15 Aralık 2014 Pazartesi

Film Kulübü


Film Kulübü sinema eleştirmeni, sunucu, programcı David Gilmour'ın ergenlik çağındaki oğlu Jesse ile baş etme hikayesini anlattığı kitabı. Ergenliğin tüm sancılarını sonuna kadar çeken Jesse okulu bırakmak istiyor, hayatla ilgili bir planı yok… Babası ise baskı ve zorlamayala güzellik olmayacağının farkında. Ona ne isterse yapabileceğini söylüyor, tek şart beraber hafta üç film izlemek. 

Baba oğul oturup onlarca fil izliyorlar. David filmleri esasen oğlunu eğitmek için kullanıyor. Onu hem filmler hakkında eğitiyor hem de hayat hakkında. Diğer yandan filmler sadece eğitim aracı değil. David bazen oğlunun kafasını dağıtmak, bazen bakış açısını değiştirmek, bazen neşelendirmek, bazen de avutmak için filmeri kullanıyor. En önemlisi de filmler baba oğul arasında bir iletişim kanalı oluyor. Birçok baba-oğulun birlikte geçirmediği kadar kaliteli zaman geçiriyorlar; filmler vasıtasıyla kızlar, aktörler, ülkeler, duygular hakkında konuşuyorlar. Böyle anlatınca çok kolay gibi geliyor ama kitap boyunca görüyorsunuz ki David çok kafa yoruyor, endişeleniyor, korkuyor, çabalıyor.

Kitap çok ilginç bir hikaye sunmuyor. Bence kitabın en ilginç yanı gerçek olması. Hikaye çok sürükleyici veya ilgi çekici olmasa da gerçek olduğunu bilmek farklı bir anlam katıyor kitaba. Bir babanı ağzından oğlunu dinlemek enteresan bir şey. Onun sevgi ve şefkatle anlattığı detaylar size sinir bozucu geliyor ve evlat sevgisi böyle bir şey demek ki diyorsunuz.

Kitap hakkında bir röportaj

Bu kitabı üç gruba önerebilirim:

1. Film severlere: Filmler hakkındaki bilgilerinizi iki katına çıkarmayacak belki ama ben nasıl içinde kitaplar geçen kitapları seviyorsam siz de bunu seversiniz. Kitabın sonundaki film listesinden güzel filmler keşfedebilir, baba-oğul sohbetlerinde filmler hakkında ilginç şeyler öğrenebilirsiniz.

2. Ergenlere: Sizi kimse anlamıyor ve bu hayat çok saçma, üstelik her şey de sizi buluyor biliyorum ama yalnız değilsiniz. Jesse de aynı sizin gibi… Elbette kimse sizin gibi olamaz, siz herkesten çok farklısınız ama yine de Jesse'nin platonik aşkları, hataları, müzik tutukusu, kaygıları, arkadaşları tanıdık gelebilir.

3. Ebeveynlere: Biricik evladınız ergenliğe girip bir canavara mı dönüştü? Henüz ergenlik sınavınız başlamadıysa bile yakında başlayacağınızı bilerek soğuk terler mi döküyorsunuz? Bu hikaye alternatif bir ebeveynlik öyküsü sunuyor. Belki esinlenirsiniz, belki çocuğunuzu anlmakta yardımcı olur, belki de siz de böyle fena şeylerin bir tek sizin başınıza gelmediğini fark edip bir nebze rahatlarsınız.

Geriye kalan herkes okumasa da çok şey kaçırmaz. Mesela ben kitaptan tek şunu anladım: Ergenlik başa bela.

Not: Kolay okunan, akıcı bir kitap Film Kulübü. Yalnız bazen çeviri olduğu çok belli oluyor, kelimeler kulak tırmalıyor. Dost Körpe eğendiğm bir çevirmen aslında. Bu kitaptaki sorun tam olarak nereden kaynaklanıyor anlamadım.

13 Aralık 2014 Cumartesi

İyi kalpli küçük canavarlar!

Hani sevdiğiniz yazarlar vardır, “yeni bir şey yazsa da keyif alarak okusam” dersiniz. Denk geldiniz mi bilmiyorum ama bu yazarların bazıları çok da güzel konuşurlar, müthiş hikaye anlatıcılıkları her daim devrededir.

2014 Bumerang Content Marketing Konferansı
Hürriyet'in sevilen yazarı Ertuğrul Özkök de onlardan biriymiş. Geçtiğimiz çarşamba günü Bumerang'ın düzenlediği Content Marketing Konferansı'nın ilk konuşmasını kendisinden keyifle dinlerken fark ettim bunu.

Ertuğrul Özkök'ün konuşmasının ana başlığı şuydu:

21. Yüzyıl Oyununda “Kötü” karaktere yatırım yapmak neden daha kârlı bir iştir? 

Bu ciddi başlığın altını öyle güzel bir hikayeyle doldurmuştu ki, açıkçası hiç sıkılmadan dinleyerek çok güzel şeyler öğrendim anlattıklarından ve olabildiğince detaylı aktarmaya çalışacağım sizlere de..


