3 Ağustos 2014 Pazar

Konuk Yazar- İstanbul'un Ruhsal Reçetesi: Durum Ciddi!

Bu hikaye Hızlı Adam blogunun sahibi Bünyamin Kapıcıoğlu tarafından Evde Yazar blogda yayınlanmak üzere kurgulanmıştır. Keyifli seyirler..


Geçen gün haritadaki şehirleri tedavi eden bir psikiyatriste rastladım. Bana şunları anlattı: 2014 verilerine göre İstanbul'un ortalama nüfusu 14 milyon hasta (Küsüratsız)

Ne yani hepimiz ruh hastası mıyız?” dediğinizi duyar gibiyim. Ruh hastalığı gündelik hayatımızda sık sık duyduğumuz hakaret tabiri olsa da, tıptaki karşılığı grip olmak kadar masum ve doğal bir durumdur. “Ruh” kelimesinin psikolojideki karşılığı: “Zihinsel aktivitelerin manevi merkezi” olarak açıklanır. Birçok çeşidi ve seviyesi vardır. Öyleyse başlığı biraz daha açabilirim. İstanbul'da yaşayan biri olarak tüm İstanbul sakinlerine hakaret etme derdinde değilim. Karamsar hiç değilim. Aksine bir takım karmaşıklıklara cevap verip rahatlamayı/rahatlatmayı arzuluyorum. Acaba ruhsal bunalımda mıyım?

Az bir sessizlik rica ediyorum. Klavyenizi öttürmeyin. Bu konuyu düşüneceğim.

Koca bir metropolde yaşıyoruz. Türkiye'nin en kalabalık nüfusu, en yoğun trafiği ve en ışıklı sokaklarında hayat sürdürüyoruz. Binalarımız çok katlı ve iç içe. Böyle bir ortamda sükuneti aramak ne kadar mantıklı olabilir ki?




Düşünün:

1 saat sonra alarmınız çalacak ve işe gitmek üzere yatağınızdan kalkacaksınız. Lakin alarm öncesi martılar çığlık çığlığa bağırmaya başladı bile. Öylesine gürültü yapıyorlar ki köyümün erken öten horozunu bin kez aratıyorlar. Yahu bekleyin uyanalım. İstediğiniz kadar çığlık atarsınız. Uykumuz açıldıktan sonra sizden asla rahatsız olmuyoruz. Yok ama kime anlatıyoruz ki.. Yarın sabah aynı gürültü, aynı martı çığlıkları bizi bekliyor. Bir gün sürpriz yapsalar da sessizliği tercih etseler, yandaki boş arazide inşaat çalışması veya apartmandaki tadilat gürültüsü o güzel günü hiç ıskalamaz. Neticede 10-20 daireli apartman. Hangi birini susturasınız..

Öyle ya da böyle uyandınız. Güzel bir kahvaltı yapmak istersiniz. Ben de isterim ama trafiğe takılmadan işime yetişmek için bugün poğaça, tost yemeyi tercih ederim. Muhtemelen yarın da aynı tercihi yapacağım. İyi ki pazarım var. O da olmasa maya adam olabilirim.
Velhasıl dışarı attık kendimizi. İstanbul'da işe her gün özel araba ile gitmek herkese nasip olmaz. Bunun trafiği var, yakıt derdi var, park sorunu var; var da var yani... Bugün de toplu taşıma araçlarını tercih etsek iyi olacak. Yarın da aynı tercihi yapacağımı düşünüyorum.

Durağa kadar yürürken yolda bir öte bir beri koşuşturan insanları da bir türlü anlamış değilim. Sabah sabah herkes telaşe içinde bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Galiba bizim gibi onların da işi gücü var. Aman abla dikkat et! demeye kalmaz: Daaattt!!!!! korna sesi. "Önüne baksana kardeşim. Uyanamadın mı halen daha. Sabah sabah başımı belaya sokacaksın!" dedi mi taksici amca. Hadi buyurun buradan yakın! E ama o da haklı. Her gün trafikte ve bela her an ensesinde dolanıyor. Yılların verdiği tedirginlik ile ilk önceliği insan hayatı değil de bela engelleme olmuş.

Hadi taksici amcayı anladık da bu minibüsçüler neden kornayla konser veriyorlar. Yolun kenarında bekleyen insanların dikkatini çekmenin yolu demek ki korna çalmak. "Şşşt mavi şapkayım ben. Kartal'dan Kadıköy'e E5 üzerinden giderim. Gördün di mi. Kaçırma sakın. Daat daaat!!!"

İyi hadi kaçırmadınız ve bindiniz. Hazır mıyıııııız? Aksiyon başlasın. Bu minibüs şoförü eski driftcilerden olmalı. Makas atmalar, aniden fren, ani kalkış ve ani yola çıkışlar. Vuhuuu... artık dayanamaz hale geldiğinizde nihayet yolculuk biter. Artık iş yerinize vardınız. Güvendesiniz şimdilik. Akşama aynı macera sizi bekliyor unutmayın.

Bugün güzel bir gün olmasını ve güzel insanlarla muhatap olmayı diliyoruz. İlk müşterimiz veya ilk görüştüğümüz kişi, iş ortağı, yönetici, kurye veya herhangi x biri çok kibar, pozitif düzgün bir insan. Oh be herkes böyle olsa da güzel bir mesai geçirsek. Gerçi bizimki de laf mı şimdi. 5 parmağın 5'i farklıyken; 14 milyon parmaktan eşit olmasını beklemek çılgınlık olur.

Dedik ya metropol.. İşler de doğu bölgelerine göre daha hızlı işliyor. Tüketim daha hızlı olduğu için üretimin yetişmesi lazım. Her ne işle meşgul olursak olalım zaman önemli. Hani derler ya: "İstanbul'un taşı toprağı altın." O söz artık değişti. "İstanbul'un saati dakikası altın" oldu. Hızlı hızlı hızlı... Şükür. İşler bugün de yetişti. Eve gittiğinizde kafanızı yastığa rahaaatça koyabilirsiniz. "Eğer kafa kaldıysa!"

