3 Temmuz 2014 Perşembe

Linux USB Kurulum Diski Nasıl Oluşturulur: Anlatım #1 LiLi USB


Linux dağıtımlarından herhangi birisini bilgisayarınızda denemek istiyorsanız en etkin ve kolay yol şüphesiz ki Linux kalıbını (.iso, .img, ... vs.) USB belleğe yazdırmaktır.




Bu yazımızda elinizde mevcut olduğunu kabul ettiğimiz Ubuntu(türevi) veya başka bir dağıtımın kalıbını bir kaç adımda kolayca USB belleğimize yazdıracağız. Başlayalım...

1- Hazırlık Aşaması:


Eğer elinizde mevcut

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Konuk Yazar: Sosyal Medyayı Sevemedim, Blogculuğu Sevdiğim Kadar

Bugün sizleri "Hızlı Adam" blogunun sahibi Bünyamin Kapıcıoğu'nun bu güzel yazısı ile başbaşa bırakıyorum. Bloguma renk kattığı için kendisine teşekkür ediyorum..

Evde Yazar'a misafir olmadan önce 11 ay bekledim. Diyeceksiniz ki neymiş bu Evde Yazar'a misafir olmak. Biz de okadar çalışmalı mıyız? Ne kadar çalışmanız gerektiğini bilmiyorum ama asıl açmak istediğim konu bu değil. Söylemek istediğim, 11 ay boyunca bu blogu takip ediyor olmam.

Peki Bundan Bize Ne?

Sosyal medya çılgınlığıdır almış başını gidiyor. Beğen, paylaş, yorum yap; yorum yap, paylaş, beğen hep aynı hep aynı. Takipçi sayısı veya arkadaş sayısı "kişisel popülarite ibresi" haline gelmiş. İnanılmaz bir rant kavgası var; gizli ve içten içe. Benim iletim daha çok beğenildi, daha çok yorum aldı. Nihaha...

social media da bitecek
Facebook da bir gün bitecek!
Netlog vardı bir zamanlar. Hi5'i hatırladınız mı? My Space? vardı da vardı.. Şimdi Facebook, Twitter, Vine gibi sosyal platformlar revaçta. Son gelenler pazara güçlü girdi fakat trendlerin özelliği kısa ömürlü olmalarıdır. Hayatımızın sonuna kadar Twitter olacağını zannetmiyorum.

Blog yazarlığının tarihini biliyor musunuz? Bloglamak kelimesinden türeyen blogculuk tam 20+ yıldır var. Blogculuğa trend diyemeyiz. Öyle olsaydı çoktan modası bitmiş olurdu. İnternetin bir parçası diyebiliriz. Dijital Medya'nın merkezi dersek de yanlış olmaz.

bloglar
Begen, paylas, yorum yap!


Sizce Blog Yazarlarının Tek Derdi Para Kazanmak mı?

Sizin Facebook duvarınızda paylaşacağınız bir yazı en fazla kaç kelimeden oluşmalıdır. 500 kelimeden oluşan duvar yazınızı kaç arkadaşınız okur? Kaç kişi yorum yapar? Bence hiç şansınız dahi olmaz. Fakat blogcuların 500-1000 kelime arası yazdığı fayda yüklü makaleler hevesle okunuyor. Dahası bir sonraki yazı mail adresine bildirim olarak gelsin diye insanlar abone oluyor.

Bakın ben şu an burada misafir yazarım. Dün de Blog Hocam'da misafirdim. Uzun emek verdim yazabilmek için. Peki sizin Facebook duvarınıza katkı sağlamak için kaç arkadaşınız oturup saatlerce yazı yazar?

Tam da bunu söylemek istiyorum. Blog yazarları dijital medyanın gerçek sosyal karakterleridir. İlişkiler daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdür. Paylaşılan makaleler okuyucuya fayda sağlar. Bazen eğlendirir, bazen hüzünlendirir. Neticede okuyucu, almak/ulaşmak istediği bilgi veya duyguya bloglarda erişir. Milyonlarca blog yazarı olduğu için milyonlarca konu vardır. Bundan 9 yıl önce tanıştığım blog yazarı Eda Suner'i halen daha takip ediyorum. Eda Suner bir blog fenomenidir. Eğer merak edip araştırma gereği duyduysanız, Eda Suner Demirel olarak aratın. O artık evli ve ikinci soyadı var. Eda örneğini neden anlattım: Hiçbir sosyal platformda arkadaş olarak ekli olmamasına rağmen Eda'nın hakkında bilgi sahibiysem; bugün Facebook'un yaptığını biz blogcular yıllar önce yapıyorduk demektir. Kazanç kısmı ise emeğin karşılığı sadece.