Yazarın konu hakkındaki düşünceleri torunu Sinan Ali'nin playstation ile oynarken kötü karakterleri öldürmesiyle başlıyor. Şöyle söylüyor Sinan Ali:

Onlar kötü değil ki, iyi insanlar. Asıl kötü olan benim, çünkü onları öldürüyorum!”

Bunları söyleyen Sinan Ali, evde şeltoksla sinek öldürmelerine bile izin vermezmiş üstelik, video oyununda onlarca karakteri öldürürken, gerçek hayatında canlıları korumak O'nun için çok önemliymiş.

Hayatında ilk kez duvar kertenkelesi gördüğünde yaptığı yorum ise “iyi kalpli küçük canavar” tanımlamasıymış zaten.

Sinan Ali sayesinde düşünmüş Ertuğrul Özkök, kötü karakterlerin aslında o kadar da kötü olmadığını ve hatta 8-9 yaşındaki bir çocuğun hayatında nasıl önemli bir yer edinebileceklerini... 

Bu arada Sinan Ali ile ilgili bir parantez açmadan olmaz. Büyükbabası Özkök, büyüyünce O'nun Cristopher Nolan gibi olacağını söylüyor. Çünkü 3 sene önce bir sabah kalkmış şöyle bir cümle kullanmış:

Anne dün gece benim odama rüya geldi, sen de gördün mü?”

Ertuğrul Özkök, Inception filmi kadar anlayamayacağı bir cümle olduğunu söylüyor bunun. Gerçekten de üzerinde düşününce nasıl da derinliği var! İşte buradan yola çıkarak, duvardaki kertenkelelerden iyi ekonomik yatırımlara nasıl geçileceği hakkında şahane bir fikir jimnastiği yaptırdı bize..
Ertuğrul Özkök anlatırken...

Bakın nasıl güzel bir giriş cümlesiyle başladı:

“Sinan Ali'nin bilgisayar oyununu ben almıştım. İyi bir şey yaptığımı düşünürken, aslında 150 lirayı kötü karakterlere yatırmışım! “

Gerisini ben hiç araya girmeden yazarın ağzından aktarmak istiyorum:

Aslında çok da garipsememek lazım bu durumu, hatta benim bunu çok daha önceleri fark etmem lazımdı. 1964 yılına dönüş yapıyorum şimdi. O dönemlerde bizim çok kötü bir kahramanımız vardı; adı Ahmet Tarık Tekçe.


Ahmet Tarık Tekçe, unutulmaz kötü karakter!

Ahmet Tarık Tekçe'nin oynadığı filmlere gittiğimiz zaman, salondaki kadınlar, O sahneye çıkınca beddua okumaya başlarlardı, yani toplumsal olarak O'nun kadar ifrit olduğumuz karakter yoktu. Son dönemlerden geliyor mu aklınıza birileri? Neyse...



Kötü karakterler sevilir!
1964 yılında bir gün, Ahmet Tarık Tekçe'nin trafik kazasında öldüğü haberi geldi ve ben hayatımda o kadar ağladığımı hatırlamıyorum! Birden hayatımızın en önemli figürlerinden biri çıkıp gitmişti. O gidince geride kalan iyilerin de anlamı kalmamıştı ki!

Ben küçükken hayallerim vardı, o zamanlar dijital dünya da olmadığı için hayallerimizle yaşıyorduk. Hayalim basitti, mütevazıydı. Matbaa işçisi olan babam çok zengin oluyor, futbola da meraklı olduğum için Rio De Janerio'daki Maracana stadının küçük bir modelini yapıyordu, o stat benim oluyordu ve 6'şar kişilik takımlar halinde maçlar yapıyorduk. Aslında bunu istememin gerçek nedeni şuydu: Takımları kendim belirlemek istiyordum. Yani sen takıma gir, sen girme diye... Babam zengin olamadı, ama iyi niyetli bir adamdı, bana bir futbol topu aldı. Şimdi size basit geliyor, o dönemlerde futbol topuna sahip olmak demek, Karl Marx'ın anlattığı üretim araçlarına sahip olmak gibi bir şeydi.

O futbol topuna sahip olduğum zaman anladım ki, takımları kendin belirlemen için ille de Maracana stadına sahip olman gerekmiyor!

O top sayesinde mahalledeki takımları belirlemeye başladım ve İlk defa Marksist teori çerçevesinde kendi içimde kötülük yapma kabiliyetinin olduğunu da orada anladım. Çünkü mahallenin en iyi top oynayan çocuklarından bir tanesini benim beğendiğim kıza asılıyor diye takıma almamıştım. Ve üretim araçlarının ne olduğunu da ilk defa orada anladım.

 Gerçekten Marx haklıymış, çünkü üretim araçlarına sahip olanlar, müthiş bir üstünlük sağlayabiliyorlar ve bu durumu kötüye kullanabiliyorlar.

 Gerçi ben bu durumu daha fazla kötüye kullanmadım, kızla aram düzelince, yani çocuk benim için tehlike olmaktan çıkınca o çocuğu tekrar takıma aldım.

Her çocuğun böyle hayalleri vardır, fakat bana kötü karakterle ilgili ilk dersi veren insanın hayali benim gibi değildi, Amerikalı bir adamdı, ve ben bu Amerikalı adamı 2013 yılında San Francisco'da tanıdım.

