8 Kasım 2014 Cumartesi

Da Vinci's Demons / Floransa anıları



Da Vinci's Demons seyreden var mı bilmiyorum ama ben tek kelimeyle bayıldım. Bunun ana sebeplerinden biri de hem Leonardo da Vinci'yi hem de o dönemin İtalya ve Floransa'sını konu alması. Ben özellikle İtalya dönüşünden beri çok sık dinler oldum soundtrack albümünü. Özellikle de Floransa'yı daha çok hatırlamak için...
Yazısına biraz daha var Floransanın ama o zamana kadar belki dinlemek istersiniz bu güzel parçayı. Bu şarkının bir de şöyle bir özelliği var: Yaratıcısı Bear McCreary bu albümü hazırlarken Floransa'da çokca vakit geçirmiş, araştırma yapmış. Bu şarkıyı da Leonardo'nun tersten yazı yazması gibi bestelemiş. Şarkı tersten de çalınsa aynı melodide yani...

Ayrıca, ayrıntılı Floransa ve diğer gezi fotoğraflarına ana sayfada bulunan İnstagram adresinden de ulaşabilirsiniz...


İsveç'te Ne Okumalı?



İşte bu soru bir dönem aklımı çok meşgul etti. Aşağı yukarı şu sonuca vardım sizinle de paylaşmak isterim.

İsveç'in resmi internet sitesine göre okunması gereken 10 İsveç kitabı şöyle:
1. April Witch (Nisan Cadısı) - Majgull Axelsson
2. Simon and the Oaks (Simon ve Meşe Ağaçları) - Marianne Fredriksson
3. The Hundred-Year Old Man Who Climbed Out of Window and Disappeared (Yüz Yaşında Camdan Atlayıp Kaybolan Adam)- Jonas Jonasson
4. Gösta Berling's Saga - Selma Lagerlöf
5. Let the Right One In (Gir Kanıma) - Johan Ajvide Lindqvist
6. The Road - Harry Martinson
7. Popular Music from Vittula - Mikael Niemi
8. Let Me Sing You Gentle Songs - Linda Olsson
9. The People of Hemsö - August Strindberg
10. The Serious Game - Hjalmar Söderberg

Hizmette sınır tanımayarak Türkçeye çevrilmiş olanların Türkçe başlıklarını da parantez içine yazdım. Açıklamalarıyla birlikte listeye https://sweden.se/culture/10-swedish-must-read-books/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Aşağıda nereden bulduğumu hatırlamadığım bir ekran görüntüsünü görüyorsunuz:


Polisiye ağırlıklı listenin meali:
- Ejderha Dövmeli Kız Serisi - Stieg Larssons
- Bir Adım Geriden - Henning Mankell
- Ölümün Sesi - Arne Dahl
- Kolay Para - Jens Lapidus

Bense Mankell'den Huzursuz Adam'ı okudum. Kitap hakkında nasıl atıp tuttuğuma buradan erişebilirsiniz.

Bir de orada bir kitapçıyla sohbet sırasında aldığım tavsiyeler oldu. Dalından sofraya:

- The Summer Book - Tove Jansson 
(Yazar aslında Finlandiya vatandaşı ama oranın İsveççe konuşan azınlığındanmış ve kitaplarını da İsveççe yazmış.)
- Doktor Glas - Hjalmar Söderberg 
(Klasik olarak geçiyor. Yazarın başka bir kitabı da ilk listede vardı dikkat ederseniz.)
- Gregorius - Bengt Ohlsson 
(Doktor Glas'taki bir karakter Gregorius. Bu roman da modern bir yorumu. August Ödülü'nü kazanmış)

 Eklenmeli dediklerinizi yorum olarak bırakırsanız güzel olmaz mı?

6 Kasım 2014 Perşembe

Orvieto - İtalya

Orvieto Umbria bölgesinde Roma'ya yaklaşık 1.5 saat uzaklıkta tarihi bir ortaçağ kasabası. Şehir merkezine finiküler aracılığıyla çıkılıyor. Şehrin en önemli özelliklerinden biri de geçmişinin Etrüskler dönemine kadar dayanması. Bu sefer gruptan ayrılıp şehrin içine kadar girmeyip, duomo'nun bulunduğu meydanda kahve içip vakit geçirmeyi ve müzede bulunan meşhur heykeltraş ve ressam Emilio Greco sergisini gezmeyi tercih ettik. Greco'nun sergisi hakikaten de çok güzeldi. Işıklandırmada güzel olunca heykellere bakmak daha da keyifli hale geldi.



