21 Haziran 2012 Perşembe

Hacivat / Karagöz Anıtı ve Mezarları - Bursa







Bilmeyen yoktur ama öncelikle Hacivat ve Karagöz hakkında biraz bilgi vermek isterim.
Bu iki karakterin gerçekten yaşayıp yaşamadığı, yaşadıysa nerede nasıl yaşadığı kesin olarak bilinmemektedir. Anlatılanlar rivayete dayanır, zira gerçekten yaşamış olsalar bile büyük ihtimalle bahsedilen dönemde tarih kitaplarına girecek kadar önemli bulunmamışlardır. Halkbilimciler Karagöz'ün bazı oyunlarda çingene olduğunu kendi ağzıyla itiraf etmesi, Bulgar gaydası çalması ve Evliya Çelebi'nin tanıklığına dayanarak Bizans imparatoru Konstantin'in Çingene seyisi Sofyozlu Bali Çelebi olduğunu ileri sürmektedir. Bir diğer rivayet ise Hacı İvaz Ağa ya da halka mal olan adıyla Hacivat ve Trakya'da bulunan Samakol köyünden demirci ustası Karagöz,Orhan Gazi devrinde Bursa'da yaşamış Ulu Camii'nin yapımında çalışan iki işçidir. Kendileri çalışmadıkları gibi diğer işçilerin de çalışmasını engellemektedirler. Orhan Gazi'nin, "cami vaktinde bitmezse kelleni alırım" dediği cami mimarı, caminin vaktinde bitmemesine sebep olarak Karagöz ve Hacivat'ı şikayet eder. Bunun üzerine bu ikili başları kesilerek idam edilir. Karagöz ve Hacivat'ı çok seven ve ölümlerine çok üzülen Şeyh Küşteri ölümlerinin ardından kuklalarını yaparak perde arkasından oynatmaya başlar. Bu sayede Hacivat ve Karagöz tanınır.
Karagöz ve Hacivat oyunu ise; taklide ve karşılıklı konuşmaya dayanan, iki boyutlu tasvirlerle bir perdede oynatılan gölge oyunudur. Karagöz oynatıcısına hayali, hayalbazdenir. Yardımcıları çırak, yardak, dayrezen, sandıkkar'dır. Oyunda konuşmaların değişmesi baş hareketleriyle yapılır.

Karagöz, Hacivat ve Şeyh Küşteri'nin mezarı günümüzde Bursa'da Çekirge semtinde bulunmakta. 

19 Haziran 2012 Salı

Kahperengi'nden toNlar

Hiç aklımda yokken 'Madem %40 indirim var bir bakalım bakalım bu kadar konuşulan kitap nasıl bir şeymiş' dedim. Pazarlama stratejilerine yenildim kısaca, bu sefer onlar kazandı. Beklentim çok yüksek değildi yine de kitap beklentimin epey üstünde çıktı. Hiç ama hiç fena değildi. Şimdi önce başlıktaki basit kelime oyunumla ısıttığım havayı izleyen paragrafta kitabın olumlu yönleriyle yelleyeceğim. Sonra kitabı olumsuzluklarıyla baya hırpalayacağım. Bunları yaparken de bol "spoiler" vereceğim, dikkat!

Açık Tonlar

Beklediğimden güzel çıktı demiştim. Öncelikle sadece kadın okuyuculara hitap edecek olsa da ilginç bir konusu var. Fakirlik ve sevgisizlik içinde küçük bir kasabada (Yaslıhan) yetişen Narin, İstanbul'da hukuk okuyup bu sefil hayattan yırtıyor ama ilk gençlik aşkının (Fırat) aniden karşısına çıkmasıyla geçmişiyle istemediği bağlar kuruyor. Görüleceği üzere aşk meşk kısımları değil ama kasaba hayatı ve geçmişiyle yüzleşme temaları çarpıcı. 