Adamın adı Bob Iger'dı. Dünyanın en büyük eğlence şirketi olan Disney'in Ceo'su... Yaşı benden sanıyorum birkaç yıl küçük ama onun hayatı da benim gibi Spiderman, Demir Adam gibi karakterlerle başlamış. Bana anlattığına göre küçükken Marvel karakterlerinin hayranıymış. Herhalde babasından büyük şeyler istemiş ve babası da almamış olacak ki, O da bunun karşılığını yıllar geçtikten sonra Marvel şirketinin tamamını satın alarak vermiş.. 2013 yılında Disney şirketinin 90. kuruluş yılı dolayısıyla beni San Francisco'ya davet etti. Ve ben, çocukluğumun kahramanlarının olduğu şirkette 6 gün geçirdim.

Captain Marvel "Shazam" deyince güç kazanır!

Bob Iger'ın 2006 yılında şirketin başına geldiği zaman yaptığı önemli ilk iş, 3 şirketi satın almak oldu. Önce Pixar'ı aldı Steve Jobs'dan, arkasından “Marvel Comics” denilen Marvel karakterlerinin bulunduğu şirketi aldı, ardından da Star Wars'ı yapan Lucas Film'i aldı. Bunun için ödediği para 15 milyar dolardı! Disney halka açık bir şirket olduğu için o dönem çok büyük eleştiriye maruz kaldı. Gazeteler yazdılar, şirketin parasını boş işlere harcadın, şirketi batıracaksın dediler. İşte o Bob Iger'la bir sabah kahvaltıda konuşurken ben de o bütün ukala, burnundan kıl aldırmayan ekonomistler gibi biraz daha yukarıdan bakarak dedim ki:

Bob, niye aldın Marvel karakterlerini? Yani Spiderman'i daha önce Sony almış , elinden gitmiş, X Men'i başka şirket almış.."
 Bana dedi ki Bob, "Say bakalım Marvel karakterlerini!"
Ben de iyi bir Marvel uzmanıyım. Çünkü İzmir'de çocukluk yıllarım Amerikalıların çöp kutularını karıştırıp bulduğum Marvel kitaplarını okumakla geçti, İngilizceyi de öyle öğrendim zaten.
Başladım saymaya, Demir Adam, X Men, Spiderman, Yüzbaşı Amerika... Altıncı veya yedinci karaktere geldim, "ee sonra?" dedi, sekizinci karakteri bulamadım! 
"Tam 7000 karakter var !"dedi ve ekledi:
"Ama senin gözün sadece iyi kahramanlara çevrili olduğu için sen arkadaki kötü kahramanların ne kadar değerli olduğunun farkında değilsin. Bana ekonomik olarak kötü yatırım yaptığımı söylüyorsunuz, sadece Demir Adam'ın gişesi 3 milyar doları geçmiş..."

Disney'in 7000 karakteri!

Hikayeyi bilirsiniz, Pandora'nın kutusu açılır ve bütün kötülükler dünyaya saçılır. Ama insanlar bu yayılanların kötülükler olduğunun farkına da varmazlar, çünkü hepsi çok eğlenceli ve çok cazip şeylerdir. Pandora'nın kötülükleri için kullanılan kavram “kötü güzellik"tir ve bu kavram ilk kez bu olgu için kullanılmıştır. Aslında yıllar geçtikçe insanların kötüye karşı olan şuursuz cazibesinin başka örneklerini de görürüz. 
 Dante'nin kitabını çoğunuz okumuşsunuzdur, ben de yılda en az bir kez okurum, ama hep okuduğum bölüm cehennem! Kötüleri okuyorum ben, içinizde bu kitapta cenneti okuyan hiç yoktur belki de. Ben bile bu kadar meraklı olduğum halde tamamını okumadım sanırım. Zaten dünya edebiyatına, dünya sanatına gerçek ilham veren örnekler hep cehennemden çıkmıştır. İyi taraftan çıkmamıştır. Çünkü kötü karakterler hiç unutulmazlar.

*******************

Ertuğrul Özkök bu güzel konuşmasını yaparken 21. yüzyılda kötü karakterlere yapılan yatırımın ekonomik boyutu zaten zihnimizde fazlasıyla canlanmıştı. Şahane bir anlatımdı, gerçi bütün konuşmaları aktarmadım size ama umarım bu yazdıklarımdan sizler de ilham almışsınızdır. Bu güzel konuşmayı aktarırken bir hatam olmuşsa, sürç-i lisan etmişsem de kendisinin beni affedeceğini düşünüyorum.

Son bir hatırlatma, kötüleri övmedik yanlış anlaşılmasın, gerçeklerdi anlattıklarımız.

Keyifli pazarlar...

7 Aralık 2014 Pazar

Orhan Kemal'den bir kitap okudum; SUÇLU-1


Kitapçıların önünden geçemem ben, bir yere yetişeceksem bile içeri girer hızlı hızlı da olsa dolaşır, kitapları görüp onlara dokunmayı çok severim. Geçenlerde Kabalcı Kitabevi'nin önünden geçiyordum, vaktim de vardı ve daldım hemen içeriye. İndirimli kitap reyonunda Orhan Kemal kitaplarının sadece 2 TL'ye satıldığını görünce Suçlu-1 ve Suçlu-2 Sokakların Çocuğu kitaplarını hemen aldım sevinçle.