Yukarıdaki örnekte olduğu gibi Evde Yazar'ı da uzun yıllar takip etmek ve iyi dostluklar kurmak ümidiyle: tüm blogculara başarılar diliyorum. Blog sahipleri birbirini takip etmeli ve bir yorum yapmaya, bir çay içmeye gitmelidirler ☺

Yazar Hakkında:

Yedi yaşımdan beri hep bir şeyler satmanın merakındaydım. Biyomedikal Teknikeri olmama rağmen Türkiye'nin en iyi bilişim akademisinin satış departmanında "uzman" pozisyonunda çalışıyorum. Ticareti sevdiğim kadar yazmayı da seviyorum. Tam dokuz yıldır blog yazıyorum. Bu yüzden iki tecrübemi birleştirerek iş hayatında rakiplerinize fark atmanızı amaçlayan HızlıAdambloğunu oluşturdum. 1990 doğumluyum, sene 2014 ve ben bugüne kadar iki farklı kurumsal markada yönetici pozisyonunda çalıştım. Freelance otomobil alım satımından tutun e-ticaret de dahil bir çok gelir projesinde yer aldım. Evliyim ve bir oğlum var. Bu yüzden benim gibi hızlı yaşayıp, hızlı kariyer edinen kişilere hızlı adamlar diyorum;)

30 Haziran 2014 Pazartesi

Eski ramazanlar ve günümüze gönderme..

Samimiyeti hissedebiliyorum. Sözlük anlamıyla içten, açık yürekli davranmayı, candan olmayı, gönülden söylemeyi gerçekten de hissedebiliyorum. Bu demektir ki aksini de çok iyi anlayabiliyorum. Yani yapmacık olanı, yalanı, öylesine söyleneni, ya da “mış” gibi yapılanı da hemen anlayabiliyorum. Hani söylenir ya hep: “Nerede o eski ramazanlar mirim?” denir ya, ben değiştiriyorum birazcık ve diyorum ki: “Nerede o eski samimiyet, içtenlik, temiz duygular?”

Çok eskilere değil de kendi çocukluğumun nostaljisine gitmek istiyorum bu yazıda. Kendi çocukluğumun ramazan günlerine..

Çocukluğumda hatırlıyorum da evde herkes oruç tutardı, liseye giden abim hariç.. Biz küçükler de “kuyruğundan tutardık orucu!” Yani öğlene kadar oruç tutmak demekti bu, büyümeye özenen, oruç tutmaya öykünen çocukları böyle kandırırlardı.. Abime “Sen de tut!” dediklerini hatırlıyorum ama “Tutmak zorundasın, hmmm!” diye baskıya maruz kaldığını hiç hatırlamıyorum. “Dinde zorlama yoktur.” kuralı bizim evde geçerliydi demek ki.. Akşam hep birlikte oturulan sofradaki tarhana çorbası kokusu, bir de sahurda mutfaktan gelen taze tava böreği kokusu kalmış aklımda eski ramazanlara dair..

Ramazan ve masumiyet 
Nerede o eski samimiyet..


Mahallede kim var kim yoksa hep birlikte teravih namazına giderdi benim çocukluğumda. Kasaba halleri işte, akşamları komşu gezmesi haricinde sokağa çıkan mı vardı o zamanlar, -belki hâlâda aynıdır bilemiyorum- hele ki genç kızların sokağa çıkması ne mümkündü! Bu yüzden ramazan ayı gelince sevinirdi bence özellikle genç kızlar. “Maksi” tabir edilen, beli lastikli uzun eteklerini giyerler, en süslü oyalı başörtülerini takarlar, kol kola girip hep birlikte namaza giderlerdi. Ben izlerdim balkondan bütün bunları, çocuktum. Bir anekdot kalmış aklımda mesela; komşu kızlardan Emel abla, sevgilisine yazdığı mektubu maksi eteğinin beline sıkıştırmış bir gün namaza giderken, yolda düşürünce mektubu rezil olmuş.. Kızlar kendi aralarında anlatıp gülüşüyorlardı, tuhaf işte, neden hatırlıyorsam çocuk aklımla gizli gizli dinlediğim bu mevzuyu!

