10 Şubat 2012 Cuma

Hayatın Kurgusu: 1- Otobiyografiler

En büyük kurgu ustası hayatın kendisi. Öyle karakterler, maceralar, rastlantılar, düşünceler ve sürprizlerle dolu ki tüm yazarlar için en büyük esin kaynağı. Hatta bazen hayat onu yaşayanı yazar bile yapıyor. Hayatın cilvelerini birinci ağızdan bazen itiraflar, bazen hesaplaşmalar, bazense sadece içten düşünce ve duygularla süslenmiş şekilde dinliyoruz. İşte size bir devlet başkanının, bir Hollywood yıldızının ve bir eroinmanın hayatları...

Hayatım - Bill Clinton

Bu 1200 sayfalık kitap raflardaki yerini aldığında Bush’un başkanlığının ilk yıllarıydı, Clinton dönemi tüm güncelliğiyle tartışılmaya devam ediyordu. Tartışılan konulardan biri de başkanlığının son ödeminde ona zor zamanlar geçirten bir ilişkisiydi. Türkiye’de de maalesef bu önemli eserin sadece bu skandal ve Türkiye’ye ilişkin bölümleri (Bosna, Kardak, Türkiye ziyareti) konuşuldu. Hatta birçok programda “1000 sayfa da okunmaz ki hacı, özet geçiyoruz biz yeter işte” diyenler oldu.

Oysa kitap, doğmadan babasını kaybetmiş, çocukluğunu fakir mahallelerde, her tür insanın arasında geçirmiş William Jefferson Blythe III'ün, sosyal ilişkilerdeki başarısı, zekâsı ve Hillary’nin hırslı desteğiyle adım adım "dünya başkanlığı"na yükselmesini ve Başkan Bill Clinton'ın bu görevde başardıklarını ve başaramadıklarını anlatıyor. Clinton, bir taraftan Soğuk Savaşı’nın ardından göreve gelen ilk ABD Başkanı olarak tam bir belirsizlik ortamındaki ABD’ye ve dünyaya yeni bir uluslararası politika rotası çiziyor, ABD ekonomisine gelmiş geçmiş en parlak günlerini yaşatıyor, oylarını artırarak üst üste 2 dönem başkan seçiliyor bir taraftan da dedesinin zenci mahallesindeki dükkanında eşitliği ve hoşgörüyü öğreniyor, üvey babasının soyadını alıyor, saksafon çalıp hukuk fakültesinde hocalık yapıyor, başkan seçilince iki yarım-kardeşinin olduğunu öğreniyor, annesinin ölümünün ardından alışkanlıkla her pazar ona telefon etmek için mutfağa gidiyor ve  yeni duruma alışması aylar sürüyor...


Clinton'ın çocukluk ve gençlik dönemlerini anlattığı ilk sayfalar su gibi geçerken, siyasi hayatının yoğunluk kazanmaya başladığı noktadan itibaren metin genel okuyucu için zaman zaman durağan olabiliyor. Bir eski başkanın politikalarını açıklamak ve bazen de savunmak için Amerikan/dünya siyasetinin derinliklerine inmesinin ve daha da önemlisi ABD siyasetine ve karakterlerine uzak olmamızın bunda payı var. Ancak ben, bu kitabın, bir siyasetçinin geçmişinin politikalarına nasıl yansıdığını, çok kritik bir dönemde uzun yıllar dünyanın en güçlü ülkesini yöneten adamın hangi kararları nasıl aldığını, krizlerin perde arkasını, siyasi hesapları, ABD dış politikası ve iç siyasetini anlamak için önemli olduğunu düşünüyorum. Tarih, siyaset ve dış politika meraklılarına özellikle tavsiye ediyorum. Kitaptaki bol sayıdaki fotoğrafın saatlerce incelenebilecek kadar güzel olduğunu da söylemeliyim. Hala kararsızsanız Clinton'ın başkanlıktan ayrılırken çektiği ve işsizlikten Hillary'ye yemek hazırladığı, çamaşır yıkayıp kriz odasında amiral battı oynadığı şu acıklı videosunu izleyin ve öyle son kararınızı verin. (Bu adamın hastasıyım!)

Eroin - Christiane F.

Bu kitap iki Alman gazetecinin Berlindeki gençlerin durumunu gözler önüne sermek için başlattıkları bir çalışma sırasında, Christiane ile bir röportaj yapma niyetliyle başlayan görüşmelerinin 2 aylık bir çalışmaya dönmesinin ürünü. Kitap Christiane hakkında uyuşturucu edindiği gerekçesiyle hazırlanmış olan bir savcılık iddianamesiyle ve suçlu bulunduğu kararla başlıyor, sonra Christiane bu iki sayfada ruhsuzca özetlenen durumun iç yüzünü anlatmaya koyuluyor. Basit ergenlik bunalımlarıyla başlayan ve arkadaş çevresiyle ivmelenen arayışlar o kadar hızlı biçimde öyle tehlikeli ve korkunç boyutlara varıyor ki insan ne olduğunu şaşırıyor.

Kitaptaki fotoğraflar gayet sade olsa da etkiyi iyice artırıyor. Kitap boyunca anlatım birinci tekil kişi ama bölüm bölüm kahramanın annesinin ve ilçe yetkililerinin (emniyet müdürü, rahip, dayanışma merkezi psikologu) görüşlerine de yer verilmiş. Bu bir otobiyografi/anı kitabı için ilginç bir özellik, okuyucu için farklı bir deneyim.

Ben orta okuldayken bu kitabı okumak istediğimde annem izin vermemişti. O zaman annemden kaçak ilk ve tek hareketimi yaptım ve onun işten dönüşüyle benim okuldan dönüşüm arasındaki 45 dakikalık zamanda düzenli olarak bu kitabı okuyup bitirdim. Ben annemden gizli kitap okurken Christiane aynı yaşlarda annesinden gizli odasına içinde uyuşturucu hazırlayacağı tatlı kaşığını götürüyordu. Çok sarsıcıydı. Onun hayatından o kadar uzaktım ki dehşeti tam olarak anlayamamıştım. Öte yandan bu anlayış kıtlığı başka durumlarda kitabın bir macera veya isyan/bohem gibi anlaşılmasına ve saçma fikirlere yol açabilir. Bunu şimdi görüyor; annem haklıymış diyor ve 16 yaşından küçüklerin okumasını önermiyorum.