Sabahki yolculuk maceranız tekrar ederken bir yere yaslayamadığınız zavallı kafanız gövdenizde joystick gibi bir öteye bir beriye düşüyor olmalı. Bir anda camdan seken kafanızla kendinize gelirseniz birileri kıkırdıyor mu diye dinleyin. Ohh kimse farketmemiş uykusuzluktan cama tosladığınızı. Olur öyle şeyler. Yorgunluk hali. Sabah ve akşamın diğer farkı da ışıklar. Yürüdüğümüz sokakta ne kadar çok ışık var. Sokak lambaları, dükkan tabelaları, trafik lambaları, araba farları, evlerin ışıkları... Renk cümbüşü maaşallah. İnsanın zihni bulanıyor. Göz de yoruluyor haliyle.

Eve vardıysanız bacaklarınızı uzatın hemen. Biraz dinlenmek hatta tv karşısında uyuyakalmak çok cazip bir fikir. Pardon pardon! Hemen bacak uzatmak olur mu? Hani ailenize ayırmanız gereken zaman? Tabi ailenize de zaman ayırın. Muhabbet edin, çay demleyin, çocuğunuzu sevin, oyunlar oynayın. Hele de çocuk varsa öncelik onda. Bugün paşazadenizin uykusu tutmazsa vay halinize. Sabah uyanmak için 5 kez alarm ertelemek kaçınılmaz olur. Derken aileye de zaman ayırdık, nerede şu kumanda? Tv karşısında biraz bacak uzatabiliriz. Gerçi saat 24'e gelmiş. Tv karşısında sızıp boynumuzu ağrıtmak yerine gider yatağımızda mışıl mışıl uyuruz. Hadi iyi geceler.

Sabah idrak edemediğiniz bir gürültü ile uyandınız. İş saati mi geldi diye bakarken alarmın çalmasına daha 1 saat olduğunu fark ettiniz. Martıdır martı :)

Böyle de bir şehir güzelim İstanbul. Demek ki sorun bizde değil. Turp gibiyiz maaşallah. Bu tempoya dayanmak yürek ister, ruh ister, enerji ister. Biz iyiyiz iyi. Psikolojisi bozuk olan İstanbul'muş meğerse. Hatta psikopata bağlamış.

Ohh be... Aman bize bir şey olmasın da İstanbul'u bu haliyle kabul ederiz. Öyleyse benim bu haplara da ihtiyacım yok. Dökeyim mazgallara İstanbul içsin. Onun daha çok ihtiyacı var. Ne yapalım; onun da dünyadaki rolü bu demek ki. Biz iyiyiz iyi. Psikolojisi bozuk olan İstanbul!

İstanbul'u İstanbul gibi kabul edersek bir çok problemden sıyrılabileceğimize inanıyorum. Bu şehir hızlı ve renkli. Değiştirmeye kalkmayın. Ona ayak uydurup mutlu olmak daha kolay. Siz iyisiniz. Ben de iyiyim. Psikolojisi bozuk olan İstanbul bence...


Yazar Hakkında:Annemin anlattıkları ve benim hatırladıklarıma göre 5 yaşımdayken gazetedeki araba resimlerini makasla kesip biriktirirmişim. Bozuk para saymayı da yine 5-6 yaşımda öğrenmişim. Bu durum dedemin çok hoşuna gittiği için bana saydırmak üzere bozuk para biriktirmeye başlamış. Çelik kasadan bihaber olan ben, sahip olduğum bozuk paraları muhafaza edebilmek için konserve kutusuna benzeyen kumbaralardan almışım. 7 yaşımda ise oynamadığım oyuncaklarımı mahallede satarak ticarete başlamışım. O gün bugündür ticareti ve para kazanmayı severim. Gelirinizi arttıracak ve iş hayatınızda hızınıza hız katacak makaleler okumak isterseniz benim bloguma da beklerim. www.HizliAdam.com


Solaris

Bilimkurgu diyince aklımıza hemen uzaylılar gelir. Bu uzaylıların genelde bizim gibi iki kolu iki bacağı vardır ve sözleri normalden biraz daha iridir. Bir adım ileri gidersek uzaylılar canavara benzer, iri böcekler gibi düşünebiliriz.

Bilimkurgu edebiyattan ne okumalıyım diye araştırdığınızda karşınıza çıkan ilk kitaplardan biri de Stanislaw Lem'in Solaris'idir. Solaris, Terran gezegeninden gelen insanlar tarafından uzun süredir incelenmekte olan bir gezegendir ve roman da Kelvin'in Solaris'i inceleyen ekibe destek vermek için bu gezegene doğru yaptığı uzay yolculuğu ile başlar. Romanın ilk sayfalarında her şey bir bilimkurgudan bekleyeceğiniz gibi devam eder ve siz uzaylıların uzay istasyonunun koridorlarını istila etmesini beklerken işin aslının farklı olduğunu anlarsınız. Uzay istasyonundakiler ya ölmüş ya çıldırmıştır ya da çıldırmamaya çalışmaktadır. Ortalıkta uzaylılar yoktur, düşmanlar, ani keşifler, tüm dünyanın gözlerini dikkatle diktiği çalışmalar, kahramanlıklar yoktur. Solaris'in neden önemli bir bilimkurgu kitabı olduğunu anlamaya başlarsınız.