Din öcü değildi benim çocukluğumda. Şimdiki gibi hurafe edebiyatı, din edebiyatı da yoktu. Herkes kendi içinde dindardı ve herkes kendi içinde laikti. Bunlar bırakın sorgulanmayı, lafı bile edilmeyen konulardı.. Misal, benim babam her perşembe akşamı Türkçe Kuran'dan Yasin okurdu babaannemin odasında. Kulağıma şarkı gibi gelirdi sesi, makamlı okurdu zira, hepimiz huşu içinde dinlerdik; ama benim babam perşembe dışındaki bazı günlerde içki de içerdi. Atatürk'e yürekten bağlıydı herkes, “Atatürk seçime girseydi ancak %30 oy alırdı” diyen densizler yoktu mesela o günlerde.. Ülkenin kurucusu, hatasıyla doğrusuyla kabul edilir, hak ettiği saygıyı görürdü. Ne bileyim işte kimse kimseyi “az dindar, çok dindar” diye yargılamazdı. Çok dindar olup da yerlere kadar uzayan pardesü giyen, başına türban takan kadınlar olmadığı gibi, çok dindar olup da son model jiplere binen, evlerini saray konforunda döşeyip musluklarını altından yaptıran görgüsüz kişiler de yoktu o zamanlar, vardıysa da ben bilmiyordum. Demek gündeme gelmiyorlardı, ya da gösteriş ayıp sayıldığı için “zengin dindarlık” larını gizli gizli yaşıyorlardı.. Başı açık olduğu için kimse “az dindar” diye yargılanmazdı. Dedim ya herkesin dindarlığı kendineydi, kimse kimseyi bu anlamda sorgulamazdı, kimse kimseyi ayıplamazdı, oruç tutmuyor diye kimse dayak yemezdi. Diyorum ya samimiydi yaşananlar, ramazanlar da ayrı bir güzeldi sırf bu nedenle.

cocuk olmak
Çocukluğumun ramazanlarında din siyaset malzemesi yapılmadığı için herkes kendi içtenliğiyle, “gönül rızası” ile tutardı orucunu. Korkudan tutuyormuş gibi yapanlar yoktu, buna gerek yoktu çünkü.. Korkunun olmadığı yerde samimiyet filizleniyordu doğal olarak. Ramazanın gerçekten de kendine özgü bir ruhu vardı, insanlar ramazan ayında ekstra mutluluk yaşarlardı. Ramazan özlenen bir aydı.. Ben bunları bu şekilde anlatabiliyorsam, demek bilinç altıma çocukken böyle işlendiği içindir ve ne güzeldir böyle olması..
Her şeyde var artık kirlilik, en acısı da ne biliyor musunuz, klişe haline gelen “Nerede o eski ramazanlar mirim!” yakınması bile kısa bir süre sonra yok olup tarihe karışacak. Çünkü yeni nesillerin hafızalarında “eski ramazanların güzelliği” diye bir kavram olmayacak.. Yeterince ifade edemedim sanırım, Murathan Mungan'ın müthiş sözleriyle söyleyeyim yeniden, çünkü
“Biz büyüdük ve kirlendi dünya..”

Artık çoğu iş yerinde ramazan ayında yemek çıkmıyor, insanlar işten atılmak korkusuyla oruç tutmasa da tutar “mış!” gibi yapıyorlar. Başkalarının dinsel hayatına müdahale etmek artık yükselen değer, ve artık kadınlar akşamları “maksi” eteklerini giyerek teravih namazına da gitmiyorlar pek. Sokaklar daha tekinsiz çünkü, insanlar daha çok zarar veriyor artık birbirlerine.. Bu konulara hiç girmek istemiyorum, içim acıyor..