Bunun dışında Orvieto duomo'su da (katedrali) mükemmel. İçine girmedik ama dış cephesindeki işçiliğin muazzamlığı inanılmaz. Bu katedralin yapımına 1290 yılında başlanmış ve 1591 yılında tamamlanmış. Tamı tamına 301 yıl. İnanılmaz değil mi? Katedral tam anlamıyla bir gotik yapı. Bunu zaten dış cephede bulunan yapı unsurlarından da anlamak mümkün (gül pencere ve heykeller gibi). Ön cephede incilden bölümler anlatılan incelikle detaylandırılmış kabartmalar ve altın mozaikler bulunuyor. Bu mozaiklerin parıldaması katedrali daha da büyüleyici hale getiriyor bence. Katedralin yan duvarları ise ön tarafta bulunan ihtişamın aksine son derece sade. Beyaz mermer, traverten ve mavi-gri bazalt taşları ile bezenmiş.




San Gimignano'dan sonra bize pek ilginç gelmediği için kasabayı pek dolaşmasak da ayrıntılı olarak incelemek isteyenler için Orvieto'nun bir de web sitesi var.

Ayrıntılı Orvieto ve diğer gezi fotoğrafları için instagram adresime ana sayfadan ulaşabilirsiniz...

5 Kasım 2014 Çarşamba

Yine mimlendim, konu Bumerang!


Sevgili 1deliningunlukleri blogu beni Bumerang konusunda mimlemiş,  kendisine teşekkür ediyorum, bakalım sorular neymiş:

1.Bumerang hakkında genel düşünceleriniz nelerdir?
Blog dünyasına ilk girdiğimde tanıştım Bumerang'la, iyi ki de tanışmışım. Yaklaşık 22 aydır sürdürdüğüm blog yazarlığı serüveninde kendilerinden çok fayda gördüm. Geçen yıl YılmazÖzdil ve Ahmet Ümit söyleşilerine katıldım mesela, hayatımda unutamayacağım mükemmel etkinliklerdi.Yine Tolga Örnek'in “SeninHikayen” adlı filminin ön gösterimini Bumerang sayesinde bir çok ünlü kişiyle birlikte özel gösterimde izlemiş,Tolga Örnek'le de söyleşi yapma şansı bulmuştuk. Bu da benim için unutulmaz bir deneyimdi. Geçen yıl yine “İyi İçerik Atölyesi” ve Bumerang Ödül Törenine katılan şanslı blogger'lardan biri de bendim. Şahane bir deneyimdi. Bunlarla da kalmadı elbette, Bumerang'ın Facebook ve İnstagram yarışmalarından kitaplar da kazandım, söylemesi ayıp fena olmayan bir reklam geliri de elde ettim tekliflerinden. Bütün bu etkinlikler, hediyeler ve teklifleri alırken inanın"yazmak" dışında başka bir şey yapmadım. Üyelik tipi yükselmediği için Bumerang hakkında olumsuz düşünceler belirten arkadaşlara diyorum ki, aksatmadan güzel yazılar yazmaya devam ederseniz, Bumerang'dan karşılığını mutlaka görürsünüz. Adı üzerinde Bumerang bu, döner dolaşır sizi bulur.
Blog yazarlığını daha çok sevmemde Bumerang'ın katkısını yadsıyamam. Üstelik bunca basın-yayın kuruluşu arasında blog yazarlarına kapısını açan tek kuruluş olan Hürriyet'in hakkını da gözetmek lazım.

bumerang


2.Bumerang üyeliğiniz var mı ya da açmayı düşünür müsünüz?
Elbetteki var, Platin üyeyim. Sizin üyeliğiniz yoksa eğer, aşağıdaki kodu ilk üyelik başvurunuzda belirtirseniz, hem siz hem ben biraz para kazanmış oluruz :)




3.Bumerang'ın ilerde blogunuzu iyi yerlere taşıyacağını düşünüyor musunuz?
Bumerang sayesinde Yazarkafe'de yazılarım yayınlanıyor, dolayısıyla yeni takipçiler kazanıyorum. Daha çok etkinliğe katılırsam ve hatta yarışmada derece alırsam elbette blogum çok daha iyi yerlere gelebilir, köşe yazarı bile olabilirim, bu hiç de ulaşılmayacak bir hayal değil.
 Yeri gelmişken söyleyeyim, bu sene “En Çalışkan Blog” kategorisinde ben de Bumerang ödüllerine adayım, oylarınızı aşağıdaki linkten 
verebilirsiniz :)
 (Not: Bir mimden olabildiğince fayda sağlamak böyle bir şey olsa gerek) 

. 