Anlatımdan memnun kaldım. Kitap kısa bölümler halinde yazılmış. Her bölüm pembe diziler gibi hep en heyecanlı yerde bitiyor. Hızlı hızlı diğer sayfaları okumaya devam ediyosunuz. Bu, yazarın sade ve akıcı diliyle birleşince bir-iki günde okuyup bitirebileceğiniz bir kitap ortaya çıkmış. Zaman zaman yazarın romandaki olaylar üzerinden aktardığı hayata, duygulara ve insanlara dair tespit ve düşüncelerini beğendim. Bu paragraflar kitabı basit bir aşk-ihanet-dostluk hikayesi olmaktan kurtarmış.


Kurgunun özellikle Yaslıhan ayağının matematiği çok iyi, olayların birbirine zorlama tesadüflere, masalsı iyiliklere yer bırakmadan birbirine bağlanması etkileyici. (Aynı şey İstanbul sahneleri için geçerli değil.) Kasaba ve kent hayatının aynı aynada (Narin) farklı yansımaları da hoşuma gitti.

Koyu Tonlar

Ammaaa... Karakterler çok canlı olsa da yapılandırılışlarında beni rahatsız eden unsurlar oldu. Birincisi her roman kişisi güzel veya çirkin kategorisine sokulmuştu. Güzeller: Narin, Deniz, Irmak, Ümmühan, Recep, Şadiye, Fırat.  Çirkinler: Mehmet, Hatice, Erdoğan, yaşlı terzi. ("Güzel" sayısının bu denli çok olması da normal değil ya neyse. ) Bire bir "güzel" ve "çirkin" kelimeleriyle etiketlenen kahramanların hareketlerinde bazen tek motif bu oluyordu. Mesela Recep, Hatice'den çirkin olduğu için nefret ediyor, Hatice de sokakta kalırım veya çocuklarıma bakamam diye değil ama Recep yakışıklı olduğu için onun öfkesine ve işkencesine ses çıkarmıyordu. Narin, bütün kitap boyunca Fırat'ın "kahperengi" gözlerinden ve yakışıklılığından başka bir şeyinden (zenginliğinden, kariyerinden, kültüründen vs.) etkilenmiyor, Fırat da Narin'in sarı saçlarına ve mavi gözlerine kapılıp ODTÜ'de ve Ankara'da kıza kıran girmiş gibi on günde bir yıkanan, abisinin beşinci elden eskilerini giyen, reşit olmayan Narin'i köy yerinde annesinin evine atmaya çalışıyor.

Karakterlerle ilgili bir diğer ve benim için daha önemli aksama da çoğu özelliklerinin okuyucuyu yönlendirmek amacıyla yazılmış olması. Misâl, Narin'in ailesindeki herkes ama herkes o kadar su katılmamış kötü ve ahlaksız ki onları silip atmasında Narin'i vicdansız göremiyoruz. Irmak da o kadar sevimsiz (neden sevimsiz o pek belli değil) bir tip ki Irmak'ın sevgilisi Fırat ve Narin birlikte olup Irmak'ı aldatınca Irmak'a üzülmüyoruz. Deniz o kadar harika ve hayat dolu ki, kız kardeşine Narin için defalarca haksızlık yaparken onu kötü abla olarak göremiyoruz. 

Kurgu da özellikle Yaslıhan bölümlerini çok beğendim. Olaylar genel olarak sürükleyiciydi zaten. Yalnız İstanbul sahneleri en başından beri yeterince canlı ve doğal bulmadım. Özellikle Fırat ve Narin arasındaki diyaloglar on cümle içinden aşktan nefrete ve geri aşka savrulurken ben buna ayak uyduramadım. 