Son sözüm ise Türk arabeskliğine! Zaten her manada 'damardan' olan bu kitabı daha da kanırtarak kuru kafalı bir kapakla basmak ve adını "Eroin" koymak da neyin nesi? Kıt Almancamla anladığım kadarıyla kitabın orjinal adı (Wir Kinder vom Bahnhof Zoo), 'Biz Hayvanat Bahçesi İstasyonu Çocukları' anlamına geliyor. Orjinal kapakta ise karanlık, yüzleri görünmeyen gizli veya hoş olmayan bir şey yaptıkları hissini uyandıran bir adam ve bir genç kız var. Yani sadece C.F.'nin değil o istasyon ve o semt nezdinde tüm gençliğin durumunu ve sadece eroin değil, her türlü bağımlılığı, gençlerin arasındaki gaddarlığı, ailevi sorunları ve bir bağımlının psikolojisini anlatan bu kitabı "Abi kızın olayı eroin, eroin de çok korkunç bir şey; kuru kafa, iğne, falan" kafasıyla kısıtlamak bir hata, kitabın özüne aykırılık.

Terkedenler - Mia Farrow

Kupür: Allen ve eşi Soon-Yi (Farrow'un üvey kızı)
Cannes Film Festivali'nin açılışında.
Mia Farrow'u benim gibi sinemaya özel bir merak duymayanlar bilmeyebilir. Bu kitaba kadar ben de bilmiyordum. Hollywood'da şöhretli ve kalabalık bir ailenin içine doğmasıyla başlayan macerası okumaya değer çünkü Hollywood'daki kariyeri kadar Frank Sinatra ile yaptığı evlilik, Salvador Dali ile olan dostluğu ve birçok efsaneyle olan ilişkisi okuyucuyu sürekli şaşırtıyor. Bu efsanelerden biri de Woody Allen. Farrow, Allen ile 12 yıllık bir birliktelik sürdürüyor ve çiftin 1'i biyolojik 3 çocuğu oluyor. Bu ilişki Allen'a karşı çocuk istismarı suçlamaları ve Allen'ın Farrow'un üvey kızı Soon-Yi ile birlikte olması üzerine gürültülü şekilde bitiyor. Kitap bir noktada Allen'ın gücü karşısında sesini yeterince duyuramamış, güveni sarsılmış ve incinmiş bir kadının, kimi evlatlık kimi öz 14 çocuk sahibi bir annenin, en mahrem anlarını kameralarla yaşamış bir ünlünün kendini anlatma çabasına dönüşüyor.

Fotoğraf kısmı zayıf ama Woody Allen'a karşı verdiği vesayet savaşının sonucunu belgeleyen mahkeme kararı kitabın sonunda verilmiş. Hukuki bir metinden çok bir köşe yazısına benzediğinden mahkeme kararını okumak ilginç.

Mia Farrow'un kariyerinin en önemli filmlerinden,
 Polanski filmi "Rosemary's Baby"


Not 1: Bu kitaptan sonra Woody Allen denince aklınıza yönetmenden çok bir tacizci gelebilir.
Not 2: Farrow ve Allen'ın oğlu Ronan Farrow, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın gençlik konularındaki danışmanı olarak çalışıyormuş. Bu da böyle bir bağlantı olsun :)

Bkz: Hayatın Kurgusu: 2- Biyografiler
       Hayatın Kurgusu: 3- Günceler





8 Şubat 2012 Çarşamba

Doğal cennet PLİTVİCE GÖLLERİ

(Hirvatca :  Plitvička Jezera)
(Almanca :  Nationalpark Plitvicer Seen)



Adriyatik ve Balkanları içine alarak İstanbul'a doğru arabayla yol alacağımızı geçtiğimiz yaz büyük bir heyecanla blogumuza yazmıştım. Vee tabi ki gittik, gezdik, gördük, keyiflendik ve döndük...Ne yazık ki yoğun iş ve hayat temposu yüzündendir ki bir süredir blogla ilgilenemedim ve bu sürede anılarımızı bloga yazamadan  6 ay gecmis bile. O zaman hazır rahatlamışken hemen başlayayım yazmaya...

Ne zaman gittik, gezdik, gördük : 31 Temmuz 2011

YAZININ DEVAMINI okumak icin TIK TIK TIK»

6 Şubat 2012 Pazartesi

İktisadın Gerçek Yüzü

İktisat önce sıradan olaylara iktisadi açıklamalar yaparak, anlamadığımız şeyleri izah ederek aklımaza girdi (Bkz: İktisadın Gülen Yüzü). Sonra sade bir dille temel iktisat mevzularında bir şeyler okuduk, okuduğumuzu da anladık (Bkz: İktisadın Yumuşak Yüzü). İşte orda durmak lazım! Buradan sonrası lisans düzeyinde okumalar yapmak demek, türev-integral demek, ciddi ciddi oturup ders çalışmak demek. İlla "Bırak beni, ben okuyacağım!" diyenler ya da buna mecbur olanlar aşağıdan devam edebilir.

İktisat

İkinci bir şans daha veriyor ve bir çırpıda hevesinizi almanız için temel iktisadın hemen hemen tüm konularını içeren Richard Lipsey, Paul Courant ve Christopher Ragan'ın Economics adlı kitabını öneriyorum. Lisans dönemimde kullandığım bu kitabı 'ümit vaad eden genç yetenek' kategorisindeki İngilizcemle anlamış, hatta bu kitabın güzel anlatımı yüzünden uzun süre iktisadın Türkçe olanının zor olduğunu düşünmüştüm. 