4.Bumerang tekliflerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Teklifler konusunda Bumerang da sürekli kendini yeniliyor, birlikte kazanmaya devam ediyoruz.

5.Bumerang hakkında olumsuz düşünceleriniz var mı?
Olumsuz demeyelim de öneri diyelim. Kanımca yarışmada daha çok kategori olabilirdi, mesela ben kişisel, mütevazı bir blog olarak,10 tane yazarı olan, neredeyse profesyonel site kıvamına gelmiş bloglarla aynı kategoride yarışıyorum. Ya da yemek, makyaj, gezi gibi popüler konularda yazarak binlerce takipçiyi kolayca edinen bloglarla aynı kategoride yarışıyorum; biraz haksız rekabet oluyor sanki. Yeri gelmişken buradan sesleneyim, sevgili Bumerang, seneye yarışmada kişisel bloglar için lütfen ayrı bir yarışma kategorisi açın, içerik kalitesine göre bloglarımızı yarıştıralım ne güzel olur öyle...


6.Üye tipiniz sizce normal mi ya da tekrar değerlendirilmesi için bir talepte bulundunuz mu?
Ben blogumu açtıktan sonra başvurmuş, bronz üye olmuştum, birkaç ay geçtikten sonra altın, yanılmıyorsam 8. veya 9. ayımda da platin olmuştum. Gayet mantıklı bir süreçti.


7.Bumerang ile herhangi bir sorun yaşadınız mı?(Aldığınız reklam karşılığında ödeme yapılmaması gibi)
Kesinlikle hiçbir sorun yaşamadım. Bumerang ekibi çok arkadaş canlısı, çok kibar ve anlayışlı olduğu için kimsenin de sorun yaşayacağını sanmıyorum.

8.Bumerang dışında içerik eklediğiniz siteler var mı?
Çalıştığım reklam ajansının kurumsal blogunu yazıyorum, onun haricinde bir ara yazılarım, Maraş yerel gazetelerinden birinin hem dijital ortamında hem de basılı gazetelerinde yayınlanıyordu, bir süre sonra bazı haklı gerekçelerle bıraktım o işi.

9.İlerde bumerang ödüllerine katılmayı düşünür müsünüz?
Bu sene katıldım, herkesten oy bekliyorum :)


Evet, dileyen her blog yazarı bu mimi yanıtlayabilir, hayatımızdaki güzel bumerang etkilerinin hiç bitmemesi dileğiyle diyor ve gidiyorum bu günlük, sevgiyle..

3 Kasım 2014 Pazartesi

#anılarınhastasıyım diyenlerin hastasıyım!

Vaktiniz var mı, alın çayınızı kahvenizi gelin biraz markaların iletişim çalışmalarından söz edelim. Daha doğrusu bu çalışmaların üzerimizdeki etkilerinden konuşalım. Biraz beyin fırtınası yapmış oluruz, hem de eğleniriz.

Size de oluyor mu bilmiyorum, zaman zaman beni bankalardan arıyorlar, Müsaitseniz size bilgi vermek istiyoruzdiyorlar. Dinleme modunda değilsem, “Bir şey satmak istiyorsanız boşuna sizi yormayayım, hele sigorta ise hiç almayayım teşekkür ederim”diyorum ve telefonu bir an önce kapatmaya çalışıyorum. Eğer vaktim müsaitse ve dinleme modundaysam, “belki bu sefer değişik bir şey söylerler”umuduyla Peki dinliyorum” diyorum ve maalesef çoğunlukla hayal kırıklığı yaşıyorum, çünkü karşı taraf genelde şöyle giriyor konuya:

-Öncelikle belirtmeliyim ki görüşmelerimiz kayıt altındadır. Sizin gibi seçilmiş özel müşterilemiz için hazırladığımız ferdi kaza sigortasından söz etmek istiyorum...”

Bu aşamadan sonra gerisi hep aynı devam ediyor: Allah göstermesin ayağınız kayıp düşseniz, iş yerinde kaza geçirseniz, bankamız size ambulans... vs” demeye kalmadan araya giriyorum:

Lang Lang

Hanımefendi sigorta istemiyorum, çok teşekkür ederim.”diyorum. Kaldı ki seçilmiş özel müşteri olmadığımı çok da iyi biliyorum, zira o bankayla son 6 aydır hiç çalışmamışım, beni mi kandıracaklar sanki! Yine monoton, yine ruhsuz bir şekilde reklam yapıp bir şey pazarlamaya çalışıyorlar belli ki...