Ne diyorduk, evet samimiyeti hemen hissediyorum, anlıyorum insanın gözüne bakınca ne kadar “kalpten” olduğunu.. İtiraf edeyim, televizyona çıkıp “ramazan, din, oruç, Allah, sadaka yardım, mümin kardeşlerimiz...vb.” gibi şeyler söyleyen o adamların çoğunun gözlerine bakamıyorum bile, samimiyetsizlikleri o kadar belirgin ve o kadar çirkinler ki...

Çocukluğumun temiz insanlarını, balkonda iftar topunun atılmasını bekleyişimizi, bir de dumanı tüten tarhana çorbasını çok özlüyorum; gerisi lâf-ı güzaf ( boş söz)


Mutlu bir ramazan dilerim oruç tutana da tutmayana da, sevgilerimle...

29 Haziran 2014 Pazar

Dün Bloghocam'da konuk oldum..

“Tebdil-i mekanda ferahlık vardır.” demiş atalarımız. Ben de öyle yaptım; gittim Bloghocam'a konuk yazar oldum.

Blog dünyasına girdiğim günden bu yana bana çok yardımcı olan Bloghocam'da yazımın yayınlanması ile inanın çok mutlu oldum; kendisine bir kez daha teşekkür etmek isterim..

O halde sözü fazla uzatmayalım; bugünkü yazımı okumak üzere burayatıklamanızı rica ediyorum ve Bloghocam'a ışınlıyorum sizleri..


Sevgiler..


23 Haziran 2014 Pazartesi

Dün doğum günümdü..

Dün benim doğum günümdü. Aslında hayatımda unutamayacağım doğum günlerimden biriydi bile diyebilirim. Epeyce bir şımartılmış hissettim kendimi. İnsan doğum günlerinde şımarmalı zaten, yaş ne olursa olsun kendini özel hissetmeli.



Şimdi burada görgüsüz görgüsüz hediye ve kutlama detaylarına girmek istemiyorum elbette.. Dün, hiç unutamayacağım çok özel günlerden biriydi demekle olaya noktayı koymak istiyorum, tam 3 tane pasta kestim, kolay mı.. Gerisi laf-ı güzaf.. (Boş söz-boş lakırdı)

doğum günü çiçeklerim
Benim gibi duygusal tarafınız biraz ağır basıyorsa, böyle özel günlerde daha bir hassaslaşmayı, ne bileyim tabiri caizse “sulu zırtlak” olma hallerini belki daha iyi anlarsınız. Ya düşünüyorum da aslında mutlu olmak veya üzülmek o kadar kolay ki.. Mesela ben.. Birisi gözümün içine sevgi dolu baksın, ben o gözün içinde o pırıltıyı göreyim, o günüm neşe içinde geçer. Tam tersi de mümkün elbette; birisi bana öfkeli ya da tepeden bir bakış atsın, mahvolur günüm. Bu bana has bir şey değil ki; hepimiz kırılganız, hepimiz negatif etkiye maruz kalınca tuzla buz olan, pozitif etkiye maruz kalınca içinde güller açan kristal vazolar gibiyiz.. Ama işte egosu kalbine baskı yapanlar, vazo kırıklarını göstermemek için bin bir takla attıkları yetmezmiş gibi, içlerinde açan çiçekleri de saklamaya çalışırlar. Ne gerek var, cidden ne anlamsız bütün bu çabalar! İnsan tarafımızı gerek kırılganlıklarımızla, gerekse sevinçlerimizle, yani bütün şeffaflıkları ile ortaya koysak ya..
“Seviyorum!”diye haykırabilsek mesela bir insana, bir çiçeğe; ne bileyim işte bir çocuğa, ya da bir kedi yavrusuna.. Tam tersini de saklamasak, “beni kırdın, beni incittin, bunu ne olur bir daha yapma!” demekten de çekinmesek. İçimize atmasak bir şeyleri, kimse kimseye tepeden bakmasa..
Her birimize bu hayatta biçilmiş roller var; kimimiz zengini oynuyor kimimiz fakiri. Kimimiz patron rolünde, kimimiz ise işçi.. Bazılarımızın içi zengin, bazılarımızın dışı.. Aramızda sağlıklı olanlar da var, vücut bütünlüğünü tamamlamaya uğraşanlar da var.. Birileri fiziksel anlamda çok güzel ve bunun avantajını yaşıyor, öte yanda çirkinliği ile dalga geçildiği için kendini kötü hissedenler var.. Bazılarımızı pamuklara sarmalayan aileleri var, bazılarımız ise ailesi yüzünden acı çekiyor. İçimizde mücadele ede ede hayatı öğrenen de var, kendisine sunulan altın tepsideki sorunsuz hayatın anlamını kavrayamayanlar da var.. Demem o ki varız bir şekilde, ben de diyorum ki bütün varlık nedenlerimizi bir kenara bıraksak, her ne koşulda olsak dahi yaşamaktan az biraz keyif alsak, ne bileyim yüzlerimiz azıcık güleç olsa, insan olsak yani, harbiden insan olabilsek.. Dedim ya “sulu zırtlak” haller var üzerimde bugün..