Romanın İletişim Yayınları'ndan çıkan baskısında (resimdeki kitap) tam anlar gibi olurken içinde kaybolduğum bir önsözü var. Bu önsözde özetle romanın büyük felsefelere ve psikolojik kuramlara göndermelerde bulunduğu, bunlar hakkında akıl yürüttüğü söyleniyor. Bense bu romanın iki yönünden çok etkilendim. Birincisi yazarın hayal gücü ve yarattığı evren. Solaris plazmaya benzer bir okyanusla kaplı, bu plazma sürekli dalgalanıyor, çalkalanıyor. Bu dalgaların kasın kasılması gibi reaksiyon verdiği fark ediliyor ama neye reaksiyon veriyor, neden ve bu tepki ne işe yarıyor anlaşılamamış. Tüm gezegen tek bir canlı, koca bir tek hücreli gibi. Aynı zamanda canlı mı o da kesin değil. İşin ilginç yanı gezegeni izleyenler bilinçlerinin gerisinde tuttukları sırları, korkuları bir bir karşılarında görüyorlar. Bunlar halisünasyon değil, karşınızda duran eski sevgilinizi yıllar evvel öldüğü halde tekrar öldürebiliyorsunuz ama ertesi sabah her şey baştan başlıyor. Solaris'in gönderdiği bu canlı kabuslar araştırmacıların bir maddeden zehirlenmelerinin sonucu mu? Tamamen psikolojik bir bozukluk mu? Gezegenin bir iletişim kurma şekli mi yoksa savaş yöntemi mi?

Kitabın beni etkileyen ikinci yönü de bu oldu. Tüm bu belirsizlikler karşısında çaresiz kalıyorsunuz. Bir an bu dev plazmanın canlı olduğunu, kendisini araştıranların zihnine girerek onların korkularıyla dalga geçtiğini düşünüyor, sonra bu okyanusun bir bilinci olmadığına, kabuslarda payın okyanus kadar kabusu görenin olduğuna kanaat getiriyorsunuz. Benim için bu romanın en anlamlı noktası da burada yatıyor: Bir gün bir uzaylı görsek kendi bilincimizle onu algılayabilecek miyiz? Onu anlayıp onunla iletişim kurabilecek miyiz? Kendi bilincimizi ve zihnimizi karşılatığımız varlıktan ayrı tutabilir miyiz? Onun hakkında nesnel bir şey söyleyebilir miyiz?


Zihin açıcı, yavaş yavaş okunup sindirilmesi gereken bir roman. Romanın yavaş okunmasını gerektiren bir başka neden de yaratılan evrenin garipliği. Çift güneşli dev bir plazmik gezegenin canlı ve bilinçli olup olmadığını düşünürken somut kabuslarla baş etmeye çalışmak hayal gücünü çok yoruyor. Bir kitabı çok beğensem de genelde kitaptan uyarlanan filmin peşine düşmem. Oysa bu romanı okur okumaz filmleri izlemek istedim, hem de hepsini. Çünkü benden başkalarının nasıl hayal ettiğini, ne anladığını öğrenmeye muhtaçtım. Ne kadar zorlarsam zorlayayım bazı şeyleri tam kavrayamamıştım. Başkalarının kavrayışlarını merak ediyordum. Yukarıda tanıtımını gördüğünüz Steven Soderbergh'in 2002 yapımı Solaris filmini izledim, size de tavsiye ederim.

Kitabın hiç kolay bir dili yok ve zor okunuyor. Bunun bir nedeni bu garip evreni yazarın ana dilinde anlattığı gibi çevirmenin zor olması olabilir. Ayrıca kitabın aslından çevirilindiğinden de emin değilim. İngilizce çevirilerden faydalanılmışa bu da akıcılığın bozulmasına neden olmuş olabilir. Okuduğuma göre Lem kitabın İngilizce çevirisinden hiç memnun kalmamış zamanında.

Özetle bilimkurgunun psikolojik ve felsefik tarafıyla tanışmak ve zihninize egzersiz yaptırmak isterseniz okumanız gereken kitap Solaris. Ben bu kitabı okuduğuma çok memnunum ve bana bir şeyler kattığını hissediyorum. Size de tavsiye ederim.

Telefon Dinlemeleri JackPair Cihazıyla İmkansız Hale Gelebilir


Son dönemde dünya kamuoyunu tedirgin etmekte olan dinleme skandalları bir grup geliştiricinin de canını epey sıkmış olmalı ki dinlemelere karşı oldukça ucuz ve güvenli bir sistem tasarlamışlar. Telefonların dinlenmesini engelleyecek JackPair isimli projeyi geliştirme işine girişen dört kafadar herkesi koruyabilecek bu cihazın prototipini tanıttılar.






Ülke liderlerinin bile dinlenebildiği

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Kadınlar için gülme kabinleri olsun!

Gündemi takip etmeyeceğim, politikacıların ne söylediğine asla aldırmayacağım demiştim güya. Nasıl olduysa oldu, kulağıma çalındı bir şekilde o demeç:

Kadınlar iffetli olacak, herkesin içinde kahkaha atmayacak, yüzüne bakınca yüzü kızaracak..”

demiş bir devlet büyüğümüz. Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacaksa nerede kahkaha atacak sayın büyüğüm diye sormak istiyorum ben de.. Mesela toplum içinde bir kadının çok gülesi geldiyse ne yapacak? Kahkahasını içinde patlatırsa iç organları zarar görmez mi? Ağzını yüzünü kapatıp hemen sessiz sakin bir yere gidip orada gülüp geri mi gelecek? Her sokakta dört tarafı kapalı kadınlar için gülme kabinleriyaparsanız, en azından gülecek yer aramak zorunda kalmayız sayın büyüğüm, bu önerimi bir düşünün isterseniz. Toki açar ihaleyi, yapacak şirket çok nasılsa, ne olacak ki sanki!


