12 Eylül 2014 Cuma
Windows 9 Videosu Sızdırıldı
Windows 8 ile tarih olan başlat menüsünün kullanıcılardan aldığı olumsuz tepkileri kulak ardı etmeyen Microsoft bir sonraki Windows sürümü olması beklenen Windows 9'da başlat menüsünü yerine koymuş görünüyor.
Windows 8'in aşırı yenilikçi olması nedeniyle ağır eleştiri alması Microsoft'un devrim olarak tanımladığı gözdesini itibarsızlaştırmış ve bir çok kullanıcı işletim sistemi
11 Eylül 2014 Perşembe
iPhone 6 ve iPhone 6 Plus'ın Özellikleri ve Fiyatı
Apple'ın son gözdeleri iPhone 6 ve onun biraz daha büyük boyutlu kardeşi iPhone 6 Plus'ın teknik özellikleri, fiyatı ve çıkış tarihi açıklandı.
Daha önceki modellerine nazaran Apple bu kez merakla beklenen iPhone 6 serisini aynı anda çıkardı; bilindiği üzere Apple iPhone modelleri iPhone 3G-3GS, 4-4S, 5 ve 5S şeklinde piyasaya çıkıyordu. Bu durum iPhone 6 serisi ile tarihe karışmış
9 Eylül 2014 Salı
Tecâhül-i ârif sanatına gel!
Bu gidişle internet kullanan herkes edebiyatçı olacak!
Blog yazarları, okuyucuları, sadece Facebook kullananlar, sadece e-posta yazıp okuyanlar da dahil olmak üzere herkes ama herkes edebiyattan azıcık anlayacak, anlamak zorunda kalacak!
Neden mi, yasaların içine atıldığı söylenen meşhur torbalar var ya, işte o torbalardan birine gönderilen yeni internet yasası sayesinde! Yani artık mahkeme kararı bile olmadan TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı gibi afilli bir kurumun kısaltması buTİB, tib diye kelime mi olurmuş demeyin, onun forsu bugünden sonra kimsede olmayacak, ama şu da bir gerçek ki ne kadar afilli isim varsa hepsinin altından da çapanoğlu çıkıyor, neyse konuyu dağıtmayalım) denilen kurum istediği internet sitesini çat diye kapatabilecekmiş, hatta hangi sitelerde gezdiğimizi de kayıt altına alacaklarmış. Bu durumda ne yapacağız, edebiyatın unuttuğumuz sanatlarına başvuracağız hep birlikte.. Atalarımız boşuna dememişler “Bir musibet bin hayır getirir!” diye, artık hepimiz az buçuk edebiyat okur yazarı olacağız bu sayede. Nasıl mutluyum nasıl hem de, “yaşasınnn!” diye çığlık atasım geliyor! Sanki öğrencilik günlerime geri dönmüş gibi heyecan var içimde!
Dümdüz yazılar yazıp okumaktan sıkılmıştım, okur-yazar olmak yetmez olmuştu, hem yazma kapasitemi zorlamak, hem de okuma algılarımı bir seviye üste çıkarmak istiyordum. Artık öyle olacak! Sağolasın torba yasası.. (Bir reklam geldi şimdi aklıma, küçük kızın annesi bir cümle içinde “etekleri zil çalıyor” deyimini kullanınca küçük kız hemen eteklerinde ziller hayal ediyor ve gözlerini kocaman kocaman açıp annesine “gerçekten de ziller mi çalacak eteklerinde?” diyor ve annesi de kızına “benim masum meleğim” diye sarılıyor ya, “torba yasa” diye duyunca benim de gözümün önüne beyaz bezden dikilmiş un torbaları ve içine atılan yasacıklar geliyor. Bu durumda ben mi masumum yasacıklar mı, ikircikte kalıyorum, bana birisi bunu insanlık namına açıklayıversin bir zahmet!)
Lisedeki edebiyat öğretmenimin kulaklarını çınlatarak, unuttuğum kuralları tekrar araştırıp artık yazılarıma edebi formüller koyacağım. Çok eğlenceli olacak çook, yaşasın TİB, ti(b)ini sevdiğim...