Daha kötüsü kurgu hatalarının olmasıydı. Kitabın başında Deniz'in araba kullanırken kaza yapıp arabadaki anne ve babasının ölümüne yol açtığı yazıyor yüz sayfa sonra arabayı babasının kullandığı ve Deniz'in babasını kızdırarak kazaya neden olduğu anlatılıyor. Üstelik bu olay Deniz karakteri ve Narin'le ilişkisi için kilit nokta. Başka bir yerde de Erdoğan önce "çelimsiz" sonra "güçlü kuvvetli" olarak tasvir ediliyor. Narin'in İstanbul'da iş bulma macerası yoldan geçerken bir dükkana girip "İş var mı" demesi üzerine dükkân sahibinin "Benim ihtiyacım yok ama sen şuraya git benim gönderdiğimi söyle" (tanımadığı, yoldan geçen kızı neden kendi adıyla arkadaşına göndersin?) demesiyle tatlı sona bağlanıyor. Fırat önce Narin'i yıllar sonra gördüğünde ancak o zaman aşık olduğunu anladığını söylüyor sonra 'ben seni hep çok sevdim, aklımdan çıkmadın'a bağlıyor. Ayrıca yazar Moskof Recebin yakışıklılığı kadar, habire tekrar edilen "moskof" lakabının nereden geldiğini de söylese çok iyi olurdu ya da kitap boyunca sadece birkaç kere okulda başarılı olduğu söylenen Narin'in nasıl hırsla ders çalıştığı, nasıl üniversite sınavını kazandığı, okumakla ilgili ne düşündüğü üzerine iki kelâm edilse eksik parçalar tamamlanırdı.

Finali de kitabın finaliyle yapmak istiyorum: Mutlu son yazma sevdasına kurban gitmiş biraz zorlama ve kitabın genelini karşılamayan bir son gibi geldi. Özellikle kitabın tanıtımında bahsedilen güçlü dostluk bağlarından anlaşılan, en yakın arkadaşımız kız kardeşimizin nişanlısıyla yatsa bile, arkadaşımızı kayırıp kardeşimizin sokak ortasında rezil rüsva olmasını desteklemek mi? Vallahi final böyle bir şeye çıkıyor. Kendinize "Niye böyle oldu ki, buna ne gerek vardı?" diyip duruyorsunuz. Benim favori finalim Narin'in de babası gibi en yakın arkadaşına kazık atıp Fırat'la Ankara'ya kaçması ve bir kez daha yeni bir hayat kurma mücadelesine girişmesi olurdu :)


Kısacası, çabuk okuyup iyi zaman geçirmek için birebir. Kimi yerler çok etkileyici ve doyurucu. Öte yandan benim gibi yazarın yönlendirmelerine direnirseniz sonunda kendinizi "ama...ama..." derken bulabilirsiniz.

18 Haziran 2012 Pazartesi

National Museum - Beyrut













Beyrut Ulusal Müzesi'nde bulunan eserler 1. Dünya Savaşı'ndan sonra toplanmaya başlanmış ve müze 1942 yılında hizmete açılmış. Lübnan iç savaşı sırasında büyük tehlike geçiren müze ve içindeki eserleri korumak için büyük tedbirler alınmış. Müzede eski çağlardan, Fenike, Mısır, Roma, Bizans dönemlerinden hatta Osmanlı döneminden kalan bir çok tarihi eser bulunuyor. Müzede 100.000 parçanın üzerinde eser sergileniyor. Müze pazartesi dışında her gün 9.00-17.00 saatleri arasında açık.

Amatör Gezgin'in Notları:
Beyrut Ulusal Müzesi tek kelime ile harika. Eserlerin sergilenmesi, ışıklandırılması ve korunması son derece profesyonelce. Sergilenen eserlerin çoğu nem ve sıcaklık derecesini otomatik olarak ayarlayan camekanlar içinde sergileniyor. Bazı vitrinlerin üzerinde ise eserleri daha detaylı görebilmek için sağa sola hareket ettirilebilen dev büyüteçler var (9. Fotoğrafta görebilirsiniz). Girişte yer alan müze mağazasında ise sergilenen eserlerin replikaları ve Lübnan'a özgü hediyelik eşyalar uygun fiyatlarla satılıyor.