Karşı taraf telefonu kapatmayarak, muhtemelen elindeki yazılı metinden okumaya devam ediyor:

Ama efendim kaza herkesin başına gelir, bir yerinizi kırsanız...”Tekrar araya giriyorum bu sefer daha kararlı bir şekilde:

Bakın hanımefendi, o kadar olumsuz, o kadar negatif şeylerden bahsediyorsunuz ki içim daralıyor. Ben o dediğiniz kötü şeylerin olma ihtimalini düşünerek hayatıma negatif enerjiler çekmek istemiyorum”diyorum, karşı taraf birkaç saniye duraklıyor, muhtemelen böyle bir cevapla daha önce karşılaşmamış, afallıyor anlayacağınız ve karşılıklı olarak telefonu nihayet kapatıyoruz ve ben Oh kurtuldum!diyorum kendi kendime.

Bir nevi reklam olan kamu spotlarını da aynı nedenlerle sevmiyorum ve ne zaman o negatif mesajlar veren ürkünç(!) kamu spotlarını görsem kanalı değiştiriyorum:

Deprem olunca evsiz kalırsınız, zorunlu deprem sigortanızı yaptırın!”diyor mesela karamsar ve buyurgan bir ses, o sigortayı yaptırasım varsa da hevesim kaçıyor, korku filmi gibiler çünkü!

Çok karamsar, her olayda kötü öngörüleri olan biri değilseniz, muhtemelen siz de benim gibi bu tip reklamlardan rahatsız oluyorsunuzdur. Ne hikmetse onlar bu tarzda ısrarcı olmaya devam ediyorlar ama!

Sözün özü, bende pozitif etki uyandıran iletişimler yapsınlar, canımı yesinler diyorum anlayacağınız. Ama pozitif etki yaratmak için saçmalamasınlar, uç noktalardan olaya girmesinler ya da beni aptal yerine koyarak hap gibi mesajlar vermeye çalışmasınlar. Doğal olsunlar, tepeden bakmasınlar, beni bir ürünü almaya zorlamasınlar, samimiyetlerine beni inandırsınlar yeter; ben zaten ihtiyacım olan bir şey olursa gider onlardan alırım. Çünkü pozitif etkileri hiç unutmam, size de öyle olmaz mı?

Bir de eğer bir reklamı ikinci kez izleyebiliyorsam yine alkışlarım o işe verilen emeği. Son dönemlerde alkışladığım, çok keyif alarak defalarca izlediğim, her izlediğimde de yeni ama sevimli detaylar yakaladığım reklam filmleri oldu.

Madem konuya sigortadan girdik, gelin onlardan birini, mesela Allianz'ın son kurumsal iletişim çalışması filmini izleyelim ve sonra üzerinde fikir yürütelim. (Ben çok eğleniyorum bu arada, umarım siz de sıkılmadınız, kendimi reklam ajansında Kreatif Direktör'müş gibi hissettim birden ne yalan söyleyeyim) 




Evet izledik, haydi yorumlayalım:

Hastasıyım sürprizlerin”diyor filmin başında Ayhan Sicimoğlu, meraklanıyor insan ister istemez, bakalım ne olacak diyorsunuz. Devamında “hastasıyım bu yaklaşımındiye şirketin farklılığını anlatan mesajı şahane bir şekilde veriyor. Zaten Ayhan Sicimoğlu gibi çok yönlü, farklı, renkli, sevimli, sıcak ve beklenmedik bir ismi seçmeleri bence çok akıllıca bir tercih olmuş. Güzel ama sıradan bir mankeni, şarkıcıyı da seçebilirlerdi ve o zaman çalışma bu kadar etkili olmazdı. Neyse filme geri dönelim biz, Ayhan Sicimoğlu'nu garson kılığında gören insanlar gülümsüyor, kendi aralarında fısıldaşıyor ve bu insanlar gerçekten de Allianz'ın yönetim kurulu üyeleri...
Anı sigortasıdiyor Sicimoğlu, Anılarınızı sigortalayalımsloganını duyunca şöyle bir afallıyorsunuz. Zira sigorta şirketlerinin klasikleşen korkutucu mesajlarının çok çok ötesinde bir vurgu bu! Olayı acayip sevimli ve duygusal bir hale getiriyor, zekice yapıyor hem de bu işi. Düşünsenize, telefondaki monoton ablanın eviniz zarar görür, sokakta kalırsınız ,hebele höbele...”diye korkutarak anlattığı şeyleri kastediyor aslında ama, olumlayarak!. Sigortaladığınız eşyalarınız aslında sizin anılarınızdır demeye getiriyor, benim gibi sigorta olayına uzak duranları tam da on ikiden vurmuş oluyor bu yaklaşımıyla..

