17 Kasım 2014 Pazartesi

Dur, hemen kıskanma!

İş hayatında kıskançlık vakalarına rastlamayan yoktur. Şimdi en uçtan örnek vereyim de kimseler üzerine alınmasın.

Diyelim ki siz iyi bir beyin cerrahısınız. Sizin çalıştığınız hastahanede bir de çok iyi bir kalp uzmanı var, ismi de Macit olsun. Bu Macit Bey bir bilimsel çalışma yapıyor, aşk acısından muzdarip kalpler için bir ağrı kesici icat ediyor. Siz beyincisiniz, o da kalpçi, normalde aranızda bir rekabet yok. Ne yapmanız lazım normal koşullar altında? Gidip Mucit Macit Bey'in kapısını çalıp kendisini tebrik etmeniz lazım değil mi? Hatta varsa bir aşk derdiniz, yeni ilaçtan da isteyebilirsiniz, emin olun siz meslektaşına seve seve o ilaçtan verecektir Macit Bey.

Böbürlenme padişahım!

Ama yok, duyunca bu yeni icadı, içinizi kaplar bir kıskançlık. “Neden Macit buldu da o ilacı ben bulamadım!” diye dövünmeye başlarsınız.“O kalpçi ama olsun, ben de beyinsel olarak bulabilirdim bir çözüm!” diyekendinizi yiyip bitirirsiniz. Şimdi basın gelecek Macit'i övecekler, röportajlar yapacaklar, sabah programlarına bile davet ederler O'nu diye içinizdeki kurtlar kendi kendini kemirmeye başlar. Birden en kötüsü aklınıza gelir, ya Macit'in maaşına zam da yaparlarsa? Sanki sizin maaştan kesip Macit Bey'e mi verecekler? Olsun, hiç fark etmez, bu acıya katlanamayacağınızı düşünüp hemen karşı saldırıya geçmeye başlarsınız.

Aşk acısı kalple değil beyinle ilgilidir, Macit Bey'in bulduğu bu ilaç hiçbir şeye yaramayacaktır”diye sağda solda konuşmaya başlarsınız mesela. Ya da daha da ileri gider: “Macit bu ilacı benden çaldı, on yıldır üzerinde çalışıyordum, dosyalar bilgisayarımda kayıtlıydı ama çalınmış!”diyerek komplo teorisi yaratıp adamı hırsızlıkla da itham edebilirsiniz. Çamur at izi kalsın misali, Macit Bey aklanana kadar kamuoyu bu haberle meşgul olabilir. Ya da apar topar kendi teorinizi geliştirirsiniz, maksat karşı saldırı olsun, mesela şöyle dersiniz:


Aşk acısı diye adlandırılan şey aslında bağırsak gazıdır, çaresi de beyindeki nöronlara sinyal göndermektir, gazdır çıkar gider. Niye abartılıyor ki bu kadar!”
Genelde en sık başvurulan yöntem de işinize yarayabilir. Patron ve de ilgili otoritelerin olduğu bir ortamda patronun bir takıntısından yola çıkıp kendinizce zeki bir manevrayla gündemi değiştirebilirsiniz. Gramer takıntısı olduğunu bildiğiniz patronunuzun yanında şöyle dersiniz mesela:

nereden baktığınız önemli!


O değil de Macit Bey'in yazdığı tez imla hatalarıyla dolu, ben şahsen okuyamadım ve dolayısıyla da anlayamadım” dersiniz. Hemen gözler noktaya virgüle çevrilir, kalpmiş acıymış kimsenin aklına bile gelmez. Böylece Macit Bey'in tam da övüleceği zaman diliminde hatalar yapabilen bir ölümlü olduğunun altını şahane bir şekilde çizer, ortamda alevli “nokta-virgül” tartışmaları yapılırken siz kıs kıs gülerek keyifle kahvenizi yudumlarsınız.

Bütün bunları yaparak belki gündemi meşgul ettiniz, belki sahiden de Macit Bey'in icadını itibarsızlaştırmayı başardınız, ya da kendinizi “Şu beyinci de ne hırslı birisi, ne saçmalıyor!” dedirtecek kadar küçülttünüz. Ne oldu? İçinizin yağları mı eridi? Hayır cidden ne geçti elinize?
Muhtemelen bir zafer duygusu yaşadınız ama içinizdeki haset ateşi yine de sönmedi değil mi? Kendinize yeni kurban bulmakta gecikmezsiniz merak etmeyin!