Kitabın ilk iki bölümü iktisat nedir, nasıl ele alınır vs konuları içeriyor. Eğlence bundan sonra başlıyor; 3-14. bölümler arası mikro ekonomiye, 15-27. bölümler arası ise makro ekonomiye ayrılmış. Son iki bölüm olan büyüme ve uluslararası ticaret bir yandan kalkınma ve uluslararası iktisat alanlarına göz kırpıyor bir yandan da önceki konuları bütünlüyor. Bölüm sonlarında özetler, anahtar kavramlar ve sorular var. Bu kısma bakmanızı öneririm çünkü anladım sandığınız şeyleri aslında hiç anlamamış olduğunuzu görebilirsiniz. Bu kitabın bir de alıştırma kitabı var. Çok hırs yapanlar veya bu konulardan sınava girecekler alıştırma kitabına baksınlar.

Bu kitabın çevirisi yok ama bu yazarların birlikte ya da ayrı ayrı yazdıkları "İktisat" başlıklı başka çevrilmiş kitaplar var; bu kitaplara bakabilirsiniz. Bir uyarı: Kitap boyunca son derece liberal son derece aman devlet de neymiş, piyasa her şeye yeter tavrını göreceksiniz.

Mikro Ekonomi

Mikro ekonomi iktisadın başlangıç noktasıdır; makro ekonomi çok daha sonra ayrı bir dal olarak ortaya çıkmıştır. Belki de bu nedenle mikro ekonomi daha derli toplu, daha oturmuş bir alandır. Yine aynı sebepten Türkçe eserler arasında özgün mikro ekonomi kitapları çıkabilmiştir.

Mikro Ekonomi - Zeynel Dinler Çok sade bir dili var. Kurulan cümlelerden, verilen örneklerden kitabın birkaç yabancı mikro ekonomi kitabının çevirilerinin karması olmadığı anlaşılıyor. Kitap 29 bölümden oluşuyor. Her bölümün sonunda "ek"ler var. Bunları mutlaka incelemek gerek çünkü kitapta verilen formüllerin sayısal örneklere uygulanması veya bazı detaylı açıklamalar bu kısımda veriliyor. Bölümlerin içinde konuyla ilgili ekstra bilgi ve örnek içeren kutucuklar var. Ben ilginç geldiği için okudum ama isterseniz atlayabilirsiniz.

Fatih Terim'den, aşırı kahve içip hastalanmaya; ikinci el arabadan belediyelerin neden evini boyayanlara destek vermesi gerektiğine kadar çok güzel örneklerle dolu. Yazar mikro ekonomideki bazı önkabullerin ne kadar 'liberal-biased' olduğuna işaret etmiş, sonuna kadar piyasacı bir tavır takınmamış. Kitabın kötü özelliği yabancı kitaplardaki gibi konu sonunda özet, önemli kavramlar, sorular ya da problemler içermemesi. 

Yanına ne gider? Bu kitabı aldığınız bir derse destek olarak kullanacaksanız kitabın sayısal örneklerdeki boşluğunu doldurmak üzere İsmail Bulmuş'un Çözümlü Mikroiktisat Problemleri kitabını öneririm. Konularına göre ayrılmış klasik usul mikro ekonomi sorularının hepsi özenle çözümlü ayrıntılı şekilde açıklanmış. O kadar özenli bir çalışmaki maddi hatayı bırakın imla hatası bile yok. Çözümleri dikkatli incelemeniz sadece sayısal problemleri değil kavramsal soruları da daha rahat cevaplamanızı sağlayacaktır. Bulmuş'un Mikro İktisat kitabı da var ve o da çok özgün ve titizlikle hazırlanmış bir eser. Ben o kitabı bölümler halinde okuduğum için daha fazla bir şey diyemem ama benim izlenimim çok olumlu.

Uzak durmanız gereken kitap İlker Parasız'ın Mikro Ekonomi Problemleri ve Çözümleri adlı kitabı. Bulmuş'un kitabının tam tersi... özensiz, açıklamalar yetersiz, baskı korkunç. Kimi soruların cevabı (kitabın adına bakarak çözümü demem gerekir ama!) şöyle verilmiş: 3,5. Sağ ol! Soruların yazımı da baştan savma; bazen ne istediği anlaşılmıyor bazense saçma sapan bir şey soruyor. Koşarak uzaklaşın!

Makro Ekonomi

Maalesef yabancılar özellikle de Amerikalılar bu işi bizden daha iyi kıvırıyorlar. Hem ders kitabı yazımını, hem de iktisat disiplininde ürün vermeyi. Mikro ekonomide kaçtık ama şimdi yabancı yazarlara mecburuz. Burada iki önerim var. Birincisi Makro Ekonomi - Rudiger Dornbusch, Stanley Fischer, Richard Startz. Öncelikle şunu belirteyim kolay bir kitap değil. Kolay olmamasının çeşitli nedenleri var. Kitap çeviri ve titiz çalışıldığı belli; yine de kitaptaki metinlerin su gibi aktığını söyleyemem. Yorulduğunuz veya dikkatinizin dağıldığı bir anda hemen kitaptan kopuyorsunuz. Bir diğer zorluk kitabın bölüm başlıklarının içeriği tam yansıtmaması; örneğin makro ekonomideki temel konulardan IS-LM modeli ve AD-AS modeli başlıklara bakarsanız yok ama tabiki kitabın içinde sayfalarca anlatılmış. Siz o modelleri okuyup öğrenirken hangisinin nerede başlayıp nerede bittiğini karıştırabilirsiniz. Bir de dokuzuncu baskıdaki bir kitabın kapağında "Makro Ekonomi" ve "Fischer" yazarken iç kapağında neden "Makro İktisat" ve "Fisher" yazar? Gazi Kitabevi 47,5 TL'ye sattığı kitaptaki bu lakayıtlığı açıklayabilir mi?


Öte taraftan kitabın artıları eksilerinden fazla. Birincisi bu hangi konunun nerede başlayıp nerede bittiğini anlamamanız bölümler arasında bir bütünlük sağlıyor. Zaten iktisatta her şey her şeyi etkiliyor. Yazarlar ilginç örnekler ve aralarda ufak espriler kullanmışlar. Grafikler büyük ve okunaklı. Her bölümün başında birkaç cümleyle nelerin ele alınacağı yazılmış, bölüm sonlarında ise özet, anahtar kavramlar, kavramsal sorular ve sayısal problemler var. Kitabın sonundaki dizin ve kavram sözlüğü çok kullanışlı. Kitap çok kapsamlı; aklınıza gelebilecek hemen her şeyi bulabilirsiniz. Karmaşık konular adım adım her başlıkta üstüne bir unsur daha eklenerek anlatılmış; takip etmek kolay.

