14 Mayıs 2013 Salı

Hayatın Kurgusu: 4- Gerçek Hikayeler

İnsanoğlunun yaratıcılığı, hayal gücü çok etkileyici ama hayatın kendisi kadar değil. Hayat bazen öyle hikayeler kurguluyor ki yazarların onları üslubunca anlatmaktan başka çaresi olmuyor. Otobiyografiler, biyografiler, günlükler güzel ama hem yazarların sanatlarını daha özgürce kullandıkları hem de hayatın kurgusunu barındıran gerçek öyküler bambaşka. İşte size mücadele ve macera dolu üç örnek:

Kelt Rüyası - Mario Vargas Llosa


Mario Vargas Llosa'yı ('yosa' diye okunur) edebiyat sevenler zaten biliyordu. 2010 yılınd Nobel Edebiyat Ödülü'yle birlikte ülkemizde de tanınırlığı arttı. Ödülü aldığı yıl yayımlanan romanı Kelt Rüyası İrlandalı Roger Casement'in mücadelesini anlatıyor.

Roger Casement dünyayı tanımak isteyen cesur bir genç olarak 1903 yılında Afrika'ya gidiyor. Orada çalışıp Amazonların derinlerine seyahat ederken kauçuk ticareti için Kongoluların köle edilip öldürülmesini, uğradıkları işkenceyi ve çaresizliklerini kabullenemiyor. Bu düzenin yıkılması için çoğu zaman tek başına insan üstü bir iradeyle çaba harcıyor. Sonra benzer bir mücadeleyi yazarın memleketi Peru'daki Putumayo yerlileri için de veriyor. Casement tüm bu kölelik karşıtı çalışmalarının olgunluk döneminde kendini hiç hissetmediği kadar İrlandalı hissetmeye ve aslında İngiliz yönetmi altındaki İrlandalıların, Belçika yönetimi altındaki Kongolulardan pek farklı olmadığını düşünmeye başlıyor. Son görev olarak İrlandalıları özgürleştirmeye kendini adıyor. 

Sanmayın ki bu Kelt Rüyası Casament'in kahramanlıklarına bir övgü romanı. Ezilenleri böylesine canla başla koruyan biri için övgüden başka ne yazılabilir ki diye de düşünebilirsiniz fakat roman anlattığım onurlu mücadelenin hikayesi kadar bir insan olarak Casament'i anlatıyor. Casament bir açıdan kahraman olsa da uzun bir dönem boyunca sadece 'vatan haini' ve 'sapık homoseksüel' diye bilinmiş biri. Llosa, Casament'in ikilemlerle, çelişkilerle, sırlarla dolu özel hayatını da anlatıyor. Bunu yaparken de Casament'in diğer yüzünün gizemini, doğallığını tam dozunda vermiş bence. Şİmdi bunu söze pek dökemiyorum ama okuyunca anlayacaksınız.

Roman Casament'in idam cezasının temyiziyle başlıyor, yani sonu başından belli gibi. Bu benim gibi Casament'i hiç tanımayanlar için sürprizin bozulması etkisi yaratabilir. Özellikle uzun betimlemeler sırasında merak unsurunun da azalmasıyla motivasyonunu bozulabilir. Diğer yandan bir iki tıkla tüm hayat hikayesine ulaşabildiğiniz bir figür için kurgunun sondan başa doğru geri dönüşlerle inşa edilmiş olması hata sayılmaz. Hem Llosa'nın duygu yüklü anlatımı sömürgelerdeki ve Casament'in ruhundaki acıyı içinizde hissettirirken bir sayfa sonra ne olacağını bilmeniz önemini kaybedecek. Bir de çok şey öğreneceksiniz, acı ama önemli şeyler.

Ne Nedir - Dave Eggers


Ne Nedir bir Dinka efsanesi, tanrının insana verdiği yegane hediye "Ne". İşte böyle başlıyor insanın neden yaşıyorum, neden bunlar oluyor, hayat ne, ben neyim yolculuğu. Valentino Achak Deng'in öyküsü de bir yolculuk. Henüz altı yaşındayken yalın ayak iç savaş vahşetinden kaçan bir çocuğun öyküsü. Bu yüzlerce çocukla paylaşılan, aç susuz çöller aşılan, kurşunlara, aslanlara rağmen devam eden yürüyüş, kayıp çocukların bedenleri büyüse de yaralı ruhlarında hiç bitmeyen bir göç ve arayışa dönüşüyor. Sudan'dan Etiyopya'ya, oradan ABD'ye; suyun dereden taşındığı kulübelerden müteşekkil bir köyden Atlanta'nın yürüyen merdivenli binalarına, kablolu televizyona, süper markete...