15 Haziran 2012 Cuma

David Harvey: Bir Konferans, Bir Kitap


David Harvey bir coğrafyacı. Ama ne coğrafyacı! Aynı zamanda sosyal kuramcı, siyasal iktisatçı (ben buradan yakalıyorum onu), antropolog, aktivist ve Marksist... Dünyanın en çok atıf alan yirmi akademisyeninden biri, coğrafya akademisyenleri arasında ise birinci. Bir profesör değil bir "distinguished" (seçkin) profesör. Modern coğrafyayı bir disiplin olarak olgunlaştıran, Marksizme ve sınıfsal analize yeniden işlerlik kazandıran adam.

Onun bu kadar önemli ve başarılı olmasında ben marifeti genel çerçeveler çizebilmesinde,  içinde debelendiğimiz çağı bir bütün olarak açıklayan modeller şekillendirmesinde buluyorum. Bunun sırrı da bence sınır tanımayan disiplinler arası yaklaşımında.

13 Haziran 2012 tarihinde Profesör Harvey ODTÜ'de bir konferans verdi. Konusu The Crisis of Capitalism and Urban Struggle (Kapitalizmin Krizi ve Kentsel Mücadele) idi. Bu başlık bile bir kez daha siyasal iktisat, mimari ve beşeri coğrafyanın buluştuğunu haber ediyordu. Konuşmasına Marx'ın Kapital'inin ikinci cildinin en sıkıcı ama kendisinin en sevdiği kitap olduğunu söyleyerek başladı. Kitapta anlatılan artı değer, ekstra talep ihtiyacı, talep ile arz arasındaki zaman boşluğunu ve böylece - ve kısaca - bu zaman açıklığının borçla kapatıldığını yani kapitalizmin borçlanmak demek olduğunu anlattı. 


Sonra da ekstra talebin herkesi ev sahibi yapmakla nasıl karşılanabildiğini ama bunun da elbette borçlanmak demek olduğunu, kapitalist büyümenin devam edebilmesi için borçlanılarak nasıl büyük inşaat projelerine girişildiğini, bu tarz bir şehirleşmenin insanların değil kapitalizmin ihtiyaçlarına uydurulduğunu söyledi. İşin ilginç yanı ana akım literatür bu hızlı şehirleşme ataklarının, büyük konut ve inşaat projelerinin kapitalizmin "büyüme" ve "borçlanma" ihtiyaçlarına cevap olarak hayat bulduğunu söylememiş ve onun gibi derinlemesine incelememişti.

Harvey, kapitalizmin krizlerinden "inşaat" yoluyla nasıl çıkılmaya çalışıldığını örneklerle anlattı. Emlak kredilerinin kapitalizmin borçlanma ihtiyacına nasıl cevap verdiğini, yeni şehirler inşaa edilirken kamu alanlarında yürümek dışında hemen her şeyin nasıl yasak olduğunu, nasıl da idarecilerin boyunduruğunda yaşandığını örnekledi. Üstelik borçlanma çift taraflı bir bıçak: Hem kapitalizmi besliyor hem de insanların sorun çıkarmasını engelliyor. Ne de olsa "Home and debt owners do not strike" (Ev ve borç sahipleri grev yapmaz).

Bütün bunlar neden taksitli (borçlanarak) alışverişin bankalarca bu denli teşvik edildiğini, neden televizyonlarda  görülmedik şekilde "yaşam alanları", "emlak projeleri" reklamları yapıldığını, neden aniden Kanal İstanbul gibi bir projenin ortaya atıldığını, neden Ankara'nın her tarafının ihtiyaç olmamasına (benim değil kapitalizmin ihtiyacı var tabi) rağmen AVM'lerle doldurulduğunu ve sonra işler haliyle kesat gidince Türkçe bir adı bile olmayan ucube "Shopping Fest"lerin düzenlendiğini açıklamıyor mu?

*   *   *

Bu Harvey'in benim ilk aklımın kanallarını açışı değil. Birkaç yıl önce akademik amaçlarla neoliberalizm nedir diye çılgınlar gibi araştırma yaparken ve herkesin ağzında sakız olan neoliberalizmin hiç kimse tarafından adam gibi tanımlanmadığını/tanımlanamadığını hayretle görmüştüm. Gücünü biraz da bilinmezliğinden alan, güçlendikçe de sorgulanmaya karşı zırhını kalınlaştıran neoliberalizmi sobeleyen kitap David Harvey'in A Brief History of Neoliberalism (Neoliberalizmin Kısa Bir Tarihi) adlı kitabıydı. 