Bakın dostum, hayat böyle geçmez. Bırakın Macit Bey başarısının hazzını yaşasın, siz de madem beyin cerrahısınız, gidin beyin nöronlarınızı bir kontrol edin. Kısa devre yapıyor onlar, yangın mangın çıkar maazallah!

en büyük kim?



15 Kasım 2014 Cumartesi

Pisa - Sinopie Müzesi / İtalya


Aslında bu müzeyi Pisa yazısının içinde tanıtacaktım fakat unutmuşum. Bende ayrıca yazmaya karar verdim. Çünkü bence önemli bir müze. Bu müzenin adından da tahmin edeceğiniz üzere bizim Sinop'umuzla alakası var. Şöyleki; özellikle rönesans döneminde yaşamış ünlü ressamların, heykeltraşların eskizlerini gözünüzün önüne getirin. Neredeyse hepsi kırmızımsı bir kalemle / boyayla çizilmiş değil mi? İşte o kalem daha doğrusu taş Sinopie taşı. Bu taş Kapadokya bölgesinden çıkmasına rağmen kullanılan bölgelere dağıtımı o dönemlerin en önemli limanı olan Sinop limanından yapıldığı için de adı Sinopie taşı olarak kalmış. O dönemlerde o taşın ticareti en önemli işlerdenmiş. 1370 -1440 yılları arasında yaşayan İtalyan ressam ve yazar Cennino Cennini resim konusundaki el kitabında ise bu taşı ince detayların bile çok rahatlıkla çalışılmasına imkan veren, en faydalı malzeme olarak olarak tanımlamış. Bizans İmparatorluğunun yıkılıp, Osmanlı İmparatorluğunun kurulmasıyla birlikte bu taşın ticareti de sona ermiş ve sanatçılar füzen de denilen kömür kalem kullanmaya başlamışlar.


Pisa'da bulunan bu müzenin kuruluş hikayesi de ilginç:
Şimdi müze olarak kullanılan bu bina 13.yy'da bir çeşit yetimhane, bakımevi olarak kullanılmak amacıyla yapılmış. İkinci dünya savaşında en çok bombalanan noktalardan biri de bu bölge. 27 temmuz 1944'de son alman birlikleri bölgeden çekilirken her yer tam anlamıyla yıkıntı haline gelmiş. Bombalanan yerlerden biri olan bu binanın yıkıntıları arasında Sinopie taşı ile yapılmış yüzlerce fresk bulunmuş. 1947 yılında Cennini'nin el kitabında anlattığı yöntemlerle bu freskler restore edilmeye başlanmış ve yıllar içinde şimdiki haline kavuşmuş.

Müze hakkında bilgi için
http://www.opapisa.it/en/miracles-square/sinopie-museum/the-building.html

Görsellerde Michelangelo ve Leonardo da Vinci'nin sinopie ile yaptığı eskizleri görebilirsiniz.

13 Kasım 2014 Perşembe

Pisa - İtalya

Pisa Toscana bölgesinde bir şehir. 11. ve 14. yüzyıllar arasında en güçlü ve ünlü cumhuriyetlerden biri olan şehir günümüzde ise ününü eğik Pisa Kulesi ile koruyor.


Tarihçesi:
Pisa'nın kimler tarafından kurulduğu tam olarak bilinmemekle beraber yapılan arkeolojik kazılarda Yunan uygarlığının ve Galyalılar'ın (günümüz Fransa ve batı avrupa'nın büyük kısmına hakim olan toplum) buluntularına rastlanmış. MÖ.180 yılında Roma imparatorluğunun bir kolonisi olmuş, 11.yy'da ise İtalyan yarımadasındaki dört büyük cumhuriyetten biri olarak büyümeye devam etmiş (diğerleri Ceneviz, Venedik ve Amalfi cumhuriyetleri). 14.yy'dan itibaren zayıflamaya başlayan Pisa, 1509 yılında Floransalıların eline geçmiş ve zamanla eski önemini yitirmiş.
Ayrıca ünlü bilim adamı Galileo Galilei'de Pisa'lı.