Eggers da yukarıdaki romandaki gibi hikayenin sonunu en başta yazmış. Öykü çok sürükleyici olsa da yer yer bu bir handikap olmuş bence. Diğer taraftan son ile baş arasındaki gidip gelmeler okuyucunun zihnini tazeleyen hoş bir değişiklik de oluşturuyor. Eggers öyküyü anlatırken birinci tekil kişiyi kullanıyor ve sürekli kahramanımızın etrafında kahramanımıza yabancı veya düşman kim varsa ona sesleniyor. Kitap bir iç dökmeye, son sözde de ifade edildiği üzere bir "beni duyun" çağrısına dönüşüyor. Zaten kitabın sonuna doğru Eggers'ın kaleminden Deng'in aslında hep sizinle konuştuğunu seziyorsunuz. Anlatımda hayatı travmalarla şekillenmiş ve dramatik değişiklikler geçirmiş, her şeye rağmen naif ve affedici bir Afrikalı'nın sesini duymanız;   ancak böyle bir adamın kullanabileceği kelimelerin, cümlelerin satırlarda yer alması etkiyi daha da artırıyor. Deng'in sesinin okuyucuya bu kadar net geçmesi Eggers'ın başarısı. Fakat kimileri de bu başarıyı fazla bularak bu kitabın aslında Deng'in kendisi tarafından yazıldığını, beyaz ve bağlantıları olan bir adam olmadan yayınlanma ihtimali az olduğundan Eggers adıyla az bir değişiklikle yayımlandığını iddia etmişler. Bu konuda benim yorumum yok.

Yazar Eggers ve kayıp çocuk Valentino Deng,
okul inşaatında.
Son olarak sürükleyici, macera dolu ve duygulu bu roman için yüzeysel gibi görünse de bir okuyucu için maalesef önemli olan bir konuya değinmek istiyorum: uzunluk. 576 sayfalık bu kitap elbette bir çırpıda okunup bitmiyor. Yazar anlatmak istediklerini bu kadar sayfaya sığdırmış demek ki diyip saygı duymak gerek ama yer yer tekrara düşmenin eşiğinden dönüldüğünü, ger yerse temponun çok düştüğünü gördükçe acaba bir 70-80 sayfa tasarruf edilse daha iyi olmaz mıydı diye düşünmeden de edemedim. Uzunluğuna ve sonunun baştan belli olmasına rağmen, severek okuduğum, bende yer eden ve yaşanmış öyküleri merak edenlere hemen tavsiye edeceğim bir romandı Ne Nedir.

Kelebek - Henri Charriere


1970 yılına ait bir gazete kupürü
 Charriere'in ölümünü haber veriyor.
Kelebek diğerlerinden biraz farklı. Birincisi diğerlerinde başkahraman ile yaza farklı. Kelt Rüyası'ndaki gibi aralarında onlarca yıl olan, hiç yüz yüze gelmemiş bir adam ve onun öyküsünü anlatan bir yazar veya Ne Nedir'deki gibi birbirlerini yakından tanıyıp dost olmuş iki insandan bahsetmiyoruz. Charriere hem suçsuz yere kürek mahkumu olarak yaşamış, firar etmiş ve türlü maceralar atlatmış hem de oturmuş bunları bir güzel romanlaştırmış. Bir insan kendisinin yaşadığı bir şeyi neden otobiyografi veya anı biçiminde değil de roman gibi biraz kurgusu bol bir biçimde anlatmak ister bilemiyorum. Birinin gözleriyle görüp kulaklarıyla duyduğu bir şeyi baştan kurgulaması çok acayip geliyor. Yaşananların büyük oranda gerçek olmasının yarattığı cazibeye bu acayiplik de eklenince okumamak zor.