Harvey kitabında neoliberalismin felsefi temellerinden başlayarak nasıl sokağımıza kadar indiğini anlatıyor. En çarpıcı kısımlardan biri neoliberalizmin kendini siyasi bir tercih değil de "doğal, olması gereken, işin siyasal değil teknik gerçeği" olarak sunması ve yavaşça bir "rıza" yapısı oluşturması. Neoliberal politikaların krizlerinde neoliberalizmin kendini "Ama benim suçum değil, yeterice neoliberal değildiniz ondan oldu" diyip temize çıkarması, "Peki bunun sonu nerede, neresi son durak?" sorusuna kulaklarını tıkaması, rızayla var olmayan bir kusursuz neoliberal liman arayışında sürüklenip gidilmesi ise sinir bozucu.

Son derece keskin ve yetkin fikirleri gayet anlaşılır şekilde 250 sayfaya sığdıran bu minik kitabın Türkçeye çevrilmemiş olması üzücü. Lütfen bir yayımcı bu kitabı çevirsin. Ben okudum ama yetmez bu cenderede yaşayan veya isyan eden veya anlamaya çalışan veya neyle yaşadığının bile farkında olmayan herkes okusun. 

Ben şimdi davidharvey.org adresli siteden aklımı beslemeye devam ediyorum.

Not: Konferansın düzenlenmesinde emeği geçen herkese; Sel Yayıncılık'a, Metis Yayınları'na ve ODTÜ Mimarlık, Araştırma, Tasarım, Planlama ve Uygulama Merkezi'ne teşekkürler!

"Kapitalizmin ötesine; sorumlu, adil ve insancıl
bir sistemde yaşamamıza izin verecek
yeni bir sosyal düzene doğru bakma zamanı"

12 Haziran 2012 Salı

Fransa'nın Gizli Cenneti, COLMAR


Cennet! Evet cennet gibi bir şehir Colmar... İlk olarak otoparklardan eski şehre giriyor ve araba yollarına yakın dolanıyorsanız, "nasıl, burası mı cennet?" diyebilirsiniz. Zira bize öyle olmuştu. Elimizde haritamız olmadığı için eski şehrin etrafından dolanıp durmuşuz, ama sonunda ayaklarımız bizi eski şehre getirdiğinde meydanlar cıvıl cıvıl ve insanlarla doluydu, keyfimizin yerine gelmesi uzun sürmedi.

Daha önce Colmar'ı Open Travel (http://opentravel.com/blogs/fairytale-destinations/) sitesinin yayınladığı Masalsı Destinasyonlar listesinde görmüştüm. O andan itibaren Freiburg ile komşu olan bu cennet şehir gezi listemize eklenmiş oldu.


YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

11 Haziran 2012 Pazartesi

Paul Auster'ın İlk 5'i


Kaynak: itusozluk.com
Paul Auster bu yıl hem ilk kez Türkiye'de yayımlanan Kış Günlüğü ile hem de tutuklu gazeteci ve yazarlar nedeniyle uyguladığı boykotla gündemden düşmedi. Kitap severlerin, özellikle de çağdaş Amerikan edebiyatına ilgi duyanların gündemindense yıllardır düşmüyor. Romanlarıla New York, Brooklyn ile özdeşleşen Auster, New York Üçlemesi, Brooklyn Çılgınlıkları, Görünmeyen, Duman, Leviathan ve diğer eserleriyle önemli ödüller aldı. Bu klasik olma yolundaki yazarın eserlerinde sık sık işlediği suç, hayatın saçmalığı, tesadüf, başarısızlık, hikaye anlatıcılığı gibi unsurların izini onun en sevdiği romanlarda da sürmek mümkün.
"1. Don Kişot - Miguel Cervantes
Edebiyatın ilk büyük romanı sayılan Don Kişot, orta çağ aşk öykülerine olan tutkusunun, şövalyevari ihtişamı ve onu hiç tanımayan bir hanımın aşkını arama ilhamı verdiği, hayallerinin güdümündeki asil bir adamın komik hikâyesidir. yel değirmenleri ve söylenmelerle dolu gülünesi soytarılıklarıyla ünlü Don Kişot, kahramanlık, hayal ve yazma sanatı üzerine derin fikirler sunar. Yine de kitabın can alıcı yeri aldanmış şövalye ve onun atasözü fışkırtan kahyası Sancho Panza arasındaki ilişkidir. Eğer onların talihsiz maceraları insan çılgınlığını aydınlatıyorsa, bu sade sevgi ile işlenen bir çılgınlıktır, efendisi "ne kadar aptalca şey yaparsa yapsın" Sancho'yu onun yanında tutan sevgi.
2. Savaş ve Barış - Leo Tolstoy
Mark Twain'in bu şaheser hakkında "Dikkatsizce bir tekne yarışı eklemeyi unutmuş" dediği söylenir. Bunun dışında Napolyon'un 1812 Rusya işgali etrafında gelişen bu epik romanda her şey vardır. Tolstoy panoramik savaş sahneleri çizme konusunda olduğu kadar toplumun her katmanından gelen yüzlerce karakterin bireysel duygularını da tarifte ustadır ama bu kitabın bu denli sevilmesine neden Prens Andrey, Natasha ile aşkla mücadele eden ve yaşamının doğru şeklini bulmaya çalışan Pierre'in tasviridir.
3. Moby-Dick - Herman Melville

Bu nefes kesici, denizde geçen saplantı, kibir ve öç destanı; acı verici bir kıssa, saran bir macera veya balina  avı sanayinin yarı bilimsel kaydı olarak okunabilir. Ne olursa olsun, kitap sabırlı bir okuyucuyu çılgın Kaptan Ahab'dan onu sakatlayan ismi var cismi yok beyaz balinaya, şeferli pagan Queequeg'den bizim kavrayışlı anlatıcımız ve vekilimiz Ishmael'e ve azimli gemi Pequod'a kadar kurgunun en hatırlanası karakterleriyle ödüllendirir.

4. Suç ve Ceza - Fyodor Dostoevski 

St Petersburg'un Zirve sıcağında, bir zamanların üniversite öğrencisi Raskolnikov edebiyatın en meşhur kurgu suçunu işler; bir tefeciyi ve kız kardeşini baltayla döver. Bunu Raskolnikov ile anti-kahramanımızı bir çeşit günahlarından arınmaya doğru iten kurnaz dedektif arasında geçen psikolojik bir satranç maçı izler. Sınırsızca felsefi ve ruhsal olan Suç ve Ceza, "büyük adamlar"ın kendi ahlak kurallarını yazma ehliyetleri olup olmadığını sorarken; özgürlük ve gücü, acı çekmeyi ve deliliği, hastalığı ve kaderi, modern şehir dünyasının ruh üzerindeki baskısını ele alır.

5. Kayıp Zamanın İzinde - Marcel Proust

Tüm mesele zamandır. Evet, gerçekten. Bu yedi ciltlik, üç bin sayfalık çalışma yüzeysel olarak güzel dönemdeki* (belle époque) Fransız toplumunun (genelde üst sınıfının) dokunaklı bir eleştirisidir. Hem yazar hem de "Marcel" olarak birinci romanı ağızdan anlatana ufalanan bir şekerli kurabiye çocukluk hatıralarını çağrıştırır ve Proust bazıları Einstein tarafından da yöneltilen yakın geçmişin ve çağımızın milletleri hakkında sorular sorar. Biz düzinelerce karakterin yıllar boyunca ilişkilerini, şakalarını, ihanetlerini izlerken, zaman otobandır hafıza da sürücü."


* Sanayi devriminin etkisiyle yaşanan ekonomik büyümenin sonucu Fransa'da 1880-1914 yılları arasında orta sınıfta yaşanan havailik ve rahatlık dönemi.