Suçlu-1 Orhan Kemal
Severim Orhan Kemal'i, kitap okuyor gibi değil, Türk filmi izliyor gibi hissettirir bana. Çukurova'daki tarım ve fabrika işçilerinin hayatını, İstanbul'daki yoksul mahallelerde yaşanan ekmek kavgasını O'ndan daha güzel anlatan yoktur. Göz önünde olmayan hayatlara dokunur, küçük insan hikayeleri ile büyük büyük teorilerin anlatmak istediklerini özetler. Dokunaklı yazar, diyaloglar çoktur O'nun anlatılarında. Öyle bir konuşturur ki kahramanlarını, onlarla hemhâl oluverirsiniz hemen, çoğunlukla gözleriniz dolar Orhan Kemal'in hikayelerinde, gülümsediğiniz de olur elbet.

Bu kitapta da Cevdet'in hikayesi var. Üvey annesinin ısrarına karşı koyamayan babası yüzünden, 12 yaşında iken okuldan alınıp sokaklarda işportacılık yaptırılan Cevdet! Bir gün bu yaşadığı eziyetlerin hepsinden kurtulmayı kanlı canlı hayal edebilen Cevdet!

Suçlu-1 Arka Kapak yazısı


Cevdet sokaklarda yaşam mücadelesi verirken O'nu çok seven güzel küçük çingene kızı Cevriye'nin zorla topuklu ayakkabı giydirilip dudakları boyatılarak, zorla sokaklarda dans ettirildiğine şahit oluyoruz. Cevdet'in gururlu dünyasında sorunlardan kaçmak için nasıl da Tommiks Teksas kitaplarına sarıldığını, kitap kahramanı Aslan Tomson olup bir gün Amerika'ya nasıl kaçacağını birlikte hayal ediyoruz Cevdet'le.

Kötüler bir şekilde cezasını çekerken, her türlü zorluğa rağmen hayatta hep umudun var olduğu mesajını veriyor yazar bize satır aralarında. O kadar güzel anlatıyor ki hikayeyi, Cevdet gözümüzün önünde canlanıyor, üvey anne Şehnaz sanki karşımızda camdan sarkmış bize bakıyor, Kosti, Hasan ve bütün çocuklar tanıdık geliyor. Şöfor Adem'den zaten nefret ediyoruz...


Dedim ya ben seviyorum Orhan Kemal'i, görünce okuyasım geliyor. Size de tavsiye ediyorum.

4 Aralık 2014 Perşembe

Medici Ailesi

Floransa'yı anlatmaya başlamadan önce Medici ailesini bilmek önemli bence. Çünkü bu aile Floransa'yı sanatın beşiği haline getiren aile. Yazıya başlamadan önce bilinmesi gereken ise o dönemlerde İtalya çeşitli cumhuriyetlerden oluşuyordu (Venedik, Ceneviz, Floransa gibi). Bu cumhuriyetlerin her birinin başkenti ve bölgesi ayrıydı ve sık sık birbirleriyle savaş halindelerdi. Her bölge büyük ailelerin hakimiyeti altındaydı. Medici ailesi de Floransa'nın hakimiydi.


Medici ailesi
Bu ailelerden biri olan Mediciler 13. ve 17. yüzyıllar arasında Floransa'da yaşamış bir aile. Aile dört papa (X. Leo, VII. Clement, XI. Leo, IV. Pius), çok sayıda Floransa hükümdarı ve daha sonra evlilik yoluyla Fransız Kraliyet ailesinin mensuplarını yetiştirmiş (Kraliçe Catherine de Medici) ve İtalya Rönesansını etkilemiş. Aile büyük servetini ilk olarak tekstil ticaretinden kazanmış. Daha sonraları ise ilk modern bankacılık sistemini oluşturmuşlar (muhasebe sistemleri üzerinde büyük yenilikler yaparak) ve Papa ile olan ilişkileri nedeniyle o dönemdeki ekonomi üzerinde etkili bir güç sağlamışlar.  İlerleyen yıllarda medici bankası dönemin en büyük, başarılı ve saygın bankalarından biri olmuş. Venedik, Cenova, Roma gibi şehirlerdeki bankacıları destekleyerek iyice zenginleşmeye başlamışlar ve Avrupa'da özellikle de İtalya'da politik güce sahip olmuşlar. Özellikle 15 ve 16. yy'da iktidar mücadeleleri, servetleri ve itibarları Floransa'yı oldukça etkilemiş. Bu arada Medici ailesinin eczalık, ilaç yapımı ve tıpla ile ilgili olduğu da hatta medicine (ilaç - tıp) kelimesinin Medici'den geldiği ifade ediliyor. Ailenin armasında bulunan top biçimindeki şekillerin ilaçları simgelediği söylenenler arasında. 