Mesela Tecâhül-i ârifsanatı kullanacağım çokça. Evet hazır okullar da açılıyorken hatırlayalım neydi bu Tecâhül-i ârif sanatı?
Bildiğini ya da genel olarak bilineni bilmezlikten gelerek nükte yapmak,aslında bu kadar uzun uzun tanımlamaya da gerek yok, günümüz diline “salağa yatmak”olarak çevirebiliriz bence. Bu sanatın diğer güzelliği de mübalağa (abartma)ve istifham (soru sorma) yöntemlerine sıkça başvurması. Mesela şair soruyor :
“...Benim mi Allahım bu çizgili yüz...? (Cahit Sıtkı Tarancı)
Sanki bilmiyor mu, bal gibi yaşlanmış işte, salağa yatıyor, şaşırmış gibi yapıyor. Biz de öyle yapacağız, mış gibi yapıp bolca şaşıracağız. Yani hayret, övme, yüceltme, yerme gibi nedenlerden birine yapıştıracağız nükteyi!
Bu sanatın inceliği ne hiç bilmemek, ne de bildiğini tamamen gizlemek! Yani inceden inceye bildiklerini dolaylı yollardan anlatmak. Anlayan için ne büyük zevk bu satır aralarını okumak düşünsenize! Gerisini TİB düşünsün artık!
Hep birlikte öğreneceğiz bu sanatları elimiz mahkum. Dolayısıyla kendimi bu işe gönüllü adayarak her hafta bir edebi sanata yer vereceğim yazılarımda. Haydi bakalım iki ortalı çizgili defterler, 2B yumuşak uçlu kurşun kalemler, silgiler hazırlansın. Şimdi okullu oluyoruz hep birlikte, içinizde edebiyat öğretmeni olanlar varsa detaylı yorumlar bekliyorum kendilerinden, herkes elini azıcık hamura bulayacak artık ne yapalım!
Dedim ya TİB'i seviyorum, özgürlüklerim kıstlandıkça içimdeki yaratıcılık ortaya çıkıyor, meğer ne cevherler varmış da bende haberim yokmuş! (Bu da benim Tecahül-i Arif örneğim olsun)
İşte günün sınavı: Bu yazıyı okuyan herkes, kendi Tecâhül-i ârif örneğini yorum olarak yazsın bir zahmet. İnternetten kopya çekmeyin sakın, zaten hep aynı örnekleri herkes kopyalamış bütün sayfalarda, yakalarım, kül yutmam☺
Gidiyor muyum yoksa? ( bu da mı Tecahül-i Arif ?)
Edebîkalınız efenim, moraller yüksek olsun..
7 Eylül 2014 Pazar
Bu pazar eğlenceli yazamadım üzgünüm!
Bu yazı keyifli bir pazar yazısı değil maalesef, baştan söyleyeyim de aman sakın okuduktan sonra pişman olmayın!
Ben de isterdim pazar kahvesine eşlik edecek, yüzlerde gülümseme bırakabilecek kıvamda tatlı bir yazı yazmayı ama üzgünüm. “Burası Türkiye!” dedirtmek için ısrarla insanın gözüne gözüne sokuyorlar bütün cahilliklerini, bir de “bu toprakların yazgısı karadır, bu toprakların insanı acılıdır” türküsü tutturmuşlar ki fonda...
Hayır efendim, yazgı değil cehalet bütün bunların nedeni!
Cehalet ve aç gözlülük bir araya gelince ortaya çıkan tablonun rengi kara!
İşçilerin alnındaki sadece kömür karası,toz karası, ter karası, kara vicdanlıların yürekleri ise katran karası!