Zamanın ruhunu yakalayan yaratıcı şirketleri çok seviyorumdiyerek, şirketle ilgili olumlu mesajları bilinç altımıza çaktırmadan göndermeye devam ediyor Sicimoğlu. Sonrasında hep birlikte odadan çıkıyorlar, nefis bir müzik giriyor araya, coşuyoruz yükseliyoruz hep birlikte. Yönetim kurulunun bütün üyeleri Ayhan Sicimoğlu ile birlikte çalışanların arasından geçerken elemanlar olanca doğallıklarıyla gülümsüyorlar, fısıldaşıyorlar. Etraf pırıl pırıl, aydınlık, herkes şıkır şıkır...

İnsana “Ne şanslılar orada çalışanlar, keşke ben de böyle bir şirkette çalışsam!dedirten cinsten olumlu bir sahne görüyoruz. Ve sonra sürpriz geliyor, Ayhan Sicimoğlu ve orkestrası şahane bir Latin müziği çalmaya başlıyor kurulan sahnede, bütün elemanlar toplaşıyor, dans etmeye başlıyorlar, konfetiler yağıyor üzerlerine... Parti havasına bürünen şirkette son sahnede Ayhan Sicimoğlu'nu görüyoruz tekrar:
Ve işte size sigortalanacak bir anı dahadiyor ve film bitiyor... Film bitince yüzünüzde bir gülümseme asılı kalıyor. Benim öyle oldu.

Bu iletişim çalışması sayesinde Allianz'ı soğuk bir sigorta markası olmanın ötesinde yaşayan bir organizma olarak görüyoruz, çalışanlarla tanışıyoruz, mutlu insanlar görüyoruz... Kimse bizi bir şey almaya zorlamıyor, dolayısıyla keyifli bir video izlemiş gibi oluyoruz reklam filmini izlerken.


#anılarınhastasıyım
Sizi bilmem ama ben çok etkilendim bu videodan, işim gereği bir de sosyal medyalarına bakayım dedim. Facebook sayfalarında kuru ürün reklamları yerine dünyanın en sıra dışı genç piyanisti Lang Lang'ın şirketleri için verdiği canlı performansa tanık oldum ve alkışladım bu yaklaşımlarını. Twitter'a  baktım, Sicimoğlu'nun sık kullandığı sıcak, samimi “hastasıyım” sözcüğünden türetilmiş #anılarınhastasıyımhashtag'ı ile karşılaştım ve ne yalan söyleyeyim hemen takip listeme aldım sayfalarını, zira doğal ve samimi bir şeyler dönüyordu ortada.
Allianz'ın bu projesi bana çok sıcak geldi; emek verildiği çok belli olan kaliteli bir iş çıkarmışlar.

Ne düşünüyorsunuz lütfen yazın bana, yorumlarınızın #hastasıyımbiliyorsunuz...





Huzursuz Adam


Yabancı bir memlekete gitmeden önce gideceğim şehirde geçen bir roman araştırırım. Yabancısı olduğum şehirlerle aramda kurgudan da olsa tanışıklık yaratmak, başkahramanın oturduğu kafenin önünden üç gün sonra gelip geçmek hoşuma gidiyor. Stokholm'e gitmeden önce de araştırmalarıma başladım ve bütün yollar Stieg Larsson'a çıktı. Biraz daha zorlayınca Henning Mankell'e ulaştım. Edebiyat sektörünün yükselen yeni değeri İskandinav polisiyesine büyük katkı yapmış, seveni çok olan bu yazarın kitaplarından birini neden okumayayım ki dedim. Üstelik Mankell sadece yazar olarak değil, aktivist olarak da ilginç biri, bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/Henning_Mankell#Political_views .

Huzursuz Adam da Mankell'in yeni romanlarından, Dedektif Kurt Wallander'in başından geçen mazeraların sonuncusu. Wallander'in kızının bir adamla birlikte yaşamaya başlaması ve genç adamın yüksek rütbeli deniz subayı emeklisi olan babasının bir gün garip şekilde ortadan kaybolmasıyla olaylar başlıyor. Wallander istemeye istemeye aman torunum dedesi, aman bu son deneme diye diye olayı gayri resmi şekilde araştırıyor. Olaylar kısa sürede bir casusluk hikayesine dönüşüyor.