Medici ailesinin arması

Ailenin tarihi ve yükselişi
Aile ile ilgili bilinen en eski belge 1230 yılına ait. Yükselişi ise 14.yy'da özellikle evlilikler yoluyla ve bankacılık sayesinde iyi ilişkiler kurarak olmuş. 1434 yılında Cosimo de Medici gran maestro ünvanını alarak Floransa devletinin gayrı resmi başı olunca Medici hanedanı da resmen başlamış oldu. Cosimo, Piero ve Lorenzo 15.yy'a kadar Floransa'ya hükmettiler.

Cosimo de Medici "halkın babası" olarak adlandırılıyordu ve çok seviliyordu. İyi bir banker, yönetici, siyasetçi ve sanatseverdi. Döneminde sanatçılara destek olarak Floransa'nın gelişimini sağladı. Diğer cumhuriyetlerle barışı sağlamaya çalıştı. Ünlü katedral Santa Maria del Fiore'nin kubbesinin yapımına ve bitirilmesine maddi katkıda bulundu. Ölünce San Lorenzo katedraline defnedildi.

Piero de Medici (1416 - 1469)  Cosimo'nun oğluydu ve sadece 64 - 69 yılları arasında hüküm sürdü. Lakabı "gut'lu piero"'ydu ve ölümü de gut yüzünden oldu. Piero babasının aksine sanatla pek ilgili değildi ve onun zamanında Floransa pek kayda değer bir güç kazanmadı.

Piero'nun ölümünden sonra başa oğlu Lorenzo geçti. "Muhteşem" lakaplı olan Lorenzo, Floransa'yı da muhteşem hale getirdi döneminde. 1449 - 1492 yılları arasında yaşayan Lorenzo siyaset ve sanatta şehire altın çağını yaşattı. Kurduğu okul sayesinde birçok sanatçının yetişmesine katkıda bulundu ve onlara her zaman destek oldu. Dedesi Cosimo gibi barış sağlamaya ve diğer devletlerle iyi ilişkiler kurmaya çalıştı. Döneminde Osmanlı imparatorluğu'yla da iyi ilişkiler kurdu. Leonardo, Michelangelo, Boticelli gibi ünlü sanatçılara destek oldu. Hatta Machiavelli'nin meşhur eseri İl Principe Lorenzo'ya ithaf edilmiştir. Ölümünden sonra Floransa'ya tam bir kargaşa hakim oldu ve barış, refah dönemi sona ererek neredeyse 400 yıl sürecek işgal dönemi başladı.
(En başta bahsettiğim Catherine de Medici ise tarihte "kanlı kraliçe" olarak bilinen kraliçedir. Sebebi ise Aziz Bartolomeus Yortusu Kıyımı'dır. 23 - 24 ağustos 1572 yılında olan bu katliam Fransa'da katoliklerin protestanları katlettiği olaydır. Kraliçenin kralın (II.Henri) protestan olan yardımcısına yaptırttığı fakat başarısız olan suikast olayların fitilini ateşlemiştir. İki gün süren katliamda onbinlerce protestan öldürülmüştür).

Medusa heykeli

Medici ailesinin Floransa'dan kovulması
Lorenzo'nun oğlu II. Piero de Lorenzo / Medici babasının özelliklerine sahip değildi ve bir sürü politik hata yaptı. Fransa kralı VIII.Charles (yada Karl)  Napoli'yi işgal etmek istediğinde halk Charles'ın tarafını tutmasına rağmen Piero Napoli'ye yardım etmek istedi. Bunun üzerine Karl Piero'dan Pisa gibi şehirleri ona teslim etmesini istedi. Bu söylentiler halk arasında yayılınca kargaşa başladı ve Piero iyice gözden düştü. Saraya girmesi yasaklandı ve halk ayaklanarak medicilerden bağımsızlıklarını istedi. Piero da kaçmak zorunda kaldı. Onun kaçmasından sonra Fransa kralı ordusuyla şehire girdi ve halk tarafından coşkuyla karşılandı. Bir süre sonra kralın istekleri, askerlerin halk üzerindeki baskısı ayaklanmalar yarattı ve krale Piero'yu tekrar göreve çağırdı. Piero'nun gelmesiyle karışıklıklar bir nebze azaldı ama bu dönemde Pisa şehri ile yapılan savaş tekrar başladı. 1503 yılında Piero öldü ve 1512 yılına kadar Mediciler Floransa'dan uzak kaldı. 1512 yılında tekrar yönetime gelen aile 1527 yılına kadar da yönetimde kaldı. Halk ayaklanmaları sonucu 1527 - 1530 yılları arasında yeniden sürgüne gönderilen Medici ailesinin dönüşü o dönemlerdeki papalar X. Leo ve VII. Clement sayesinde oldu. Catherine de Medici'nin Fransanın veliahtıyla yaptığı evlilik de aileyi tekrar güçlendirdi.
(Yukarıda fotoğrafı görünen heykel Floransa'dan kovulan Medicilerin 1530 yılında geri döndüklerinde saraylarının karşısına -Palazzo Vecchio- Signoria meydanına diktirdiği ve amacı düşmanlarına göz dağı vermek olan heykeldir. Heykel elinde kesik bir medusa başı tutan Perseus'tur ve heykeltraş Cellini'nin eseridir)