İyi de iş biraz karışıyor.. Mesela kadınlar sinemalarda komedi filmlerine gitmeyecek de sadece belgesel ve dram mı izleyecek? Cem Yılmaz'ı ne yapacağız o zaman? Yüzlerce lira sayıp Cem Yılmaz gösterisine gitsek eskaza, orada biz kadınlara ayrıcalık olacak mı, Cem Yılmaz istisnası var mı yani? Yoksa orada da mı gülmek, kahkaha atmak yasak olacak? Belki de kadınlar ve erkekleri ayrı ayrı oturturlar o zaman rahatça gülebiliriz. İyi de büyüğümüz, “kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak” demiş, “kadınlar arasındayken yasak yok” dememiş ki! Şimdi benim kafam iyice karıştı; rica etsem sayın büyüğüm, bir açıklayabilir misiniz kesin kurallar nedir? Nerede gülebiliyorum, nerede kahkaha atabiliyorum? Yani bileyim de yanlış bir şey yapmayayım sonra...

Bir kahkaha bir kilo pirzolaya bedeldir” diye bir atasözümüz vardır bilirsiniz. Yani gülmenin, içten bir kahkahanın ne kadar sağlığa yararlı olduğunu, bağışıklık sistemimizi güçlendirdiğini, stres hormonlarını azalttığını anlatır bu söz. Hal böyleyken sayın büyüğüm, biz kadınların sağlıklarına da müdahalede bulunmuyor musunuz şimdi.. Ama alınıyorum bakın, bizi sevmiyor musunuz yani şimdi siz, hasta mı olalım istiyorsunuz...

Ne yapalım, bütün gün gülmemiz gelince biriktirelim, sonra da eve gelince patlatalım bir kahkaha öyle mi? Aslında çözüm belli.. Kadınlar olarak eğer herkesin içine çıkmazsak bir sorunumuz da kalmaz. Yani çalışmazsak, evde oturursak, sadece konu komşu, eş dost akraba ile görüşürsek, kahkahalarımızı da başkalarının yanında atmamış oluruz. Tabi ya, ben bunu niye düşünemedim ki baştan..! Ne o öyle kadın erkek karışık iş yerlerinde çalışmalar, çay saatlerinde dedikodu yapıp kahkahalar atmalar.. Kadın dediğin oturur evinde çocuk bakar... Sayın büyüğüm sizi şimdi çok daha iyi anlıyorum, ne derin bir insansınız..


Sayın büyüğüm, “kadınlar herkesin içinde kahkaha atmayacak” demekle kalmamış, bir de “kadınlar hareketlerinde cazibedar olmayacak” demiş. “Cazibedar” nedir diye araştırdım, “Alımlı, çekici, albenili”demekmiş. 
 Ya bu kadın milleti de ne yapsa suç arkadaş, kimseye yaranamıyoruz!
Azıcık kendimizi salsak, birileri çıkıyor “Çirkin kadın yoktur, bakımsız kadın vardır. Hemen ürünlerimizi kullan, güzelleş, bak sonra karışmam haa!” deyip bize bir şeyler satmaya çalışıyor. Birileri çıkıyor, “kadın dediğin cazibedar olmayacak, tek kaş dolaşsan daha makbul” anlamına gelen bir şeyler söylüyor. Biz şimdi ne yapalım, nasıl edelim, nerelere gidelim?

Sayın büyüğümü kırmak da istemiyorum, ama kafam da çok karıştı. Rica etsem azıcık detay bilgi verebilir misiniz sayın büyüğüm.. Yani “cazibedar” olmak nedir bir anlatabilir misiniz? Gülümseyebilir miyim mesela, ya gülümserken gamzelerim çıkarsa ne yapayım? İnsanın gamzesi olması da suç mudur? Ayy ben gerçekten stres oldum şimdi...




Sayın büyüğüm ellerinizden hürmetle öpüyorum; bundan sonra kahkaha atmamaya dikkat edeceğim, başka bir arzunuz da var mıydı buyurunuz efendim...



"Kurt Seyt ve Shura" kitabı mı, dizisi mi?

Kurt Seyt ve Shura kitabı ve dizisini harmanlayıp yorumlamak istiyorum. Bakalım altından kalkabilecek miyim..

Diziyi ilk bölümden itibaren izledim. Dönem dizileri ilgimi çeker, bunda da  kostümler şahaneydi bana göre, hikaye de güzeldi. Ama bir şeyler rahatsız ediyordu yine de dizide beni, özellikle ilerleyen bölümlerde iyiden iyiye sıkılmaya başlamıştım. Yok yok bu böyle olmayacak dedim, ille de kitabı okumalıyım diye düşündüm. Ne kadar da haklıymışım; 513 sayfalık kitabı tatilimin ilk 5 gününde bitirdim. Kitap o kadar sürükleyiciydi ki, elimden bırakıp havuza girmek, yemek yemek, dolaşmak bile istemiyordum; o derece yani.. Kitap gerçekten de dramatik bir belgesel olarak nitelendirilebilir; mekanlar, olaylar, dönem detayları mükemmel aktarılmış. Kitabı okumanızı baştan şiddetle tavsiye ederek hikayenin kısaca özetini yapayım:

su gibi akan bir kitap..
Kurt Seyt, geniş toprakları olan Kırımlı köklü aile Eminofların 1892 yılında Aluşta'da doğan oğludur. Babası gibi kendisi de Çarlık Rusyasında subaydır; hatta Çar'ın muhafız alayında görev yapar. Çapkındır ve de çok yakışıklıdır.
1916 yılında Kurt Seyt 24 yaşında iken, sapsarı saçları beline kadar uzanan, masmavi gözleri ilk balosuna çıkacağı için heyecandan pırıl pırıl parlayan, henüz 15 yaşındaki Alexandra Julianovna Verjenskayayani Shura ile tanışır. Hikaye de böyle başlar. Geri planda tarihi gerçeklikler ile bezenmiş romanda, Kırım Aluşta'dan 1924 İstanbuluna kadar uzanan tam 8 senelik bir aşk hikayesini anlatıyor Nermin Bezmen. Öz dedesinin hikayesidir hem de anlattığı.. Sonu acıklı biten gerçek bir aşktır.. Şahane bir kurgu, muhteşem kıvrak bir dil var romanda. Nedense bugüne kadar Nermin Bezmen kitaplarına bir türlü ilgi duymayan beni kıskıvrak yakaladı kitap.. Edebiyat uyarlaması diziler, hele de arka planda tarih varsa ilgimi hep çekmiştir. Her ne kadar hayal kırıklığı da olsa, beni Nermin Bezmen'le tanıştırdığı için dizi yapımcılarına yine de teşekkür etmek istiyorum.