İşte en taze bilgi, dün eski Galatasaray stadyumunun yerine dikilen iğrenç gökdelen inşaatında asansör yere çakıldı ve 14. kattan düşen 10 işçi hayatını kaybetti! Olay yerine ambulanstan önce çevik kuvvetin gitmesi, asansörün bakımını yaptırmayan inşaat şirketi sahibinin Türkiye'nin en zenginlerinden olması, şehrin orta yerine, tam da şahane bir şehir parkı olabilecek yere dikilen bu rezidans zırvalığının saçmalığı, her geçen gün basit önlemler alınmadığı için yaşanan işçi ölümleri, göçen üst geçitin altında kalıp can verenler, bakımsız belediye otobüslerinin yaptığı kazalarda bacağı kopanlar, “yaşam odası aslında vardı da biz söktüydük, daha güzelini yapacaktık!” diye milyonlarca insana utanmadan yalan söyleyen maden sahipleri ve o madenlerde yaşanan göçükler, canını yitiren yüzlerce insan, tarım ve hayvancılık yok edildiği için o tehlikeli madenlere torpille girmek zorunda bırakılan işçiler, çocuğuna yemek yedirebilmek için o tehlikeli maden kapatılmasın diye dua eden gözü yaşlı anneler!
Bu aklıma gelenler, insan hayatına verdiğimiz değerin örnekleriydi. Bazılarının ısrarla önemsemediği, oysa nefes almamızı sağlayan, bize su veren, bize ekmek ve aş veren doğaya verdiğimiz değer ise çok çok daha içler acısı...
Doğa denen canlıyı bağırta bağırta, işkence ede ede öldüren de yine bizim topraklarımızda yaşayan, gözlerini para hırsı bürümüş kara vicdanlı insan müsveddeleri!
Hüseyin Avni Paşa Korusu'nda yangın(!) çıktıktan sonra bütün ağaçlar kesilip oraya 10 tane ev yapılacağının açığa çıkması, Validebağ korusunun hiç acımadan beton dökülüp otopark yapılmaya çalışılması, İstanbul'da susuzluk ve kuraklık tehlikesinin kapıya dayandığı herkesçe biliniyor olmasına rağmen, şehrin tek nefes alma yeri olan kuzey ormanlarının ranta kurban edilmesi, şehrin gittikçe daha da griye bürünmesi, yol yapmak için binlerce ağacın acımadan kesilmesi, zeytinliklerde madencilik yapma yetkisini onaylayan yasalar, en yeşil en güzel yerlere dikilmeye çalışılan elektrik santralleri, teknoloji devi Japonya'nın bile önleyemediği kazalarla gündeme gelen nükleer santral çılgınlığına kapılan çılgın proje çılgını(!) yöneticilerin aymazlığı, gittikçe yükselen iğrenç şehirler inşa edilmesi, yok olan dünya kaynaklarına aldırmadan çok çocuğa yapılan teşvikler, sit alanlarının hunharca inşaat alanlarına çevrilmesi...
Haydi yazalım bir pazar yazısı, diyelim ki şöyle dünya deviyiz, böyle yükselen değeriz, bizi kıskananlar çatlasın diyelim!
Cehaletin, vurdumduymazlığın, “bize bir şey olmaz abi ya!” soytarılığının bu kadarına artık cidden tahammül edemiyorum!
İtiraf ediyorum:
Kral çıplak dostlar, açık ve net bu; kral çırılçıplak aramızda dolaşıyor!
10 işçinin katledildiği o inşaat bir süre sonra kaldığı yerden devam edecek, adamlara göstermelik para cezası verilecek, sonra bütün bunlar unutulacak ve tarih tekerrür edecek!
Üçüncü dünya ülkelerine yaraşır bu vehametler devam ettiği sürece ne derseniz deyin benim gördüğüm şudur:
Kendimizi kandırmayalım, Ortadoğulu cahil bir toplumuz, Avrupa kafasında asla değiliz, insana ve doğaya verdiğimiz değeri çok değil sadece bir hafta gazete manşetlerini okuyarak yorumlayabilirsiniz rahatça!
Diyorum işte, kral çırılçıplak aramızda dolaşıyor!
NOT: Bu yazıyı sonlandıracak iyi bir sözcük bulamadım, "sevgiyle kalın" olmaz, " mutlu pazarlar" olmaz, "görüşürüz" olmaz. Anlatması bu kadar zorken, ya birebir yaşayanlar ne yapsın?
5 Eylül 2014 Cuma
3 Boyutlu Yazıcıdan Kale İnşa Etti
Andrey Rudenko isimli bir mimar 3 boyutlu yazıcı teknolojisini kullanarak geleceğin binalarına şimdiden ışık tutan bir kale inşa etti.