Bu kitabın bir muadili de Gregory Mankiw'in Makroekonomi kitabı. Yukarıdaki kitapta takıldığım yerler oldukça bu kitabın İngilizcesinden bazı kısımları okudum. Okuduğum kadarıyla da memnun kaldım, yakın zamanda alıp baştan sona okumayı planlıyorum. O zaman detaylı bilgi verebilirim ama o zamana kadar siz değerlendirmeye alabilirsiniz.

Yanına ne gider? Mikro iktisat kadar olmasa da makro iktisatta da matematiksel konular var. Hem bu sayısal problemler hem de kavramların ve modellerin açıklamalarını içeren Sorularla Makro İktisat - Hakan Yetkiner kitabını kullanabilirsiniz. Makro iktisat hakkında fikir sahibi olduktan sonra baştan sona okunarak çalışılabileceği gibi ana kitabın yanında konular geldikçe alıştırma kitabı olarak da kullanılabilir. Kitabın baskısı harika, yalnız bir indeksinin olmaması biraz kullanımını zorlaştırmış. İçerikten çalmadan özet bir kitap yazmayı başarmış yazar. 

İkinci önerimse Yetkiner'in de kitabını hazırlarken esinlendiği Eugene Diulio'nun Schaum's Outline for Macroeconomics. Kitapta 3-4 sayfalık konu özetleri ve ardından boşluk doldurma, çoktan seçmeli sorular ve problemler var. Problemler adım adım çözüldüğünde kitaplarda yazanların sağlaması yapılmış oluyor. Mesela "para talebinin faize duyarlılığı azalırsa LM eğirisi dikleşir" ifadesinin nereden çıktığını çeşitli denklemleri çözüm grafiğini çizerek kendiniz görüyorsunuz. Yukarıdaki kitapla arasındaki fark daha az kavram daha çok işlem ve model. Bu kitabın önceki bir baskısının Türkçe tercümesi var; başlığı Makro Ekonomi Teori ve Problemler 353 Çözümlü Problem.

Lisans öğrencileri, eski bilgilerini parlatmak isteyenler, iktisat okumadığı halde iktisat alanında çalışacaklar veya yüksek lisans yapacaklar için şimdilik benden bu kadar. Kolay gelsin! :)

3 Şubat 2012 Cuma

Ann Patchett'in Önerdikleri


Kaynak: www.cbc.ca


Ann Patchett, Türkiye'de de yayımlanan Bel Canto adlı romanıyla Orange Prize for Fiction ve PEN/Faulkner Ödülünü  kazanmış, Amerikan edebiyatının son dönemde önde gelen yazarlarından. Annesi de yazar olan Patchett'in Parnassus Books isimli bağımsız bir kitapçısı da var. Son kitabı "State of Wonder" Publishers Weekly tarafından 2011 yılının en iyi ilk 10 kitabından biri seçilmiş. Henüz Türkçeye çevrilmese de bu kitabın İngilizcesini kitapçılarda bulmak mümkün. Peki ya onun son dönemde okuyup beğendiği kitaplar? Yazarın cevabı aşağıdaki gibi...  (Türkçeye çevrilmiş olan kitapların isimlerini parantez içinde veriyorum.)

"Kitap Çantası

İşte son 12 ayda okuduğum ve halen okuyor olmayı dilediğim 5 kitap burada.

Act One - Moss Hart

Bir oyun yazarının köşeyi dönene kadarki hayatına çılgınca eğlenceli bir bakış. Eminim ki benim gibi kitabı okuyan diğerleri de şiddetle Act Two'yu istiyordur.

A Perfect Spy - John le Carré (Son Casus)

Büyük bir akşam yemeğindeki herkesin bu kitabın tüm zamanlarda en sevdikleri roman olduğunu iddia etmesinin ardından okudum. Bana derhal okumam gerektiğini söylemişlerdi. Mükemmel tavsiye!

The All of It - Jeannette Haien*

Arkadaşım Maile Meloy bu kitabı benim için bir sahaftan almıştı. Bu, İrlandalı bir rahibin hayatının en karmaşık günah çıkarmasını dinlemesinin hikayesi. Bu kitabı o kadar sevdim ki yayıncımla yeniden basılması için konuştum.

Fun Home - Alison Bechdel (Cenaze Evi Şenlik Evi)

Alison'la bir yazarlar konferansının ardından havaalanına giderken arabada tanıştım ve o da bana zarif bir şekilde daha sonra intihar eden eşcinsel babasıyla bir cenaze evinde büyümesini anlatan çizimli anı kitabını gönderdi. Kulağa sürükleyici bir kitap gibi gelmiyor ama bir kere açtıktan sonra elinizden bırakamıyorsunuz.

A High Wind in Jamaica - Richard Hughes (Jamaika'da Bir Fırtına)

Beş yıldır yatağımın yanındaki çalışma masanının rafında duruyordu ve ben sonunda onu elime aldım. Kedilerinin ölmesi dışında kötü bir şeyler olduğudan bihaber çocukların umutsuz vehametini anlatan bir kitap."

*Başka bir haberde gördüğüme göre kitap aynı zamanda yazarın mutlaka okunması gerekenler listesinde.


Sunum&Çeviri: BA          Kaynak: Newsweek , 13 Haziran 2011, Sayfa 55




31 Ocak 2012 Salı

Taht Oyunları'nın Hiç mi Kötü Tarafı Yok?