Uffizi ve Palazzo Vecchio arasındaki köprü

Ponte Vecchio

Ailenin çöküşü
Çeşitli hastalık ve diğer sebepler yüzünden 1700'lü yılların başından beri çocukları olmayan Mediciler erkek varisten yoksun kaldı. Bu dönemlerde ailenin maddi durumu da kötüleşmeye başlamış ve Floransa nüfusu da yarı yarıya azalmıştı. Günümüzde ailenin soyunun devam etmemesinin sebeplerinden biri düşmanları ve diğer şeyler nedeniyle güneş ışığına pek fazla çıkmaması sonucu olarak bebek yaşta D vitamini eksikliği, iyi beslenmeme ve ailenin diğer bireylerinin çeşitli hastalıklardan ölmüş olması gösterilmektedir (ailenin kadın fertleride ağır makyaj sonucu ve güneşe çıkmadıkları için D vitamini eksikliği yaşamışlar, yaptıkları doğum sayısının fazlalığı sağlıklarını bozmuştur). Aile kullandıkları ve yaşadıkları binalar arasında ulaşımı tamamen kapalı köprülerle sağlamıştır (güneşe ve aydınlığa çıkmama ve suikast korkusu ile). Uffizi'yi Palazzo Pitti'ye bağlayan Ponte Vecchio içindeki vasari koridoru ve  Uffizi İle Palazzo Vecchio'yu bağlayan köprü buna bir örnektir. Ayrıca ailenin gitgide kendi hemcinsleriyle ilişki kurmaya başlaması da soyun tükenmesine sebep gösterilmiştir. 18. yy'dan itibaren de bu büyük ailenin soyu tamamen bitmiştir. (Palazzo Vecchio ailenin ikametgahı, uffizi ise kullandıkları ofisleridir. Uffizi günümüzde müze, Palazzo Vecchio ise belediye binası olarak kullanılmaktadır.)

Palazzo Vecchio

Sanatla ve bilimle ilişkileri
Aile sanata ve sanatçıya çok önem vermiştir. Leonardo, Michelangelo, Boticelli, Donatello gibi önemli sanatçıların hamiliğini üstlenmişlerdir. Ismarlama yaptırdıkları sanat eserlerinin yanı sıra sanatçıların kendi çalışmalarına da destek olmuşlardır. Leonardo da Vinci 7 sene kadar Lorenzo de Medici'nin emrinde ve korumasında çalışmış; sanat eserlerinin yanı sıra savaş aletlerinin yapımını ve tasarlanmasını da üstlenmiştir. Ünlü heykeltraş Michelangelo ise dört yıl kadar Lorenzo Medici'nin himayesinde Medici sarayında yaşamıştır. Mimari alanda da özellikle Floransa'da birçok eser yaptırmışlardır. Bunun yanı sıra aileden çıkan papa X. Leo Vatikan'da birçok sanatçıyla çalışmıştır.
Galileo Galilei de aileden yardım alan bilim adamlarından biridir.

Ayrıntılı Floransa ve diğer gezi fotoğraflarıma ana sayfada bulunan İnstagram adresimden ulaşabilirsiniz.

Da Vinci's Demons isimli dizide Medicilerin Leonardo da Vinci ile olan ilişkisini, dönemin politik yapısını ve Floransa'sını izleyebilirsiniz...

3 Aralık 2014 Çarşamba

4. Bumerang Ödülleri ve Türkiye'nin İlk Content Marketing Konferansı'nda Yerinizi Ayırtın!

Türkiye’nin en prestijli blog ödülleri ve ilk Content Marketing Konferansı, Yapı Kredi Nuvo Ana sponsorluğunda 10 Aralık 2014’te InterContinental İstanbul’da ve İKSV Salon’da gerçekleşecek... Blog ve pazarlama dünyası bu günü bekliyor!

37.000’i aşkın yayıncısıyla Türkiye’nin lider yayıncı ağı Bumerang, 4. Kez Blog Oscarlarını sahipleriyle buluşturmaya hazırlanıyor. Yarışma yüzlerce blog ve websitesinin katılımıyla gerçekleşti ve tam 65.000 sms oyu kullanıldı! Şimdi ise kendi alanında uzman jüri üyeleri kısa listeye kalan blogları değerlendiriyor. Kazananlar ödül gecesinde açıklanacak.

Türkiye’nin İlk İçerik Konferansı
Content Marketing Konferansı, ödül töreni öncesi reklam, pazarlama ve medya dünyasından önemli isimleri bir araya getirecek. Konferans, 10 Aralık Çarşamba günü InterContinental İstanbul Otel’de gerçekleşecek ve içerikle pazarlamadan mobil pazarlamaya günümüzün popüler konuları masaya yatırılacak. Hürriyet Yazarı Ertuğrul Özkök, Google Türkiye Pazarlama Müdürü Özgür Kirazcı, Yapı Kredi Dijital Bankacılık Kanalları Direktörü Evren Şahin, Vodafone Mobil Pazarlama, Sadakat Programları ve İş Ortaklıkları Kıdemli Müdürü Emre Kanaat, Hürriyet Dijital Pazarlama Çözümleri Koordinatörü ve Boomads Kurucu Yöneticisi Haymi Behar, Radikal Dijital Yayın Koordinatörü Ezgi Başaran gibi birbirinden değerli isimler, içerikle pazarlama, 2015’in mobil trendleri, sosyal habercilik, dijital yayıncılık gibi konuları konuşacak.