Pisa Kulesi:
Pisa kulesi şehir merkezindeki Piazza dei Miracoli'de (mucizeler meydanı) bulunan şehir katedrali için ana yapıdan ayrı çan kulesi olarak yapılmış (1173). Yapılış amaçlarından biri de Pisa'nın gücünü ve azametini Venedik ve Cenevizlilere göstermekmiş. 6 kat yuvarlak plandan oluşan kule yaklaşık 60 mt. uzunluğunda. Kulede 7 adet çan var ve tepesine 294 basamaklı bir merdivenle çıkılıyor. Kulenin eğilmesi ise yumuşak zemin nedeniyle neredeyse inşaat devam ederken başlamış. Mimarı bu eğilmeyi fark etse de bir türlü önüne geçememiş ve inşaata devam etmek zorunda kalmış. Daha sonra Floransalılarla aralarında savaş çıkınca inşaata uzun bir süre ara verilmiş. 1284 yılında tekrar yapımına başlanmış ama yine bir savaş sebebiyle inşaat durmuş. 1370 yılına gelindiğinde tekrar yapımına başlanmış ve şimdiki haline kavuşmuş. Günümüzde ise kulenin eğimini azaltmak için birçok çalışma yapılmış ve bunların en önemlisi olan 1990 - 2001 yıllarındaki çalışma sonucu kulenin eğimi sabitlenmiş. Pisa kulesinin de bulunduğu bu meydan 1987 yılında UNESCO tarafından dünya mirasları listesine alınmış. 
Mucizeler meydanı yani "Piazza dei Miracoli'nin ise şöyle bir hikayesi var;
Meydanın gerçek ismi aslında Katedral meydanı yani "Piazza del duomo". Adını içinde bulunan kule, katedral ve vaftizhaneden alıyor. Fakat italyan şair Gabriele d'Annunzio bir romanında buradan "mucizeler meydanı" olarak bahsedince ünlü meydanın adı da böyle kalıyor...

Çocuk emziren kurt heykelinin ise şöyle bir hikayesi var:
Bu kurdun adı Lupa. Emzirdiği çocuklar ise Roma'nın kurucuları olan Romus ve Romulus kardeşler. Hikayeye göre bu ikizler anneleri tarafından bir mağaraya terk edilirler ve dişi bir kurt tarafından bulunup, büyütülürler. Daha sonra bir aile tarafından evlat edinilirler. Büyüdüklerinde Roma şehrini kurmaya karar verirler ama aralarında çıkan bir tartışma sonucu Romulus kardeşi Romus'u öldürür ve şehrin tek hakimi olur. 
İtalya'nın Toscana bölgesinde bir çok yerde bu heykellere rastlamak mümkün. Dişi kurdun baktığı taraf ise Roma'yı işaret ediyor...


Pisa'da turistler için şehir içi ulaşım uygun bir ücret karşılığında tarifeli elektrikli trenlerle sağlanıyor. Trenin bıraktığı nokta ise meşhur Pisa kulesi ve katedralin bulunduğu "Mucizeler meydanı" denen yer. Bu meydana ulaşmak için kısa bir yürüyüş yapıyorsunuz ve karşınızda yemyeşil bir alanda tüm azametiyle duran kule, vaftizhane ve katedral. Açıkçası yıllardır her yerde fotoğrafını gördüğümüz meşhur Pisa kulesinin bu kadar etkileyici olacağını tahmin etmezdim. Çevresinin bu kadar boş olmasını beklemiyordum kulenin. O yüzden de göze ilk çarpan şeyler bu yapılar olunca  insan çok etkileniyor. Her yer kulenin eğik pozisyonundan yararlanıp poz vermeye çalışanlarla dolu.  Boşlukta birşeyler tutmaya çalışan yüzlerce el. Öyle kalabalık ki herkesin pozu birbirine karışıyor. Ben bu pozu vermedim ama fotoğraflarda dört bir yanımda öyle insanlar vardı. Bence gereksiz...

Alışveriş konusuna gelince; 
Pisa'da her yer satıcı kaynıyor. İşin komik tarafı ise neredeyse hepsinin tezgahında Türk bayrakları ve türkçe yazılar asılı. Kiminde "çarşı herşeye karşı, her yer taksim her yer direniş, gezi'ye destek" vs.gibi şeyler yazıyor kimisinde ise "sibel can da alışverişini buradan yatı, fatmagül çantası geldi" gibi şeyler. Yüzde doksanı hintli, bangladeşli olan bu arkadaşlar gayet de güzel türkçe konuşuyor ve özellikle türk turistlere iyi indirim yapıyorlar. Türk olduğunuzu anladığınızda başkasına 8 eu, kardeşe 3 eu diyorlar hemen. Her yerde meşhur eğik kule heykelcikleri var ve oldukça ucuz. Hatta ben oradan çok birşey almasam da yanlış hatırlamıyorsam "kolsuz/yada çolak Hasan" adlı (sanırım) bangladeşli bir arkadaşta çok çeşit hediyelik eşya da vardı...