Dünyanın bir yarısı George R. R. Martin'in Taht Oyunları'nı (TO) okudu, diğer bir yarısı izledi... Milyon kere yazıldı, arkadaş arasında bolca konuşuldu... Fantazi edebiyata ilgi duymayan, sadece Tolkien'in Hobbit'ini ve Le Guin'in Yerdeniz Öyküleri'ni okumuş, Harry Potter hakkında tek bildiği "Büyücü bi çocuk var, gözlüklü..." olan  biriyim. Öte yandan iyi bir okuyucuyum... Fantezinin kardeşi bilimkurguyu da yalayıp yutmuş sayılırım. Buradan aldığım güçle Taht Oyunları'nı hunharca eleştirmeye başlıyorum... (Bundan sonrası ağır "spoiler" içerir.)

Kitapla ilgili birinci derdim yaratıcılık sorunu. Bir noktada kitapları türlerine göre değerlendirmek gerektiğini biliyorum. Fantazi diyince de benim aklıma yukarıda saydığım iki kitap geliyor ve TO'nın şanssızlığı burada başlıyor. Bu iki kitapta dünyamızdan bambaşka yeni bir evren kuruluyordu: yeni bir kültür, dil, sosyal düzen, yeni bir coğrafya hatta yeni bir değerler sistemi. Sadece bir harita, bir iki değişik isim ve birkaç garip adet koyunca yeni bir evren yaratmış mı oluyoruz? TO orta çağ Avrupasından devşirme asil aileler, şövalyeler, taçlar, kıyafetler, kılıçlar ve adetlerle dolu. Kilise yerine sept, Keven yerine Kevan, Erward yerine Eddard diyince, Krallıklar Diyarı'ndan doğuya(!) yelken açınca varılan zengin ticaret limanlarına Doğu Akdeniz değil de Özgür Şehirler denince, Özgür Şehirlerden yani Doğu Akdeniz limanlarından sonra göçebe barbar toplumlarla karşılaşınca, hele bunlar atla yaşayıp kesik kısrak sütü (kımız!?) içerek sarhoş olunca benim aklım başımdan gitmiyor. Kitabın en fantastik yeri Targaryenler ve ejderhaları mıydı? Ejderha mı? Ooo dostum, bu kimin aklına gelirdi? Yoksa bunlar ağzından ateş saçan iri yarasa-kertenkele kırmaları mı? Belki başka bir efsane olan zombiler de kullanılabilirdi o zaman. Ah evet zombiler yani "Ötekiler" de var kitapta. Aynen zombiler gibi öldürdüklerini kendilerine katıyorlar; onlar da zombileşip canlılara saldırıyor.Yine dağlar tepeler var, yine kuzey soğuk güney sıcak... Ama kışlar çok uzun sürüyor derseniz Alaskalılara sormak lazım derim. Bence kitabın tek orjinal yeri Kartal Yuvası'nın (çok orjinal bir isim gerçekten!) mimarisi ve gök zindandı. O kısımları okurken gerçekten hayal gücümü kullanmak zorunda kaldım ve zevk aldım.

İkinci sorun cinsellik ve kadın meselesi... Aslında sevgili George fantazinin yepyeni bir dünya kurmak olduğunu biliyor ve bunun yolunun "Hımm burda kışlar 9 yıl sürüyor, - 40 filan oluyor" demekle olmayacağını da hissediyor. Yeni bir sosyal değerler düzeni gerek, belki binlerce yıldır süren şu ataerkil toplumu, onun cinselliğe bakışını değiştirerek gerçekdışı bir evren hissi verebilirdi...denemiş de. Ama insanın binlerce yıl içine işlenen bir şeyi değiştirmesi kolay değil. Sevgili George'da vermiş ensesti; vermiş teşhirciliği... Hiçbirine itirazım yok ama fantastik ya da gerçekdışılık hissi veren bir yanı olmadığını da söylemek zorundayım. Habire erkeklerin kadınların "üstüne binmesinden", erkeklerin zevk noktasına varmasından (Neden kadınlar da zevk almıyor? Neden kadınlar çiftleşecek erkek seçip onun için dövüşmüyor?) kadınların çocuk doğurarak mevki kazanmasından, karakterlerin babası nereliyse oralı olmasından bahsedersen bu iş olmaz. O zaman, Lysa'nın (Lisa?) 9 yaşındaki oğlunu emzirmesi, Catelyn'in çıplak olarak mektup okuması veya Dany'nin memelerinin ve bacak arasının her fırsatta konu edilmesi gereksiz bir hal alıyor. Örnek: Dany kocasının cenaze töreni için yıkanıyor, sonra parfümleniyor, parfümü süren köle bacak arasına da parfüm sürüyor ve bu Dany'ye serin bir öpücük hissi veriyor. Dany'nin ne banyosunun ne de parfümünün hele de parfümün sürüldüğü yerin ve verdiği hissin hikayenin geri kalan kısmında en ufak bir rolü var. Zaten roman boyunca Dany sıcaklığı ve ağırlığı bacak arasından hissediyor, terler bacak arasından akıyor, yumurtayı bacak arasına koyuyor. Ne bacakmış ne arasıymış arkadaş!? Sanki 14-17 yaş arası ergen gençlerin ağzına bir parmak bal çalınıyor, tüm amaç bu.

Zaten kitaptaki 6 temel kadın karakterden de kadınların durumu anlaşılıyor. Kadınlardan, biri baş kötü ama karizma filan değil yine akıllı, cesur ve karizmatik olanlar onun babası ve erkek kardeşi (Cersei); diğeri kitabın en sünepe, en mıymıntı, en gizli hain karakteri (Sansa); öteki onun kardeşi çok zeki, azimli, dürüst ve onurlu çünkü erkek gibi (Arya); öbürü yarı deli, korkak, kardeşini ve ailesini önce belaya bulaştırıp sonra yarı yolda bırakan bir anne (Lysa); beriki onun kardeşi kocası öldüğü için kurgu gereği bazı iyi işler yapıyor ama hataları da var, ne zaman güçlü olması gerekse kocasının soyadından bahsediyor, en önemli özelliği çocuklarının anası, kalesinin kadını olmak (Catelyn); sonuncusu ise habire memesi ve bacak arası gündeme gelen, evlenerek ve doğurarak güç ve mevki elde eden, en sonunda da hayatta kalmak için fantastik yaratıkların varlığına mecbur olan bir genç kız (Dany). I rest my case!

