tutmuştum: Hosseini'den Afgan Manzaraları. O yazının altındaki yorumlardan biri de o listeye Atiq Rahimi'nin Sabır Taşı'nı eklemeyi öneriyordu. Ben de 2008 yılında Goncourt Ödülü'nü kazanmış bu romanı okuma listeme ekledim elbet.

    Bu kısacık kitabı biraz daha özetlemeye kalksak şöyle diyebiliriz: Sabır taşı. Bir Afgan kadını cephede kavga edip ensesine bir kurşun yemiş komadaki kocasına bakıyor, onun iyileşeceğine dair hiçbir belirti yokken, biraz da başka çaresi olmadığından sabırla onu yıkıyor, serumunu değiştiriyor, dua ediyor. Yalnızlık içindeki hayatında aklını kaçırmamak için ve biraz da aklını kaçırdığından on yıllık evlilikleri boyunca ancak 3 yıl gördüğü ve hiçbir zaman gerçek bir iletişim kuramadığı kocasını sabır taşı yerine koyuyor. Ona sırlarını, gizli duygularını, yalnızlığını, ezilmişliğini anlatıyor. Anlattıklarının şiddetini kocasını bu sırların hayatta tuttuğuna inanarak artırıyor. O sırada mahalle arasındaki çatışmalar da şiddetleniyor. Yazar bize kadınların maruz kaldığı türden bir şiddeti de yaşatıyor. Başarılı bir şekilde kadının çektiği terörün erkeği de en az onun kadar yaraladığını gösteriyor.

    Anlatımını, yalınlığı, etkililiği ve temposuyla beğendiğim bu özgün romana iki eleştirim var. Bir kere bir kadının tüm sırları cinsellikle ilgili mi olmak zorunda? Böyle baskıcı ve ataerkil bir toplumda en çok acıyı ve yalnızlığı cinsellik yüzünden çekmesini doğal karşılıyorum ama bir insan olarak da fakirlikten, kardeş kazığından, bastırdığı başka takıntılarından ne bileyim bir anne olarak savaş ortamında kızlarının geleceğinden de da bahsedemez miydi? İkinci olarak da gayet gerçekçi giden bir romanın dört hafta kımıldamadan yatan bir adamın bakımını çeyrek günlük bir işmiş gibi anlatması (hani yatak yarası?) beni tatmin etmedi. Hele finali evet şaşırttı ama tadımı da kaçırdı. Yine de baskıcı bir toplumun en ağır mağdurunun kadınlar olduğunu ve sanıldığının aksine böyle bir toplumun erkekleri de kurban ettiğini gösteren, okumaya değer bir roman.


    Bir de ilginizi çekebilir ümidiyle Lurent Gaude'nin Le Soleil des Scorta (Scorta Güneşi) romanı ile Amin Maalouf'un Le Rocher de Tanios (Tanios Kayası) romanını burada zikredip yazıyı kapatıyorum. Kapattım.

    14 Haziran 2013 Cuma

    Son Ada

    Zülfü Livaneli'nin 2009 yılı Orhan Kemal Roman Armağanı kazanmış romanı Son Ada mutlu mesut yaşayıp giden bir adayı, bir diktatörün gelip nasıl tekniklerle cehenneme çevirdiğini anlatan alegorik bir eser. Yani mesajını doğrudan değil, sembollerle, somutlaştırarak veriyor. Kanımca bu romanda bir ada bir ülkeyi, adanın kırk hanede kain sakinleri halkı, içlerinden 1 numara sermayeyi, yazar muhalif aydınları, Lara öngörülü, kırılgan ama güçlü kadınları, anlatıcı korkak muhalifleri, bakkalın oğlu umulmadık kahramanları, başkan güce tapan ve kendi çıkarını her şeyin üstünde tutan diktatörü, Başkan'ın adamları iktidarın emrindeki silahlı kuvvetleri temsil ediyor.
     

    Son Ada bugünlerde okumak için birebir. Her şeyden önce doğayla savaşmanın insanın kendisiyle savaşıp kendisini yok etmesi demek olduğunu söylüyor. İnsan topluluklarının ne derece manipülasyona açık olduğuna, hafızalardan düşüncelere her şeyin güç tarafından ne güzel şekilldirilebildiğine örnekler sunuyor. Romandaki naif adalılar bir süre sonra kendilerinden bin yıllar önce ada yerleşmiş olan martıları düşman görüp, birkaç hafta önce varlıklarından memnuniyet duyduklarını bile unutuyorlar. Dostlarını, vicdanlarını da öyle. Livaneli bir diktatörün kullandığı başlıca tekniklerin hepsine yer vermiş sanıyorum. Düşmanımın düşmanı dostumdur, başarısızlığın sorumlusu muhalefettir, yalan söylenebilir, yalan ortaya çıkarılırsa bunu yapanların kişiliğine saldırmak gerekir., vs… Özellikle yabancı ülkelerde gördüğümüz "ülkesini terk eden diktatör" motifi romanın sonunda öyle işlenmiş ki aslında bunun o ülkeye değil bir diktatörün kendisine yaptığı iyilik olduğunu anlaşılıyor.
    Romanda beni en çok etkileyen ise bunların yanında diktatörün konuşmaları oldu. Her cümlesine demokrasi ve medeniyet diye başlayıp sonunda ölüm ve şiddet çağrısı yapan diktatörün sözleri o kadar tanıdık ki... Bütün bu alegorinin, kurgunun içinde her şey gerçek olsa da bu söylem gepgerçek, elle tutulur derecede gerçek.
    Kitabın konusu böyleyken böyle. Anlatımı ve yaratıcılığı ise ayrı konular. Bazı okuyucular kitabın klişelerle dolu olduğunu söylemiş. Ben de olaylar gelişsin diye bazı teknik olarak mümkün olmayan şeylerin kurguda yer bulduğunu söyleyebilirim. Ancak yazarın esas mesajının anlaşılması için olayları ve dili olabildiğince sade tutma eğiliminin bunda etkili olduğunu düşünüyorum. Olaylar gerçekten klişe de olabilir fakat bu klişeler hergün dünyanın bir tarafında tekrar tekrar yaşanıyorsa yazarı da pek yeremem.
    Bu bizi başka bir eşeltiriye; yazarın aşırı mesaj kaygısı taşıdığına götürüyor. Doğru, Son Ada'nın anlatmak istediği bir şey var ve buna hizmet etmeyen tek satıra yer vermemiş yazar. Bu roman edebiyatın sanatlı tarafının, uçsuz bucaksız hayallerimizin yaratıcılığının veya yıllar boyu süren titiz araştırmalarımızdan damıtarak elde ettiklerimizin eseri değil. Acı tecrübelerin; duyarlıklı, özgürlükçü bir aydının kaygısının ürünü. Kimilerinin George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’ne benzettiği bu roman bir değil birçok mesajı bir arada sunuyor. Tempolu, sade ve akıcı anlatımıyla, ifadedeki gücüyle okuyucuyu hiç zorlamadan derdini aktarıyor.
    Her yaştan her türlü insanın okuyabileceği bu kıymetli romanı okumanızı şiddetle - yoo şiddete karşıyız - hararetle öneriyorum.