Kitabun tadı bir başka!
Dizide, “Yok artık, gerçek yaşamda böyle bir insan olamaz!”dedirtip beni izlemekten soğutan karakterlerin başında, Birkan Sokullu'nun canlandırdığı Petro Borinsky vardı. Kitabı okuyunca, senaristlerin dizilerde olmazsa olmaz unsur(!) gibi düşündükleri entrikacı karakteri yaratmak için, Petro'yu nasıl da gerçeğin dışında abartarak anlattıklarına tanık oldum. Boşuna rahatsız olmamışım meğerse Petro'dan.. Senariste ve yönetmene kızdım elbette.. Cânım hikayeyi yapay bir hale getirmeyi başardıkları için tabii ki!..


Dizideki kötü adam Petro
Petro Borinsky, Kurt Seyt'in çocukluk arkadaşıdır. Askeri okulda beraber okumuşlar, beraber cepheye gitmişlerdir. Buraya kadar sorun yok. Mesele, dizide Petro'yu hikayenin kötü karakteri yapmak için senarist ve yönetmenin abartılı saçmalamaları..
 Güya cephede savaşırken Petro yanlışlıkla kendi asker arkadaşını bir savaş suçu oluşturacak şekilde vuruyor. Bunu gören Kurt Seyt, askeri disiplini gereği Petro'yu istifaya zorluyor. Petro askerlikten istifa ediyor ama o saatten sonra Kurt Seyt'in baş düşmanı oluyor. O'nu hep kıskanıyor, Seyt'in yüzüne gülüyor ama hep arkasından iş çeviriyor.
 Bakışlarının sinsiliği oyuncu Birkan Sokullu'da o kadar iğreti durmuş ki, Petro sahnelerinin çoğunu seyrederken ne yalan söyleyeyim sıkıntıdan kanal değiştirmişimdir. Senarist ve yönetmen o kadar şişirmiş ki Petro karakterini, Seyt'in başına gelen her kötülüğünün altından O çıkıyor.
 Mesela Seyt cepheden mektup gönderir Shura'ya, ne hikmetse Petro'nun eline geçer mektup, mektubu vermez elbette ve Seyt'in öldüğüne inandırır Shura'yı.  Shura'yı elde etmeye çabalar dizi boyunca Petro, tabii ki sıkıcıdır bütün bu çabaları..  Abartı öyle üst boyuttadır ki, Seyt'in küçük kardeşi Osman'ı da Petro'ya öldürtürler. Edebiyat uyarlaması yaptıklarını unutup Petro'yu İstanbul'a da getirten, kusura bakmasınlar ama “hikaye katili”demek istediğim senarist ve yönetmen ikilisi, Petro'ya Seyt'in parasını da çaldıracak kadar saçmalamışlar. Hızlarını alamayıp Petro'ya İstanbul'u işgal eden İngiliz askerleriyle işbirliği yaptırıp tam Shura ve Seyt'in evlenecekleri düğün gecesi Seyt'i kaçırtıp Rusya'ya giden gemiye hapsettirirler.  Bu kadarla da kalmaz muhteşem ikilinin hikayeden sapması, entrikacı karakter buldular ya, abartır da abartırlar; taa ki biz izleyicilere “Bu ne ya, böyle dizi mi olur?” dedirtene kadar! Seyt bin bir türlü zorlukla, hapsedildiği gemiden kurtulur ve İstanbul'a döner. Bilin bakalım gelir gelmez kiminle karşılaşır? Evet bingo! Tabii ki Petro ile karşılaşır. O sırada Shura da kuzeninin koluna girmiş bir yere gitmektedir. Petro Seyt'e, “Bak işte, Shura başkasını buldu, seni unuttu” der, Seyt de buna inanıp gidip kendisini bir başka kadının kollarına atıverir!.. Bunlar dizide olanlar, kitapla tahmin ettiğiniz gibi alakası bile olmayan zırva bölümler.. Kitapta ne Seyt gemiye hapsedilip geri gönderiliyor, ne de Petro'nun her dediğine bir çocuk saflığı ile inanıyor...

Oysa romanda ailesini İstanbul'da tesadüfen bulan Shura, Seyt ile birlikte yaşadıklarını ailesine söyleyemediği için Şeref Otel'den ayrılmıştır ve eczanede çalışmaktadır. Bir gün eczaneden kuzeninin kolunda çıkarken Seyt O'nu görür ve kıskançlıktan gider çamaşırhanede çalışan kızlardan biri ile beraber geçirir geceyi. Sabah kız tam çıkarken Shura kızı görür ve  Seyt'le aralarına ciddi bir mesafe girer. Yani ortada Petro Borinsky ile ilgili hiçbir şey yoktur. Dizideki bıkkınlık veren, izleyicileri kaçırtan senaryo saçmalıklarından biridir karşımıza çıkan durum. Senaristin abartısıdır, rahatsız edicidir..

Gerçek hikayede Petro, babasının zoruyla subay olmuştur, askerliği sevmediği için kendi isteği ile istifa etmiştir. Kitapta Shura'ya değil, Seyt'in yakın arkadaşı Celil'in sevgilisi Bolşoy'un baş balerini Tatiana Tchoupilkina'ya aşıktır. Evet dizideki gibi Rus bolşevik devrimcilerine katıldığı doğrudur. Ama dizide senarist ve yönetmen akıllarınca entrika izleteceklerdir ya, Seyt'i ve arkadaşı Celil'i tabiri caizse salak yerine koyarlar ve Petro'nun bolşeviklere katılmasını Seyt'in bilmediğini anlatırlar. Aslında Rusya'dan ayrılmadan önce Seyt ve Celil Petro'yu yakalamış, Rusyaya ihanet ettiği gerekçesiyle kendi mezarını kendisine kazdırarak O'nu öldürmüşlerdir.