Öncelikle şunu söyleyeyim bu romanı İsveç'i tecrübe etmeden okusaydım, bir polis başka bir polise dosyası hakkında neden bu kadar bilgi versin ki diye düşünüp her şey bu kadar güvene dayalı ve bürokrasisiz ilerlesine inanmayarak bunu saçma bulurdum. Yalnız İsveç gerçekten bürokrasinin az olduğu, aklın ve güvenin saçma kuralların, formalitelerin ve angaryanın önünde tutulduğu bir yermiş. Yine de bir komiser dünürünün kaybolmasını görevi olmadığı halde bu kadar rahat şekilde soruşturabilir mi, neden olmasın?

Kaybolan dünür romanın bir vehçesi. Diğer yanda da Wallander ve Wallander'in geçmişi, yaşlanması, kendini sorgulaması var. Unutkanlık ataklarıyla karşılaşan Wallander sadece yaşlandığı gerçeğiyle başa çıkmaya çalışmıyor, eski eşi ve ölmek üzere olan eski sevgilisiyle de yüzleşiyor. Torunu vesilesiyle kızıyla olan ilişkisini, onun çocukluğunu, bir baba olarak neleri yapıp neleri yapamadığını da sorguluyor.

Böyle söyleyince kulağa hoş gelse de bu iki damar birbirini baltalıyor. Kaybolan subayın anlattığı casus denizaltılar hikayesi, bulunan ceset, garip arkadaşlar, aile sırları okuyucuya nefes nefese geçecek karmaşık bir polisiyenin müjdesini verir gibi. Yalnız Wallander'in eski eşiyle yaşadığı tartışma, eski sevgilisinin ani ziyareti, torunun doğumu, kızıyla olan diyalogları, unutkanlığı ve başına açtığı belalar polisiye kısmın heyecanını, temposunu öldürüyor. Polsiye içine sıkışan Wallander'in geçmişi ve yüzleşmeleri de bölük pörçük, kısa, duygusuz kalıyor. Komiser Wallander ile yaşlı adam Kurt iki farklı romana ait olmalıyken aynı romana hapsolmuş uyumsuz başkahramanlar sanki. Durum böyle olunca da ortaya ne yaşlı bir adamı anlatan bir dram ne de heyecanlı bir polisiye çıkabiliyor.

Durumun böyle olmasının bir nedeni de Huzursuz Adam'ın Komiser Wallander'in başkahraman olduğu onuncu ve sonuncu roman olması. Daha önceki dokuz romanda başkahramanın başından geçenler, derinlemesine bildiğimiz düşünülen anılar ve ilişkiler onuncu romanda yeni okuyucular için anlamsız ve sıkıcı bir gölge oluşturuyor. Sonuncu roman olduğu için de Mankell Wallander'in hem insan hem de polis olarak hikayesini toparlamaya, bir sonuca vardırarak tabloyu tamamlamaya çalışıyor. Bu yüzden okuyucu casusluk macerasıyla ilgisi olmayan birçok gelişmeyi de sayfalarca okumak durumunda kalıyor.

Özetle Mankell belki de doğru seçim olsa da Huzursuz Adam kesinlikle yanlış seçimdi. Kesinlikle kötü bir polisiye değildi ama son derece heyecansız ve temposuzdu. Ne kadar gerçekçi olursa olsun heyecan olmadıktan sonra polisiye neden okunur ki? Üstelik olay ağır ağır çözülse de aslında çok karmaşık değildi ve romanın sonu açığa kavuştuğunda da büyük bir aydınlanma yaşamadım. Wallander'in özel hayatı ise hiç ilgimi çekmedi ve beni etkilemedi. Belki önceli romanları okumuş olsam ve oradaki olayları, karakterleri bilsem benim için daha ilgi çekici olabilirdi.

Bütün bu nedenlerle bir ayda ancak bitirebildiğim, okumaktan heyecan duymadığım bir kitaptı. Yine de Stokholm ve İsveç hakkında romanda yakaladığım detaylar beni keyiflendirdi. Size de tavsiyem İskandinav polisiyesi seviyorsanız Mankell'in ilk romanlarından başlamanız.

Not: Tamam İsveç diyince aklımıza kar geliyor ama yaz aylarında geçen bir romanın kapağı neden bu kadar karlı?

1 Kasım 2014 Cumartesi

Kafalar bin beş yüz!

Fazla değişim beni bozuyor arkadaş, biraz muhafazakârım ben, yani korumacıyım. Mesela köşedeki bakkal hep aynı yerinde kalsın isterim. O bakkal dükkanı bir şekilde kapanırsa ve yerine gereksiz bir emlakçı dükkanı açılırsa çok üzülürüm. Laf aramızda, emlakçıları sevmem zaten.