Ustalardan İyi İçerik Atölyesi

Content Marketing Konferansıyla paralel salonda ise İyi İçerik Atölyesi gerçekleşecek. Alanında uzman isimlerden kaliteli içerik hazırlamanın inceliklerini, sosyal medya takipçilerini artırma tüyolarını dinleyeceğiz. Yola blog yazarak çıkan, kariyerinde bambaşka noktalara gelen isimler başarı hikayelerini anlatacak. Bywonderland.com ve Bayaiyi.com’un kurucuları Oylum & Onur Yüksel, Hurriyet.com.tr yazarı Bahar Akıncı, Instagram Fenomeni Sezgin Yılmaz İyi İçerik Atölyesi’nin konuşmacılarından bazıları...


Ödül Töreni ve Unutulmayacak Eğlence
10 Aralık Gecesi Yapı Kredi Nuvo Ana sponsorluğunda İKSV Salon’da gerçekleşecek ödül töreninde Türkiye’nin en iyi blogları ve birbirinden başarılı ajans ve markalar da ödüllerine kavuşacak. Bu yıl ilk kez Boomads mecra kullanımını en etkin şekilde gerçekleştiren ajans ve reklam verenler 4 kategoride ödül kazanacak.
Ödül töreninin hediye sponsorları D&R, USLA ve Doğan Kitap kazananlara sürpriz hediyeler dağıtacak. Ödül töreninin ardından Türkiye’nin en iyi prodüktör DJ’i Ozan Doğulu sahne alarak katılımcılara unutulmaz bir gece yaşatacak.
Ayrıntılı bilgi ve katılım detayları için: BumerangOdulleri.com #bum14


Bir boomads advertorial içeriğidir.

2 Aralık 2014 Salı

Bu şehirde engelliler Süpermen olmak zorunda!

Bir yere gideceksiniz, yol tarifi aldınız, “Metrobüse bin, Beşyol durağında in, üst geçitten sağa dön, devam et” dediler. Kolaymış dediniz, metrobüse güç bela bindiniz, güç bela oturacak bir yer de buldunuz, “Bir aksilik çıkmadı, ne güzel, geç kalmayacağım gideceğim yere!” dediniz kendi kendinize. Beşyol durağında metrobüsten indiniz, üst geçitten karşıya geçeceksiniz ya güya, geçemediniz işte, orada kalakaldınız!! Çünkü sizi engellemişler, yola devam etmeniz mümkün değil!
Metrobüs Beşyol Durağı-Yıl 2014!

Hadi canım, öyle şey mi olur, dağ başı mı burası, kim kimi yolundan alıkoyabilir ki 2014 yılının koskocaman dünya şehri İstanbul'unda diyorsunuz değil mi?

Eşkiya mı bunlar diyorsunuz değil mi?

Söylemeye dilim varmıyor ama maalesef göz göre göre bu eşkiyalığı yapan belediye! Evet sizi onlar engellemiş! Hani görevi bütün vatandaşlara eşit hizmet götürmek olan, hani bünyesinde mimarların, mühendislerin, kocaman kocaman okumuş adamların çalıştığı belediye var ya, işte o engellemiş sizi. Nasıl mı?


Metrobüse giden merdiven dağı!
Metrobüsten indikten sonra yan yana iki kişinin ancak yürüyebildiği, ben diyeyim 30 derece, siz deyin 45 derece diklikte daracık bir merdiven yapmış. Saydım, tamı tamına 43 basamak! Bu merdiven dağına tırmanmadan “metrobüs” denilen “çağdaş ulaşım aracından(!)” yararlanamıyorsunuz maalesef!! Estetik yoksunu gri demirleri, kar yağdığında oraların jilet gibi nasıl kayacağını gündeme bile getirmiyorum farkındaysanız!

Aynı merdivenden hem iniyorsunuz, hem de çıkıyorsunuz orası da önemli değil de, o merdivenler nasıl çıkılacak mesele orada!

Bütün vatandaşlarına eşit hizmet götürmek gibi bir görevi olan sayın belediye, ya da her kimse o üst geçitin sorumlusu, zihniyetindeki engelleri kaldırmayı başaramamış maalesef!

Amaaan canım demiş, tekerlekli sandalye  kullanan, koltuk değnekli olan da çıkmasın sokağa demiş, çıksa bile binmeyiversin metrobüse demiş, binse bile Beşyol durağında inmeyiversin demiş, inse bile amaan canım ne olacak sanki, geri döner önceki durakta iner, biz belediye olarak beleş kart veriyoruz nasılsa demiş, taksiye biner bana ne ya, dünyayı ben mi kurtarıcam sanki demiş!


Belki de bunların hiçbirini dememiş, kafası basmamış böyle bir sorun olacağına! İnsanlar fiziksel olarak tek tip ya onun küçük beyninde!