Ayrıntılı Pisa ve diğer gezi fotoğraflarına ana sayfada bulunan İnstagram adresinden de ulaşabilirsiniz...


Mimlendim, keyifli bir yemek yazısı çıktı ortaya...

Sevgili Decoridea eğlenceli bir mimde beni mimlemiş, teşekkür ediyorum kendisine, evet gelsin sorular:


En sevdiğiniz yemek?
Ne desem bilemedim. Şimdi zeytinyağlı sarma desem, baklalı enginarın hatırı kalır, içli köfte desem deniz börülcesinin boynu bükülür. Cemal Süreya'nın "Aşk" şiirinden aşırma bir cevap oldu böyle de, en iyisi “sevdiğim yemeklerin hakkını veririm” demek sanırım.

cevizli baklava
En sevdiğiniz tatlı?
Sütlü tatlıların prensesi kazandibi, evde pişiyorsa azıcık yanmış dibi hem de, ismine yaraşır cinsten.
Şerbetli tatlılardan elbette ki cevizli ev baklavası. Baklava dediğin fıstıklı mı olurmuş, ceviz dolacak içi, tereyağının o özgün kokusunu hissedeceksiniz damağınızda, ağzınızda şerbet damlacıkları lezzet patlaması oluştururken, yavaş yavaş yutacaksınız lokmaları.
Bir de treliçe çıktı yeni, sütün aramosında o ne hafiflik, o ne lezizlik, o ne şahaneliktir öyle, bir de üzerinde karamel de var ki oy oy oy...



Siz çocukken anneniz sizi?
Ee? Ne diyeyim ki şimdi, soruyu yazan arkadaşımız bir zahmet yüklem de koysaymış ya! Protesto ediyorum bu yarım cümleyi. Bazen böyle kıl Türkçeci moduna geçerim bilirsiniz.

Çocukken, şimdi de?
Pardon, Fransız kaldım yine. Bu soruyu nasıl anlasam bilemedim. Twitter'da 140 karakter yazmaktan mı oluyor acaba bu sözcüklerden tasarrufa gitme anlayışı? Bir mani yazayım bari ben de:

Sosyal medya zehirledi bizi,
Viran etti cümlelerimizi,
Duymayanlar da duysun
Aradaki boşluklar kelimelerle dolsun☺

Yemeği sevdiğiniz ilginç şeyler?
Biz çocukken bahçemizde ayva ağacı vardı, biz onun çiçeklerini yemeğe bayılırdık, çok güzel bir tadı vardı o çiçeklerin. Şimdi olsa yine yer miyim, ne yalan söyleyeyim bir ayva ağacı görebilsem,çiçeğinin tadına yine bakarım sanırım.

Türk mutfağı dışında?
Evet yine yüklemsiz bir cümleyle karşılaştık. Ne zaman mim yanıtlasam ille de sorulara takılıyorum elimde değil. Türk mutfağı dışında hangi mutfakları sevdiğimi soruyorlar şeklinde varsayıp cevap vereyim.

Ben yemek konusunda hiç de açık fikirli bir insan değilim maalesef. Her yemeğe peynir atılan İtalyan mutfağı benim gibi peynir düşmanına ters. Etlerin pembe pembe neredeyse çiğ yenildiği Fransız mutfağı benden uzak olsun. Çok acılı sevmediğim için Meksika mutfağı da yerinde kalsın. Amerika'nın zaten mutfağı yok. İngiltere'nin mutfağı yok da işte kahvaltıları var, ama sanırım kahvaltıda tatlı fasulye yemek pek hoşuma gitmez. Böcek möcek, yosun mosun ne varsa pişirilen Uzak Doğu mutfağı benden uzak olsun, geriye ne kaldı? Rus mutfağının votkası olur bakın, Absolute'a hayır demem..


meyveler şahane


Yemeyi sevdiğiniz sağlıksız şey?
Nutella'lı ekmek, hmmm nefis!