     

    8 Haziran 2013 Cumartesi

    En Sevdiğim Yazarlar

    Şimdiye kadar yazarların en sevdiği kitapları, yazarları yazdım burada; listesi yazının altında. Pinuccia, blogunda yazdığı en sevdiği yazarlar yazısında Kitap Notları'na da bir pas atınca direniş nedeniyle yazı çok gecikse de bu sefer es geçemedim.  Diğer bloglar gibi on yazarlık bir liste çıkaramam ama işte bunlar da benim sevdiklerim:
    1. John Steinbeck:
      Steinbeck bana okumayı sevdirmiş yazardır. Onu John Ernst Steinbeck, Jr. başlıklı yazımda uzun uzun anlattım. Steinbeck'in sıradan insanların hikayesini, hayat mücadelesini doğal, sade ve derine işleyen üslubuyla anlatmasını beğeniyorum. Doğaya ve insanın doğayla ilişkisine eserlerinde verdiği yer ve onu anlatış şekli de beni hep etkilemiştir.
      Steinbeck'in yıllar içinde Fareler ve İnsanlar, İnci, Sardalya Sokağı, Alev, Cennetin Doğusu, Al Midilli, Bitmeyen Kavga, Yukarı Mahalle kitaplarını okudum. Cennetin Doğusu en sevdiğim kitaplar listesinin de başındadır.

    2. Ursula Le Guin:
      Le Guin'in Mülksüzler'i bir klasiktir kanımca. Ben de haklı övgülerin sahibi kitabı okuyarak onunla tanıştım. Yaratıcılığı, düş gücümü kamçılayışı, anarşizm, toplumsal cinsiyet, taoizm esintileri, eleştirel ama yapıcı tavrı, kurgudaki ustalığı beni hayran bıraktı. Daha sonra Yerdeniz Öyküleri ve Rüyanın Öte Yakası'nı okudum. En son Le Guin'in bir diğer baş yapıtı Karanlığın Sol Eli'ni orjinalinden okurken talihsizlikle yarım bıraktım, daha sonra aklımı daha çok vererek okumak üzere. Le Guin ne yazsa beğenerek okurum diye düşünüyorum. Sanırım bir yazarın favori yazar sıfatını kazanmasının en büyük kriteri budur. (Burada da Le Guin hakkında yazmak istiyorum ama şimdiye kadar hazırladığım taslaklar hiç yeterince iyi olmadı.)

    3. Sabahattin Ali
      İnsan bir yazarın kitaplarına hayran olursa yazarını da sever. Oysa burada biraz tersinden bir durum var. Ben Sabahattin Ali'nin kendisini kitaplarından fazla seviyorum. İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna romanlarını severek okudum. İnsan ruhunun garip, puslu, gri alanlarını anlatışını, ama en çok da anlatış tarzını... Üslubuna hayranlığımı anlatmak için Sabahattin Ali ve Ben başlıklı yazımdan alıntılamak en iyisi:
      Yalnız her gece bazı yerlerini tekrar ederek saatlerce okumamda Sabahattin Ali'nin dilinin, anlatımının neredeyse elle tutulacak lezzetinin etkisi büyüktü sanıyorum. Hem su gibi okunan hem de şarap gibi tesir eden bir şeydi.
      Bu Sabahattin Ali'nin duruşu, yaptıkları ve yaşadıklarıyla da birleşince onu sevmekten başka seçeneğim kalmıyor. Onun da her kitabını severek okurum diye düşünüyorum. Bunu Sırça Köşk'le test etmek isteğindeyim.
      Gördüğünüz gibi birinin en sevdiğim yazar olması için kitaplarının da ilk üçümde olmasına gerek yok.  Aynı şekilde çok sevdiğim bazı kitapların yazarları da "ne yazsa okurum" kategorisinde değil ama Yüz Yıllık Yalnızlık, Körlük gibi bazı kitapları da gerçekten çok seviyorum. Bir de en sevdiğim kitaplar hakkında pas gelirse onu da yazarım. O zaman kadar aşağıdaki yazarların sevdiği kitaplara göz atabilirsiniz.