Kimsenin sağ çıkamadığı bir cehennemde ömür boyu çalışmaya mahkum, kendisini mahkum eden sisteme hınçlı bu adamın teninde dövme olarak taşıyacağı son şey narinliğin, uçuculuğun ve özgürlüğün simgesi bir hayvan olması gerekirdi. Oysa kahramanımız sadece bir kelebeği teninde taşımıyor, zamanla onu lakabı olarak da benimsiyor. Haksız yere bir cinayetle suçlanıp birkaç yıl içinde ya hastalıktan öleceği ya da bir kavgada öldürüleceği Fransız Guyanası'na sürgün edilen Kelebek pes edip kaderine razı olmak veya sonu gelinceye kadar özgürlük için tırmalamak seçenekleriyle baş başa kalıyor. Böylece on üç yıllık kaç-yakalan-hazırlan-kaç döngüsünde nefes nefese geçen bir öykü başlıyor. Okurken benim sinirlerim bozuldu, ben ruhen yoruldum, çöktüm hatta en sonunda kitabı bitiremedim ama Kelebek her gün hayatta kalmanın bile bir macera olduğu bir yerden kaçmak ve uzaklaşmak için anlaşılmaz bir enerjiyle mücadele ediyor. O kadar çok şey yaşayıp o kadar çok badire atlatıyor ki, parası çalınmasın diye onu bir tüpün içine koyup yutan ve bu işlemi ger gün tekrarlayan adamla, yerli bir halk arasına karışıp burada tutunan, bir eş alıp bir kulübede okyanusa karşı uyanan adam aynı kişi miydi, aynı romanda mı okumuştum karıştırıyorsunuz.

Nefesiniz kesilerek okuyacağınız bir yaşanmış hikaye arıyorsanız 30 yıldır ilgiyle okunan bu kitabı gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Hatta hikayenin devamını da Charriere'nin Banko adlı romanından öğrenebilirsiniz.



Diğerleri:

Hayatın Kurgusu: 1- Otobiyografiler
Hayatın Kurgusu: 2- Biyografiler
Hayatın Kurgusu: 3- Günceler

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Satranç

Satranç Amerika'dan Arjantin'e yapılan uzun gemi yolculuğu sırasında oynanan bir dizi satranç maçının öyküsü. Maçlar kültürsüz, bilgisiz, iletişim kuramayan, yaratıcılıktan uzak, soğuk ama satranç oynamayı iyi bilen akıllı bir şampiyonla gemideki satranç sever yolcular arasında yapılıyor. Oynayanlar arasında parasıyla bu zevki tatmak isteyen ama kaybetmeye dayanamayan da var, maçı bu garip satranç dehasını daha yakından tanımak için fırsat bilen de. Ama bu uzun öykünün merkezindeki maçlar, şampiyon Czentovic ile Dr. B arasındakiler.

Dr. B'nin nasıl satranç oynamayı öğrendiğini, nasıl bu gemiye bindiğini, maçları kimin kazanacağını, her bir hamlede odanın içinde neler yaşandığını, oyuncu seyirci herkesin nasıl hislerle hareket ettiğini okurken kendinizi o gemi salonunda buluyorsunuz. Klişe gibi ama gerçekten o havayı solumaya başlıyorsunuz. Yazar ince ince karakterlerin psikolojilerini öyle işliyor ki siz de hissediyorsunuz. Öykü bir sayfadan diğerine nabız atışı gibi ritmik ve ahenkli akıyor. Yalnız bu nabız giderek hızlanan bir nabız. Sayfalar ilerledikçe sizin de nabzınız hızlanıyor, giderek geriliyor, meraklanıyor, gelenleri görüyor ve daha da hızlı devam ediyorsunuz. 

Bu uzun öyküyü bu denli meşhur kılansa sadece yukarıda saydığım harika özellikleri değil. Bu novella Stefan Zweig'ın 1942 yılındaki intiharından önce yazdığı son eser. Birçokları bu hikayenin onun ölüme gidişini, bu kararının arkasındaki dinamikleri anlattığını düşünüyor. Yazarın hayat hikayesi biraz araştırıldığında böyle düşünmemek zor.

1881 yılında Viyana'da zengin ve saygın bir Yahudi ailenin oğlu olarak doğan Zweig iyi eğitim almış, üst sınıf içinde steril bir hayat yaşamıştır. I. Dünya Savaşı sırasında vatanseverlik ve insancıllığının getirdiği pasifizm arasında kalır. Zweig tüm Avrupa'da dostlar edinmiş, kendini bir Yahudi veya Avusturyalıdan ziyade Avrupalı ve insan olarak tanımlamıştır. Eline silah almaz ama askeri arşivlerde çalışır. Ancak Hitler'in iktidara gelmesinin ardından eserleri yasaklanır ve baskılar sonucu Avusturya'yı 1934 yılında terk eder. İsviçre, İngiltere, ABD ve Brezilya'yı kapsayacak sürgün hayatı başlar. II. Dünya Savaşı ile birlikte Avrupalı, barış yanlısı ve insan Zweig için keder dolu günler yaşanmıştır. Dünyanın kendisinin inanıp savunduğu tüm değerleri çiğnediğini, faşizmin, totaliterizmin her geçen gün yeni felaketlere yol açtığını gördükçe hayat onun için çekilmez bir hal almıştır. Brezilya'da yaşarken Rio de Jenario'daki karnavala katılmak için eşiyle birlikte yola çıkar fakat o sabah Nazilerin savaştaki son başarılarıyla ilgili gazete haberleri dayanma gücünün de son kırıntılarını götürür. Karnavala gitmekten vazgeçerler ve bundan birkaç hafta 22 Şubat 1942 tarihinde eşi Lotta ile birlikte intihar eder.