En sevdiğiniz meyve?
Yine doğanın bize bahşettiği şahane meyvelere haksızlık edecek zor bir soru bu. İncirin ağızda bıraktığı o yapışkan ama güzel tadı nasıl kıyaslarım ananasın o sulu, o şahane kokulu etkisiyle! Karpuz kavun demez mi ki bizim neyimiz eksik. Çileğin o iç gıcıklayan kokusuna kim dayanabilir? Hele bu aralar tezgahlarda göz kırpan tatlı sulu mandalinalar, portakallar, Amasya elmaları çıtır çıtır.. Edalı işveli bir görünüp bir yok olan kara dutun gizemi, kızılcığın güzelliğine aldananların damaklarında kalan o şakacı mayhoşluk.. Kayısının sarısı, yere düştü yarısı mı desem, kiraz aldım dikmeden Halimem ben yanıyom yürekten mi desem, yoksa üzümler birbirlerine bakarak kararsa da çarşıdan bir tane nar alıp eve gidince bin tane olmasının sihrini mi anlatsam?
En iyisi ben bu soruyu pas geçeyim.


meyveler, taze taze...
En sevdiğiniz atıştırmalık?
Açsam, atıştırdığım her şey en sevdiğimdir. O anda meyve de olabilir, çerez de olabilir, kurabiye de olabilir, hatta kuru ekmek parçası bile olabilir. Adı üzerinde atıştırmalık, açlığı yatıştırmalık.. (yine reklam sloganı oldu)

En sevdiğiniz içecek?
Tabii ki su.. Yazın susuzluğunu gidermek için şekerli meyve suları, kola falan içerler ya şaşırırım onlara. Ya da çok sıcak bir günde susuzluğu gidermek için bira içerler. Hayır, ben önce kocaman bir bardakta suyumu içmeliyim kana kana, sonra içerim bira ya da sodayı. Susuzluğumu gideren ikinci içecek ise ayrandır. Yanlış anlaşılma olmasın, birileri “milli içecek” demeden önce de seviyordum ben ayranı.

Asla yemeyeceğim, içmeyeceğim dediğiniz şeyler?
Antenli arkadaşlar ve bilimum acayip yaratıklar diyeyim ve bu konuyu kısa keseyim. Zira konuşması bile zor netekim.

Sonsuz tane olsa yiyebileceğiniz şeyler?
Yok öyle bir şey, insan sıkılır hep aynı şeyi yemekten, ben sıkılırım şahsen.

dumanı tüten tarhana,nefis!
Çorbaların kralı?
Anne usulü tarhanadır. İçinde soğan, baharat, ot mot yoktur. Sadece domates ve yoğurtla karıştırılmıştır, mayhoştur. Yeşil biberle pişirip üzerine bolca karabiber dökersiniz, fırında kızarmış baharatlı ekmek lokmalarını atarsınız o sıcak çorbanın içine. İşte o ekmek lokmalarıyla çorbanın buluştuğu anda çıkan ses sanki yaşamın özü gibidir. Akşam tarhana çorbası piştiyse ve kaldıysa tencerede, ertesi sabah başka kahvaltı gelmez insanın aklına. O koku sevginin kokusudur, dumanı tüten tarhana çorbası pişen evler sanki daha huzurlu ve mutludur diye düşünürüm. Tarhana çorbası demek yuva demektir benim gözümde.
 Bir çorbaya işte böyle de anlam yüklerim...




kahvaltı sevgidir
Kahvaltıda tercih ettiğiniz şeyler?
Yemek yemek hakkında ne düşünürsünüz bilmem, ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” demiş ya Cemal Süreya, sanki bu şiiri benim için yazmış. Kahvaltı insanıyım ben, hele hafta sonları özenli kahvaltılar hazırlamaya bayılırım. Sadece peynir tereyağ yemem çocukluğumdan beri, onun haricinde her şey olmalı kahvaltı soframda. Şimdi anlatırsam herkesin ağzı sulanır, mükellef olmalıdır kahvaltı sofram. Ha bir de İzmir özlemim kabarınca boyoz çeker canım kahvaltıda.

Açken ben?
Reklam sloganı geldi şimdi aklıma, öyle sormuşlar çünkü. Açken ben ben değilim demek istiyorum. Gerçekten de açlığa dayanamam, kafam çalışmaz, uyku halinde olurum. Babaannemin bir lafı vardı, “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin” derdi, aynen öyle gerçekten de.