Engelliymiş, bebek arabalı anneymiş, kalp hastasıymış, yaşlıymış kimin umurunda ki bu memlekette! Dikersin 43 basamaklı 43 derecelik tırmanma tahtası gibi üst geçiti, geçen geçer, geçemeyen de ne yaparsa yapsın zihniyeti! Sonra da Avrupa Birliği niye bizi almıyor diye ağlar o zihniyet sahipleri!



İşin komik tarafı ne biliyor musunuz? Şimdi bu üst geçiti çıkabilenler için yol kenarında bir de iniş var ya hani, işte o inişe tekerlekli sandalye rampası yapmışlar!!

 Bir üst geçitin ortasındaki merdivenlere tekerlekli sandalye yolu koymuyorsun, yandaki merdivenlere koyuyorsun! Sen nasıl bir mimarsın, senin kafanda nasıl bir engel var çok merak ediyorum gerçekten de!





Eşitlik, özgürlük (!)
Bu ülkenin koskocaman mega kentinde metrobüse binen engelli vatandaş, Beşyol durağında sizin yüzünüzden yol ortasında kalakalıyorsa kalkıp da 3 Aralıklarda hamaset yapmayın, “herkes bir engelli adayıdır” gibi geri zekalı sloganları ise sakın atmayın!! 

Bence mimarlığınızdan, mühendisliğinizden,  politikacılığınızdan, belediyeciliğinizden, bütün kimliklerinizin ötesinde insanlığınızdan utanın hepiniz!

Yükseklerdeki egonuzun dışavurumu bu yaptığınız yüksek kaldırımlar, kocaman kocaman dağlar gibi diktiğiniz iğrenç üst geçitler! İnsanları başkalarından yardım almaya muhtaç eden bu zihniyetinizle siz zaten sadece hamaset yaparsınız:

5 tanee tekerlekli sandalye verdiiiik, engelli ailesine 3 lira maaş bağladıııkkkk!” dersiniz.

3 Aralık Dünya Engelliler Günüdiye sakın nutuk atmayın, çünkü sizin bu zihniyetiniz yüzünden zavallı, yardıma muhtaç durumuna düşürülen, yine sizin bu zihniyetiniz yüzünden günlük hayatında engellenen insanlar, size rağmen, sizin varlığınızın  yarattığı kocaman engellere rağmen yaşamaya çalışıyor bu ülkede!

Süpermen olmazsan yaşayamazsın bu şehirde!


1 Aralık 2014 Pazartesi

Castel Romano Outlet - Roma



Castel Romano outlet şehir dışında ama Roma'nın en büyük outleti. Mimarisi biraz İstanbuldaki Viaport'a benziyor. Burayı yazma sebebime gelince gitmeden önce alışveriş seven herkes gibi bende internette bir araştırma yapmıştım ama hakkında pek bir bilgi bulamamıştım.
Özellikle kadınlar için tam bir çıldırma noktası bu alışveriş merkezi. Dünyaca ünlü bir çok marka gerçekten de inanılmaz rakamlara satılıyor. Örneğin Moschino yada Calvin Klein marka bir çantayı 25-30 eu gibi bir fiyata alabilirsiniz. New Balance ayakkabılar 30 eu, Crocs terlikler 10 eu crocs yağmur çizmeleri 15 eu gibi fiyatlarla satılıyor. Bunların dışında çikolatacılar, elektrikli ev aletleri, parfümeriler (Douglas uygundu) ve ünlü kozmetik firmalarının dükkanları da var outlette. Roma'ya giderseniz alışveriş için en uygun yerlerden birisi de burası. (mesela eşime Hugo Boss'tan bir polo yaka t-shirt'i 20 eu'ya aldık) Yakınlarında da İtalyanların ünlü Cinecitta film stüdyolarına uğrayabilirsiniz vakit olursa… Ayrıca normal indirimli fiyatların yanı sıra noel gibi bazı dönemlerde de ekstra indirimler oluyor. İtalya'da belli bir fiyatın üzerinde alışveriş yaparsanız tek seferde kdv oranını havaalanında geri alabiliyorsunuz fiş ve ürün ibrazı ile. Aklınızda bulunsun...

http://www.cinecittasimostra.it/en

http://www.mcarthurglen.com/it/castel-romano-designer-outlet/en/

Not: Fotoğraf çekmeye pek vaktim olmadı tahmin edersiniz. Bu yüzden kullandığım görseller internetten alınmıştır.
Ayrıca turla gideceklere bir tavsiye, turlar bu outlet gezisini havaalanına gitmeden hemen önce düzenliyorlar yakınlıktan dolayı. Bavulunuzda boş yer bırakın ki (yada ikinci bir boş bavulunuz olsun) havaalanı güvenliğinde sorun yaşamayın ellerinizdeki torbalarla.
Bu arada ekleme gereği hissettim tabii ki çok da ucuz olmayan markalar da var Burberry gibi. Yada swarovski uyduruktu mesela (bunun gibi birkaç mağaza daha vardı. Yorumlarda hanımefendinin dediği gibi adidas, nike pek iyi değildi örneğin). Ama aklımın kaldığı yerlerde oldu çok iyi kalite (iyi bir italyan markasıydı ama unuttum) bir deri çizmeyi 100 eu'ya almadığıma hala pişmanım mesela...