Satranç da Avrupa'daki mücadelenin ve kendi hislerinin sembollerle bir ifadesidir. Soğuk, cahil, sanattan ve kültürden anlamayan, iletişim kuramayan, kuralcı, çocukluk ve ilk gençliğini akıl geriliğinin tüm belirtilerini göstererek geçirmiş ve bir papazın merhametiyle büyümüş olan Mirko Czentovic, Nazilerin, faşistlerin bir sembolüdür. Her maçını kazanmakta, satrancı sadece kazanmak için oynamaktadır. Karşısında ise satrancı seven bilen ama hepsi bir birinden farklı, biribirini tam anlamayan ama birbirini tamamlayan rakipler bulur. Bu rakiplerden biri olan anlatıcının satranç şampiyonunu Avrupa'dan Amerika'ya giden bir gemide görünceye kadar tanımaması daha sonra da onun hakkında bilgileri bir gazeteden okuması tesadüf değildir. Bu rakipler, Nazilere karşı koyan güçleri sembolize etmektedir. Anlatıcı ya da McConnor kimleri, hangi kesimleri temsil ediyor tam bilemiyorum ama zengin ve kazanmayı seven McConnor'ın ABD'yi temsil ediyor olabileceğini düşünüyorum. 

Şampiyonun karşısında çıkan en dişli rakip olan Dr. B ise yazarın duygularına tercüman olmaktadır. Onun gibi iyi bir aileden gelmiştir. Onun gibi Nazilerce kabaca işkence edilmek yerine ince ince yıldırılmıştır. Onun gibi sürgündedir. Rakibi çok iyi tanımakta, neler yapacağını adı gibi bilmektedir. Üstelik doğru hamleler konusunda da şaşmamaktadır. Ancak onun hassas ruhunun başka zayıf tarafları vardır ve bu mücadele ancak Dr. B'yi ölümüne yıpratacaktır. Dr. B'nin maç boyuncaki ve sonundaki ruh hali ölüme yaklaşan Zweig'ın ruh halini anlatmaktadır. Bu elbette faşizmin ve şiddetin karşıdındakilerin hemen hepsinin yaşadığı bir çöküştür. 

Satranç, hem kendi içinde müthiş anlatımı ve heyecanıyla okumaya değer bir novella hem de yazarının hayatında tuttuğu önem ve anlattığı dönem itibariyle kıymetli bir eser.  Ne kitaptan ne edebiyattan haz edenlerin bile heyecanla okuyacağı (hatta okuduğunu bildiğim) bu kitap, biraz da yazarı ve dönemi düşünülerek okunursa müthiş zevk verecektir, eminim.

25 Nisan 2013 Perşembe

Hollandalılar AMSTERDAM’ı Yarattı


Hollandalılar, ülkenin coğrafyasından ötürü yüzyıllar boyunca doğayla mücadele etmek zorunda kalmış, su baskınlarından korunmak ve güvenli yaşamak için çareler arayıp durmuşlar… Suyun toplanmasını engellemek için kanallar, suyu boşaltmak için yel değirmenleri inşa etmiş ve neredeyse tüm ülkeyi duvarlarla koruma altına almışlar. Hollandalıların yüzyıllar süren bu çabasını ve sonucunda elde ettikleri başarıyı en iyi ortaya koyan söz yine Hollandalıların kendi söyledikleri Tanrı Dünyayı, Hollandalılar ise Hollanda’yı yarattı atasözüdür.