Sürükleyicilik ve kurgunun sarması açısından sözüm yok, gayet başarılı. Yoksa 830 sayfa nasıl okunurdu? Tasvirler güzel, ne insanı bezdirecek kadar çok ne de bilmediğimiz bu dünyayı hayal etmemizi engelleyecek kadar az. Anlatımın sahneler halinde gitmesi ve eşzamanlı olarak bir çok olayın gerçekleşmesi akıcılık/sürükleyicilik açısından harika. Aksiyon açısından son derece doyurucu ama sürprizlerin pek de sürpriz olmadığını söylemek zorundayım. Örneğin aptal sarışın Joff'un Kral Robert'ın değil Jaime Lannister'ın oğlu olduğunu çocuğun ilk tasvir edildiği an, Dany'nin ejderja yumurtalarının canlı olduğunu ilk ısındıkları an anlıyorsunuz. Yine de durumun karmaşıklığı ve ilginçliği okuma zevkini devam ettiriyor. Kafamda tam olarak olay örgüsüne oturtamadığım yerler var ama bu bir serinin ilk kitabı olduğu için ileride bir yerden bağlanır diyerek susuyorum.


Dil fantazi edebiyatta önemli bir nokta çünkü fantastik hissinin verilmesinde uydurma kelimeler, bozuk dilbilgisi ve benzeri çarpıtmalar kullanılıyor ve bu işi komik olmadan yapabilenler "high fantasy" yazmış oluyor. Ben Türkçe çeviriyi okuduğumdan en azından çeviride bu tekniğin sınırlı görüldüğünü söyleyebilirim. Çeviriyi Sibel Alaş yapmış, ben isim benzerliği sanmıştım ama Adam'ın Sibel Alaş'ıymış. Hatta güzel de bir söyleşi yapılmış, işte burda.

Amma çeviri canımıza okumadıysa bu sefer de edisyon/düzeltme bitirdi işi. Ey Epsilon, 30 TL fiyat çektiğin, 3. baskısını yaptığın bir kitabı "proof-reading" yaptıramıyorsan dükkanı kapat! Çeviriyi yaptığınız metinde kaç tane noktalama, yazım veya anlam hatası vardı? Ben okumadan hiç yoktu diyorum. Çünkü bugüne kadar onlarca İngilizce kitap okudum hiçbirinde tek hata görmedim. Oysa TO'da elimde kalem olsa edebiyat hocası gibi üstünü çizeceğim hatalar vardı: "olarak" yerine "olacak", "Robb" yerine "Rob" (iki defa), "yıldızlara dokunsa uzanabilecek" yazmak ve diğerleri gibi. Demek ki MS Word Check'le kitap basılmıyormuş.

Bir de aklıma şu takıldı: Bu kitap aslında önceden Türkçeye çevrilmiş ama satışlar iyi gitmediğinden serinin diğer kitapları çevrilmemiş. Şimdi dizisi yapılan her şey popüler olduğu için satışlar patlamış ve 2 kitap daha piyasaya sürülmüş. Peki ya dizi çekilmeseydi? İlk kitabı okuyanlar sonunu bilmeden hatta esas hikayeyi bilmeden öylece kalacak mıydı? Bence böyle bir şey okuyucuya saygısızlık. Seri kitaplarda ya bütün seriyi yayınlayın ya da yayınlamayın.

Çok uzayan bu yazıma özet geçerek son veriyorum: Çoğunluk kitabın hastası ama eleştirilecek yanları da var. Benim için "masalsı tarihi roman" ya da "büyüklere masallar" kategorisinde bu kitap. Bu nedenle devam kitaplarıyla zaman öldürmeyi düşünmüyorum (ara sıra diziden olayları takip ederim). Epsilon'a tekrar "Olmamış!" diyorum. Yorumlamam bu kadar.

27 Ocak 2012 Cuma

David Lodge'un En Sevdiği Kitaplar

Kaynak: birmighampost.net

David Lodge, Türkiye'de de birçok kitabı yayınlanmış, önemli ödüller kazanmış, edebi eserlerinin yanı sıra akademik kişiliği ve sosyal/siyasal aktivizmiyle de saygı duyulan bir yazar, bir edebiyat profesörü, bir eleştirmen ve bir Birminghamlı. 1935 Londra doğumlu İngiliz yazar, Birmingham Üniversitesi'nde 1960 yılında doktora öğrencisi olarak başladığı akademik hayatına 1987 yılında emekli oluncaya kadar devam etmiş. Hala üniversitenin ana yerleşkesinin bulunduğu Edgbaston semtinde oturuyor. İkinci Dünya Savaşı'nın zorluklarıyla geçen çocukluğu, savaş sonrasında yaşanan ekonomik ve sosyal sarsıntılar ve belki de sanayi-işçi şehri Birmingham'da geçirdiği uzun yılların etkisiyle eserlerinde sosyal sınıf bilincine, akademik yaşama ve sosyoekonomik konulara yer veriyor. İşte "alumni" olmaktan gurur duyduğum bu edebiyat adamının Birmingham Üniversitesi'nin yayınladığı "The Birmingham Magazine"de yer alan yazısı...

"En Sevdiğim Kitaplar

“Harika bir kitabın sınaması, tekrarlanmış yeniden okumalara dayanmasıdır” diye açıklıyor Profesör David Lodge, 16 önemli roman yazmış olan ödüllü ve seçkin yazar. Burada da en çok tavsiye ettiği 5 okumadan bahsediyor.

Emma, Jane Austen

Kitaba başladığında ‘Hiç kimse değilse bile benim çok seveceğim bir kadın kahraman seçeceğim.’ dedi Jane Austen. Emma’nın çeşitli sevilemeyebilecek kişisel özelliklerinin olduğu doğru ama aslında yaratıcısı gibi Emma da iyi niyetli, nüktedanlık ve zekâ bahşedilmiş biri ve kişisel özellikleri sonunda onun nihai mutluluğunu istememize neden oluyor. Sonraki okumalarda hikâyedeki hiç sonu gelmeyen yeni ironi ve ince tarafları takdir ediyoruz. Bu Jane Austen’ın en mükemmel romanı.