Dört ay gibi kısa bir sürede mimari estetiğe sahip bir kaleyi 3 boyutlu yazıcı teknolojisini kullanarak inşa eden mimar inşaat sektörüne yeni bakış açısı ve yapım teknolojisi sunmuş oldu.
Aynı zamanda büyük bir ilki de başaran Andrey Rudenko kendisine
1 Eylül 2014 Pazartesi
Mimlendim, mimli yanıtlar verdim...
Sevgili “Kalemimden Yazılar” sağolsun düşünüp beni mimlemiş, kendisine teşekkür ediyorum. Konu kitaplar üzerine olunca keyifle yanıtladım, aslında itiraf edeyim huysuzlandığım ve espriyle karşılık verdiğim sorular da oldu. Haydi biraz eğlenelim o halde. Gelsin sorular...
1- Çok kitaptan oluşan seriler mi ya da tek kitaplar mı?
Cehaletimi mazur görünüz ama çok kitaptan oluşan serileri hiç bilmiyorum. Daha da açık ifade etmek gerekirse söyleyeyim; kitap dünyasındaki dizi olayına tamamen yabancıyım. Sanırım “dinozor okuyucu” sınıfına giriyorum bu anlamda. Vampir serisi, korku serisi, Yüzüklerin Efendisi serisi, Harry Potter serisi, polisiye dizisi türü kitaplarla da yıldızım barışmadığı için benim için seri demek, beğendiğim yazarın kitaplarını ard arda okumak demek oluyor. Eğer seri tanımına giriyorsa Vedat Türkali'nin Güven-1 ve Güven-2'sini tek geçerim mesela. Bu sorudan anladığım bu kadar keskin yani..
2- Sadece kadın yazarları mı yoksa erkek yazarları mı okumak?
Böyle bir soru hiç kitap okuyucusuna sorulur mu? Ayrımcılık mı yapıyoruz şimdi ne ayıp ne ayıp.. Sözcüklerin cinsiyeti mi var? Duymamış oluyorum, es geçiyorum bu soruyu.
3- Kitapçıya gidip kitap almak mı, internet üzerinden kitap almak mı?
Sokağa çıkmışsam, bir yere yetişme derdim yoksa, yolumun üzerindeki kitapçılara girmeden duramam. Kitapçı gezme keyfim elbette internetteki kampanyaları takip etmeme engel değil. Yani esneğim, öyle de olur, böyle de olur..
4- Film olan kitapları mı dizi olan kitapları mı?
Genelde kitabını okuduğum bir filmi veya diziyi sevmem ben de çoğu insan gibi. Çünkü kitap okurken kendi hayal gücünüzle konuya dahil olurken, dizi ya da film gibi bir somutlaştırma durumunda araya yönetmenin gözlüğü de giriyor. Başkasının gözlüğü de doğal olarak bulanık gösteriyor. İstisnalar var elbette, mesela Richard Russo'nun Kasaba adlı çok beğenerek okuduğum kitabının filmini de keyifle izlediğimi anımsıyorum. Dizilerde zaten kitaptan çok uzaklaşılıyor, hatta dizi senaryolarına "kitap katili" bile diyebilirim.
5- Günde 5 sayfa okumak mı yoksa haftada 5 kitap mı?
Günde 5 sayfa çok az, haftada 5 kitap da çok fazla! Kitap okumak ilaç değil ki reçetesi olsun. Yani sınır yok, ne kadar isterseniz! Bu soruyu da böyle huysuzlanarak cevap verdiğim için kusura bakmayınız, soranın suçu ben ne yapayım ☺
6- Profesyonel bir yazar olmak ya da profesyonel bir yorumcu olmak?
Çocukluk hayalim yazar olmak. Bunun dışında profesyonel yorumcu olmak ise hiç bana göre bir iş değil. Profesyonel olmak demek, para karşılığı iş yapmak demek. Para karşılığında bir kitabı eleştiremem ben, sıkılırım, zoruma gider...
7- En sevdiğiniz 20 kitabı tekrar tekrar okumak mı yoksa her gün daha önce okumadığınız yeni bir kitabı okumak mı?