Sunum & çeviri: BA                       Kaynak: toptenbooks.net



4 Haziran 2012 Pazartesi

Kara İstanbul

Propris, kitap boyunca batılı yaşamı, onun parçası olan turist
 kavramını (hatta turistlerin fotoğraf merakını) o kadar çok alaya alıyor ki 
bu kitabı bir gezi sırasında almam ve böyle "turistik fotoğraf"ını çekmem çok ironik.

Bir uyuşturucu kuryesi bir turist kafilesinin arasına karışarak İstanbul'a gelir. Çeşitli aksilikler takası hem geciktirir hem de zorlaştırır. Bu olay örgüsü ilk anda sıradan bir suç ve polisiye romanı görüntüsü verebilir. Fakat bu yolculuk Franco'nun eleştirel, dikkatli, kara mizaha yatkın kişiliğiyle farklı bir boyut kazanıyor. Kurgu, bir suçun işlenişine adım adım yaklaşırken bir yandan da İtalya ve Türkiye, batı ve doğu, önyargılar ve keşifleri karşı karşıya getiriyor.

Kurgu okurken cümlelerin altını çizmek adetim değil. Öykü olsun roman olsun beni metnin tümü etkiler. Fakat bu kitap basit bir polisiyenin kalıbına sığmayan, "çağdaş" yaşamı eleştiren ve doğu ile batıyı karşılaştırarak ikisini de daha iyi anlamaya çalışan cümleleriyle beni etkiledi. Hemen alıntılıyorum:

"Turist yerel renk arıyordu.... Yerel renk diye bir şey yoktur. Yerel renk bir yalandır, sadece fakirlik vardır."

"Banyo bataryası: Dünya üzerinde insan olmayan canlılar arasında en alıngan ve anlaşılmaz varlık. Genelde sadece iki cümleyi tanıyordu: çok sıcak ya da çok soğuk. Sersem bir aygıttı." (Burada "canlılar arasında" diyerek biraz karıştırmış ama düşünce güzel:))

 "Sersem ürer, genişler ama bir türlü kendini geliştirmez."
Kitabı klasik bir polisiyeden ayıran diğer bir özelliği de olayı suçlunun gözünden izlememiz. Polisiyelerde genelde bir komiser ve peşinde olduğu, merak unsuru bir suç ve suçlu vardır. Buradaysa suçlu belli, suç hakkında bir fikrimiz var ama tüm detaylar net değil. Kaçma kovalamaca uzun süre yok. Garip şekilde burada belirsiz olan polis. Kim dost kim düşman kesin değil. Suçlu profili de farklı. Beyaz yakalı, akıllı, eğitimli insanlar; geçmişlerinde travma ya da büyük sorunlar yok. Kitabın polisiye denklemini böyle tersten kurması çok hoş.

Kitabın ilk yarısı acı bir mizah eşliğinde sunulan gözlemler ve tasvirlerle dolu. Düşünceler, mekânların olay ve kişilerle eklemlenişi, o bekleyiş hali hiç ummadığınız şekilde sizi sürüklüyor. Son yüz sayfada finale nefes nefese bir koşu başlıyor. En son sayfalar romanı taçlandıracak bir son sunuyor.

Yazar Fabio de Propris Roma Üniversitesi'nde edebiyat üzerine dersler verirken 1997'de İstanbula gelmiş ve üç yıl kalmış. Bu dönemde İstanbul'daki İtalyan Lisesi'nde ders de vermiş. İstanbul'la ilgili söyleşileri, çeviri çalışmaları da var. Bu kitap yazarın Türkiye deneyiminin sonucu yazılmış. Güzel de yazılmış.

Not: Kitaba J C Grangé Türkiye'nin üyeleri arasında yaptığı anketle oluşturduğu Kara Liste'de de yer verilmiş.  Liste hem benim gibi polisiye-gerilim türüne uzak olanlar hem de bu türü sevenler için  faydalı. Daha fazlasını isteyenler kitap hakkında bir yorum da şurada bulabilirler:  Kara İstanbul - Fabio de Propris