Korumacıyım evet, mesela şehirlerde birçok şey yerli yerinde kalsın isterim.Tarihi binaları yıkıp yerine aveme'ler yapmaları bu nedenle içimi acıtır. 400 yıllık evlerde yaşamaya devam eden ve bununla gurur duyan İngilizler kadar muhafazakârım hem de bu konuda!

Bir de bazı nostaljik ögeler yerli yerinde dursun isterim. Zaman geçsin ama bir şeyler değişmesin isterim. Mesela geçenlerde bir ara Kadıköy'ün simgesi olan Boğa'yı söküp bir sarayın bahçesine taşımaya kalkmışlardı da imza kampanyası ve büyük protestolar sayesinde zavallı Boğa yerinde kalabilmişti. Düşünsenize Boğa oradan kaldırılsaydı ne çok anımız yok olacaktı, ne çok şey kaybedecektik! En basitinden, insanlar “Boğa'da buluşalım” gibi kısa cümleler kuramayacak, “Köşedeki iç çamaşırcı var ya hani, onun karşısında ortada bir yuvarlak var, eskiden Boğa vardı ya, işte oraya gel!” diyeceklerdi mesela, ne gereksiz ve uzun bir konuşma!



Yanlış anlaşılmasın, gelişime elbette karşı değilim, benim derdim gereksiz değişimlerle! Yoruluyorum ne yapayım.

Son zamanlarda o kadar çok şey değişmeye başladı ki, artık bırakın bunlara adapte olmayı, takip bile edemez oldum. Sevmiyorum ben bu kadar çok değişikliği. Tekrar edeyim, kesinlikle geri kafalı değilim, ama bu kadarını kaldıramıyorum. Zaten değişimlerin çoğu da “ileri kafalılık” adına yapılmıyor!

Haksız mıyım değil miyim aklıma gelenleri yazdıktan sonra siz takdir edin artık.

Eskiden, çok değil bence birkaç yıl öncesine kadar Anadolu Liselerine Giriş Sınavı vardı, şimdi o sınav kalktı. Bir ara adı SBS olan ve kaç tane olduğunu bilmediğim sınavlar dizisi koydular, son zamanlarda açılımını bilmediğim- merak da etmediğim- TEOG diye bir şey duyuyorum. Eğer benim gibi çocuklarla yakın teması olmayan biriyseniz, bu sınavların adını bilmek bir yana, şu anda ilkokullarda ve liselerde nelerin değiştiğini anlamanız mümkün değil. Borsa gibi mübarek, her sene bir şey değişiyor! Eskiden öyle miydi, sade ve basitti her şey. Anadolu Lisesi ve Fen Lisesi sınavları olurdu, o kadar. Bunu da herkes bilirdi. Değişim yetmezmiş gibi üstüne üstlük bir de karmaşıklaşıyor herşey.. Kafalar bin beş yüz!

Ya üniversite sınavlarına ne demeli? Bundan çok önce değil, yine yakın zamanlarda ÖSS ve ÖYS vardı, sağır sultan bile bilirdi bu sınavların ne olduğunu. Sonra nedense YGS ve LYS oldu adları. Şimdi eğer yakınlarınız içinde sınava girecek bir öğrenci yoksa biliyor musunuz son durumu ve kaç tane sınav olduğunu ve adlarını? Ben şahsen bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, zira seneye nasılsa var olanı da değiştirirler!


Çok değil birkaç yıl önceye kadar bayramlar statlarda kutlanırdı, son yıllarda bu yasaklanmıştı diye biliyordum. Hatta Atatürk anıtlarına bayramlarda çelenk koyanlara polis engel oluyordu! Ama Cumhuriyet Bayramı sanki eski sistem gibi kutlandı bu sene. Acaba Cumhuriyet Bayramı'nı statta kutlamak yasak değil miydi? Belki de öyleydi...! Bir de ben hiç farkında değilmişim, 28 ekim günü yarım gün tatilmiş meğer, peki ne zamandan beri böyle? Bilemiyorum, son yılların değişim furyasında araya kaynamış demek ki. Eskiden bayram sonrası okullara tatil verirlerdi çocuklar bayramda yoruldu, dinlensinler diye. Şimdi ise bayram öncesi yarım gün tatil yapmışlar. Hoş tatil tatildir sorgulamayayım ama nedendir bu değişim inanın hiçbir fikir ve mantık yürütemiyorum.