Deniz seviyesinin altında olan ülkede, 12. yüzyıl sonlarına doğru Güney Denizi’nin (hol: ZuiderZee) ilerlemesine engel olmak için Amstel nehri kenarına bir baraj kurulur. Amstelredam yani Amstel Barajı… İşte Amsterdam’ın bilinen tarihi, bu baraj ve barajın üzerindeki küçük balıkçı kasabasıyla 13. yüzyıldan itibaren başlar. Zamanla isim değişikliğe uğrayıp Amsterdam olur ve şehrin yerleşimi yoğunlaştıkça yeni kanallar açılır, kanallar inşa edildikçe şehir büyümeye devam eder..

YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

19 Nisan 2013 Cuma

Philippa Gregory Ne Okuyor?


Philippa Gregory adı size bir şeyler çağrıştırmadıysa bir de şunu deneyin: Boleyn Kızı. Evet, meşhur İngiliz kraliyet ailelerinden Tudorların entrikalarını romanlaştıran ve son dönemde hem ülkemizde hem de yurtdışında artan, hanedanlar ve asillere ilgiyi zirveye taşıyan isimlerden.

Ben de Boleyn Kızı'nı bayılarak okumuş, tuğla gibi kitabı bir haftada bitirmiştim. Şimdi yeniden o dönemle ilgili bir roman okumayı düşünüyorum. Aklımda Hilary Mantel'in Wolf Hall (Kurt Hanedanı) ve Bring up the Bodies (Ölüleri Getirin) kitapları var. Konuyu dağıtmayayım - böyle düşünüp araştırırken elbette aklıma acaba Gregory ne ve kimi okuyor sorusu takıldı.

Önce şunu söyleyeyim; Gregory'nin favorileri arasında tarihi kurgular yok! Tarihi romanları hiç okumuyormuş zira baştan savma buluyormuş.



Yukarıda gördüğünüz video da yurtdışında bir zamanlar ünlü ve büyük bir kitapçı zinciri olan (sonra kapandı) Borders tarafından hazırlanmış. Gregory, Michigan'daki mağazayı dolaşarak sevdiği kitapları anlatıyor. İlk eline aldığı kitaplar; The English Roses (David Austin) ve Amazing Rare Things (David Attenboroug) . Başka röportajlarında da her türlü kitabı sevdiğini, hatta çoğu sevdiği kitabın esas olarak okunmak için değil daha çok incelenmek için basılmış kitaplar olduğunu söylemiş. Belgesellerine bayıldığım David Attenboroug'un kitabının gerçekten ilginç şeylerle dolu olabileceğini düşünüyorum.

Edebiyat bölümüne geçtiğindeyse eline aldığı kitaplar ve hakındaki yorumları şöyle: 
"Lottery (Loto): Bu gerçekten enteresan bir kitap. Patricia Wood adlı yazarın ilk kitap. Zihnen geri değil sadece yavaş olduğu konusunda çok kararlı bir genç adam hakkında. Roman boyunca fark ediyorsunuz ki o aslında yavaşlığının içinde çok daha akıllı ve akıllı ve hızlı olduğu iddia edilenlerin sahip olmadığı bir çekiciliği var.''
''The Age of Innocence (Masumiyet Çağı): Edith Wharton'a insanlar neden tapmıyor anlamıyorum. Gerçekten çok çok harika bir romancı. Onun harika gözlemleme yeteneği ve son derece hafif dokunuşu var. Düşünüyorum da bu kadın yazarların zaman zaman yaptığı bir şeydir. Jane Austen, kesinlikle Wharton, ve benim de yapmayı arzuladığım bu; bir hikayeyi arap saçına çevirmeden anlatmak. Bütün yaz Edith Wharton okudum ve sonuç olarak söylemeliyim ki tarzımın neredeyse gün be gün geliştiğini düşündüm. O harika bir yazar.''
Tabi, Gregory'nin edebiyat kadari belki daha fazla tarih okuması beklenir. Yazar da kitapçı gezisin de romanlardan çok tarih kitaplarına yer vermiş. Konuşmasına Alison Weir'in büyük hayranı olduğunu söyleyerek başlıyor ki bunu başka röportajlarında da defalarca belirrtmiş. Burada da şöyle devam etmiş:
''Onun sevdiğim tarafı benim gibi detaylar konusunda çok hassas. Bir dönemin gerçek havasını veren detaydır. Çalışmakta olan çok az kadın tarihçi var ve bir anlamda yeniden yorumlanması gereken çok materiyal var. Alison Weir bu konuda çok iyi. O aynı zamanda referans konusunda da çok iyidir. Bi kitabını alıp da dip notlarına bakarsanız ne arıyorsanız büyük ihtimalle oradadır.''
2004 yılında Barnes&Noble'ın en sevdiği kitaplar sorusuna My Own Executioner (Nigel Balchin), Pincher Martin (William Golding), The Sandcastle (Irıs Murdoch) ve The Spanish Bride (Georgette Heyer) cevabını vermiş. Yukarıda da yazdığı gibi tarihi kurgu okumayan yazarımız için Heyer bir istisna ve ona göre en büyük tarihi romancı!