Shura ne güzel kadınmış!

Yok dizinin çok reklamı yapıldı da ondan tutmadı, yok dizi sezona geç başladı da ondan tutmadı, yok Rus tarihi bize ağır geldi, yok Shura'yı oynayan Farah Zeynep Abdullah ile Seyt'i oynayan Kıvanç Tatlıtuğ'un kimyası tutmadı diyenler, neden yönetmenin ve senaristin bu saçmalıklarına değinmediler anlamış değilim! Evet kitabı okuduktan sonra ben de Shura'yı başka birisi oynamalıydı diye düşündüm, aklıma ilk gelen de Tuba Ünsal oldu. Zira son dönem aktrisleri içinde gerçek sarışın olmadığını fark ettim. Belki de bir Rus aktris Shura için Farah Zeynep'ten çok daha uygun olacaktı, yani en azından gerçek sarışın ve mavi gözlü biri olsaydı.. Ama oyuncu seçimindeki bu hata, bence senaryodaki saçmalıklar yanında çok önemsiz kaldı, hatta lafını bile etmeye gerek yok diye düşünüyorum.


Sizce de Tuğba, güzel bir Shura olmaz mıydı?

Bir yaşam öyküsünün, zaten kurgulanarak yazıldığı şahane bir kitaba bu kadar ihanet ettikten sonra dizi tutmayınca hatayı kendilerinde aramış mıdır senarist ve yönetmen bilemiyorum tabii ki.. Bunu yeni sezonda hep birlikte göreceğiz.

Beni diziden soğutan ikinci karakter ise Ayşe'yi oynamaya çalışan Melisa Aslı Pamuk'tu. Kendisi Türkiye güzeli imiş; oyunculuğu, bakışları, konuşması o kadar yapmacıktı ki.. Çok ama çok sıkıldım kendisini izlerken..

Hain Ayşe!
Kurt Seyt ve Shura'nın İstanbul'da kaldıkları Şeref Oteli'nin sahibi Ali Dayı'nın kızıdır güya Ayşe. Seyt'e sürekli göz süzer, oteldeki bütün kadınlara sivri diliyle laf sokar. Hele çevirdiği entrika akıllara zarardır, senariste söyleyecek laf bulamıyorum gerçekten de!

 Shura'nın olmadığı ve Seyt'in çok içtiği bir gece Seyt'e tabiri caizse asılır Ayşe; Seyt kendisini reddedip dışarı çıkınca da Shura'nın dolaptaki gelinliğini giyip onların yatağına uzanır, sabah da Shura Ayşe'yi kendi yatağında görünce iyice Seyt'ten nefret eder, bu aptal entrikaya inanır. Senarist ve yönetmen böyle saçma abartılarla hikayenin naifliğine, temizliğine, doğallığına darbeler vurdukça, yazar Nermin Bezmen kim bilir ne kadar da üzülmüştür. Zira kitapta Ayşe diye bir karakter de yoktur!!

Çok yazık ettiler güzelim hikayeye! Daha çok reklam almak için, dizide bol entrika olsun dediler muhtemelen ve izleyici bu ucuz numaraları yutmayarak cezayı kesti. Oysa bu hikayeden çok güzel bir film, çok güzel bir dizi gerçekten de çıkardı.
Diziyi izlerken “Ah şimdi bu diziyi Çağan Irmak çekecekti, ne kadar mükemmel olurdu”dediğim çok oldu itiraf edeyim.
Ekşi Sözlük'ten öğrendiğim kadarıyla yönetmen Hilal Saral, Aşk-ı Memnu'yu da çekmiş, ben o kadarını izlemediğim için yorum yapamıyorum. Ekşicilerden biri Hilal Saral için “Ülkemizde herkesin isterse dizi yönetmeni olabileceğinin canlı kanıtıdır” demiş, yorum da size kalmış..

Senaryoyu Ece Yörenç yazmış, bir kitabı bu kadar basitleştirdiği için kendisine de söyleyecek söz bulamıyorum. Saçma uzun diyaloglar ve saçma entrika kurguları yapmak için kitapların ismini lekelemelerine ne gerek var ki, uydursunlar kendi öykülerini, kitaplara dokunmasınlar bence!
Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, Fatmagül'ün Suçu Ne, Kuzey-Güney gibi çok ses getiren dizileri Melek Gençoğlu ile birlikte yazmış kendisi. Bu dizilerin hiçbirini seyretmedim, Fatmagül'ü ise biraz izlemiş, sonrasında konunun geldiği noktayı yine çok saçma bulmuştum. Ya bende bir sorun var, ya da Ece hanımda! Kitabı terazinin bir gözüne koyuyorum, öbür gözüne de diziyi koyuyorum, “bu ne lahana turşusu, bu ne bahama kuşkusu!”demek istiyorum sadece..

Romanları dizilere kurban etmeyin...

Geçenlerde okuduğuma göre yeni sezonda 13 bölüm daha sürdürmek istiyorlarmış diziyi, çünkü Araplara zaten satmışlar.. Günah keçisi olarak Shura'yı oynayan Farah Zeynep Abdullah'ı seçtikleri için yeni bir başrol oyuncusu kadın ekleyeceklermiş. “Kurt Seyt ve Murka” kitabına da geçiş yaparak Murka karakteri diziye dahil olacak, Shura geri planda kalacakmış. Devam kitabı olan, benim çok severek okuduğum ve hatta burada da anlattığım kitaba ne kadar sadık kalacaklar gerçekten de merak ediyorum.