Bir keresinde yemek yerken?
Bir keresinde yemek yerken gülme krizi tuttu, bir keresinde yemek yerken az kalsın balığın kılçığı boğazıma kaçıyordu, bir keresinde yemek yerken dalıp gitmişim, bir keresinde yemek yerken yemek çabucak bitti, bir keresinde yemek yerken yemek yemek ne acayip bir şey diye düşündüm, bir keresinde yemek yerken neden Türkçe'de yemek yemek gibi bir söylem var diye düşünüyordum...
Böyle uzar gider bu sorunun yanıtı...

Eğlenceli bir mimdi, umarım siz de eğlendiniz. Ben kimseyi mimlemek istemiyorum yine, bu yazıyı okuyup sorulara yanıt vermek isteyen herkes kendini mimleyebilir.


Lezzet ve keyif dolu bir gün geçirmenizi dilerim. Şimdiden afiyet olsun hepinize.

11 Kasım 2014 Salı

Portofino - İtalya


"I found my love in Portofino - Aşkımı Portofino'da buldum" 
Muhtemelen duymuşsunuzdur o meşhur şarkıyı. Gidenler gerçekten aşkını buldu mu bu kasabada bilmem ama ben cenneti buldum sanırım burada. 



Portofino Genova'nın Ligurya bölgesinde küçük, çok sevimli ama çok da sosyetik rengarenk bir kasaba. Portofino'ya Santa Margherita'dan tarifeli otobüslerle gidiliyor. Sahile araba girmesi yasak. Otobüsler de aynen bu şirin kasaba gibi minik ve çok sevimli. Otobüsten indikten sonra dar sokaklardan biraz yürüdüğünüzde karşınıza o nefes kesici manzara çıkıyor birden. Rengarenk evler, pırıl pırıl bir deniz ve küçük, keyifli kafeler. Her yerden mutluluk, neşe, hayat fışkırıyor gibi Portofino'da...




Bütün bu mütevazi havasına, sıcak ortamına rağmen en lüks mağazalar yerini almış burada ve yıllardır jet sosyetenin göz bebeği olmuş bu şirin kasaba. Ünlü yazar, şair Guy de Maupassant bir romanını buradan ilham alarak yazmış. 1959 yılına kadar sessiz sakin bir balıkçı köyü olan Portofino Vittorio Paltineri’nin ünlü şarkısından sonra birden meşhur olmuş. (Dalida iyice zirveye oturtmuş bu parçayı daha sonra). Sözün kısası ben tek kelimeyle Portofino'ya bayıldım. Eşimle gelecek yaz tekrar gitmenin planlarını bile daha oradayken yaptık. En güzel program Santa Margherita'da kalıp, Portofinoda öğle ve akşamı geçirip, Cinque Terre bölgesinde tatile devam etmek. Bakalım gerçekleştirebilecek miyiz?
Eğer bu güzel kasabaya gitme şansınız olursa sahildeki cafelerde ve restoranlarda kahvelerinizi, içkilerinizi içip akşam denizin o güzel sesi eşliğinde bir yemek yemenizi, tepede bulunan ve kasabayı koruduğuna inanılan San Giorgio kilisesine çıkmanızı öneririm. 



Ayrıntılı Portofino ve diğer gezi fotoğraflarına ana sayfada bulunan İnstagram adresinden de ulaşabilirsiniz...

10 Kasım 2014 Pazartesi

Kemal Sunal, yeni Türkiye ve mizah(çı)lar...

Geçenlerde ekranlar arasında gezinirken denk geldim, 3-5 saniye duraklayıp izledim.
Haber aynen şuydu:

İbrahim Büyükak 300.000 liraya son model bir jeep aldı” Kimdir bu İbrahim Büyükak acaba dedim, internette bir dolaştım. Karşıma şöyle bir bilgi çıktı:

Eser Yenenler, Oğuzhan Koç ve ibrahim Büyükak, 3 Adam adını verdikleri talk show programını başarı ile Star TV ekranlarından yürütmektedirler.İbrahim Büyükak'dan bahsedecek olursak, hazırcevap ve oldukça zeki bir kişiliği olan, esprileri ile gülme krizine sokan bir adam, 1983 doğumlu...vs”
Evet magazin konuşmayı hiç sevmem ama dayanamadım bu haberi görünce, konuşmam lazım.