Farkındaysanız “insan doğum gününde şımarmalı” diye başlayan eğlenceli yazı gittikçe derinlere doğru kaymaya başladı.. Olsun, bence sakıncası yok.. Sizce de yoksa devam edelim bu modda, içimi dökesim geldi saatlerin 07:29'u gösterdiği bu doğum günü ertesi sabahında..


Serin ama taze bir hava doluyor pencereden içeriye. Dün akşam vazoya koyduğum taze çiçeklerin kokusu burnumda, şehir yeni yeni uyanmaya başlamışken ben duygularımı paylaşabiliyorum tanımadığım ama sevgi dolu olduğunu bildiğim birçok yürekle.. Var mı ötesi.. Belki duygusallığı abarttığımı düşüneceksiniz ama yeri gelmişken bir şey daha itiraf etmek istiyorum. Ben bu sözleri yazıyorum ya şimdi evimde kendi kendime, birilerinin okuyacağını bilmek öyle güzel bir hisle dolduruyor ki içimi!. Acaba hangi bilmediğim insanların yüreklerinde bir yere dokunacak sözcüklerim diyorum, acaba kaç kişiyle gönül köprüsü kurduk diyorum, acaba kaç kişiyle dertleştik, kaç kişiyle HEMHÂL olduk diyorum, bunları dedikçe blog tutmak ne güzel bir şeymiş diye düşünüyorum. Buraya her yazdığımda gönlümün gizli kalmış odacıklarının kapıları açılıyor birer birer. Farkında mısınız bilmiyorum ama bu sabah öyle böyle değil, tam bir iç döküş oldu bu yazı.. Gönül kapılarından gelen açılmış kilit seslerini takip edenleriniz görüyor, ben de onları görüyorum zaten..

Madem içsel bir dökülüş yazısı oldu bu, o halde doğum günü dileklerimi sesli olarak gönderiyorum evrene..

- Ey Evren, sevgili Evren; işte öyle olsun her şey, sen zaten biliyorsun ne istediğimi...


22 Haziran 2014 Pazar

Son Sultan Ahmet Ertegün ve Rock'n Roll'un Yükselişi


Baştan uyarıyorum bu yazı çok sert olacak. Hayata karşı duyduğım öfkeyi bu kitaba patlatacağım. Hunharca, empatiyle filan uğraşmadan, çat çaaat eleştireceğim. Bence yazıyı sonuna kadar okursanız siz de bana hak vereceksiniz.

Kitabımız Robert Greenfield tarafından kaleme alınmış olan Ahmet Ertegün biyografisi: Son Sultan Ahmet Ertegün ve Rock'n Roll'un Yükselişi. Gerçek hikayelere ve hayat öykülerine olan ilgim yüzünden bu kitap elime geçince çok sevindim. Burada bahsettiğimiz hayat da öyle böyle değil eğlence ve müzik dünyasının efsanelerini yaratan efsanenin hayatı. Hal böyle olunca hemen okumaya başladım. Kitap 500 küsür sayfa olsa da okumam ayları aldı. Çünkü bu kitap olmamış (Aha başlıyor…).