Son söz olarak diyorum ki, çok güzel bir kitap bu; Nermin Bezmen'in emeklerine sağlık ve umarım dizi senaristleri ve yönetmenler, kitapları katletmekten artık vazgeçerler..

Keyifli okumalar efendim..






29 Temmuz 2014 Salı

Çinli Hackerlar İsrail'in Demir Kubbe Sisteminin Bilgilerini Ele Geçirdi


Maryland'de bulunan bir güvenlik firmasının Brian Krebs aracılığıyla duyurduğu bilgiye göre Çinli bilgisayar korsanları -hackerlar- İsrail'in hava savunma sistemi "Demir Kubbe" dahil bir çok önemli sistemin bilgilerine ulaşmayı başardılar.







İsrail'in savunma sisteminde yer alan ve hava saldırılarına karşı kalkan görevi gördüğü için Demir Kubbe olarak adlandırılan sistemlerin kurulmasında

28 Temmuz 2014 Pazartesi

Tatilden arta kalan sözcükler..

Herkes bayram iznini değerlendirmek için tatil beldelerine doğru yol almışken ben eve dönüyordum. Şahane oldu böylesi, zira tatilden döner dönmez işe başlamak kadar zor bir şey yoktur bilirsiniz.
Yediğin içtiğin senin olsun, anlat bakalım” diyenleriniz var biliyorum; kısa kısa aktarmak istiyorum bu nedenle tatilin bende bıraktıklarını.

agac
tatilin romantik agaci

Erken rezervasyon hikaye, yaşasın son dakika indirimleri..

Kasım sonundan itibaren erken rezervasyon duyurularını takip ettim. Güya aralık başı gibi %60-70'lere varan indirimler olacak, sonrasında ise tatile yaklaştıkça o oranlar düşecekti, öyle söylüyorlardı ya.. Hikayeydi bence bütün o reklamlar; erken rezervasyon bu yıl sadece kocaman bir kandırmacaydı.. %60 indirim olan oteller elbette vardı, ama mayıs ayında! İyi de mayıs ayında buz gibi havada tatil yapmak için erken rezervasyona ne gerek var ki, zaten bütün oteller o aylarda çok ucuz.. Önümüzdeki sene için yine takipte olacağım, bakalım yabancı turistlere sağlanan erken rezervasyon indirimi bizim için de geçerli olacak mı?
havuzda jakuzi bir başka keyif..

(Dikkatim nasıl da dağıldı, saat sabahın 10'u ve davul zurna ile “Ankara'nın Bağları”nı çalarak para topluyorlar sokakta.. Ankara'nın bağlarına mı yanayım, zurnanın tek perdeden çıkan tiz sesinin kulakları tırmalamasına mı? Üstelik biraz önce başka davulcu geçmemiş miydi, şimdi de “Bas bas paraları Leyla'ya” ya başladı günümüze uyarlı bayram davulcusu.. Ne acayip bir toplumuz, seviyorum bu hallerimizi yine de, para atayım bari âdet yerini bulsun..)

Davulcuya takılırsam hiçbir şey yazamam, devam ediyorum; erken rezervasyon hikaye, yaşasın son dakika indirimleri diyordum ya, bence en doğrusu da bu.. İzin günüm belli değildi, tatilden iki hafta önce yaptım rezervasyonumu.. Bayramdaki fiyatlardan çok daha ucuza kapattım tatil olayını netekim..

Tatilde hayattan koptum..

Son yıllarda böyle yapıyorum; bu sene hele tam koptum hayattan. Elimde 513 sayfalık “Kurt Seyit ve Shura” kitabım- ki en kısa zamanda anlatacağım bu güzel kitabı- 7 gün boyunca hiç televizyon açmadım, hatta üzülüp sinirleneceğim bir haber görürüm diye sosyal medyaya bile bakmadım, iyi ki de öyle yapmışım.. Çünkü tatil, zaten kafayı boşaltıp insanın normal rutininin dışına çıkması değil midir? Medya bombardımanı altında bütün yıl ambale oluyoruz, bari bir hafta zihin detoksu yapalım, haksız mıyım?


tatil kitapsız olmaz!

İmkanı olanlar için herşey dahil sistemler bunun için biçilmiş kaftan.. Giriyorsunuz bambaşka bir dünyaya, ne şehrin gürültüsü, ne satıcıların “buyrun buyrun buyrun” sesleri.. Tatile başlarken cüzdanı kasaya kilitliyorsunuz; “bütçeyi aştım mı acaba, bu da çok pahalıymış yemesem mi, içmesem mi!” gibi dertlerle beyninizi de yormuyorsunuz. Zaten baştan ödemişsiniz paranızı, içiniz rahat oluyor. (Bu arada sigarayı bırakarak biriktireceğiniz parayla kendinize şahane bir tatil ısmarlayabilirsiniz, benden hatırlatması.)
Elbette bütçeye de bağlı olarak iyi bir otel seçmek lazım.. Zira her şey dahil otel diye gidip zeytin peynir domatese talim etmek zorunda da kalabilirsiniz. Ben otelpuan.com, zoover.com gibi sitelerden otelle ilgili yorumları okuyarak yaptım seçimimi, çok da memnun kaldım açıkçası..
Tercih meselesi tabii ki, bazıları tatilde yeni yerler keşfetmeyi sever, bazıları her şey dahil otele kapanıp kalmaktan hoşlanmaz. Benim seçimim aslında biraz tembellikten yanaydı; yemek elimin altında, içmek elimin altında, eğlence ayağımın dibinde, deniz şurada, havuz burada hesabı.. Gittiğim otelin çok geniş de bir bahçesi vardı, ne yalan söyleyeyim hiç sıkılmadım.. Bir kere müthiş akıcı bir tatil kitabım vardı. Okumadığım zamanlarda ise çevreyi izlemek, güneşlenmek, yemek, içmek, havuza girmekle meşguldüm.. Daha ne olsundu ki zaten, bir tatilden daha ne bekler ki insan..