O programa bir kez denk gelmiştim, daha doğrusu Cem Yılmaz'ı konuk ettikleri için kısa bir süre katlanmaya çalışmıştım. Zorlama espriler, zeka yoksunu laflar, kendini gereksiz övmeler, erken gelen para ve şöhretin getirdiği hazımsızlık... Ne ararsanız vardı da bir tek gerçek espriler yoktu. “Jeep” kokusu vardı ortamda desem, anlarsınız siz zaten!

11 kasım 1944'de doğdu Kemal Sunal



 Hani büyüklerimizin çokça bahsettiği “Yeni Türkiye” imajı var ya, işte Yeni Türkiye'nin komedyenleri de bu arkadaşlar...


Yılmaz Erdoğan'ın Mükremin Çıtır ve hatta Vizontele saflığı ve temizliğini bulacağımı umut ederek, başlarda  birkaç bölüm izledim BKM Mutfak'tan. Hiç ama hiiç gülemedim ne yalan söyleyeyim. Bir yapaylık, bir zorlama, bir kendini tekrar etme halleri alıp başını giderken, bu arkadaşlar da Yeni Türkiye'nin komedi fenomenleri oldular, haa pardon bir de recep ivedik vardı sahi! 

İşte hıyarlı baba, havuçlu anne ve kıllı recep ivedik...

 Ülke olarak bunlara gülüyoruz, algı ve bilinç düzeyimiz de aynı kişi başına düşen GSMH'nın (gayri safi milli hasıla) biz fark etmeden on bin dolarlara dayanması(!) gibi sanal alemde yükselmiş de yükselmiş!  İlahi Sürahi, İlahi Komedya...

Bugün, rahmetli Kemal Sunal'ın 70. doğum günüymüş, kendisini minnet, saygı ve sevgi ile anarken, iyi ki doğdun, iyi ki hayatımıza girdin Kemal Sunal derken düşünmeden de edemedim: Kemal Sunal son dönemin bu komik(!) adamlarını görseydi acaba ne derdi?

Geçen hafta sonu Gül Sunal'la bir söyleşi yapılmıştı gazetede, şöyle diyordu Gül Sunal:

Ama öyle bir havası yoktu Kemal’in. Başka bir işte çalışıyor gibiydi. Çok sonra fark ettik ünlü olduğunu. Star havası yoktu. Bizim mutluluğumuzun sebebi de bu mütevazılıktı. Canımızın istemediği hiçbir şeyi yapmadık biz.Öldükten sonra çok çocuk okuttuğunu öğrendim. Anlatmayı sevmezdi. Daha da saygı duydum. 


Yılmaz Erdoğan'ın balon gibi şişirdiği, televizyon dahisi (!) Acun'un allayıp pullayarak piyasaya sürdüğü bu hazımsız arkadaşlar paralarını pullarını jeep'lerini basına malzeme yaparken, büyük usta Kemal Sunal nasıl yaşamış ibret alırlar mı acaba? Hiç sanmıyorum.

Gül Sunal bakın neler söylemiş:

19 Ocak 1975’te evlenmeye karar verdiğimizde, Salak Milyoner, Köyden İndim Şehire, Hababam Sınıfı, Salako, Yalancı Yarim gibi birçok film çekmişti. Bir ev tuttuk. Orada iyiydik, hamileyken doktor nemden dolayı oturmamamı söyledi. Ezo ve Ali’yi ilk kez o eve götürdüm geçenlerde. İnanamadılar. O kadar nem kokusu vardı ki evde. Misafir geleceği zaman patates kızartırdık, kızartma kokusu rutubet kokusunu bastırsın diye. Ama biz mutluyduk, bugün yine gider otururum, Kemal’in olması şartıyla tabii.




Söyleyecek bir lafım yok gerçekten de, hem ben ne anlarım ki mizahtan, âkil adam Yılmaz Erdoğan mutlaka en iyisini biliyordur!




İçi boş balonların şişirilip şişirilip zengin edildiği başka ülke var mıdır bilmiyorum ama ben artık ekranlarda gerçek sanatçıları, gerçek sanat eserlerini görmeyi cidden çok özledim. 1980 gibi alengirli bir yılda çarpık siyasi karakterleri hicveden Zübük gibi bir filmi çekenlere de, oynayanlara da selam olsun diyorum, Kemal Sunal'la sizi başbaşa bırakıyorum...