Yine çok değil birkaç yıl öncesine kadar ilk ve ortaokullarda forma giyiliyordu, sonra bir ara serbest kıyafet uygulaması çıktı galiba, sonra ne oldu inanın bilmiyorum. Mesela bir turist gelse bana sorsa, “ Sizin ülkenizde lise öğrencileri forma mı giyiyor, yoksa serbest kıyafet mi?” dese inanın cevap veremem. Eskiden olsa düşünmeden yanıtlardım. Dedim ya kafalar bin beş yüz!

Bu değişimler hem hızlı oluyor, hem de medyada o kadar polemik malzemesi oluyor ki anlaşılmaz hale geliyor her şey. Değişim, çok yakından sizi etkilemiyorsa neyin ne olduğunu tam da bilemiyorsunuz, takip edecek hal de kalmıyor zaten! Bence okullardaki eski uygulama güzeldi, fakir zengin herkes bir forma altında eşitleniyordu en azından. Şimdi nasıl bilmiyorum, bu yazıyı yazarken fark ettim hem de bilmediğimi. Yazı bitince nasıl bir cehalet içinde olduğum/bırakıldığım ortaya çıkacak diye endişelenmeye başladım şimdiden. Oysa ben haber de dinlerim, gazete de okurum yüreğim elverdiği kadar. Ben böyleysem gündemi hiç takip etmeyenler nasıldır acaba?

Bırakalım sosyal hayatı bir de magazin dünyasına bakalım isterseniz. 

Değişmeyen tek şey sanırm Ajda Pekkan'ın gençliği!

Eskiden bir dizi tutmasa bile bir sezon devam ederdi, eğer kaldırılacaksa da üstün körü bile olsa bir final çekilirdi biliyorsunuz. Şimdi diyelim ki pazartesi akşamı saat 20:00'de bir dizi izlemeye başlıyorsunuz, iki bölüm sonra bir de bakıyorsunuz ki sizin dizinin yeri ve saati değişmiş,  hoop perşembe gece 23:00'e alınmış, kimse sizi uyarmamış bile! Ertesi hafta bir de bakıyorsunuz hepten kaldırılmış, izleyiciye saygı maygı da yok artık! Neden? Tamam başka bir yazıya konu edecek kadar çok nedeni var ama birinci sırada reytingler geliyor.

Cevap:Çünkü reyting sistemi değişmiş!!

AB grubu eskiden eğitim ve gelir düzeyi yüksek gruptu, artık eğitim kriteri yerine sadece gelir grubuna bakılmaya başlandı.Üstelik bu deneklerin oranı da azaltıldı yeni sistemde. Hal böyle olunca da eğitim düzeyi yüksek olanların beğendiği diziler reyting almamaya başladı ve kaliteli yapımlar da birer birer yok oldu. Peki reyting sistemi neden değiştirildi, bilemiyorum ben şahsen. İzleyicinin eğitim seviyesini “salla gitsin” dedi herhalde birileri. Eğitimli insana negatif ayrımcılık yapacakları tuttu muhtemelen!

Yoruluyorum arkadaş, gülümseyerek izlediğim nadir dizilerden Yalan Dünya'yı kaç sezondur cuma akşamı 08:00'de izlemeye alışmışken, çarşamba saat 23:00'e koymaları zoruma gidiyor ne yapayım. Basit bir şey bu, ama bazen basit şeylerin değişimi bile insanı yoruyor haksız mıyım?


Mesela ben aylardır Taksim'e gitmiyorum, gitmeyi içim kaldırmıyor çünkü. Son gördüğümde rezil bir beton vardı ortada, görünce içim acımıştı, şehrin ana merkezlerinden biri resmen köy meydanına dönüşmüş! Yanlış bilmiyorsam İstiklal Caddesi'ndeki arnavut kaldırımlarını da söküp yerine asfalt dökmüşler. Trafiğe kapalı bir caddeye estetik yoksunu asfalt dökme mantığını anlamak mümkün değil. Böyle konularda iyice muhafazakârlaşıyorum elimde değil.. Ne istersiniz sokak taşlarından, bırakın yerlerinde kalsınlar, o taşlarda ne anıları var insanların!

En son duyduğum değişiklikten ise tüylerim ürperdi resmen! Sosyal medyada görmüşsünüzdür, İstiklal Marşı'nı değiştirmişler, mehter marşı gibi bir besteyle yeniden söylemişler! Üstelik yeni sarayın tanıtım filminin fonunda kullanmışlar o acayip besteyi!

Bu yazıyı yazmamdaki asıl sebep de budur aslında...

Evet ben, - dışarıdan öyle görünmesem de -  birçok konuda muhafazakâr bir insanım, yani korumak istiyorum bir şeyleri, alışkanlıklarımla oynamasınlar daha fazla!