Bugüne kadar çok sevdiğim bir kitabı ikinci kez okuma girişimim olmadı. Damağımda kalan ilk lezzet yeter bana, fazlasından yorulurum, aşırı dozdan baygınlık gelir. Neden aynı şeyleri tekrar tekrar okuyayım ki bunca okunmamış kitap beni beklerken, zaman kaybı olmaz mı? Okumadığım kitaplar bana küsmez mi?
8- Kütüphanede çalışmak mı kitap satıcısı olmak mı?
Kütüphanede çalışmak bence çok sıkıcı bir iş. Kitap satıcısı olmak, yeni kitaplarla haşır neşir olmak, insanlarla ayak üstü kitap sohbeti yapmak, imza günleri düzenleyip sevdiğim yazarlarla tanışmak varken niye gidip sessiz bir kütüphanede kendimi hiç değişmeyen bir kısır döngüye hapsedeyim ki! (Kütüphane memurları alınmasın lütfen, bakmayın böyle dediğime sanki diğer işler farklı mı, hepsi kısır hepsi döngü!)
9- Favori türünüzden kitaplar okumak mı yoksa favori türünüz hariç diğer her türden kitaplar okumak mı?
Bu soruya da gülümsüyorum, soruları soran kişi okuyorsa eğer hiiç kusura bakmasın.
Ben mesela korku-gerilim kitaplarını sevmiyorsam niye okuyayım ki böyle bir kitabı! Favori türüm, yani en beğendiğim tür romansa niye öykü okumaya kendimi zorlayayım? Nitekim öyle gerçekten de, kısa öyküleri sevmem ve ıssız adaya düşüp de elimde sadece kısa öykü kitapları kalmadığı sürece alıp okumam.
Öğrenciysem, mesela dönem ödevim hiç sevmediğim türde bir kitabın özetini çıkarmaksa mecburiyetten okurum, ama keyfim için niye favorim olmayan türde kitapları tercih edeyim ki? Bu nasıl bir soru böyle eyy moderatör, sınıfta kaldınız! ☺
Açıkçası bu soruya “favorim olmayan türden kitapları okumaya bayılıyorum!” ya da “istemiyorum ama ne yapayım okuyorum!” cevabını veren kaç kişi olduğunu ve bu cevabı veren insanların psikolojilerini acayip merak ettim şimdi..
10 - Sadece fiziksel kitap kopyalarını okumak mı yoksa sadece e-kitap okumak mı?
Hayatta “gri” diye bir renk var. Sadece o mu, sadece bu mu şeklinde sorular bana uymuyor.
E-kitap henüz okumadım ama “asla okumam” demiyorum. Koşullar neyi gerektirirse uyum sağlayacağız mecbur. Şimdilik normal kağıttan kitapları okuyorum, altını çize çize, kenarlarını kıvıra kıvıra, kütüphanemde göstere göstere.. Ama eğer kitapların basılmadığı bir zaman dilimi bana denk gelirse hemen uyum sağlarım, uyum sağlamalıyım, dinozorluk da bir yere kadar..
Eveeet bu günlük eğlence turumuz da burada bitti, bu “gıcık” cevaplarımı okuyanlar muhtemelen bir daha beni mimlemek istemeyeceklerdir, bakalım göreceğiz..
Neyse güldük eğlendik güzel oldu, o halde haksızlık olmaması için bloguma en son yorum yapan üç kişiyi mimliyorum ben de. Soruları beğenen herkes yanıtlayabilir elbette.
Topu size attım, siz benim kadar “gıcık” olmayın cevaplarınızda..
Sevgiyle ve gülümseyerek kalın diyorum..
31 Ağustos 2014 Pazar
George Orwell 1984 kitabı ile mide krampları!
Bazı kitaplar vardır, ismi aklınızın bir köşesine kazınmıştır, okuma listenizin ilk başlarında yıllarca durur da nedense bir türlü okuyamazsınız ya! George Orwell'ın 1984 kitabı da öyleydi benim için. 1944 yılında yazdığı Hayvan Çiftliği kitabını soluksuz okumuştum, hem okumuş hem de iktidar denilen kavramdan nefret etmiştim.
Bu kitap da öyle, okurken iktidar denilen kavramdan, içinde bu hırsı taşıyanların hepsinden yine nefret ettim...