Ulysses, James Joyce

Bu roman, genel okuyucunun gözünü korkutur ama yazarların en sevdiği kitaplar listesinde de değişmez şekilde yerini alır. Bu, Homeros'un kahramanı Ulysses'in (Odysseus olarak da bilinir) maceralarını genelde komik ve parodivari bir tarzda yeniden canlandıran bir grup Dublinlinin hayatındaki bir günün, 16 Haziran 1904, hikayesidir. Çağdaş bir hikayeyi ilk klasiklerden birinin üstüne oturtma fikri benim de aralarında olduğum birçokları tarafından taklit edilmiştir. Joyce'un bilinç akışını temsil etmedeki yenilikçi tekniği ve cinsellik konusundaki daha önce görülmemiş açık kâlpliliği de eşit derecede etkileyicidir. Bu kitabı dikkatlice ve iyi bir rehber eşliğinde okumak kendi içinde bir eğitimdir.

Bleak House, Charles Dickens (Kasvetli Ev)

Bu, Dickens'ın dehasının unsurlarını örneklendiriyor: Viktorya dönemi toplumunun eleştirisindeki destansı kapsam, hatırda kalıcı karakterler, kahkaha attıran komedi, güçlü melodram, karmaşık olay örgüsü içinde kendi kendine yolunu bulan bir hak edilmiş ceza hissi; kişi, yer ve havaya ait harika betimlemeler. Ayrıca çalışmalarında sadece burada görülen şekilde iki anlatı yöntemi (birinci şahıs ve anlatıcı) iç içe geçiyor. Lord Chancellor'un Londra'nın yağmur, çamur ve sisini sembolik olarak yönettiği açılış bölümünden başlayarak dayanılmaz bir çekicilik ortaya koyuyor.

Vile Bodies, Evelyn Waugh

Waugh 20. yüzyılda medeni değerlerin giderek hızlanan parçalanışı olarak algıladığı şeye saplantılıydı ama bu görüşü mit ve sembollerle ifade etmek yerine, bunu karakterleri saldırganca, havalı bir umursamazlıkla birbirini aldatan, ihanet eden ve yaralayan komik pikaresk romanlara yansıttı. Bunun etkisi hem eğlenceli hem şok edici. Ben on beş yaşımdayken, önce 1920'lerin "Bright Young Things"inin* aşırıkları hakkında olan Vile Bodies'i okumuştum. O zaman keyif vermişti ve ondan beri de hep öyle oldu.

Slaughterhouse 5, Kurt Vonnegut (Mezbaha No.5)

İkinci Dünya Savaşı sırasında ben dört ila on yaşları arasındaydım ama savaş hatıralarımda ve tutumumda bazı romanlarıma da yansıyan izler bıraktı. Kurt Vonnegut çok daha dramatik ve tehlikeli bir kişisel deneyim üzerinden eser veriyor; 1944 yılının sonundaki Bulge Savaşı'nda ele geçirilen genç bir Amerikalı asker ve müttefik güçlerin son hava saldırından biriyle mahvolan Dresden'de bir savaş esiri olma deneyiminden. Vonnegut bu ürkütücü konuya tuhaf bir bilimkurgu tavrıyla cesurca yaklaşıyor. Vonnegut'ın kendisi de gerçeklik ilüzyonunu yapıp bozarak romanında görünüyor. Bu kendi süreçleriyle olduğu kadar dünyayla da ilgili bir roman - eğlenceli, dokunaklı ve zihin açıcı."

Benim bu yazıyı hazırladığım gün (28 Ocak) aynı zamanda Lodge'un doğum günüymüş. İşte bu güzel oldu:)

*Dejenere, zengin ve bohem aristokrat gençler ve onların yaşam tarzını özetleyen kavram.

Sunum&Çeviri: BA     Kaynak: The Birmingham Magazine, sayı 23 2011-12, sayfa 28.


25 Ocak 2012 Çarşamba

Distopyalar: Yaptığınızı (İdeal Düzeni) Beğendiniz mi?

Edebiyat güçlü...edebiyat sanatı, fikri, duyguyu bir arada taşıyan bir asa. Asa, aşıkların kalbini sızlatmak için de, eskilerin gücünü ve asaletini anlatmak için de, insanları güzel şeylere inandırmak, eğlendirmek veya bilgilendirmek için de kullanılabilir. Bazen de bu asa içinde bulunulan toplumu eleştirmek, hakim düşünce yapılarını kırmak, bambaşka bir düzen mümkün ve olmalı demek için de kullanılır. Bunun - benim en çok sevdiğim - yollarından biri de distopyalar.

Distopyaların bazı ortak özellikleri: utopik olma iddiasındaki bir düzen, baskıcı otoriter/totaliter devlet, sınıflara ayrılmış bireysellikleri bastırılmış kişisel/özel ilişkiler kurmaları önlenmiş insanlar, ileri teknoloji/teknik ve doğadan soyutlanmışlık. Baştan bir dünya kurmayı gerektiren bu eserlerin ön hikayelerinde kötü bir durumdan (savaş, doğal afet, yokluk, terör) ani ve keskin biçinde ayrılarak (savaş, devrim, isyan) yeni bir toplumsal düzen kurulması yatar.(Kaynak: okuduklarımdan anladıklarım.)

Distopyaların lafı dolandırmadan doğrudan eleştiri kılıçlarını çekmesine ve bunu yaparken insanın hayal gücünü harekete geçiren kurgular kullanmasına bayılıyorum. İşte bayıldıklarım:

Zaman Makinesi - Herbert George Wells

Wells, Jules Verne ile birlikte bilim-kurgunun babalarından biri. Bu adam nasıl bir adamki sanki bir edebiyat türüne öncülük etmesi yetmiyormuş gibi Zaman Makinesi ve şimdi hatırlayamadığım başka bir kitabıyla birlikte distopyanın da ilk örneklerini vermiş. Ben bu kitabı okuduğumda henüz ortaokuldaydım, henüz sınıf, evrim, güç gibi kavramların pek farkında değildim. Geleceğe giden başkahraman ne zaman ki kısa boylu, hantal, tembel, tombul ve uykucu üst sınıfla onlara bu refahı sağlamak için yer altında karın tokluğuna (!) sürekli çalışan atletik, güçlü ve beyaz tüylü alt sınıfı gördü (gerisini söylemiyorum; 'spoiler'a girer); ben aklımı kaçıracak gibi oldum. Ben bu kitabı bir daha okuyayım en iyisi.