Bu sefer bir 'ilk 10' listesi hazırlayamadım ama bütün bu yazarlar, kitaplar ve yorumların Gregory'nin okuma zevk ve alışkanlığını anlamaya epey yardımcı oluyor, değil mi?





Yazarların sevdiği kitaplar yazılarının hepsi için buradan buyrun: Yazarların Sevdiği Kitaplar

2 Nisan 2013 Salı

Yedinci Gün




İhsan Oktay Anar'ın son kitabı Yedinci Gün raflara çıkarken büyük tantana koptu. Çok da hoşuma gitti. Bir edebiyatçının sırf yazdıklarıyla, okuyucu kitlesine yaşattığı heyecanla bunu başarması nasıl hoşuma gitmesin? Yazarın ilk romanı Puslu Kıtalar Atlası'nı okuyup hayran olmuş bir okuyucu olarak Yedinci Gün de hediye edilince hemen okudum.
 

Özet:

Romanımız üç bölümden oluşuyor: Baba, Oğul, Hayalet. İlk bölüm zeki, üç kağıtçı ve bencil biri olan İhsan Sait'in sadece fotoğrafını ve mektubunu görerek aşık olduğu prensese ulaşmak için kendisini atiye götürecek zeplini yapma hikayesini anlatıyor. İkinci bölüm ilkinden yaklaşık on yıl sonra Osmanlı Devleti'nin sancılı bir dönemine denk geliyor. Burada da bir genç erin Sarıkamış'taki savaş tecrübesi aktarılıyor. Son bölüm ise cumhuriyetin ilk yıllarında, 1934'te İstanbul'da geçiyor. İhsan Sait'in hayaleti geleceğe ulaşıyor, kamil insanın bulunması çabası sırasında yaşananlar anlatılıyor. Kamil insan Amil Zula'nın ise başına çeşitli işler geliyor.
 

Yazar Bize Ne Anlatmak İstiyor?
 
Adetim olmamasına rağmen özet geçmemin nedeni yazarken bir umut kafamda bir çerçeve oluşur demem. Zira kitabı okuyup yazarın ağır dilinden çekmeden rahatça anlamış olsam da işin özünü anlayamadım. Anladıysam bile anlayamadığımı zannediyorum. Beni anlıyor musunuz?

Ben de elbette yorumlara, okuyucu görüşlerine sığındım. Kitap eklerinde ve dergilerde yazılan yorumlar övgüler seli. Bunlardan bir kısmı sadece övüyor. Diğer yarısının bazıları kitabın adından (dünyanın altı günde yaratılması ve yedinci günde dinlenme) ve bölümlerinden (baba-oğul-kutsal ruh) başlayan dini ve efsanevi atıfları değerlendirmiş. Romanın insanın sonsuza erişme çabasının, iyiyle kötünün mücadelesinin, efendime söyleyeyim insanın tanrıyla ilişkisinin, tanrılaşma isteğinin hikayesi olduğu söyleniyor. Diğer grup ise babanın Osmanlı Devleti olduğunu, son bölümde zaten Osmanlı'nın Cumhuriyet üzerinde gezinen hayaletine gönderme yapıldığı, son dönem aydınlarının, dönüşümün eleştirildiği ve saire ifade ediliyor.