Aylarca bitiremedim ve zevk almadım çünkü ne okuduğumu anlamadım. Bir kitabın her sayfasında düşük cümle, her sayfasında anlatım bozukluğu olabilir mi? Bir lise bahçesine gidip ''Ahmet açık renk takım elbise ve kravat takmıştı'' cümlesindeki anlatım bozukluğunu sorsam yüzde elli doğru cevap alırım. Peki bir kişinin ifadesi aktarılırken İngilizcedeki noktalama işaretleriyle tümce dizilişini aynen kullanmak nedir? Kimin ne dediği belli olmadığı, gibi kelimenin tam anlamıyla anlamadım paragraflar oldu bu yüzden.

Zaten çevirisi bence çok sıkıntılı. Örnek veriyorum: Ertegün'ün yakın arkadaşlarından biri de Henry Kissinger. Kissinger kitapta devlet bakanı diye geçiyor. Çünkü kitabın aslında 'secretary of state' diyor. Yanlış tabi, Diplomasi diye tuğla gibi kitabı olan, ABD dış politikası tarihine damga vurmuş adamın titrini devlet sekreteri (!?) olarak çevirmek gerekirdi. Dışişleri Bakanı ise olabilecek en yanlış tarcih olurdu.

Tüm bu güzellikler bir de uçsuz bucaksız yazım hatalarıyla süslenmiş. MS Office Word'ün yazım denetim eklentisine güvenerek oluşturulan metinlerde elma ağacı yerine alma ağacı yazılıp gözden kaçırıldığı oluyor. Bu kitapta ise bu bile yok. Direk ''… listelerde Nash'ın 'Teach Your Childern2 şarkısını geride bıraktı'' (s. 317) yazılmış ve kimse düzeltmemiş. Bir değil beş değil. Ortalama her sayfa da bir yazım hatası vardır, eder 400 imla hatası… Oku okuyabilirsen.

Bütün bunların sebebi kitabı çeviren ve yayına hazırlayan ekip olmayabilir, belki de orjinal metin kötüdür. Elbette ben bunu aslını okumadan söyleyemem ama bir cümle yazarı da kitabın aslını da gözümden düşürmeye yetti. İşte o klişelerden cahilliklere koşan epik cümle:
''Bodrumda her gün, ''ekmek, bal, gül reçeli, yoğurt, taze incir, kayısı ve şeftaliden oluşan kahvaltıyla'' başlıyordu. Hala deve sürülerinin ana caddede serbestçe dolaştığı kent merkezine gazete almak için yapılan kısa bir gezinti sonrasında, Ahmet, Mica ve konukları, sipariş üzerine bir gecede gömlek ve panyolon diken terzilere giderler, kilimler ve toplarla pamuklu kumaş satın alırlardı.'' (s. 482)
Şimdi gel de kitapta yazan diğer detayların gerçek olduğuna, yazarın hayal dünyasının ürünü olmadığına inan.

Kitap hakkında Ertegün'ün karakterini yansıtan daha çok anektod olsa daha az teknik bilgi olsa tercih ederdim, jaz sevenler mutlaka okusun, kitap okurken bir de CD yapıp onu dinlemek lazım filan demek isterdim ama bunlara sıra gelemedi. İnsanlar bir kitaba 25 lira verip daha da önemlisi haftalarını ayırıp kitabı okuyorsa kitapta kötü çeviri ve imla hatalarından daha fazlasını bulmalılar. Ahmet Ertegün bu kitabı görse emeği geçenleri tefe koyardı herhalde. Siz de Ertegün'ün hayatını merak ediyorsanız başka bir kitaptan okuyun, okuma zevkinize yazık olmasın.

20 Haziran 2014 Cuma

Samsung'tan iOS Vari Yeni Launcher


Samsung'un neredeyse tüm akıllı telefon ve tabletlerinde kullandığı TouchWiz artık tarihe karışacak gibi görünüyor.







Sammobile'da yer alan bir bilgilendirme yazısına göre Samsung'un Android 4.2 ve üzeri akıllı cihazları için öngördüğü yeni arayüz bundan sonra Terrain Home isimli launcher olabilir. Daha akıcı ve hızlı kullanım deneyimi sunması amaçlanan yeni arayüz şimdilik Beta sürecinde