Tatilden insan manzaraları..




Sizi bilmem ama ben ne zaman bir tatile gitsem mutlaka bir kaç insan hikayesi olur dönüşte cebimde.. Geçen sene buradan okuyabileceğiniz Francesca vardı mesela, İngilizler ile ilgili anılarım olmuştu. Bu sene ise başrolde Kazaklar, Ruslar ve bir iki tane de Türk hikayesi ile döndüm..

Yalnız anneler
Cesur Rus bebek..

Gittiğim otelde yalnız anneler çoğunluktaydı. Özellikle Ruslar içinde, yirmili yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim çok genç anneler vardı çocukları ile birlikte.. Çocuklar tek başlarına havuzda iken onlar genelde güneşleniyorlardı, rahatlardı yani.. Doğrusunu söylemek gerekirse gerçekten de hayran olunası bir genetik yapıları var. Çocuk da doğursalar yine de çok güzeller, doğruya doğru şimdi..

Tatil kahramanım Jack


Kahramanım Jack.

Bu seneki tatil kahramanım ise her ne kadar kendisi ile tanışıp konuşma fırsatı bulamasam da havuzun gözdesi Jack'ti.. Yanında ebeveyn olarak sarışın bir İngiliz kadın vardı. O bütün gün güneşlenirken Jack de havuzun sevgilisi olmuştu. Çikolata rengindeki teni, kıvır kıvır saçları, atletik yapısı ve her şeyden önemlisi kocaman gülümsemesi ve cana yakın davranışlarıyla Jack tatilin kahramanı olmayı bence fazlasıyla hak etmişti.

Kazak kızı
İsimsiz Kazak kizi

İşte bu da adını bilmediğim sevimli Kazak kızı.. Yanında oldukça yaşlı bir çift vardı. Bilemiyorum ya Kazaklar çok geç yaşlarda çocuk sahibi oluyorlar, ya da büyükanneler ve büyükbabalar torunlarını tatile getirmişler. Birkaç yaşlı çift ve küçük çocuk dikkatimi özellikle çekti.

Tatilin en mutsuz kadını

Tatilin en mutsuz insanı ise maalesef bir Türk kadındı. Boylu poslu endamlı hoş bir kadındı kendisi. Neredeyse 2 metre boyunda, yapılı, söylemese üniversiteli diyebileceğim ama sadece 16 yaşında olduğunu öğrendiğim oğluyla birlikte gelmişlerdi. Oğlan babası ile beraber yaşıyormuş, kadın yalnızmış.. Benimle tanışır tanışmaz anlatmaya başladı.. Mutsuzdu.. Tatilden hiç keyif almıyordu. Çünkü oğlu bütün gün odada tv izlemek istiyordu, havuza girmiyordu, denize girmiyordu, birlikte vakit geçiremiyorlardı. Özel okulda okuyup 2 dil bilmesine rağmen kimseyle sosyalleşemiyordu da.. Kadıncağız gitmelerine 2 gün kala oğlunu birkaç Türk genciyle tanıştırdı da rahatladı. Bu sefer de oğlan “tatili uzatalım” diye tutturdu. Kadın mutsuzdu, havuza ayağının kenarında azıcık kumla giren bir çocuğu güvenliğe şikayet edecek kadar, neden otelde çok Kazak var diye yakınacak kadar, yüzünde çıkan küçük bir sivilceyi büyük bir sorun edecek kadar mutsuzdu hem de.. İnsanın kafası rahat olmayınca en lüks tatili de yapsa fark etmiyordunun güzel bir örneğiydi kadın. Yalnızdı ve yapayalnız hayatına geri döndü tatil bitiminde de.. Yani mesele tatile gitmek değil gerçekten de..

Tatilin en arabesk ve en ateşli adamı



Fireman Tahir diye tanıttılar kendisini, son gece bahçede yaptıkları “garden party” de.. Tahir sanki derdinden içiyormuş gibi çekiyordu şişedeki ispirtoya benzeyen renkli sıvıyı ve ateş püskürüyordu sonrasında.. Şişenin dibini görene dek devam etti bu çok tehlikeli gösterisine.. İnsanlar alkışladılar, bense sadece bitsin istedim bu gösteri bir an önce.. Fireman Tahir'in duygularını çok merak ediyordum aslında. Acaba kendisini bir kahraman olarak mı hissediyordu, insanın ağzından göğe doğru ateş fışkırması nasıl bir iz bırakıyordu acaba ruhunda? Fireman Tahir'in ne hissettiğini, neden böyle bir iş yaptığını maalesef öğrenemedim.


Adı bilinmeyen “Karpuz oyma sanatçıları”




Bu şahane sanat eserlerini ortaya çıkardıkları için kendilerine “karpuz oyma sanatçısı” diyebileceğim insanlar kimdir? Kopya mı çekerler, yoksa kendi içlerinden geldiği gibi mi oyarlar karpuzları? Bu işi nasıl öğrenmişlerdir? Acaba karpuzlara böylesi güzel anlamlar yükleyen parmaklar diğer zamanlarda patates kabuğu mu soymaktadır? Ellerine fırça ve boya alsalar aynı başarıyı gösterirler mi? Sahi kimdir karpuzları bunca emek vererek bu kadar güzel hale getiren naif insanlar? Kimse onlar, ellerine emeklerine sağlık diyorum..

Anlatacak çok şey var aslında, devamını da sonraki zamanlara bırakalım ne dersiniz.. Umarım sıkmadım sizi bunca şey anlatarak, biraz uzun oldu sanki yazı ☺

Herkesin yazacağı veya anlatacağı, bir sürü bir sürü bir sürü tatil anısı olsun diliyorum; bu arada iyi bayramlar efendim.. Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden..

Sevgiyle ve huzurla..