Belki hepsi doğru ya da hepsi yanlış. Yalnız bu yorumları yapanların itiraf etmese de çok büyük bir kısmı benim yaşadığım anlamamışlık hissini yaşıyor. Ya da anladım diyenler romanın kendisinden bile karmaşık konuşarak bende ters intiba bırakıyor. Örnek:
"İddiayla değil sükûnetle ifade edeyim, “Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen/ Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen” beytine çıkar bütünüyle romanın özü. Ama bu yazarın eylemiyle değil, okurun bilgisiyle, dopingiyle belirginleşir. Yediuyurlardan, Ashab-ı Kefh’in her devirde uyanık duran öyküsünden Servet-i Fünun içlenişlerine, biraz Güneş Dil Teorisi, biraz Saatleri Ayarlama Enstitüsü, biraz Abdullah Cevdet, işte, ta Meşrutiyet’ten ilk Cumhuriyet’e değin, “hakiki zamanın hikâye zamanına eşit”lenmesi çabasıdır bu. “Hayalete havlayan köpek” kaderinden çıkamayan bir öykü. Dilsel parodinin çenebaz bir romancının elinde yoğruluşu. Bu ülkenin son yüzelli yıl içindeki “…bir nevi, haşa, dünyevi ilahiyat” kurma macerası. “Kitlelerin baruttan sonra keşfedilen en ölümcül silah olması” karşısında duyulan sessiz isyan. Fikir ve tasavvur derecesinde kalmak şartıyla öyle."       - Ömer Erdem (Radikal Kitap)

 
Sonuç:

Ben sonunda bu işin içinden roman yazarın okuyucudan çok kendisi için yazdığı bir eser diyerek çıktım. Yani belki de özellikle bize bir şey anlatmak istemiyordur. Önce kitaplarında görülmeyen derecede güncel ve siyasi atıfların olması da belki yazarın edebi kurguları kadar şahsi fikirlerini de yansıtmasına delil teşkil edebilir. Bir bütün olarak tek bir cümle ile mesajının, hedefinin ne olduğunu söyleyemesem de bölüm bölüm yazarın görüşlerini sezdim ve bunların yarısına şiddetle karşı çıkarken yarısını da gönülden destekledim. Yazarın mizahı uzun sayfalar boyunca beni ayakta tutan önemli unsurlardan biriydi. Sık sık iğrençliğe dayanan komikli bölümleri ise genelde yüzümü buruşturarak okudum. Kitanbın son beş sayfasında her şeyin birbirine bağlanması ve aydınlığa kavuşması beni kesmedi. O beş sayfa bana yetmedi.

Ben kitabı okuduğuma memnun olduğum halde kitap boyunca ilerlemek için çırpınmış olmamın verdiği yıpranmayla kimseye şiddetle tavsiye edemiyorum. Görüyorum ki benim bu “anlamadım, yıprandım” halim diğer okuyucularda da var. Okuyucu yorumları hala Puslu Kıtalar Atlası ve Suskunlar’ı yeğliyor. Olsun. Yine de okumak isteyenleri caydırmak istemem. Hatta biraz yardımcı olurum belki diye aşağıdaki ufak notlarla bu yazıyı burada noktalıyorum.

 
Okurken Bunlar Aklınızda Bulunsun:
 
Paşaoğlu: Padişahla akrabalığı bulunan dinle arası hiç olmayan ama kendini ilme fenne adamış bu adamın Prens Sabahattin’den esinlenilerek yaratıldığı iddia ediliyor.

Tekvin: Yaradılış demek. Eski ahitteki kitaplardan ilki. Dünyanın ve insanın yaratılmasını anlatıyor. Siz artık buradan tekvinhane ne demek, asi çiftçi kim, ateşçi ne anlarsınız.

Emile Zola: Kitabın kahramanlarından biri olan Amil Zula'ya adı çok benzeyen bu Fransız yazar ve düşünür Yahudi olduğu için askeri mahkemede haksızlığa uğrayan Yüzbaşı Dreyfus'u savunmuş ve Fransız devlet başkanına hitaben "İtham Ediyorum" (veya "Suçluyorum") başlıklı bir makale kaleme almıştır.

Kıtmir: Yedi uyurlar kültündeki yedi uyurlardan biri olan çobanın köpeğinin adı.

Als ikh kan: “Als ich kann”a  benzetip herhalde elimden geldiği kadar demek diye düşünerek araştırdım ki pek yanılmamışım. Ortaçağda eser sahiplerinden bazıları alçak gönüllülüklerinin timsali olarak eserlerini “yapabildiğimin en iyisi” anlamına gelen bu kalıpla imzalarmış. 