Biz - Yevgeni Zamyatin

Resimde görüdüğünüz kitabı kendime yeni yıl hediyesi olarak aldım. Bu kitap Orwell, Huxley ve Le Guin'in etkilendiği, bildiğimiz anlamda distopyayı başlatmış olan kitap. Başkahramanımız ideal düzenin ideal üyesi olarak başlıyor hikayeye, bir kadına aşık oluyor (ama o bunun aşk olduğunun farkında değil, kitapta aşk lafı hiç geçmiyor), birey olmaya, bazı isteklere sahip olmaya başlıyor... Sonunda kahraman özgürlük mü mutluluk mu diye sorakalıyor. Ben kahramanın adım adım dönüşümünü çok beğendim. Bülent Somay'ın önsözünü mutlaka okuyun! Kitaptan anlacağınız verimi ikiye katlayacak bir önsöz! Mutlaka!

Kitap iki İngilizce baskıdan çevrilmiş. Biliyorum, kitap ilk olarak İngilizce basılmış, biliyorum Rusça ilk baskısı da İngilizceden çeviriymiş, tamam biliyorum. Ama artık itibarı iade edilmiş olan bu yazarın bu en önemli kitabının bir Rusçası da vardır değil mi? Neden bundan çevirmek yerine hala İngilizce? Kitap zaten günlük formunda yazıldığı için - yani içsel konuşmalar, yüzleşmeler içerdiği için -  sık sık yarım, örtük cümleler var. Zaten bilmediğimiz bir dünyadan bilmediğimiz, bir jargonla konuşuyor kahramanımız. Kısaca zaten kolay anlaşılmıyor, neden bir de çevirinin çevirisini okuyoruz?... Beni ikna edecek tek neden Rusça orjinalinin artık kayıp olması olabilir. Ayrıca 5 tane de bariz yazım hatası vardı. (3. Basım? 203 sayfa? Hadi ama dostum!?) Sevgili Ayrıntı Yayınları, sana önsöz - (çeviri + yazım) = 3 buçuktan 4 (iyi) veriyorum.

Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley

Bu kitap benim açımdan biraz araya gitti, maalesef, çünkü lisenin başında İngilizce dersi için okumamız istenmişti. Yalnız kendimi kitaba o kadar kaptırdım ki, sınav mı olduk özet mi çıkardık hatırlamıyorum. Bendeki bu distopya merakına da bu kitap neden oldu. Kitabın bazı çarpıcı sahneleri hala aklımdadır. Kitap ironik bir şekilde mutsuzluktan ve acıdan kaçarken ve tam kurtuldum derken insanın bunun göbeğine düşmesini anlatıyor gibi geldi bana. Hiç adetim olmadığı halde kitabın ilk sayfasına şöyle bir not düşmüşüm: "Life is nasty, brutish and short. - Hobbes".

Huxley'in Zamyatin'den esinlenip esinlenmediği şüpheli. Distopyaların paylaştığı yukarıda bahsettiğim bazı özelliklerin dışında, korunaklı medeniyetin dışında yaşayan bir grup 'vahşi'nin varlığı gibi benzerlikler varken Huxley'de edebiyat ve sanat ortadan kalmış, Zamyatin'de ise düzenin emrine amade olmuş. Ayrıca İngilizce kitap okumaya cesaret edemeyenler Longman hala bu kitabın sade versiyonunu basıyorsa edinip okusun; ilaç ilaç!

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - George Orwell

Bu kitap iskelet olarak Biz'i andırıyor: kesintisiz kamu gözetimi, başkahramanı düzene karşı çıkmaya teşvik eden bir kadın ve kahramanın adım adım değişimi. Hatta ben Biz'in kahramının alkolle ve 1984'ün kahramanının gerçek çikolatayla esas kızın elinden tanışması gibi daha minor benzerlikler de gördüm. Öte yandan Orwell daha hırçın (işkence sahneleri), daha karamsar (kaçış yok), daha imalı (1948-->1984). Bu kitabı okurken de yazarın içinde bulunduğu tarihi dönemeci bilmekte fayda var. Kesinlikle okumaya değer ama Biz ile arasına biraz zaman koymak lazım yoksa doz aşımı olabilir.

Mülksüzler - Ursula K. Le Guin

İşte bu en sevdiğim, en beğendiğim, en önerdiğim, en en en... Şimdiye kadarki distopyaların askine yeni kurulmuş ideal olma iddiasındaki dünyayı değil, onun karşı tezi olduğu eski dünyayı da anlatıyor; ikisini karşılaştırıyor. Yukarıda saydığım distopyalara göre daha ümitli, daha iyimser. Yine diğerlerinin aksine kitapta sadece sisyasal düzen, toplum vs gibi temalar yok; kadın var, aile yapısı var, cinsellik var, yemekler var, sanat ve bilimin üretim süreci var... Neyse beş yıldız verdiğimi belirtmekle yetiniyorum çünkü çok sevdiğim Le Guin ile ilgili yeni bir yazı yazmaya karar verdim şu an.

Genesis - Bernard Beckett

Yayınevi 21. yüzyılın Cesur Yeni Dünyası dese de tabiki öyle bir şey yok. Buna rağmen yeni çıkmış olması ve yukarıda saydıklarım gibi ezberden adı geçen bir distopya olmaması hasebiyle (bu kelimeyi de cümle içinde ilk kullanışım) buraya ekledim. Çok sürükleyici ve bilimkurgu yönü de kuvvetli güzel bir kitap. Detaylı değerlendirme için buradan buyrun.

Bu ay 2 haftada 2 distopya okumuş biriyim. Kanımdaki distopik değerler normale dönünce hedefimde Fahrenheit 451 ve Metro 2033 var. (Kafiyeyi ben de yazınca fark ettim.)