Çünkü yazar, 1948 yılının penceresinden bakarak 1984 yılındaki baskıcı rejimi kurgularken, değindiği ayrıntılarla gerçekten de o baskıyı içinizde hissetmenizi sağlıyor. Düşünce Polisi var, Big Brother denilen partinin tepesindeki adamın her yerde broşürleri var, “Büyük biraderin gözü üzerinde” yazıyor nereye baksanız! İzleniyorsunuz, telefonlarınız dinleniyor, sürekli propaganda altındasınız, düşünmeniz yasaklanmış, sorgulamanız söz konusu bile olamaz. Her evde mecburen var olan televizyonlarda hem propaganda yapılıyor, hem de ne yaptığınız, ne konuştuğunuz o televizyonlar aracılığı ile bir yerlerden izleniyor. Yazarın kurguladıklarının günümüzde gerçekleştiğini düşündüğümde, daha bir ürperdim kitabı okurken.
Parti propagandası eşitlikten bahsetse de halk ile yöneticilerin standartları arasında uçurumların olduğunu söylememe bile gerek yok, ve ne yazık ki halk bunun farkında değil , tam da tahmin ettiğiniz üzere!
Aşk, bağlılık, arkadaşlık, akrabalık duyguları köreltilmiş, aşk evliliği yapmak zaten yasak! Evlilik sadece partiye yeni çocuklar doğurmak anlamını taşıyor. Zaten çocuklar kendi anne babalarını partiye çok rahatlıkla ispiyonlayabilecek şekilde eğitiliyorlar. Kulaklarıma “en az 3 çocuk yapıınnn!”söylemi geliyor bu noktada, inanın kusacak gibi oluyorum kitabı okurken!
Parti “çiftdüşün” diye bir teknik geliştirmiş, bu sayede akla mantığa aykırı ne varsa “parti bağlılığı adına” rahatça sorgulamadan kabul edilebiliyor. Toplumsal hafıza tamamen yok edilmiş, hani “balık hafızalıyız” diyoruz ya, bu durum çok çok güzel parti menfaati için kurgulanıyor.
Partinin sloganı şöyle:
Ne kadar tanıdık geliyor değil mi, tanıdık geldikçe ne kadar da ürkütüyor insanı! Yeni söylem diye bir dil geliştirmişler, bu dilde kendi fikirlerine uymayan ne kadar kelime varsa hepsini atmışlar. Amaç çok masum görünüyor, “Düşünce suçunu ortadan kaldırmak!” Çünkü düşüncelerini ifade edecek sözcükleri bulamayan insanlar, bir süre sonra düşünmekten de vaz geçecekler!
Kurgunun en çarpıcı taraflarından biri de resmi tarihin parti tarafından sürekli güncellenmesi! Evet, işlerine geldiği gibi eski gazeteleri, kitapları, belgeleri değiştiriyor, hepsini yeniden basıyor ve böylece geçmişteki suçları yok ediyorlar, hatta insanlar hiç yaşamamış gibi tarihten siliniveriyor.
Demem o ki, kitabı okurken iktidar hırsının nerelere varacağını düşünmekten mide krampları yaşadım! Belki de bu kadar negatif bir ortam anlatıldığı için 15 gün sürüklendi elimde kitap, okurken geriliyor çünkü insan ister istemez, reddedesi geliyor zaman zaman , atıyorsunuz kitabı elinizden "yok artık!" diye söylenerek hem de!
Kitaptaki kahramanımız Winston, orta halli bir memur ve bütün bu propaganda ve baskıya rağmen partinin söylediklerinin yalan olduğunu düşünüyor, yasak olduğu halde aşık oluyor hatta, bu ne cüret!
Elbette düşünce polisi yakalıyor kendisini ve yıllarca süren işkencelere tanık oluyoruz sonrasında..
Yani ne diyeyim, herkesin okuması, ders alması, üzerinde düşünmesi gereken bir kitap bu. Evet keyifli değil içinde anlatılanlar; ama çarpıcı, sarsıcı, herkesin yüzleşmesi gereken gerçeklerle dolu bir kurgu var içinde..
Okuyun, okutun diyorum...
Yorumlarınızı merakla bekliyorum kitap hakkında!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