20 Mart 2013 Çarşamba

Hoşgeldin İlkbahar


İlkbahar demek doğanın uyanışı, yeni bir maceraya yine yeniden başlamak ve aslında her seferinde yeni bir seyahat demek. Ben doğanın bu yolculuğunda hep sevince boğulurum ve her bahar yeni bir yazı yazmak isterim. Her bahar dediğime bakmayın Gezgindir Gezenin Adı tarihinde bu ikinci geleneksel bahar yazısı :)
YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

Benim de Var

Becerebilseydim bu sefer Umut Sarıkaya gibi yazmak isterdim. En azından deneseydim yazıya okuyucuya seslenerek başlayabilirdim: Okuyucu, evet sen, hiç yazdığını okuduğun bir adamla kanka oldun mu? Ya da hikayenin ortasından girebilirdim: Meksika'daydım ve ulaşmasını hiç beklemediğim posta ellerimin arasındaydı. Elbette Sarıkaya'yı taklit edeceksem tam yerinde mümkünse detay bir tespit yapmalıyım. Neyse onu da sonra yapmaya çalışayım.



Bütün bunlar Sarıkaya'yı okumamış olanlara ''Ne diyorsun ya?!'' dedirtmiş olabilir. Uykusuzdaki yazılarını köşesinin de adı olan Benim de Söyleyeceklerim Var kitaplarında toplayan yazarın kanımca en dikkat çekici özellikleridir bunlar. Mizahlı öyküler yazar, çoğunda başkahraman kendisidir. Kızlarla amansız uğraşısı, hiçbir noktasını ıskalamadığı standart öğrenci hayatı, aynı tipiklikteki bekarlık maceraları, yine dayanılmaz standarttaki ailesi, az bulunur kendini tiye almasıyla birleşince onun kitap boyunca sizle sohbet ettiğini, onu tanıdığınızı, arkadaş olduğunuzu, hatta büyük ihtimalle size de çok tanıdık gelen şeyler anlattığı için onunla anılarınız olduğu düşünmeye başlayabilirsiniz. Hani otobüs durağında karşılaşsanız ''abi dobloya ne oldu?'' diye sorabilirsiniz ve onu çıkarabildiğinize hiç şaşırmazsınız. Ben şaşırmam en azından çünkü ben de dobloyla Ayvalığa gidip litrelerce zeytinyağı almış insanım.

Bu 'bu benim başıma da gelmişti' silsilesi bazen garip bir boyuta ulaşabiliyor. Mesela Meksika'dayken bir dostunuz size Benim de Söyleyeceklerim Var! (İki) gönderir ve içinde şöyle başlayan bir hikaye vardır: Mainstreet caddesindeki et paketleme fabrikasında çalışıyordum. Fabrikanın tam karşısında bir Meksika barı vardı. İş çıkışlarında oraya giderdim. Meksika barları her zaman iyidir. Tamam hikayenin gerisinde Meksika lafı edilmiyor ama bu da fena sayılmaz. En azından yatılı misafirlikte herkesten önce kalkan çocuğun gerginliğini, düğün salonunda sütun arkası masaya düşen annenin memnuniyetsizliğini, doluşta para üstünün bir türlü gelmemesinin verdiği sıkıntıyı yaşamayan yoktur.


Sarıkaya'nın yazdıklarında komik olanın ne olduğunu bilmiyorum. Yalnız bazen tek bir kelime sinirim bozulmuş gibi gülmeme neden oluyor. Durduramadığım gülmenin sebebini bulmak için cümleyi bir daha okuyorum ve ilk kez okumuşum gibi yeniden gülüyorum. Bu aslında daha çok Benim de Söyleyeceklerim Var! (İki) kitabının etkisi. Üç numara da mizah dolu ama iki numara gibi beni yabancıların içinde engellenemez sırıtışlara sürüklemedi. Madem iki kitabı kıyaslamaya başladım devam edeyim. Üç numarayı karakterler ve kurgular açısından daha güçlü buldum. Özellikle Kalamar, Mala Gider'i hem mizah hem de öykücülük açısından çok beğendim. Siyup ve Biz ise beni çok güldürdü. Ancak bir Meriç'e Mektup olsun bir Gitmek olsun, Rahmi Koç'la ilgili hayaller olsun iki numarayı hala benim favorim yapıyor. Evet biraz da ikinci kitaptaki birkaç istemsiz imla hatasının etkisi var.

Sarıkaya'nın karikatürleri bana çok karmaşık ve bu vesileyle yorucu geliyor. Çoğu zaman o karmaşaya bakıp okumaya üşeniyorum, oysa detaylardaki zenginliği ve her birinin bir şey anlatmasını takdir ediyorum ama karikatürde daha çok bir Fırat insanıyım. Öte yandan mizah dergilerindeki yazılara yüz vermesem de Benim de Söyleyeceklerim Var'a dayanamıyorum. Galiba bir numarayı da okuyacağım. Size de tavsiye ederim.

Tatlıtuğ gücü!